Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

III. Selim'in Devlet İçinde Anarşiye Karşı Mücadelesi

Rusya İle Anlaşmazlıklar, III. Selim'in Tahttan İndirilmesi, Halefi IV. Mustafa

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

III. Selim'in Devlet İçinde Anarşiye Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 18:47

SULTAN III. SELİM'İN DEVLET İÇİNDEKİ ANARŞİYE KARŞI BAHTSIZ MÜCADELESİ.
RUSYA İLE ANLAŞMAZLIKLAR.
III. SELİM'İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ; HALEFİ IV. MUSTAFA.
SULTAN II. MAHMUD'UN TAHTA CÜLÛSU.
PAYLAŞMA PLANLARI VE BÜKREŞ BARIŞINA KADAR(1812) RUSYA'YA KARŞI MÜCADELELERİ


Osmanlı Donanması'nın komutanlarından biri, bizzat Toulon önlerine kadar gideceği ile övünüyordu. Fransız esirler kimi yerlerde kötü muameleye maruz kalıyor, hatta insanlık dışı bir muamele görüyorlardı. Örneğin, "geberip giden" subay Rose'nin naaşım terk edilmiş bir arazide defnetmek için sadece hor görülen birkaç Ermeni hazır bulunuyordu. Yine de Ruslara beslenen; Rusların defalarca maruz kaldıkları ve zaman zaman dostluk ilişkileri kurulsa bile Türk amirallerinin müttefik gemilerin yanına demir atmalarını imkânsız hâle getiren ve istanbul halkını Rus elçi Tamara'ya karşı ayaklanmasına neden olan o derin nefret, Batı'daki eski dostlara karşı hiçbir zaman bu kadar derinden alevlenmiyordu. Ruffin, nezaket çerçevesinde tutuklanmıştı: Kendisine bir fincan kahve sunulduktan sonra 1 Rebiyülevvel tarihli savaş ilanı okundu ve 800 yeniçeri eşliğinde Yedikule zindanlarına götürüldü. Bu "kâfire", "Hristiyan" köpeğe hakaret etmek isteyen bir kadın bundan men edildi3. Savaşın uzun sürmeyeceği baştan belli olmuştu.

Diğer taraftan Osmanlıların morali birçok kez temas edilen meselelerden dolayı hâlâ düzelmemişti. Kendisine beslenen nefret sürekli büyüyen sultanın büyük fikirleri gerçekleştirilemiyordu. Bir ordu oluşturabilmek için Avrupa kıtasındaki eyaletlerden yaşlı, çocuk demeden her altı erkekten biri askere alınıyordu. Kalan birliklerin sayısı oldukça düşmüştü: Örneğin 1800 yılına doğru Mora'da ancak 6 bin kadar asker kalmıştı. Anadolu askerleri arasında süregelen disiplinsizlik, Lazlardan oluşan bir birliğin, arkadaşları tutuklanıp, buraya getirildiği için Yedikule zindanlarına saldırması gibi skandal niteliğinde olaylarla kendini gösteriyordu. Sadrazam'ın buna rağmen 80 bin kişi olarak tahmin edilen bir orduyu bir araya getirmesi, tamamen Bağdat, Halep ve Şam beylerbeylerinin başarısı idi: Sadece Cezzar Paşa tek başına 20 bin kişi göndermişti.

Eşkiya çeteleri her yerde sınırsız bir güvenle kol geziyorlardı: Olimpos Dağı eşkiyalarının ağaları neredeyse resmen tanınmış gibiydiler8. Buşatlı Mahmud Paşa, 1796 yılında hayata veda etti, ama ölümü sadece herşeyden çıkar sağlamayı çok iyi bilen ve bu sayede Arnavutluk sahillerinin tek hükümdarı hâline gelen komşusu [Tepedelenli] Ali Paşa'nın işine yaramıştı. "Epir ve Tesalya'yı kendi topraklarına kattıktan sonrâp planlarını Makedonya'yı kapsayacak şekilde genişletti ve oğlu Muhtar açgözlülükle birden fazla kez Gördüs (Korint) tepelerinden Mora'ya gözünü dikti". Tuna boylarında itaatsizlik ve doymak bilmez yağmalar daha da beterdi. Dur durak bilmeyen Pazvandoğlu'nun üzerine ezelî düşmanı Rusçuk ayanı Tirsinikoğlu gönderildi. Eflak'taki Olt bölgesinde kayser birlikleri topraklanılın büyük bir bölümüne kadar ilerleyen eşkiyalara karşı savaşıyorlardı. Zafer kazanan eşkiyalar Krayova'yı tamamen yağmalayıp, ateşe verdiler. İbrail birlikleri, özellikle de Türk Kazaklar, sanki sadece yağmalara eşlik etmek için buradaydılar. Bu Kazaklar ve Aleksandru Murusi'in Arnavut asıllı muhafızları Osmanlı yoldaşları tarafından gizlice öldürüldüler. Aynı zamanda Kara Fevzi, sadrazamın yokluğundan ve yeniçerilerin hoşnutsuzluğundan yararlanarak dağlı eşkiyalar ile birlikte Kırklareli ve Silivri'ye kadar ilerledi.

Ganimet düşkünü çeteler bir sonraki yıl boyunca da İstanbul yakınlannda kadar geldiler. Üzerlerine gönderilen birlikler düşman tarafına geçtiler veya Gürcü asıllı Battal Paşa ve bu yüzden boğdurulan iznik Paşası'nın Anadolu birlikleri gibi tamamen yenildiler . Mora'da, Mora Valisi ile Navarin, Koron, Modon, Mezistre, Argos, Gördüs, Balyabadra (Patras), Gastuni, vs. sancakbeyleri ile vergi tahsildarları olan kocabaşılar, sadece 15 bin Türk ve 4 bin Yahudi'nin yanında 400 bin Rum'dan oluşan nüfus15 üzerinde istedikleri gibi hüküm sürüyorlardı. Fransızlara karşı toplanan birlikler ise hiçbir işe yaramıyorlardı: Anabolu'nun müdafaa kıtaları Tripoliçe'ye saldırdılar.

Asya'da Muhammed İbni Suud'un Abdülvehhab'ın kızı ile evlenen oğlu Abdülaziz'in emrindeki Vehhabîler, Bağdat Paşası'nı yendiler ve birkaç ay sonra kutsal Kerbela şehrini (imam Hüseyin) ateşe verdiler.

Arap asiler, Basra Körfezi'ne kadar tüm toprakları hakimiyetleri altına aldılar . Camilerin ve sarayların olmadığı, hatta Peygamber'e bile saygı gösterilerinde bulunulmadığı, basitleştirilmiş bir Kur'an öğretisine dayalı yeni inanç, uydurma kabul edilen Sünniliğin tefessüh etmiş mutezil taraflarına karşı olarak her yere yayılmaya başladı . Vehhabîlerin başkenti sayılan Deriye, çölün ortasında sefil bir köyden başka bir şey değildi, ama yıllarca buradan arındırılmış İslâm'ın zaferini uzaklara taşıyan haberciler çıktı. Abdülaziz, 1803 yılının Kasım ayında hançerlenerek öldürüldükten sonra bile tehlike arzeden bu hareketin çöküşüne dair herhangi bir iz görülmüyordu: Halefi Suud'u daha parlak bir gelecek bekliyordu. 1803 yılının Mayıs ayında İslâm reformcularının temsilcileri önce Mekke'yi, daha sonra 1804 yılında Medine'yi de işgal edip, "temizleyeceklerdi ". Vehhabîlerin teokratik patriyarkal (dinerkil ve ataerkil) devleti o dönemlerde Emirler tarafından yönetilen yedi eyaletten oluşuyordu ve diğer Müslümanlar için manevi bir örnek oluşturuyordu: Basra Körfezi'ndeki Res el-Hayme Limanı sayesinde Vehhabîler, 1809 yılında İngilizler tarafından tahrip edilene kadar buradan Hindistan ile ticarî ilişkiler yürütüyordu . Kızıldeniz'deki limanları ise Cidde ve Jambo idi.

Daha önce de dediğimiz gibi, nihai sonucu ne Osmanlı'nın çabaları, ne de ordusundaki düzen belirleyecekti. Zaten Avrupa'da ufukta yeni bir barış görünüyordu. Bonaparte'nin İtalya'daki yeni ve parlak zaferinden önce Bâbıâli ve Rusya, Fransa'nın elinden birlikte aldıkları İyon Adaları'na, sultana vergi ödemeye tâbi olacak yeni ve özerk bir statü kazandırmak üzere anlaşmaya varmışlardı. Avrupa'nın her yerinde yeni Cumhuriyetlerin kurulduğu bu dönemde, otokrasi prensibinin en büyük savunucularından olan bu monarşiler, "kurtardıkları" Rumlara Cumhuriyet ilkelerine dayalı bir anayasa vermek zorunda olduklarına inanıyorlardı. Her ikisi de İtalyan isimler taşıyan temsilcileri ile görüşüldükten sonra - ki bunlardan biri daha sonraları Rus şansölyesi olacak olan Capodiostria'nın babası idi - 21 Mart 1800 tarihinde, Bâbıâli'nin kayırması sayesinde hâlâ varlığını sürdürmeye devam eden Ragusa örneğine göre sultana vergi verecek "Heptanesos'un" (Yedi Ada Cumhuriyeti) kurulduğu antlaşma imzalandı ve vergisi, nihai 75 bin akçe olarak belirlendi.

Rus Çarı, Osmanlı Sultanı'nın yanı sıra bu Rum Cumhuriyetine tanınan imtiyazların garantörü olarak hareket ediyordu. Rus Çarı'na ayrıca Arnavutluk'ta Tepedelenli Ali Paşa'nın yönetimi altındaki yerlerde, Hristiyan-Ortodoks inancın haklarının gözetilmesini denetleme hakkı verildi - ne de olsa yeni Cumhuriyetin bayrağı, daha önce kullandığı San Marko aslanının yanında bir de İncil'in resmini taşıyordu . Tıpkı Romen prensliklerinde olduğu gibi, burada da Müslüman ibadet yerleri kurulmayacak ve her barış antlaşmasında Romenlere tanındığı gibi, savaştan zarar gören bu bölgeler iki yıl boyunca Venedik zamanında uygulanan vergiyi ödemeyecekti . Diğer güçlerden İngiltere daha 1801 yılında, aslında sadece Fransa'nın Adriyatik Denizi'ne dönüşünü engellemek için bile olsa, Yedi Adalar Cumhuriyetini tamdı . ingiliz gemileri ve ingiliz birlikleri, Venedik örneğine göre aristokratlar ve Fransız ruhunu taşıyan demokratlar arasındaki anlaşmazlıklardan dolayı tehdit altındaki huzurun tekrar sağlanmasında yardımcı oldular.

Osmanlı Sultanı, Fransa ile istenen barışın sağlanması için, Temmuz ayında kısa bir süre sonra Rusya ile ittifak yapacak Prusya Kralı'ndan bizzat arabuluculuk yapmasını talep etti: Sadece Mısır'ın boşaltılmasını ve İyon Adaları'ndaki yeni siyasi oluşumun tanınmasını istiyordu. Sultan III. Selim, Avusturya'nın Bonaparte ile ateşkes imzalamasından sonra Avusturya hükümdarına başvurdu ve tabii ki Fransa, Bâbıâli'nin isteklerine boyun eğene kadar savaşa devam etmesini istedi. 9 Şubat 1801 tarihinde imzalanan Luneville Antlaşması
sayesinde Avusturya Dalmaçya'ya sahip olmaya devam etti . Birkaç gün sonra, 23 Mart'ta, Osmanlı Devleti'nin devam etmesini istediğini defalarca dile getirmiş olan ve bu sözlerinde dürüst olduğunun kabul edilmesi icap eden - ki Pazvandoğlu'nu Bâbıâli'yi huzursuz etmeye devam edecek olursa, askerî müdahalede bulunacağına dair tehdit etmişti - romantik mizaçlı Çar Paul hayata veda etti. Bâbıâli, haklı olarak hediyeler ve nişanlarla minnetini gösterdiği muzaffer İngilizlerin, uzun süredir daimi bir ticaret temsilciliği açmak istedikleri Mısır'a yerleşmelerinden endişe duyuyordu. Gerçekten de altı büyük İngiliz gemisi Mısır sahillerini gözetim altında tutarken, sözde Türkiye adına tekrar geri alınan eyalette, Müslüman oldukları için Mısır halkını yeni bir idare lehinde kolayca etki altına alabilecek 5 bin kişilik Hint birlikleri duruyordu.

9 Ekim'de [1801] Fransa'da ön barış antlaşması nihayet imzalandı. Bonaparte, Mısır'ı feda etmişti ve bu antlaşma ile sadece İngilizler ile eşitlik talep ediyordu. İyon Cumhuriyeti sadece tanınmakla kalmayıp, Fransa Rusya ile birlikte rahatsız edilmeden varlığını sürdürmesi için garantörlüğünü de üstleniyordu. Kasım ayının sonunda yeni Fransız elçisi General Sebastiani, İstanbul'a geldi. Pazvandoğlu'nun, Paris'e gönderdiği temsilcisi Sırp Nedelya Popoviç aracılığıyla Fransa'yı "Osmanlı İmparatorluğu'nda yapmak istediği her türlü değişikliği destekleyebileceği" yönündeki cüretkâr teklifleri dikkate alınmadı. Birinci konsolos [Napoleon Bonaparte], Osmanlı Imparatorluğu'nun o andaki haliyle muhafazasını istediğini belirtiyordu . Sebastiani, her zamanki prosedürlerin aksine sultan tarafından bizzat karşılandı ve kendisine Bonaparte'nin onay belgesi teslim edildi. İngiltere'nin tüm karşı faaliyetlerine rağmen ön antlaşma yıl sonundan önce onaylandı. Böylece Sebastiani'nin misyonu başarılı bir şekilde sonuçlanmıştı. Fransa ve İngiltere arasında Amiens'de başlatılan müzakerelerde Paris'teki Osmanlı temsilcisi, Fransa'nın Mısır'da gözüne batan Memlûk hükümdarlığının soı1â9! erdirileceğini - ki kaptan-ı derya ile sadrazam beylerin çoğunu ya öldürtmüş ya da yaralamışlardı - ve Fransa'ya her türlü ticaret imtiyazının tanınacağına dair vaatte bulundu.

27 Mart'ta [1802] nihayet imzalanan Amiens Barış Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün garanti edilmesini de kapsıyordu. Bonaparte, Bâbıâli'nin ön antlaşma uyarınca Fransa ile antlaşmayı imzalamasını istedi ve efendiler arasında olağanüstü kişiliği ile göze çarpan Galib Efendi, 25 Temmuz'da barış antlaşmasını imzalamak üzere Paris'e geldi.

Bu antlaşmada şöyle deniyordu:

"Bâbıâli, Fransa ile İngiltere arasında akdedilen Amiens Barış Antlaşmasında kendi çıkarları doğrultusunda verilen kararları onaylamaktadır. Bu antlaşmanın Bâbıâli ile ilgili tüm maddeleri işbu antlaşma ile yenilenmektedir" .

İngilizler, Mısır'da hâlâ Suriyeli ve Arnavut birliklerin başında bulunan sadrazama Mısır'da Memlûk hükümdarlığını tekrar kurmak istemediklerini garanti ediyordu. Ancak yanlarında bulunan beylerin Yukarı Mısır'a kaçmasına göz yumdular ve İstanbul'a gönderilen General Stuart aracılığıyla beylerin o güne kadar hüküm sürdükleri ülkede sıradan bir insan olarak yaşamalarına izin verilmesini talep ettiler. Mısır'ın boşaltılması gerek Divân, gerekse Ekim ayında "Fransa Cumhuriyeti'nin Doğu Akdeniz olağanüstü elçisi"
sıfatıyla İskenderiye'ye gelen Sebastiani tarafından şiddetle reddedildi. Yeni Mısır Valisi Mehmed Hüsrev Paşa'nın, işgal altındaki İskenderiye, Dimyat (Damiette) ve Reşid (Rosette) limanlarında hiçbir temsilcisi yoktu. İngiliz birliklerinin Mısır'dan ayrılmalarını engelleyen problemler, Bâbıâli'nin 9 Ocak 1803 tarihli antlaşma ile Mısır beylerinin yanlarında herhangi bir maiyet olmaksızın, Yukarı Mısır'da yaşamalarına izin verileceğini taahhüt etmesi ile ortadan kaldırıldı. Mart ayında nihayet son İngiliz birlikleri de Mısır'dan ayrıldılar.

Ancak Mısır'daki karışıklıklar bununla bitmiyordu. Beylerin hâlâ çok büyük sayıda taraftarları vardı ve bunlardan biri olan Osman Bardisi, Hüsrev Paşa'yı daha 1802 yılında yenmişti. Hüsrev Paşa, bunun üzerine kendisini bekleyen parlak istikbalden habersiz, bir zamanlar tütün ticareti yapmış, Makedon asıllı olup, Arnavut askerlerinin önderi Kavalalı Mehmed Ali'den intikam almaya çalışınca, sadece yeni bir düşman kazanmış oldu, hem de düşmanlarının arasında en büyüğünü. Arnavutların başında bulunan ve Hüsrev Paşa'ya karşı aynı dönemde ayaklanan Tahir Paşa, 1803 yılında yeni bir ayaklanma sırasında hayatını kaybetti. Mısır'ı ele geçirmeye çalışan Arap asıllı Ahmed Paşa, artık tüm Arnavutların başında bulunan serçeşme Kavalalı Mehmed Ali'nin eline düştü. Dimyat'a kaçmış olan Hüsrev Paşa da ona esir düştü. Hükümeti aslında Osman Bardisi yürütüyordu ve İngilizler ona hiç şüphesiz destek oluyordular.

Mısır'daki şartları çok iyi bilen Çerkeş asıllı Cezayirli Ali Paşa, buna rağmen kabalığı sebebiyle bu yüzden limanda bulunan gemilere çekilen konsoloslar ile bir anlaşmazlığa düştüğü İskenderiye'de kendine bir yer edinebildi. Bâbıâli ise Memlûk beylerini ortadan kaldırmak istiyor gibi görünmüyordu, aksine kendilerine imtiyazlı ve onurlu makamlarını bırakmaya hazırdı. Cezayirli Ali Paşa, Kahire'ye doğru yola çıktı, ancak Osman Bardisi ve Kavalalı Mehmed Ali, 1804 yılının Ocak ayında onu teslim olmaya zorladılar ve Cezayirli Ali Paşa birkaç gün sonra öldürüldü.

İngiltere'ye kaçan rakibi Mehmed Elfi'nin gelişi ile Mısır'ın sözde hükümdarının konumu tehlikeye girdi. Osman Bardisi ve Arnavut rakibi Kavalalı Mehmed Ali, Mehmed Elfi'nin üzerine yürüyüp, onu yendiler. Ancak Osman Bardisi, tam kendini güvencede hissettiği bir anda, Mehmed Ali emredercesine Arnavutlarının ücretlerini istedi. Bu bir savaş ilanı idi. Kahire halkı, yeni vergileri protesto edince, Kavalalı Mehmed Ali halkın tarafını tuttu. Osman Bardisi, hayatını kurtarabildiğine şükretti. Sultan adına meşru bir hükümet oluşturabilmek için, taraflar henüz tutuklu bulunan Hüsrev Paşa hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine, Arnavut kökenli tarafın başına geçmek üzere İskenderiye Paşası Hurşid Paşa buraya çağrıldı. 1804 yılının Nisan ayında Bâbıâli tarafından resmen tanındı ve aynı belge ile asilere genel af garanti edildi. Memlûk asıllı Osman Bardisi'nin Fransızlar tarafından desteklenmiş olmasına rağmen, Hurşid Paşa ve Kavalalı Mehmed Ali tarafından Minye Kalesi'nde teslim olmaya zorlandı. Böylece Hurşid Paşa 1805 yılına kadar ülkenin tamamını ele geçirmişti. Ancak buraya gelen Kürt asıllı delilerin yardımı ile ataklığından dolayı saygı duyan ve halk tarafından sevilen Mehmed Ali'yi uzaklaştırmaya çalıştığında, Mehmed Ali tarafından Kahire Kalesi'nde kuşatma altına alındı. Deliler, Hurşid Paşa'nın davasını terk etmişlerdi. Başkentin en üst dinî makamları olan şeyhler, ulema ve kadılar, bunun üzerine Bâbıâli'den Makedon asıllı Kavalalı Mehmed Ali'nin, kutsal şehirler için ödenen vergiyi bundan böyle de ödemesi şartı ile Mısır Valisi olarak tanınmasını talep ettiler. Hurşid Paşa'yı uzaklaştırmak üzere kaptan-ı derya bizzat buraya geldikten ve yeni vali Mehmed Ali, cüretkâr Delileri buradan kovup, hâlâ umut besleyen Memlûk beylerini idam ettirdikten sonra, Kavalalı, Nisan 1806 tarihinde büyük bir törenle resmen vali olarak kabul edildi. Bâbıâli, böylece uzaktaki Nil Nehri kenarında yeni ve güçlü bir devlet kurmuş oldu.

Bu devletin ne kadar güçlü olduğunu önceleri anlamayacaktı. Bağdat önlerine kadar gelen Şam Beylerbeyi Abdullah Paşa, çıkarttığı ayaklanma sırasında hayatını kaybedip, yaşlı Cezzar Paşa 1804 yılının Mayıs ayında hayata veda ettiğinde, Sultan III. Selim Suriye ve Mısır'ın tekrar Osmanlı İmparatorluğu'na dahil olduğuna seviniyordu . Suriye'deki tiranın ölümünden sonra baş gösteren karışıklıklar ve kethüdası İsmail ile Halep Beylerbeyi arasında kaptan-ı deryanın da karıştığı mücadeleler, Bâbıâli'nin Cezzar Paşa'nın halefini Akkâ Valisi olarak tayin ettikten sonra uzun sürmedi .

1802 yılında, çok büyük hayalleri olan ve Şahin Giray'ın halefi olup, muhtemelen İstanbul'da iktidara getirmeyi ciddi olarak düşündüğü Cengiz Han'ı* yanında barındıran Pazvandoğlu'na karşı savaş başladı.

Yine Vidin Paşası'nın şahsi düşmanı olan Rusçuk ayanı Tirsinikoğlu, üzerine gönderildiği Pazvandoğlu'nunkinden daha iyi olmayan birliklerin başında bulunuyordu. Kladova ve Kraina ele geçirildi, ancak Eflak Prensi Mihail Sutzo'yu gösterdiği çabalardan dolayı cezalandırmak için Manav İbrahim Olti bölgesine gelerek, gönülleri Vidin Paşası'ndan yana olan ve üstelik de ücreüerini alamamış Osmanlı birliklerinin saflarına geçti ve Mayıs ayında Pazvandoğlu'nun birliklerini Tirgu-Jiiuliu'ye kadar dağlara doğru geri püskürttü. Tüm pazar yerleri ya yağmalandı, ya da korku dolu sakinleri tarafından terk edildi. Üzerine gönderilen İbrail Paşası'nın emrindeki Kazaklar, Eflak Prensi'nin Arnavutları ve Aydın'ın Anadolulu sipahileri, takip ettikleri asilerle gece saatlerine kadar içki sofralarında eğlendiler. Asiler nihayet geri çekilmeye zorlandıklarında, Eflak Prensi sözde Pazvandoğlu'nun birliklerinin tehdidi altında bulunan Bükreş'i terk ederek Kronstadt'a kaçmanın daha doğru olacağına karar verdi. Felaketine neden olacak bu tavsiye, gerek Osmanlı temsilcisinden gerekse Eflak'taki misyonu sadece hükümdarının lehine huzursuzluklar çıkartmak olan Nakşa asıllı Albay Barozzi'den gelmişti. Fenerlilerden hiçbiri böyle bir kriz döneminde Eflak yönetimini devralmaya yanaşmayınca, Boğdan Prensi Aleksandru Sutzo, birkaç aylığına Eflak yönetimine getirildi . Niğbolu Paşası Hasan Ağa ve Tirsinikoğlu derhal birkaç gün boyunca ayaktakımının sürekli yağmalarına maruz kalan Bükreş'e geldiler. Eski Silistre Beylerbeyi, daha sonra da Edirne ve Filibe'ye saldıran asilerin başına geçmiş yeni serasker Gürcü Osman Paşa da Bükreş'e bizzat geldikten sonra, serhad boylarının tüm ayanlarının katıldığı harp şurası toplandı ve Pazvandoğlu yandaşları yaz aylarında Eflak Prensliği'ni tamamen boşaltmak zorunda kaldılar.

Bu arada Erdel'e kaçmış olan boyarlar ve piskoposlar, Rus ajanlarının teşvikinden cesaret alarak, Sultan III. Selim kendilerini Rum meslektaşlarının ve Türk tüccarlarının muhtemel saldırılarından koruyacak bir hatt-ı şerif çıkartmadan geri dönmek istemiyorlardı. Rusya'nın Romen prensliklerindeki konsolosu Petersburg tarafından elçi General Tamara aracılığıyla Bâbıâli'ye antlaşmaya aykırı olarak Romenlerin aleyhine uygulanan haksızlıklar ve baskıları bildirmekle görevlendirildi.

Romen prenslerinin bundan böyle iktidarda kalma süreleri yedi yıl olarak belirlendi ve azilleri ancak Rusya elçisinin rızası ve Bâbıâli ile ortaklaşa belirlenen suçların meydana gelmesi hâlinde gerçekleştirilebilecekti.

Romen prensleri aynca adı geçen Rus elçinin tavsiyelerine de uyacaklardı. Bu antlaşma ile aslında İyon Adaları ve Bâbıâli'nin Arnavutluk'taki yeni topraklarına ilişkin antlaşma ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'ndaki tüm Ortodoks Hristiyanların konumlarının belirlenmesi amaçlanmıştı. Ama kaçaklar geri döndüklerinde, 1803 yılında Vidin eşkiyalarının yeni bir saldırısına maruz kaldılar. Eşkiyalar, yine 1802 yılında ülkeye akın eden Manav İbrahim komutasında Ocak ayında buz tutmuş Tuna Nehri'ni geçtiler. Aleksandru Sutzo'nun halefi Konstantin İpsilanti, Boğdan asıllı Kazaklardan, Arnavutlardan, Olt bölgesi ahalisinden ve tüccarlardan, silahlar ve toplarla donatılarak düşmanın karşısına çıkartılacak oluşan bir birlik kurdu. Pazvandoğlu, bunun üzerine eşkiyalarını Vidin'e geri çağırmak zorunda bırakıldı.

Bu, birkaç yıl sonra, henüz genç yaşta, hayata veda edecek Pazvandoğlu'nun son barış ihlali idi. Dul eşinin ölümünden sonra evlendiği kişi, böyle bir mirası yürütecek kabiliyette değildi. Manav İbrahim ise çok daha önceleri Rusçuk Paşası tarafından öldürülmüştü . Gürcü Osman Paşa ile yoldaşı Ömer Paşa'ya gelince: Her ikisi de taltif edilmiş olarak Anadolu'ya gönderildiler ve burada biri Kayseri'de, diğeri de Erzurum'da olmak üzere ünlü timar sahibi Çapanoğlu ve kısa zamanda yıldızı parlamış olan Canik/Trabzon Paşası Tayyar Paşa tarafından öldürüldüler. Tayyar Paşa daha sonra Çapanoğlu'nun üzerine yürüyerek Tokat, Amasya ve Ankara'yı işgal ettiğinde, Çapanoğlu 1805 yılında Rusya'ya kaçmak zorunda kaldı .

Böylece büyük asilerden bir tek Tepedelenli Ali Paşa kalmıştı, ama o da son zamanlarda asilerin liderlerini karşı önemli bir müttefik olarak faaliyet göstermişti.

1800 yılında, dağlarda cesur bir Rum nüfus tarafından savunulan Suli'ye herhangi bir sonuç elde edemeden saldırdıktan; bir sonraki yıl aralarında topçu birliklerinin de bulunduğu kuvvetlerini komşuları ve rakipleri olan Berat ve Delvine komutanlarının üzerine gönderdikten sonra - ki Delvine'yi gerçekten işgal etmeyi başardı ve Suli 1803 yılı sonlarına doğru ahalisi tarafından terk edildi - Rumeli'deki meseleleri düzenlemekle görevlendirildi. Daha 1802 yılında Gürcü Osman Paşa'nın ordusunda bulunan Arnavutlan kendi tarafına geçmeye çağırdı ve bunda başarılı oldu. Tüm bunları yaparken, sahip olduğu Rumeli Beylerbeyi sıfatıyla, Filibe'ye kadar ilerledi. Ancak 1803 yılında bir kez daha zan altında kalınca bu yüksek makam elinden alındı ve yerine eşkiya çeteleri ile mücadele etmekle görevlendirilen Selanik Paşası getirildi.

1806 yılında ise o güne kadar eşkiyalar, isyancılar ve asi valiler ile yeterince uğraşmak zorunda kalan Bâbıâli, 1804 yılında imparator olarak taç giyen Napoleon Bonaparte'ın devletler bölüp, eyaletler paylaştırdığı bir dönemde, tıpkı Çariçe II. Katerina zamanında olduğu gibi yegâne amacı Osmanlı İmparatorluğu'nu yok etmek olan yeni bir Rus taarruzuna maruz kalacaktı.

1802 tarihli barıştan kısa bir süre sonra, Fransa İstanbul'daki eski nüfûzuna tekrar kavuşmuş gibi görünüyordu. Sultan III. Selim, daha 1798 yılında 400 topla Pazvandoğlu'nun üzerine gönderilen bostancılardan, 1799 yılında Suriye'ye gönderilen 3-4 bin askerden ve 1803 yılında, Rumeli'deki eşkiyaların kökünü kuruttuğunda 10 bin Nizâm-ı Cedid askerlerinden oluşan yeni ordusunun Fransızlara neler borçlu olduğunu çok iyi biliyordu . Sütlüce Mühendislik Okulu, Lafitte tarafından kurulmuş olup , yeni Boğdan Prensi Konstantin İpsciloanti, Vauban'ın istihkâm sanatına ilişkin eserini mühendislik okulunun öğrencileri için Türkçe'ye çevirmişti Aubert Dubayet ise istanbul'a birçok öğretmen getirmişti. Ayrıca yeni Osmanlı Donanması da Fransızların eseri idi. Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa tarafından kurulan denizcilik okulunda tamamen Fransız ruhu esiyordu. Üsküdar'da aynı Avrupalı kültür taşıyıcıları tarafından bir kartoğrafya enstitüsü ve bir matbaa kuruldu . Sultan III. Selim, Batı'nın yeni İmparatorunun şahsiyetine büyük saygı besliyordu ve Mısır'a saldırısını çoktan affetmişti.

Memlûk beylerinin ülkeyi boşalttıktan sonra her zaman teşvik, koruma ve belki de parasal yardım gördükleri İngilizlerin Mısır ile ilgili niyetlerine dair kızgınlıklar; İstanbul'da bulunan İngiliz subayların ve diplomatları meydan okuyucu tavırları ve hakaret derecelerindeki kibirleri - Atina'daki sanat eserlerini vicdansızca çalması ile kötü bir şöhret salan Lord Elgin gece vakti İstanbul'dan ayrılırken 17 defa topları ateşlemişti - tıpkı dost olarak görülseler bile Ruslara karşı ezelden beri beslenen nefret gibi, Bâbıâli'nin Fransızlar ile tamamen barışmasına katkıda bulunuyordu.

Napoleon'un hiç de uysal ve düşünceli olmayan yeni elçisi General Brune, Fransa ile Bonaparte'nin kimi zaman hor gördüğü Osmanlı Sultanı arasındaki dostane ilişkileri kuvvetlendirmek için hiç de çaba göstermiyordu. Türkiye'nin 18 Mayıs 1803 tarihinde Fransa ile İngiltere arasında başlayan savaşta tarafsız kalacağı zaten bekleniyordu ve bu kararı çok da önemli sayılmıyordu. Ancak İngilizler, Fransa'nın Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğüne karşı muhtemel bir saldırısından bahsetmeye başlayıp, İstanbul'da başında daha önce Napoli'de bulunmuş Kont İtalinski'nin bulunduğu Rus elçiliği de bu söylentileri desteklediğinde, Bâbıâli duyduğu endişeden dolayı, çarın 15 bin asker ve bir filo ile konuşlandığı İyon Adaları'nı boşaltmasını isteyeceğine, Rus Çarı ile 150 bin Rus ve [40 gemilik] güçlü bir donanmanın Fransızların Mora'ya girişini engellemesini öngören gizli bir antlaşma yaptı. Yine de Nisan ayında Fransızlar ile "dostluk fermânı" ilan edildi ve bu fermân ile ilgili her türlü eleştiri yasaklandı . "Valide Sultan'ın herkesin korktuğu kethüdası Yusuf Ağa, benden çok hoşlandığını ve benimle dost olmak istediğini bildirdi. Reis Efendi ise bana çok nazik davranıyor ve dostluk gösterilerinde bulunuyor", diye yazıyordu General Brune Nisan ayında. Bâbıâli'nin Bonaparte'ı İmparator olarak tanımayı reddetmesi, ona karşı düşmanca bir tutumdan değil, Doğu imparatorluklarının mirasçısı olan Osmanlıların yeni kurulan her imparatorluğu ezelden beri kabul etmemelerinden kaynaklanıyordu ki aksine bir hareket kendi sultanlarının dünya üzerindeki konumunu zedelemiş olurdu. Napoleon Bonaparte'nin isteği üzerine, Kayser I. Franz için o güne kadar Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu geleneğinin devamı olup, yeni kurulan Avusturya İmparatorluğu konusunda daha sonra Sultan II. Mahmud da aynı tutumu takınacaktı. Ancak Rusya'nın - ve daha sonra İngiltere'nin - bu yumuşak, ama ısrarlı "geçici ret" tutumunda parmağı olduğu şüphe götürmezdi. Aynı yılın sonlarına doğru Rus elçi İtalinski, resmi bir banş ihlali tehdidini bile dile getirdi. Brune ise uzun süreden beri ilan ettiği gibi 18 Aralık tarihinde Türklerin başkentinden ayrılarak, memleketine dönmek üzere uzun karayolunu seçti.

III. Selim, gerçekten de Rusya ve İngiltere ile yaptığı antlaşmalardan dolayı Fransa'daki yeni şartlan kabul edemeyeceğine inanıyordu. Yine de Paris sarayına bu antlaşmaların süresi dolduğunda yeni imparatorluğu resmen tanıyacağına dair haber gönderdi. Napoleon'un buna cevabı, bu şartlar altında Osmanlı Devleti'nin Fransa'daki elçisi olan Halet Efendi'nin artık kabul edilemeyeceği oldu. Derhal bir açıklama almak üzere III. Selim'e bizzat yazdığı mektup ise sonuçsuz kaldı: Divân, bu mektubu getiren tercüman Joubert'i sultanın huzuruna çıkartmayı bile reddetti. Joubert, "Avrupa'nın birinci imparatorunun" bu mektubunu Divân temsilcileri ile yaptığı bir görüşme sırasında sarayın bir üst düzey yetkilisine teslim etti . "Dostumuz, haşmetli ve saygıdeğer dostumuz Bonaparte'a" verilen cevap ancak uzun müzakerelerden sonra gönderildi . Böylesine genel ifadelerle yazılan bu mektubun yanında değerli bir sorguç ve bir de kılıç gönderilmişti .

Rusya ve İngiltere, Avusturya ile işbirliği içerisinde Fransa'ya karşı yaptıkları yeni savaşta, Bonaparte 1805 yılında o kadar önemli zaferlere imza attı ki, Bâbıâli bundan cesaret alarak bir süreliğine 1798 ve 1799 tarihli antlaşmaları yenileme taleplerini reddetti. Çok büyük bir nüfûza sahip olup, musahibi [Valide Kethüdası] Yusuf Ağa sayesinde Rus taraftarı olarak kazanılan Valide Sultan, aynı yıl hayata veda etti. Rus yandaşlarının diğer liderleri, yani 1803 yılının sadrazamı, Yusuf Ağa, vekili Rüstem Ağa ve sultanın kahvecibaşısı ya artık makamlarında değildiler, ya da gözden düşmüşlerdi. Buna karşın en büyük destekçileri I. Abdülhamid'in kızı Esma Sultan'ın eşi olup, 7 Aralık 1803 tarihinde hayata veda eden Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa şahsında esas dayanaklarını kaybetmiş olmakla beraber, İsmet Bey, İbrahim Efendi ve kızlarağası, sultanın teveccühüne nail olabilmişlerdi. Pressburg (Bratislava) Barışı, Avusturya'nın yine küçük düşmesine neden olmuştu ve Fransızlar artık İstirya ve Türkiye'nin komşu ülkelerinden Dalmaçya'ya kadar ilerlemişlerdi. Bunun üzerine Prusya ile yapılan ve Prusya'nın uzun zamandır istediği Hannover'i elde etmesini sağlayan antlaşma sayesinde Napoleon, en azından geçici olarak, İstanbul'da imtiyazlı ve güvenilir bir konuma sahip olan bir gücün dostluğunu kazanmıştı.

Timarlardan gelen gelirler, vergiler ve gümrük vergileri ile kendini sürekli olarak yenileyen büyük bir savaş hazinesine - 1798 yılında uygulanmaya başlanan yeni vergilerden 37 milyon 250 bin akçe geliyordu - sahip olmasına; Hububat Nâzın'nin emrindeki depoların dolu olmasına ve 1806 yılında yeniçerilerin saldırısına uğrayıp, yenilmesine bakılmaksızın , 1805 tarihli hatt-ı şerife göre 20 ile 25 yaş arasındaki tüm Müslümanlardan oluşturulan yeni ordusunun [Nizâm-ı Cedid ordusu] her an savaşa girmeye hazır olmasına rağmen , Sultan III. Selim yine de Rusya ile savaş istemiyordu. Bu yüzden Rusya ile akdedilen antlaşma, atak İtalinski'nin baskılan altında 30 Aralık 1805 tarihinde yenilendi ve yeni Reisülküttap Ahmed Vâsıf Efendi, Fransa'dan Austerlitz zaferinin İstanbul'a çok geç ulaşmış olmasını mazeret göstererek özür diledi . Buna karşı Napoleon sadece imparator olarak değil, italya Kralı olarak da tanındı. Bâbıâli, gerek eski, gerekse yeni dostlarının üstünlüğü karşısında sürekli olarak boyun eğme sistemine uygun olarak ne Ragusa'nın Fransızlar tarafından ilhakına; ne Ruslann Napoleon tarafından 1806 yılında Dalmaçya ile birleştirilen Bocche di Cattaro'ya yerleşmelerine; ne Karadağ'ın çar tarafından devralınmasına, ne de Arnavutların Yedi Adalar Cumhuriyeti'ndeki Rus ordusu için asker olarak yazılmalarına itiraz etmiyordu .

Ancak 1806 yılında Bâbıâli, Napoleon'un zorlu bir savaş yürüttüğü Rusya'ya karşı koruyucu siyasetinden vazgeçmesine dair ısrarlı talepleri üzerine bu "rüzgâra göre yelken doldurma" politikasından vazgeçmek zorunda kaldı. General Sebastiani, Doğu'ya vâkıf anlayışlı bir diplomat olarak 10 Ağustos 1806 tarihinde İstanbul'a geldi. Gönderilmesinin sebebi Bâbıâli'yi Rus Çarı tarafından belirlenen şartlar dahilinde nihaî bir adım atmaya ikna etmekti. Bunun için Romen prenslerinin uzaklaştırılmasından daha iyi bir yol bulunamazdı. Eflak Prensi İpsilanti, şahsi menfaatlerden dolayı İstanbul'daki Prusya elçisi tarafından desteklenen Rusya'nın kesin emri üzerine atanmıştı ve Boğdan Prensi "Hospodar" Aleksandru Murusi, İpsilanti'nin elinde sadece bir kukla idi. Aleksandru'nun kardeşlerinden biri olan Dimitraki, devlet işlerini elinde tutan Valide Sultan Kethüdası Yusuf Ağa'yı asıl yöneten kişi olarak biliniyordu.

Yusuf Ağa, taleplere boyun eğmek zorunda kaldı. Her iki Romen Prensi, sözde feragat dilekçelerini verdikleri gerekçesi ile - ki bu sadece son hatt-ı şerifte belirtilen azil yasağını aşmak için bir yalandı -makamlarından alındılar. Kayınbiraderler Aleksandru Sutzo ve Skarlat Kallimachi onların yerine Romen prensliklerine atandılar ve Hançeri [Aleksandru] Efendi, Bâbıâli tercümanlığına yükseldi . Yusuf Ağa ise kısa bir süre sonra hac yolculuğuna çıktı.

Vicdanı daha rahat olan Murusi, İstanbul'a gitmek üzere yola çıkarken, İpsilanti kaçıp Ruslara sığınmakta tereddüt etmedi. Yeni prensler İstanbul'dan oldukça geç ayrıldılar: Kallimachi ancak 25 Ekim'de Yaş'taki saraya yerleşti. Kallimachi Yaş'a gelmeden önce çarın gizli ajanı olup, Rusya'nın Doğu'daki diplomasisinde gittikçe daha önemli bir rol oynayan Rumlardan biri olan Rodofinikin, geri dönmüş ve böylece Romen prenslerinin andaşmalara aykırı olarak makamlarından alınmasını protesto etmişti. Yeni hükümdarın yanında sadece Rusya'nın henüz kendi tarafına çekmeye başaramadığı veya korkutamadığı birkaç boyar vardı.

Ancak Rusya ve İngiltere kısa bir süre sonra küçük düşürülmenin intikamını aldılar. İtalinski, Bâbıâli'yi memleketine dönmekle tehdit etti ve İstanbul Limanı'nda demir atmış bir gemiye taşındı; İngiliz meslektaşı Arbuthnot, Divân'ı açık bir oturumda sekreteri aracılığıyla hakarete maruz bıraktı ve İngiltere donanmasının kısa bir süre sonra İstanbul'a geleceğini bildirdi. Bâbıâli, 17 Ekim'de yine geri adım attı ve aralarından birinin şüpheli bir biçimde yurtdışına kaçmış olan eski prensleri tekrar makamlarına getirdi. Yine de tüm bunlara rağmen 29 Kasım'da Rus Generali Michelson'un öncü birlikleri Yaş'a geldiler .

Yeni Çar Aleksander, bu hareketi ile sultana defalarca bildirdiği üzere, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünden başka bir şey istemediğine dair vaatlerinin birer yalan olduğunu ve kalbinin derinliklerinde aslında Çariçe II. Katerina'nın çaresiz Türkiye'ye dair planlarını gerçekleştirme niyetini küstah bir barış ihlali ile açık bir biçimde ortaya koymuştu. Çar Aleksander, İstanbul'dan gelen son banşçıl haberleri çok geç aldığını; gelen özürlerle tatmin olmadığını ve Romen prensliklerinin işgalinin ilhak anlamına gelmeyip, aksine sadece bir ön tedbir olup, Fransa'nın tutumundan dolayı belirsiz bir hâle gelen geleceklerini garanti etmek için işgal edildiklerini ileri sürerek, göz diktiği ganimetin bir kısmını böylece ele geçirmişti bile. Niyeti aslında Tuna Nehri'ni geçerek, Osmanlı topraklarında daha da ilerlemekti. Sırplar ve Rumlarla kurduğu ilişkiler ki, Rus diplomasisinin koruması altında olan Konstantin İpsilanti'nin oldukça büyük yardımları dokunmuştu, Ortodoks Rusya'yı Osmanlı'ya karşı ayaklanan Doğu Hristiyanlarının tekrar başına getirmesini sağlayacaktı.

İyon Adaları'nda sadece Rus konsolosların ve subaylarının emirleri geçiyordu. Takımadalar'da Rus ajanları kol geziyordu. Sayısız Rum gemisi, hiçbir engelle karşılaşmadan, Rus bayrağını taşıyordu ve soydaşlarının ticaretine hizmet ederek, gelecekte askerî bir rol üstlenmek için hazır bekliyorlardı. Rusya'nın gizli teşkilatlar dağlarda kendi ganimetleri ve aynı zamanda halkının özgürlüğü için mücadele veren ve silahlı köylülerden oluşan Armatollar; Türklerin zorbalığına karşı eşkiya olarak mücadele eden Rum asıllı Kleftler, Maynotlar, Lambros Katzianis'in eski yoldaşları ve Mora, Epir ve Makedonya'da Ortodoks inancın zaferini hayal eden ruhban sınıfı ile oldukça sıkı ilişkiler içinde idi . ipsilanti ise Rusların yardımı ile kendisi ve halefleri için birleştirilecek Romen prensliklerinde bir hanedan kurmak istediğine dair zan altına girmişti .

Diğer taraftan Sırplar da Pazvandoğlu lehine ve aleyhine verilen mücadeleler sırasında ayaklanarak savaşın ilk işaretlerini vermişlerdi. Vidin Paşası'nın zaferinden dolayı, en büyük destekçileri olan yeniçeriler de zafer kazanmışlardı. Hatırası Sırplar tarafından saygı ile anılan iyi kalpli Belgrad Paşası Hacı Mustafa Paşa, yeniçerilerin darbeleri altında hayatını kaybetmişti ve hiç kimse yerine geçmeye cesaret edemiyordu. Yeniçeriler, Sırbistan'a iyice yerleşmeye ve köylerin efendileri olarak sipahilerin yerine geçmeye çalışıyorlardı. Berberileri örnek alarak en üst rütbeli üç lideri "Dayı" ünvanını alarak, ülkenin tamamını aralarında bölüştüler. Hasan Ağa, kovulan sipahilerin intikamını almaya çalışsa da hiçbir sonuç alamadı.

Bu yeni zorbalara karşı şimdi de Hristiyan nüfusun başları sayılan Knezler ayaklanıyordu. İstanbul'a dayanılmaz hâle gelen şarüara dair şikâyetler gönderiyorlardı, ancak bu şikâyetler cüretkâr işgalciler tarafından tehdit olarak kabul edildiğinden, her yeri kan gölüne çevirdiler. Sırbistan'ın vicdansız yeni efendilerinin acımasız öfkesine birçok knez, bölükbaşı ve manastır başrahibi kurban gitti. Ama kısa bir süre sonra dağlar katillere karşı milli bir intikam için hazırlıklar yapan Hayduklar ile doldu. Yanko Katiç, Vaso Çarapiç, özellikle de Kara Yorgi diye anılan Georg Petroviç şahsında kararlı ve yetenekli birer lider buldular. İntikam ateşi önce 1804 yılında Şubnitsa Köyü'nde görüldü. Kısa bir süre sonra eyaletin tamamı isyan bayrağını çekti. Önce son Avusturya-Osmanlı savaşında görülen kalelere saldırılar ve Müslümanların topluca kovulması gibi sahneler yeniden canlandı. Dayıların yardımına gelen Kırcali Boşnaklar, kısa bir süre sonra geri çekilmek zorunda kaldılar. Böğürdelen (Sabac) Kalesi Jakob Nenadoviç'in yeğenine teslim oldu. Ardından Pasarofça ve Semendire da teslim bayrağını çektiler. Artık sıra Belgrad'ın kuşatılmasına gelmişti.

Bu ayaklanma, aslında İstanbul'daki sultana karşı bir isyan sayılmazdı. Diğer taraftan III. Selim, tam Nizârî Cedid askerlerini düzene sokmaya çalıştığı ve yeniçeri tehlikesinden kurtulmak için Anadolu Beylerbeyi Abdurrahman Paşa'yı yanına çağırttığı bir dönemde bu cesur Hristiyanlann ve sadık tebaanın dayılara karşı ayaklanmalarından hiç de hoşnut değildi. Bosna Beylerbeyi Bekir Paşa'ya 1804 yılında yeniçeri ayaktakımını Sırbistan Eyaleti'nden kovma emri verildi. Bekir Paşa, Sırbistan'da tabii ki tiranları nihayet hak ettikleri cezaya çarptıran meşru hükümdarın temsilcisi olarak karşılandı. Belgrad teslim oldu ve dört dayı, Bekir Paşa'nın emri ile bir evde kuşatılıp kurşuna dizildikleri Yeni Orsova'ya kaçtılar.

Artık sıra paşanın emrindeki eşkiya başı Goşancalı Halil'in Bosnalı Kırcalilerini ve köylere yerleşmiş subaşılarını uzaklaştırmaya gelmişti. Gerek Bekir Paşa, gerekse Belgrad'da göreve getirilen Süleyman Paşa bunlara karşı çaresizdiler. Sırp milletinin isteklerini kaleme almak üzere Ostruşnitsa'da bir toplantı tertip edildi . Sırplar daha 1804 yılının Ağustos ayında "Sırp ayanlarının" atanması hakkında görüşüyorlardı - en azından Prusya elçisi onların isteklerini bu şekilde yansıtmaktadır. Kasım ayında ise 12 maddeden oluşan bir anayasa projesi ile ortaya çıktılar. Bâbıâli, "Rusya'nın bu durumda daha güçlü hâle geleceği" gerekçesi ile bu projeyi reddetti. Yusuf Ağa, Eflak Prensi İpsilanti'den Sırbistan'daki durumlar hakkında bir rapor ve asilere tamamen teslim olmaları yönünde tavsiyede bulunmasını istedi. Ama İpsilanti'nin ajanları Sırbistan'da kol geziyorlardı bile. Kimileri, diğer elçilerin etkisi altında, himayesi çerçevesinde Sırp milletinin defalarca özgürlüğü için mücadele verdiği Avusturya'ya dayanmayı düşünürken, Rum asıllı kurnaz İpsilanti, baskı altındaki çaresiz, nihai kurtuluşlarından şüphe duymaya başlayan Sırp milletinin tamamının temsilcisi olarak Prota Nenodviç'in, Johann Protiç'in ve Peter Çardakliya'nın Eflak aracılığıyla gerçek Hristiyan olup, dindaşları için her zaman yardımsever görünen büyük Rus Çarı'nin huzuruna çıkmalarını sağladı .

Çar Aleksander o dönemlerde henüz Bâbıâli ile savaşı düşünmüyordu. Huzuruna gelen Sırp temsilcilere, yardım taleplerine cevap olarak İstanbul'a, orada bulunan Rus temsilcilerinin her türlü yardımı sağlayacaklan bir heyet göndermelerini söyledi. Sırp temsilciler gerçekten de 1805 yılının Haziran ayında İstanbul'a gelip, İstanbul Patriği'nin evinde kaldılar. Fransız elçi, Sırpların taleplerini "sultanın mevkii ve menfaatleri ile bağdaşmaz" olarak değerlendiriyordu, zira Sırplar kısaca kendi milletleri için Tuna boylarında üçüncü bir prensliğin kurulmasını talep ediyorlardı . O dönemlerde Rusçuk ayanı Tirsinikoğlu'nun komşu ayanlara karşı özgür bir bey gibi hareket etmesine, Tayyar Paşa'nın faaliyeüeriyle oldukça büyük bir zan altında kalmasına ve cüretkâr eşkiya liderlerinin Tekirdağ (Rodosto) ve Gelibolu önlerinde belirmesine rağmen, Sırpların talepleri reddedildi. Sırp çetelerinin ülkenin güneyindeki Karanovaz ve 20 Temmuz'da88 işgal edilen Öziçe (Uşiçe/Ujiça) kalelerini ellerine geçirmiş olmaları bile Divân üyelerinin fikrini değiştiremedi. Verilen cevap, Sırp reayaların silahlarını bırakmaları ve önceki Belgrad Beylerbeyi Hacı Mustafa Paşa zamanındaki gibi iyi muamele görecekleri idi. Aksi takdirde Niş Valisi Hafız Paşa onlara karşı asi olarak harekete geçecekti.

Sırplar, askerî zaferlerinden dolayı alabileceklerini umdukları haklarını barışçıl yollarla elde etme umudunu tamamen kaybetmişlerdi. Hafız Paşanın ülkeye akınını hiçbir şekilde kabul edemezlerdi. Bu yüzden özgürlük savaşçılarının küçük ordusu yüz yıl önce Kayser I. Leopold'un emrindeki Avusturyalıların Osmanlılara karşı başarılı bir şekilde savaştığı Köprüce ve Paraçin yerleşim bölgeleri ile aynı savaşın tarihinde adı geçen Yagodina'yı işgal ettiler. Hafız Paşa, Kara Yorgi'nin ve yoldaşlarının taarruzları karşısında tutunamadı ve Niş'e geri çekilmek zorunda kaldı. Paraçin ve Yagodina'nın top atışına tutulması ile Sırbistan'ın tekrar doğuşu kutlanmış oldu (Ağustos).

Şahsi bir mesele, Semendire'nin ve tekrar bir araya gelen asiler tarafından daha sonra Alacahisar'ın (Kruşevaç) ele geçirilmesine neden oldu. Diğer taraftan Belgrad Kırcalileri komşu köylere saldırıyorlardı. Türklerin o güne kadar rahatsız edilmeden yaşadıkları Böğürdelen ve Öziçe'de Hristiyanlara karşı kanlı sahneler meydana gelmeye başladı. Bosna Beylerbeyi Bekir Paşa ve İşkodra Beylerbeyi İbrahim Paşa'nın emrindeki büyük Osmanlı ordusu 1806 yılının ilkbaharında huzuru tekrar geri getirmek için Sırbistan üzerine yürüyecekti.

İsyan bölgesinin tamamında korumasız köylere saldırılar ile savaş başladı ve bazı asiler liderlerini terk ettiler. Sırpların çoğu Türklerin üstünlüğü karşısında tâbi olmaya meyilliydi. Kara Yorgi'nin meziyetlerinden biri bu zor şarüar altında cesaretini kaybetmemesiydi. Ağustos ayında Böğürdelen'de Bosnalıları ve Herseklileri bekledi ve onları hedefi iyi ayarlanmış ateş ve cesur bir taarruzla yendi. Sırp asıllı bir Müslüman olan "seraskerleri" Kapetan Kulin, güçlü ordusunun sadece bir kısmını zorlukla kurtarabildi. Peter Dobrinya ise bu arada güneyde kurduğu Deligrad'da Arnavutları oyalıyordu. Böylece asilere karşı yapılan sefer, asilerin nihai zaferi ile sonuçlandı. Ancak Belgrad'da komuta hâlâ Goşancalı'daydı; Böğürdelen, Bosnalıların elinde idi ve Eskice (Uşiçe/Ujiça) de kendini yiğitçe savunuyordu.

Bâbıâli ile müzakereler tekrar başlatıldı. Batı'daki durumları gezileri sırasında gören ve bunun dışında birçok Türk elçilik heyetlerinde de görev almış olan Bulgar asıllı Peter İçko, İstanbul'a gönderilen ve basit birer savaşçıdan oluşup, diplomasi konularına fazla vâkıf olmayan iki kneze eşlik etti. Gerçekten de Türklerin sadece Belgrad'da 150 asker ile birlikte bir muhassıl bulundurma haklarını saklı tuttukları bir antlaşma meydana geldi. Sırpların, Osmanlı Sultanı'na ve geri dönmeleri ebediyen yasaklanan sipahilere karşı tüm yükümlülüklerinden kurtulmalarının bedeli 1.800 kese idi . Savaş sona ermişti ve Rusya ciddi bir biçimde artık meşgalesiz kalan Sırpları, Dalmaçya'da Osmanlı-Fransız savaşının çıkması hâlinde Fransızlara karşı kullanmayı düşünüyordu.

Divân, Ekim ayında bu antlaşmayı onaylamayı reddetti. Benzer şardarı kabul ettirmek için Mora'da çıkabilecek muhtemel bir ayaklanmayı işaret eden Fransa'nın itirazları - zira Rusya 1805 yılında ittifak antlaşmasının yenilenmesi sırasında tüm Rumların çarın himayesinde olan patriğin otoritesi altında toplanmasını kesin bir dille talep etmişti - onayın reddedilmesinde muhakkak ki büyük bir rol oynamıştı.

Kara Yorgi, bu ret kararına yeni düşmanlıklarla cevap verdi. Eşkiya başı Konda, bir savaş hilesi ile Aralık ayında Belgrad Şehri'ni ele geçirdi; kısa bir süre sonra Belgrad Kalesi'nde kuşatma altına alınan Goşancalı Halil de teslim olarak, Kladova'ya gitti . 1807 yılının Mart ayında Sırplar, Rus Çan ile Osmanlı Sultanı arasında başlayan düşmanlıkları topraklarında bulunan Müslümanlar arasında kanlı o bir katliam yaparak kutladılar. Bu katliamların kurbanlarından biri, barışçıl mizaçlı Süleyman Paşa oldu . Ancak, Serez Beyi İsmail Bey ve Goşancalı Halil'in, Kara Feyzi'nin ve Deli Kadri'nin eşkiya birlikleriyle Sırpların Ruslar ile birleşmesini engellemek üzere asilerin üzerine gönderilen Bosna Beylerbeyi İdris Paşa, daha fazla ilerlemelerini engelledi.

Rusya, Bâbıâli'nin içinde bulunduğu durum ve daha güçlü komşularını tahrik etmemeye özen göstermesinden dolayı, Romen prensliklerini işgal etmesi hâlinde herhangi bir savaşın çıkmayacağını düşünüyordu. İtalinski'ye mazeretler bildirmek yerine , İngiltere ile ittifak antlaşmasının derhal yenilenmesini ve savaş gemilerine Boğaz'a giriş izni verilmesine çalışacaktı. İtalinski, muhtemelen çarın bu yöndeki mektuplarını almamıştı; zira her halükarda prensliklerin işgali hakkında belirli bir açıklama yapmaktan kaçınıyordu ve 26 Ağustos'tan beri sarayından hiçbir talimat almadığını söylüyordu.

Bu arada Turla sınırında uzun zamandır bekleyen Rus birliklerinin komutanı Michelson, Tuna ayanlarının zayıf birliklerini dağıttıktan sonra sadece Bükreş'e kadar ilerlemekle kalmayıp, kısa bir süre sonra, Besarabya'da zamanında ele geçirmek için çok kan akıtılan İsmail Kalesi olmasa da, herhangi bir saldırı beklemeyen Hotin (26 Kasım), Bender, yeni kurulan Akkirman ve Kili (6 Aralık) kalelerini işgal etti.

İbrail nâzın, onurlu bir ret cevabı verdi. Fransa'nın "Tuna Nehri'nin ötesindeki Türk eyaletlerinin Genel Komiseri" sıfatıyla yeni atadığı [konsolosu] Reinhard - aynı şekilde Arnavutluk'ta İşkodra için de bir komiser atanmıştı -Yaş'ta tutuklandı. Rusya, resmi bir bildirge ile halktan "kendilerinden bir parça" (!) olarak kabul etmeleri istedikleri askerlerinin sadece haklarını korumak için geldiklerini bildirdi. Çar, bu şekilde Adam Çartoriski tarafından kendisine getirilen ve Türklerin sindirilerek "sağlıklı bir politikaya geri dönmelerini" ve "hareket özgürlüklerini tekrar geri kazanmalarını" öngören planı uyguluyordu. Bu yönde yapılan 23 Ekim tarihli açıklama ile Romen prensliklerinin işgaline ilişkin tedbirler, Avrupa saraylarına da bildirilmişti. Konstantin İpsilanti henüz geri dönmemişti, ama kısa bir süre sonra gelip, gelecekte Daçya Kralı olarak Rus Çarı'nın teveccühü sayesinde Romen prensliklerinin başına geçecekti.

İngiltere'nin savaşı önleme çabalarının hiçbiri sonuç getirmedi. Sultan'ın danışmanları ve kurduğu Nazırlar Kurulu ile Olağanüstü Meclis [Atabekan-ı saltanat] üyeleri arasında sadece yaşlı Çelebi[Mustafa Reşid] Efendi İngiltere'nin menfaatlerini koruyordu. "Rus ve Rum" destekçileri olan Rus yandaşları, Çelebi Efendi'yi destekleme cesaretini gösteremediler. 20 Aralık'ta savaşın artık kaçınılmaz hâle geldiği belli olmuştu ki bu haber ulema sınıfı ile İstanbul avamı tarafından sevinçle karşılandı. Rus elçi, aldığı talimat üzerine daha 26 Aralık'ta İstanbul'dan ayrıldı. III. Selim, bir gün sonra, yeni oluşturulan devlet düzeni sebebiyle tüm nüfûzunu kaybetmiş, neredeyse hükümdarın bir sekreteri rütbesine indirilmiş ve Divân başkanı olmaktan başka bir şey olmayan sadrazama bizzat yazdığı bir mektupta Rus Çarı'na savaş ilan ederek, tüm dindar Müslümanları kutsal savaşa davet etti. Batılı güçlere gönderilen ve belki de Fransızların da parmağı bulunan beyannâme, Osmanlı nâzırlarının Rusların mevcut devlet düzenine müdahalelerinden ve antlaşmaların ihlalinden haberdar olduklarını kanıtlamaktadır.

Taarruz ve korunma antlaşması yapılması hâlinde Sultan III. Selim ile Romen prensliklerinin ve Sırbistan'ın garantörlüğünü üstlenmeye artık hazır olan Napoleon, Mayıs ayında hâlâ Rusya'nın Romen prensliklerini işgal etmeye cüret ettiği takdirde, "Avrupa'nın tamamının" Rusya'ya karşı ayaklanacağına inanıyordu.

Ama hiç kimse bu zorbalığa karşı çıkma cesaretini gösteremedi. Hatta Avusturya, Rusların Romen prensliklerine yerleşmesinden dolayı uğradığı derin hakareti örtbas etmeye bile çalışıyordu . ingiliz diplomatlar ise tam aksine açıkça müttefikleri olan Rusların tarafını tuttular ve bunu Divân'ı nezaketsiz bir şekilde rahatsız ederek, bazı tehditlerde bulunarak ve Akdeniz'den gerçekten de İstanbul Limanı'na demir atan yedi savaş gemisini çağırarak ilan ettiler. Ancak Napoleon o dönemde

Varşova'da bulunması ve buradan "dostu" Selim'e mektup göndermesi bu sindirme politikasının bu sefer başarılı olmamasına neden oldu. İngiliz elçi Arbuthnot, 1807 yılının sonlarına doğru, ittifak antlaşmasının yenilenmemesi hâlinde Bâbıâli'yi savaşla tehdit etti. Hatta Fransız elçisinin eline derhal pasaportunun verilmesi, Çanakkale Boğazı'nin ve cephane yüklü 15 Osmanlı gemisinin İngilizlere teslim edilmesi ve Rus askerlerinin Romen prensliklerinde ülkenin efendileri olarak kalmaları gibi cüretkâr taleplerde bulunabileceğine inanıyordu. İngiliz gemilerinden birine bindi ve aslında önemsiz olan hakaretler hakkında şikâyette bulunduktan sonra, Bozcaada'ya doğru yelen açtı. Burada İngiliz Konteramiral Thomas Louis dört kalyon ve üç firkateyn ile bekliyordu.

Arbuthnot, bu büyük savaş gücünün asıl komutanı olarak 29 Ocak'ta Bâbıâli'den taleplerine kısa ve öz bir cevap istedi:

"Evet ya da Hayır". Aksi takdirde "Majesteleri İngiltere Kralı ve müttefiki Rus Çarı'na yapılan hakaretlerin öcünü almak için gerekli tedbirleri alacaktı".

Buna rağmen, başkenti İngilizlerin muhtemel bir saldırısına karşı güvence altına almak için kısa bir süre öncesine kadar İngilizlerin hizmetinde bulunmuş bir mülteci olan yeni "Osmanlı istihkâm müfettişinin" planlarına uygun olarak İstanbul Boğazı'nda çalışmalar yapılırken, müzakereler artık İngiliz elçisinin makamından ayrılması ve Türklere göre bu hareketi ile elçilik sıfatını kaybetmiş olmasından dolayı aleni olarak olmasa da devam ediyordu. Amiral Duckworth'un acilen buraya çağrılan filosu Bozcaada sulanın" geldiğinde, derhal çok yavaş giden istihkâm çalışmaları fazla ilerlemeden, İstanbul'a devam etmesi yönünde bir emir aldı. Kurban Bayramı'mn kutlandığı 19 Şubat'ta Çanakkale Boğazı'nda aniden 8 kalyon [saff-ı harb gemisi], 2 firkateyn, 2 korvet ve 2 kalkalyata (kalite) görüldü. Acilen bir araya gelen Türk topçu birlikleri derhal top ateşine başlamalarına rağmen, Çanakkale Boğazı'nda o güne kadar henüz savunma için ciddi hazırlıklar yapılmamıştı. Kaçan kaptan-ı deryanın korkaklığı, sahildeki kalelerin direnmesini engelledi. Dört Osmanlı gemisi derhal batırıldı. Beşinci bir gemi sadece kaptanının cesareti sayesinde kurtuldu. Bunun üzerine çıkan kargaşada III. Selim o kadar aşağıdan aldı ki, İngiliz dostları İstanbul'da kalışını artık tasvip etmedikleri için, General Sebastiani'den İstanbul'u terk etmesini rica etti. Fatih Sultan Mehmed'in torunu; Osmanlı vatanseverlerinin yiğitliği ve enerjisine ümit bağladıkları bu ateşli genç Sultan, işte böyle konuşuyordu! Hiçbir Sultan, hiçbir zaman devlet adamlarının beceriksizliğinden dolayı böylesine aşağılanmamıştı! Sebastiani'nin buna cevabı ise Napoleon'un en parlak dönemindeki bir Fransız subayına yakışır bir cevaptı.

Bu önemli dönemde, Türk toplumunun içerisindeki en sağlıklı unsurların ulemadan ve askerlerden oluştuğunu iddia eden Fransız diplomatın yerinde iddiaları böylece kanıtlanmış oldu . Sadrazam, ortalıkta görünmüyor; kaptan-ı derya görevlerini unutmuş; şeyhülislâm ruhlan ateşlemek için ortaya çıkmıyor; reis efendi, müzakere zamanının çoktan geçtiğinin bilincine varıyor ve III. Selim, hor gördüğü ve nefret beslediği eski askerî rejimin yeniçerileri, topçular ve en yaşlısından en gencine kadar İstanbul halkı, Osmanlı İmparatorluğu'nu sürekli küçük düşüren ve kayıplara maruz bırakan sahte dostlara karşı ayaklanmak gibi asil bir düşünceyle ellerinde silahları olduğu hâlde sahile indiklerinde, çaresiz boyun eğdi.

Tahkimat işleri büyük bir çaba ile devam ettirildi ve Hristiyanlarla Yahudilerin de yardım etmesine izin verildi. Sultan'ın özel olarak huzura kabul ettiği General Sebastiani'nin başında bulunduğu Fransız subaylar, gerekli talimatları ve emirleri veriyorlardı. İspanya temsilcisi Marki d'Almenara onların tarafında idi ve İspanyol denizcilerini hizmete sundu. III. Selim, devletin mimarbaşı gibi zengin hediyeler ile ödüllendirdiği işçilerin arasında bizzat bulunuyordu. Sarayın bahçesine, kadınlar buradan uzaklaştırıldıktan sonra, yeni tabyalar kuruldu. Birkaç gün sonra 1.200 top düşmanı bekliyordu. Mayınlar döşendi ve yedi gemi limanı koruyordu.

Rüzgârın yönü değişmişti. İngilizler bu yüzden Büyükada önlerinde demir atmak zorunda kaldılar. Divân'ın huzurunda öncekinden daha nazik bir biçimde 25 Ocak'ta yapılan talepleri tekrarlamak üzere ulaklar gönderildi, ama kendilerini dinlemek üzere Yeşil Köşkte hazır bulunan nazırların önüne çıkmaya cesaret edemediler. Bu ikinci ültimatom da küçümseyen bir tavırla geri çevrildi. İngilizlerin düşmanlık girişimleri sonuçsuz kaldı: Burgaz Adası'nda 60 Anadolulu her türlü saldırıyı hazır bekliyorlardı ve birçok İngiliz kayığı cesur Türk kayıkçıları tarafından zapt edildi. Eski sadrazam Hafız İsmail Paşa'nın yönetimi altında Çanakkale Boğazı'nda gerekli tamiratlar yapıldı. Elçi olarak Arbuthnot'un yerine geçen Duckworth, kuşatma altına alınma tehdidi karşısında geri çekilme emrini verdi ve İstanbul halkının alaylı naraları ve sevinç haykırışları altında İngiliz gemileri 2 Mart'ta tamamen başarısız olan bir gözdağı verme teşebbüsünden sonra, İstanbul Limanı'ndan ayrıldılar. Çanakkale Boğazı'nda, büyük yaralar aldıkları ağır bir top ateşinden geçmek zorunda kaldılar. Daha sonra Amiral Craigh, Selanik önlerine gelerek, tehdidini paraya tahvil etmeye çalıştı, ama muvaffak olamadı.

İngiltere ile savaş başlamıştı ve Bâbıâli savaş ilan etmekte hiç tereddüt etmedi. İngiliz hükümeti, kısa bir süre önce gerek Osman Bardisi, gerekse Mehmed Elfi Bey'in hayata veda ettikleri Mısır'a yapılacak bir saldırının başarılı olabileceğini düşünüyor, hatta Memlûk iktidarını tekrar geri getirebilmeyi umut ediyordu. General Fraser komutasında 4-5 bin kişiden oluşan İngiliz birlikleri ile İskenderiye'yi kolayca işgal etti. Reşid'e (Rosette) girdiler, ama Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın Arnavutlannın yoğun ateşi altında geri çekilmek zorunda kaldılar. General VVanhope bu sırada şehrin dar sokaklarında hayatını kaybetti. Bunun üzerine yapılan kuşatmada İngilizler 1.200 askerini kaybettiler. İskenderiye'de katliam tehdidi ile karşılaştılar ve ancak 22 Ağustos tarihli onurlu bir tahliye antlaşmasıyla kurtulabildiler. İngiliz birlikleri nihayet 14 Eylül'de Mısır'ı terk ettiler.

Amiral Sieniavin'in Rus gemileri "İstanbul'un fethine" katılmak için geç kalmışlardı. Amiral, Çanakkale Boğazı'na gelerek görevini yerine getirmiş olduğuna inanıyordu, ancak buraya bir saldırıda bulunmayı akıllıca bulmuyordu. Aslında dost Osmanlı Devleti'ni "asıl düşmanları" olan Fransızların niyetleri ve fetih hırsına karşı uyarmaktan başka bir şey yapmayan Rusya, karada olduğu gibi denizde de herhangi bir müdahalede bulunmamıştı. Sieniavin, Kaptan-ı Derya Cezayirli Şeydi Ali Paşa ile 19 Mayıs tarihinde [1807] karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Ruslar, bu muharebeden zaferle çıktılar, ama kaptan-ı derya sadece tek bir gemi kaybederken onlar büyük kayıplara maruz kaldılar. Çanakkale Boğazı'ndaki abluka derhal kaldırıldı, ama Sieniavin önce Bozcaada halkını Anadolu'ya göndererek intikamını aldı.

Bâbıâli, Ruslara saldırmaya kararlıydı. Sebastiani'nin yeni birliklerden oluşan on alayın Aralık ayında Tuna Nehri'ne doğru harekete geçeceğine; Eflak'ın Pazvandoğlu, serasker tayin edilen Alemdar Mustafa Paşa ve Aydın'dan getirilen Anadolulu Nizâm-ı Cedid askerleri tarafından işgal edildiğine ve Bükreş'in Rus konsolos Kiriko'yu - tıpkı Rodofinikin ve Tamara gibi yine bir Rum! - tutuklayan Osmanlıların elinde olduğuna dair garantilerinin tamamı hayal ürünü idi . Ayrıca Fransızların Abaza lideri Kılıç ve Erzurum Paşası'nın, Heraklius'un oğlu Kral Georg'un daha kötü bir halefe bıraktığı ve 1801 yılında Rusların eline geçen Gürcistan'a saldırmaya hazır olduğuna dair açıklamalarının da abartılı birer umuttan başka bir şey olmadığı anlaşıldı. Alemdar Mustafa Paşa'nın adamları Eflak'ın başkentinde sadece 1806 yılının Kasım ayının sonlarına doğru kısa bir süre gönündüler. Bunlar Yergöğü'den Aydın Paşa'nın ve Rusçuk'tan Köse Kahya Paşa'nın 10 bin askeri idi. Ancak bir ay sonra buraya gelmekte olan 6 bin Rus ve Radu-Voda Manastırından yola çıkan

Prens İpsilanti'nin 400 Hırvat'ı karşısında geri çekildiler. Geri çekilmeleri tam bir kaçışa döndü: General Miloradoviç'in askerleri Bükreş'te "kurtarıcı" olarak karşılandı ve Erdel'e gitmek üzere olan boyarlar, Kiev'den geri dönen hükümdarları İpsilanti'yi karşılamak üzere acilen geri döndüler. Michelson, kısa bir süre sonra Bükreş'e karargâh kurdu. Liderleri Kara Yorgi'nin prens olarak tanınacağı Sırplar , hatta Hersekliler ile birleşme emrini alan General Isayev, Krayova'ya yerleşti. Her iki Romen prensliklerinde asker toplanarak, Kazak üniformalarına sokuldu. Bunlar arasında Türklere karşı "komutan" olarak faaliyet gösteren Tudor Vladimiresku, ileride 1821 devrimin kahramanı olarak ün salacaktı. Pazvandoğlu, 5 Şubat 1807 tarihinde hayata veda etmişti. Oğlu daha 11 yaşında idi ve kethüdasının Pazvandoğlu'nun yerini tutması mümkün değildi134. Yanya'da Tepedelenli Ali Paşa'nın yanında yetenekli bir Fransız danışman olması ve Napoleon tarafından toplarla donatılmış olmasına rağmen şüpheli bir faaliyetsizlik gösteriyordu .

Osmanlılar bu arada Marmont komutasında Napoleon'un söz verdiği Dalmaçyalı birliklerden ve Boğdan'a saldıracak olan Massena'nın 30 bin askerinden - aynı zamanda altı gemi İstanbul'u koruyacaktı - hiçbirini görmediler.

İlkbaharda nihayet Aleksandru Sutzo, yeni Eflak Prensi olarak serhad boylarına gönderildi. Aleksandru Hançeri bu arada Boğdan Prensi olarak faaliyet gösterecekti. Michelson'un Yergöğü'ne yaptığı saldın tamamen başarısız oldu. Turnu hâlâ Türklerin elinde idi; Buzau, İbrail birlikleri tarafından ateşe verildi ve Yaş'a doğru yola çıkmış olan İpsilanti, tutuklanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı. Kaminski'nin Rus birlikleri İbrail önlerine geldiler, ama boşuna . İsmail dolaylarında toplanan birliklerin üzerine önce Meyendorf, sonra da Michelson bizzat yürüdüler . Sadrazam Çelebi (Köse) Mustafa Paşa, Şumnu'da aralarında İzmir Valisi Karaosmanoğlu Süleyman Paşa'nın oğlu komutasındaki birliklerin de bulunduğu birliklerini yavaş yavaş topladıktan sonra, 29 Mayıs'ta 25-30 bin asker ile Tuna Nehri kıyısındaki Calaraşi'de kurulan karargâha geldi. Fransız istihkâm subayı Boutin danışmanlığını yapıyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: III. Selim'in Devlet İçinde Anarşiye Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 18:47

Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa'dan sadece boyarlar değil, General Miloradoviç de kaçtı. Ancak 12 Haziran'da aynı Miloradoviç, Çarhacı Paşa komutasındaki öncü birliklerini geri püskürttü ve tekrar Bükreş'e geldi. Serhad Seraskeri Alemdar Mustafa Paşa, suların yükselmesinden dolayı Tuna'yı geçememişti. Tam bu sırada III. Selim'in tahttan indirildiğine ve Tuna Nehri'ni geçip, geri dönerek ağalarının [Pehlivan Ağa] tekrar eski makamına getirilmesini sağladıktan sonra, şimdi de sadrazamın ve defterdarın geri çekilmelerini ve Pehlivan Ağa'nın katlini isteyen yeniçerilerin bunun üzerine ayaklandıklarına dair gelen haberler de bu başarısızlığa neden oldu.

III. Selim, bu ayanlar topluluğu, uzaktaki eyaletlerden gelen sefil yeniçeriler veya Anadolu'nun dizginlenemeyen atlılarından daha iyi birliklerle zafer kazanabilmeyi umuyordu. Tüm Osmanlı savaşçılarının Avrupa stilinde disiplinle yetiştirilerek, Avrupa tarzında üniformalar içinde, Sebastini'nin planlarına uygun olarak devletin onuru ve kaybedilen bölgelerin tekrar kazanılması için savaşacaklan anın geldiğine inanıyordu.

Önce yeniçeri odaları, reform yanlısı yeni ağaları ile Şumnu'ya hareket ettiler. Vezir İbrahim Paşa ve diğer meclis üyeleri de derhal yola çıktılar (30 Mart'ta). İstanbul'da sadece kalben "yeni düzenin" düşmanı olan kaymakam ve yeni vezir ile III. Selim'in şahsi dostları eski kethüda İbrahim Efendi, Hacı İbrahim Paşa ve Avrupa tarzında bir ordunun öncülerinden olan Çelebi Efendi kaldılar. III. Selim ise orduda büyük bir ıslah yapma zamanının geldiğine inanıyordu. Arnavutlara ve Lazlara Nizâm-ı Cedid saflarına katılma ve öngörülen üniformaları taşıma emri verildi. Ancak Frenk ruhunun getirilmeye çalışılmasını bir hakaret ve leke sayan Arnavutlar ve Anadolulu askerler, bu misyonla görevlendirilen Londra eski sefiri [serkâtibi] ve reislik yapmış olan Mahmud [Raif] Efendi'ye karşı ayaklandılar. Çatışmalar sırasında binbaşı ve daha sonra Nizâm-ı Cedid askerleri tarafından savunulmasına rağmen, sultanın elçisi öldürüldüler. İstanbul'un Anadolu yakasındaki topçuların başında bulunan komutan da aynı akıbete uğradı (26 Mayıs). Sadece bilgi toplamak için buraya gelen bostancıbaşı, hayati tehlike altında kaldı: Topları ellerine geçiren yamaklar kayığını top ateşine tuttular.

Bu kanlı sahnelerin ikinci gününde, reform yanlılarına, hatta sultanın kendisine karşı her türlü acımasızlıklara hazır büyük bir insan topluluğu toplanmıştı bile. Büyükdere meydanında ne olursa olsun birbirlerine sadık kalacaklarına ve hükümdarlarını "mahkemeye" çıkaracaklarına, sorguya çekeceklerine ve ıslahatları geri almaya zorlayacaklarına dair yemin ettiler. Bu arada basit bir er olan Kabakçı Mustafa'yı lider seçtiler.

29 Mayıs gecesi sayıları henüz çok yüksek olmayan asiler, ıslahatları sona erdirmek ve ıslahatları uygulamaya koyanları halkın öfkesine teslim etmek üzere kaymakamla [Köse Musa Bey], şeyhülislâmın [Topal Ataullah Efendi] kendilerini bekledikleri İstanbul'a yürüdüler. Mükemmel bir disiplin gösteriyorlar ve bu sayede İstanbul halkında hayranlık uyandırıyorlardı. Asiler Tophane'de topçuları, kalyonculan ve beklendiği üzere, yeniçerileri de kendi taraflarına çekmeyi başardılar. Kabakçı Mustafa, Et Meydanına* karargâh kurdu ve buradan sultanın etrafındaki adamlardan defterdarı, bostancıbaşını, sekreterini, mirahuru ve daha önce adı geçen danışmanlarını öldürtmek üzere şehrin her köşesine birlikler gönderildi. Kaymakam, cellaüarın işini kolaylaştırmak için devlet ricalini kendi yanma çağırttırdı. Sultan'ın Fransa yanlısı danışmanlarından sadece ikisi kurtulabildi: Nizâm-ı Cedid Nâzın Ahmed Bey ve asilerin önüne şahsen çıkan, neredeyse 90 yaşındaki saygıdeğer Çelebi Efendi Köse Kahya. Çok korkmuş olan III. Selim, bostancıbaşını kendi elleri ile teslim etti.

Sultan Selim, münadiler çıkartarak yeni birliklerin tasfiye edildiğini ve bunları bir daha kunnayacağına dair söz verdiğini ilan ettirdi. Ayrıca ordu için alınan vergiler de kaldırılacaktı. Ama mevkiini kurtarmak için geç kalmıştı. Asiler şeyhülislâmın yanına çıkmışlar ve Kur'an'ın kurallarını bu derece ihlal eden bir sultanın tahtta kalmaya layık olup olmadığını sorguluyorlardı. İstedikleri cevabı alınca, bunun yazılı olarak verilmesini talep ettiler. Bunun üzerine Ağa Kapısı'nda ulema ve yeniçeri ocağının subayları büyük bir toplantı yaptılar. Nizâm-ı Cedid'in uygulanmasına karşı verilen fetvalar burada görüşülüp, kaleme alındılar. Ancak o anda orada bulunan üst düzey komutanların muhakemesiz yargılanacak şahısların listesine dahil edilmemesine karar verildi.

Son olarak henüz umudunu kaybetmemiş olan III. Selim'e bizzat şeyhülislâmın kendisi tarafından "artık istenmediği" bildirildi. Bu ağır hükme karşı koyabilecek durumda olmayan III. Selim, sakince kaderine boyun eğdiğini açıkladı. Böylece sadece devletinin iyiliğini gözeten ve Batı tarzında askerî bir düzen getirerek devletini kurtarmayı amaçlayan üstün yetenekli ve asil düşünceli bir Sultan, bir daha çıkmayacağı mahbesine atılıyor ve yerine Türkiye'nin gördüğü en kötü askerler istediği için 1 Mayıs'ta Osmanlı tahtına I. Abdülhamid'in oğlu IV. Mustafa cülûs ediyordu. Hemen ardından huzur yine sağlandı ve Kabakçı Mustafa, İstihkâmlar Nezareti'ne [Boğaz Nâzın] getirilmekle yetindi. Kaldırılan vergilerin aynen uygulanmasına devam edildi, ama bu sefer devletin ölüm tehdidi altında derhal dağılan en iyi askerlerinin ücretini ödemek için kullanılmadı. En yetenekli liderler oldukları için, ordudan sadece yeniçeri ağası ve sadrazam aynldı: Yeniçeri ağası bu arada İstanbul'da olanlan kınayacak kadar dürüst davranmış ve bu dürüstlüğünü hayatı ile ödemişti. Daha sonra şeyhülislâmın isteği üzerine ve Kabakçı Mustafa'nın yardımı ile kaymakam da azledildi. Askerler, eğlence düşkünü tamamen yeteneksiz yeni sultanın vasisi olarak Tayyar Paşa'yı tayin ettiler.

Napoleon Bonaparte'ın isteği üzerine başlatılan savaş, yine onun isteği üzerine aynı yılın yazında - sadece Stubik'te Haziran ayında henüz Sırplar ve Ruslar Türklere karşı savaşıyorlardı - tek bir nihai muharebe yapılmadan kesilirken, Osmanlı Devleti kendi iç kanşıkları ile meşguldü. Fransa ve Rusya arasında akdedilen Tilsit Antlaşması'ndan (8 Temmuz) sonra - Fransız subaylar Türkiye'deki mevkilerinden derhal ayrıldılar - General Guillemont, iki İmparator arasında yapılan antlaşmaya uygun olarak, generalin de imzalamayı ümit ettiği ateşkes antlaşmasını yapmak üzere Eflak'a geldi. Bu ateşkes antlaşması daha sonra Sebastiani'nin 9 Ağustos'ta Divân'da yeterince kötü karşılanmasına rağmen, 24 Ağustos'ta Laşkarev ve Galib Efendi tarafından Slobozia'da imzalandı ve her iki tarafın Romen prensliklerini 35 gün içindi boşaltmasını öngörüyordu.

Gerçekte ise Rusya'nın her iki Romen Prensliği'ne, Bucak Eyaleti'ne ve Turla Nehri kenarındaki kalelere sahip olmasını sağlıyordu. Michelson, Bükreş'te yardımcısı pozisyonundaki Rum asıllı İpsilanti ile hüküm sürüyordu. Ateşkes antlaşmasının onaylanmış olmasına rağmen, Michelson'un Eylül ayındaki ölümünden sonra Miloradoviç vekili olarak burada kaldı. Nihayet Prosorovski genel komutan olarak Romen prensliklerine geldi. Oldukça öfkelenmiş olan Rus Çarı için antlaşmanın Meyendorf tarafından imzalanması "aptallık" , Kont Rumyanzov içinse "gülünç" idi ve Rusya Napoleon'un sözlü vaadine istinaden, Napoleon birliklerini Prusya'dan çekmediği sürece kendi birliklerini de buradan geri çekmeyeceğini açıkladı.

İngiltere, İstanbul'a yaptığı saldırıdan dolayı hemen akabinde pişman olmuştu. İngiltere Kralı 26 Haziran'da parlamento hükümetinin "Bâbıâli ile mevcut anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için gerekli tedbirleri alacağını" açıkladı. İngilizleri kolay affedemeyen Türkler tarafından İngiltere ile ticaret hâlâ yasak olmasına rağmen, barış sağlanmıştı. Bu davranışı ile İngiltere, Doğu'da Rusya için zararlı olan planlarını kesinlikle desteklemeyen Çar Aleksander'in düşmanlığını üzerine çekti. Elçi Arthur Paget, Bozcaada'ya geldiğinde, buradan derhal ayrılmak zorunda kaldı . Yine de yılın sonlarına doğru Çanakkale Boğazı'nda Amiral Collingwood ile tekrar müzakerelere başlandı . Ancak Bâbıâli bu müzakereleri sadece Fransa ve daha sonra Rusya üzerinde baskı oluşturmak için kullanıyordu .

Yine de Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderi, Napoleon ve Avrupa'nın diğer hükümdarları arasında yapılan müzakereler sırasında belirlenecekti. Bâbıâli'nin Fransa ile ittifak ve himaye antlaşması yapmayı reddetmesi ki bu sayede sadece Romen prensliklerini elinde tutmakla kalmayıp, Kırım'ı da tekrar geri alacaktı, özellikle de Tilsit'te ancak 24 Haziran'da duyulan Sultan III. Selim'in tahttan indirilmesi, Fransa Kralı'nın Türklere karşı öfkesini kabartmıştı.

Napoleon Bonaparte, Tilsit'ten gönderdiği mektupta:

"Bâbıâli'ye karşı hareket hattım (systeme) sallantıda (chancelle) ve değişme noktasına geldi", diye yazıyordu. Gittikçe Dışişleri Bakanı Talleyrand'ın "bu kadar paramparça olan bir aynanın parçalarının tekrar bir araya getirilmemesi gerektiği yönündeki düşüncesine katılmaya meylediyordu. Batı'nın İmparatoru Bonaparte, Osmanlı Devleti'nin bölüşülmesi sırasında Çar Aleksander'a en büyük payı vererek Doğu'nun Imparatoru'nu Almanya'daki planları için kazanabileceğiıl?1' düşünüyordu ve haklıydı da. Tilsit Anüaşması sadece Ruslar ve Türkler arasındaki ateşkesi ve Fransa'nın barış için arabuluculuk yapmasını öngörüyordu. Gizli maddelerde ise Bocche di Cattaro ve İyon Adaları Fransızlara veriliyordu. Bâbıâli, Rus Çarı ile yapılması zorunlu görülen barışa katılmadığı takdirde, Fransa ve Rusya işbirliği içerisinde Osmanlı Devleti'nin gerekli görülen paylaşımı hakkında karar vereceklerdi. Türklerin elinde sadece İstanbul ve Rumeli kalacaktı.

Bu planların hemen gerçekleştirilmesi Avrupa'nın mutlak hükümdarının yine de işine gelmiyordu. Bu yüzden sürekli olarak ve elçi Savary'yi Petersburg'a göndererek, Fransa'nın Prusya'dan tazminat almasına izin verilmediği takdirde, Slobozia barış antlaşması hükümlerinin yerine getirilmesi için baskı yapıyordu.

Rus Çarı'na, birliklerini serhad boylarında tutmak yerine Finlandiya'yı ilhak etmesini tavsiye ediyordu. Ama tüm çabaları boşa gidince, Sebastiani'ye Bâbıâli'yi Romen prensliklerini kaybedeceğine hazırlama talimatı verildi. Osmanlı nâzırlarına, bu eyaletlerin coğrafi açıdan diğerlerinden ayrı olması ve halkının Rus yanlısı olması sebebiyle bunun gerekli olduğunu; Rusya'nın uzun zamandan beri Romen prenslikleri üzerinde egemenlik hakları kazandığını; her iki prensliğin de Osmanlı Devleti'ne düşük bir vergiden (faible subside) başka bir şey getirmediğini ve Boğdan ile Eflak'taki özgürlük ruhunun Türkiye'deki tüm Hristiyanların ayaklanmasına neden olabileceğini ve nihayet yeni sultanın serhad boylarındaki prenslikler üzerinde egemenlik haklarını henüz kullanmadığını anlatmaya çalışacaktı. Fransızların Parga'yı işgal etmelerini affetmiş olup, sadece Napoleon'un yardımı ile Rusya ile uygun bir barış yapabilmek için Arnavutluk üzerinden İngilizlerin abluka altında tuttukları Korfu'ya asker göndermelerine izin veren Türkler, kaçınılmaz görünen bu toprak ilhakına şiddeüe itiraz edince, İstanbul'daki kızgın kafaları yatıştırmak için yeni vaatler öne sürüldü. Bir müddet sonra, 1808 yılı Nisan ayının sonlarına doğru, Sebastiani özellikle rahatsızlık verici sorulardan ve şikâyetlerden kaçmak için istanbul'u terk etti .

Tüm bunlara rağmen, şansı sürekli yaver giden Fransa İmparatorunun gittikçe artan isteklerine eski, ananevi dostluklardan ya da "sistem değişmeden önce" yapılan vaatlerden dem vurarak sınır koymak gittikçe zorlaşıyordu. İlkbaharda Romen prensliklerinin boşaltılması ya da Şilezya'nın Almanya'da Napoleon'a ait topraklara ilhakına ilişkin görüşmeler, Osmanlı Devleti'nin paylaşılması ile ilgili "büyük işe" (grande affair) geçmek üzere yarıda kesildi. Mart ayında her bir bölgenin kaderi öyle kesin olarak belirlenmişti ki, Kont Rumyanzov kesin taslağı kaleme alabildi: Rusya, iki Romen Prensliği'ni, Bulgaristan'ı, Rumeli'yi, İstanbul'un kendisini ve komşu limanlarını alırken, Napoleon Mora, Kıbrıs, Rodos, Girit, Takımadalar, Karadeniz'in kuzey kıyısı, Suriye ve Mısır'ı işgal edecekti. Henüz sorulmamış olmasına rağmen, müttefik güçler Avusturya'ya Selanik hariç olmak üzere Makedonya'yı verebilirlerdi ve Avusturyalı bir Arşidük Sırbistan
Kralı olabilirdi168. "Bunu, hayatımın en güzel anı sayıyorum", diye yazdı Çar I. Aleksander İmparator "dostuna" büyük bir sevinçle . Diğer taraftan Napoleon, Rusların projesinde bazı "mide bulandırıcı noktalar" keşfetmiş - özellikle Ruslann istanbul'u ve Çanakkale Boğazı'm ele geçirmesinden yola çıkıyordu - ve bu önerileri istediği görüşmeyi ertelemek için birer bahane kabul ediyordu. Fransız İmparatorun ayrıca İspanya'ya gitmek üzere yola çıkması da görüşmenin başka bir tarihe ertelenmesine neden oldu.

Fransız diplomasisi, şimdilik savaşın tekrar çıkmasını önlemeye çalışıyordu. Sebastiani, bu konuyu geri dönerken Prosorovski ile bizzat görüştü. Çar Aleksander nihayet Napoleon'un taleplerini kayıtsız şartsız kabul etti. Böylece bu iki İmparatorun Çar Aleksander'in İngiltere'ye saygısından dolayı geçici olarak ertelenen ikinci toplantısı için hazırlıklar başladı ve Çar Aleksander bu toplantıda İstanbul'a - Rumyanzov için bir "langue de chat" (kedi dili) - sahip olma niyetini tekrarladı . Napoleon nihayet bu fırsatta 12 Ekim 1808 tarihinde Erfurt'ta imzalanan antlaşma ile her iki Romen Prensliği'nin Finlandiya ile birlikte Rusya topraklarına ilhakını, ancak Fnansa'nın Türkiye'deki çıkarlarının tehlikeye atılmaması şartı ile kabul etti. Avusturya'nın bu toprak ilhakına silahla itiraz etmesi hâlinde Fransız İmparator müttefikine silahlan ile yadım edecekti.

Her zamanki gibi dost Osmanlı İmparatorluğu'na karşı alınan bu tedbirlerin gerekçesi olarak İstanbul'daki iç karışıklıklar gösterildi. Bu arada çıkan yeni bir ayaklanma, İstanbul'daki üst düzey çevrelere karşı yapılan bu suçlamayı kuvvetlendiriyordu. Aslında o güne kadar söz sahibi olan tüm siyasi unsurlar makamlarından alınmışlardı. 31 Mayıs 1807 tarihindeki ayaklanmanın başarısı sultana saldırının caiz olabileceğini kanıtlamıştı, zira hiç kimse eskiden kutsal sayılan Osmanlı haleflerinin şahsiyetini korumak için parmağım bile oynatmamıştı. III. Selim'in ıslahatlarına göre sadrazam artık sadece Divân'ı toplayabiliyor ve onun kararları icra edebiliyordu . Efendilerin de gücü kırılmıştı: Aralarından devlet ricalleri seçilse de onlar artık Batılı tarzda kurulan yeni bürokrasinin sadece itaatkâr birer üyesiydiler. Şahsi nüfûzları yoktu ve İngiltere'de, Fransa'da, Prusya'da ve Avusturya'da sefir olarak edindikleri bilgilere rağmen, aralarından ne Paris'ten yeni dönen Muhib Efendi, ne bir süreliğine Napoleon'un başkentinde yaşamış Galib Efendi, ne de geleceği gittikçe daha parlak görünen Hâlet Efendi kabul gören şahsi bir değere sahip değildiler. Halk artık hiç kimseyi umursamıyordu ve yaşlı Çelebi Efendi "zamanların hakimi olduklarını sanan ve kahvehanelerde, berberlerde ve meyhanelerde makamlarına hiç de uygun olmayan bir biçimde kendinde kibirli konuşmalarla yüce hükümeti eleştirme ve inkâr etme hakkını bulan, ayaktakımının mayasından yaratılmış bu avare takımından" teessüf ve küçümseme ile bahsediyordu . Sultan III. Selim, faaliyetleri ordu ve halk içerisinde kök salmış önyargılara takıldığı için, harabeleri üzerine kendi otokrasisini kuramadan tüm geleneksel güçleri kırmıştı.

Ordunun bir kısmı, hem de en iyi kısmı Rumeli'de idi. Bu askerler, devlet yönetiminde söz sahibi değildiler, zira tüm yönetim İstanbul'da mutlak güce sahip unsurların; sayıları yüzbinleri bulan ve genelde "fırıncı, kayıkçı, balıkçı, kahvehane sahipleri, bakkal ve diğer zanaatkâr ve küçük tüccarlar" olarak mevcut 32 zanaat ile geçimlerini sağlayan ve her üç ayda bir 25 akçe tutarındaki ulûfelerini talep eden sahte yeniçerilerin elinde idi . Günlük işleri, dost ve akraba oldukları istanbul halkı tarafından sevilmelerine neden olmuştu. Ayaklanmaları her an tekrarlamaya hazır bir şekilde silahları hiçbir zaman ellerinden bırakmayan daimi birlikleri oluşturdukları için Laz ve Arnavut yamaklardan oluşan kalyoncular ve topçular ise yeniçerilerin liderleri olarak kabul ediliyorlardı.

Kabakçı Mustafa ve hırslı yeni kaymakam [Tayyar Paşa] arasındaki dosüuk uzun sürmedi. Kabakçı Mustafa'nın, kendisinden tayin bekleyen veya bulundukları makamlarda güvence isteyen kişilerden oluşan kabarık bir listesi vardı ve Tayyar Paşa bu şahısları kollamaya niyetli değildi. Böylece 31 Mayıs'ın galibi Kabakçı Mustafa'nın himayesi altındaki şahıslardan biri olan Aleksandru Mihail Sutzo, 22 Eylül'de İngiltere ile yapılan görüşmelere ilişkin sırrı, bu olaya derhal itiraz eden Sebastiani'ye bildirdiği gerekçesi ile idam edildi.

Sutzo' ya düşman olan Kallimachi yandaşları zafer kazanmışlardı. Ağustos ayı başlarında Scarlat'a Boğdan Prensliği verildi ve öldürülen Sutzo'nun yerine Scarlat'ın kardeşi Yanku getirildi . Sutzo'nun idam emri sultan tarafından bizzat verilmişti, ama bu tedbirin arkasında olan asıl kişi, Kabakçı Mustafa'ya düşman olan kaymakamdı. Şeyhülislâm ile işbirliği yaparak, onun yerine devletin en üst makamına bir kez getirilmiş olan Hafız İsmail Paşa'yı getirmeye karar verdi.

Ama Hafız İsmail Paşa kısa bir süre sonra öldü ve bu ölümde zehirden şüphelenildi. Tayyar Paşa, Bağdat Paşası'nın ölümünden sonra Bağdat Beylerbeyliğine Sebastiani tarafından tavsiye edilen Süleyman Paşa'yı değil de, Heliopolis'te (Matarea) Fransızlara karşı Osmanlı birliklerinin komutanlığını yapmış olan Kör Mehmed Paşa'yı getirince, İstanbul'da hâlâ büyük bir nüfûza sahip Fransız elçisinin de amansız düşmanlığını kazandı. Birkaç Dalmaçyalı bostancıbaşından dayak yiyince, Sebastiani Türkiye ile ticareti derhal durdurma tehdidinde bulundu ve elçinin verdiği tavsiyeler üzerine Fransız tüccarlar mallarını toptan satmaya başladılar: Süleyman Paşa bu sayede Bağdat Beylerbeyliği'ni kazandı, ama kaymakam Türkiye'deki Fransız diktatörünün teveccühünü kazanamadı.

Fransız General, eşini kaybettikten sonra hastalandı ve Fransa'ya döndü, ancak halefi Latour-Maubourg, aynı nüfûza sahip olamadı. Elçinin buraya gelmesinden hemen sonra muzaffer askerlerin şeyhülislâm ve zayıf mizaçlı IV. Mustafa'nın iktidarında birçok kez nihai sözü söyleyen Enderun Ağası arasında kurulan koalisyon aracılığıyla Tayyar Paşa makamından alındı. Tayyar Paşa'ya, Rusçuk'a gitme hakkı tanındı. Burada, Alemdar Mustafa Paşa öç alması için her cihetten kendisine yardımcı olmaya hazırdı.

Askerlerin çoğu, mahpus tutulan Sultan III. Selim'e karşı sadakat duygusunu henüz kaybetmemişlerdi.
Gerçi yeniçeriler, devletin en üst makamında bulunan şahıslara karşı besledikleri nefreti her fırsatta dile getiriyorlardı, ama sadrazam yönetimi tekrar ele aldıktan ve kethüda bey ile reis efendinin yerine sadık Osman Efendi ve (Arapzâde) Arif Efendi'yi getirince , askerlerin düşünceleri giderek olumlu yönde değişmeye başladı. Durumlarından hoşnut olmayan yeniçerilere eve dönme izni verilse de, bu hakkı kullanmadılar.

Böylece Tuna Seraskeri ile Şumnu'daki karargâhta bulunan Sadrazam Çelebi (Köse) Mustafa Paşa, sadece taht gasıbı IV. Mustafa'yı tahttan indirip, meşru sultanı tekrar tahta getirmek için olmasa da, en azından hor gördükleri yamakların rejimini sona erdirmek için uygun zamanı bekliyorlardı. İstanbul'daki yandaşlarına hâlâ güvenen kurnaz Tayyar Paşa da aralarına katıldı. Behiç Efendi, öç almak için gerekli hazırlıkları başlatmaA2 üzere Rusçuk'tan Şumnu'ya, oradan da İstanbul'a geçti. Boğdan tahtı sözünü alan ve daha sonraları Rusya tarafından "general" rütbesi ile onurlandırılan [Alemdar'ın sarrafı] Ermeni Manuk Bey, parasal yardımı sağlayacaktı.

Ateşkes hakkında müzakereler tam başlamıştı ki, Alemdar Mustafa Paşa emrindeki tüm birliklerle Edime üzerine yürüdü. Yanında kendisine şahsen bağlı olan ayanların 20 bin kişilik birliği vardı. Edirne'de harekât planı hazırlandı.

Öncelikle hedeflenen sadece "Osmanlıların hükümdarı ve haşmetli efendisinin iktidarının tek kaynağı olan Divânına" gücünü tekrar kazandırmaktı ve kısa bir süre sonra bu yönde zorla bir hatt-ı şerif çıkartıldı. Hacı Ali Ağa, emrinde 100 kadar atlı ile Kabakçı Mustafa'nın bulunduğu Rumeli Feneri'ne ölüm fermânını götürdü: Kabakçı Mustafa, gece yansı hareminden çıkartılıp, hançerlenerek öldürüldü. Ertesi gün yamakların tüm öfkesi bu emri yerine getiren ve Rumeli Feneri Kalesi'ni üç gün boyunca top ateşine tutan sadrazama yöneldi. Hacı Ali Ağa buna rağmen kendisini buraya gönderenlerin yanına varmayı başardı ve onlarla İstanbul yakınlarında buluştu. Reis Galib Efendi, Küçükçekmece'den yola çıkarak, IV. Mustafa'ya ordunun iyi niyeüer beslediğini ve kendisini, yani yeni hükümdarlarını onların Uranlığından "kurtarmak" için sadece yamakların üzerine yürüdüğünü bildirmek için İstanbul'a geldi.

Talebi üzerine yamaklar uzaklaştınldı ve şeyhülislâm makamından alındı. Hatta IV. Mustafa, sancak-ı şerife saygı gösterisinde bulunmak bahanesi ile sadrazamın Davutpaşa'daki karargâhına gidecek kadar ileri gitti ve her türlü kötülüğe hazır olarak sadrazam ile görüşme yapmayı kabul etti. Behiç Efendi, Divân üyeliğine atandı ve harekâtın bir diğer lideri olan Ramiz Efendi paşalığa yükseltildi. Kaptan-ı Derya Şeydi Ali Paşa ve İstanbul'da bulunan tüm diğer birlikler yapılacak devrim için kazanılmışlardı bile.

Ancak şimdi komplocuların gerçek niyetlerinden haberdar olan Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa tereddüt etti ve uzaktaki bir eyaletten gelen vahşi bir asker gibi Divân'a zorla giren Alemdar Mustafa Paşa , onu azledip, tutuklattı. Bunun üzerine İstanbul'da Ruslarla uygun bir barış antlaşması yapıldığına ve sancak-ı şerifin genelde muhafaza edildiği camiye geri götürüleceğine dair haberler yayıldı ve Alemdar Mustafa Paşa ordunun başında İstanbul'a merasimle giriş yaptı. Sultan'ı bizzat görmek istediğini ileri sürdü. Yalnızca bostancıbaşı, sancağ-ı şerifi taşıyanların saraya girmesini engellemek için bekçiliğini yaptığı ikinci saray kapısını kilitleme cesaretini gösterdi. IV. Mustafa, bu arada tahtını korumak için her zamanki gezintilerinden birinden acilen geri döndü.

Kızlarağası'na, tahttan indirilen amcazâdesinin, muzaffer ordu tarafından selamlandığı anda öldürülmesi emrini verdi. Katilleri odasına girdiği anda Sultan Selim namaz kılıyordu. Katiller, dine saygısızlık etmekten bile çekinmiyorlardı. Genç ve kuvvetli Sultan Selim, ancak zenci hadımağası ile uzunca bir süre mücadele ettikten sonra hayatını kaybetti. Nihayet büyük hakaretler ve şanına yakışmayacak şekilde cellatlarının elinden aldığı darbeler neticesinde öldü . Alemdar Mustafa Paşa, ancak birkaç dakika sonra göz yaşları içinde efendisinin cesedinin yanında dizlerinin üzerine çöktü .

Sultan Selim'in esareti esnasında fanatiklerin kör inadı ve yeni rejimin tekrar getirilmesi gerektiği konusunda uzun konuşmalar yaptığı diğer amcazâdesi Şehzâde Mahmud, [Sultan] Mustafa'nın [siyahî katillerinin] elinden kaçabilmişti. Korkudan saklandığı bir kilim yığınının altında bulundu. Emrettiği cinayetlerden dolayı cezalandırılmayan IV. Mustafa, hiçbir vicdan azabı çekmeden, sarayın iç odalarına götürülürken, Şehzâde Mahmud büyük bir topluluk tarafından yeni sultan olarak karşılanıyordu.

Sadrazamlığa getirilen eski Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa, katillerin ve bu cinayete katılan, toplam 33 kişinin idamını emretti: III. Selim'i öldüren katilin başı, gümüş bir tepsi üzerinde getirildi. IV. Mustafa'nın cinayet işlendiği sırada sevinç naraları atan cariyeleri bile çuvallara konulup, ağızlan dikildikten sonra denize atıldılar. III. Selim'in cenaze merasimi eşine az rasüanır, samimi ve kalabalık bir matem gösterisine dönüştü.

Yine de barış henüz tam anlamıyla sağlanamamıştı. Sultan II. Mahmud'un kılıç kuşandığı merasimde etrafında Arnavuüarı ve belinde tabancası ile beliren Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'nın bazı düşmanları vardı. Ayrıca muhtemel rakiplerini acilen uzaklaştırarak büyük bir hata yaptı. Şeydi Ali Paşa, kaptan-ı deryalık görevinin daha güvenilir olan Ramiz Paşa'ya verilmesi için sürgüne gönderildi. Tayyar Paşa, yeniçerilerin isteklerine uygun olarak amansızca idam edildi. Eski sadrazam Çelebi Mustafa Paşa da İsmail muhafızı olarak atandı.

Diktatör Alemdar Mustafa Paşa, sert icraatını ulvî bir vazifeyi yerine getirmeye çalıştığını ileri sürerek mazur gösterdi. Nizâm-ı Cedid tasfiye edilmiş ve şeyhülislâmın fetvası ile lanetlenmişlerdi. Tekrar oluşturulmaları mümkün görülmüyordu. Kendini III. Selim'in başlattığı eserin halefi olarak gören II. Mahmud, daimi bir ordu kurmak için başka bir yol buldu. Bu büyük askerî değişim, yeniçerilere karşı değil - unutmamda ki, Alemdar Mustafa Paşa da onlardan biri idi! - yeniçeriler aracılığıyla kurulacaktı. "Sekban-ı Cedid" adıyla yeni bir şekil kazanacaklardı. Bu isim eski olup, güçlü ve amansız IV. Murad'ı çağrıştırıyordu ve yeniçeri ocağında da uzun zamandır kullanılıyordu. Bu yeniliği görüşmek ve her türlü düşmanlığa karşı savunmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu'nun her köşesinden paşalar, ayanlar ve büyük timar sahipleri Ekim ayının ilk günlerinde (Rebiülahir ayının ortalarında) İstanbul'da yapılacak büyük bir devlet şurasına çağrıldı. Fransız İhtilali'nden kalan anılar, II. Mahmud'un böyle bir toplantıyı düzenlemesine neden olmuştu.

Bu davet üzerine her iki beylerbeyi, iki yıl önce Nizâm-ı Cedid komutanı olarak yeniçerileri yenmiş olan Karamanlı Kadı Abdurrahman Paşa, Anadolu'daki Çapanoğlu ve Karaosmanoğlu ailelerinin beyleri ve Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa'nın temsilcisi İstanbul'a geldiler. Toplantının gündemi, ünvanlarını satın almamış subayların tayininden; evli olmayan gerçek yeniçerilerin kışlalara yerleştirilmesinden ve sadece bunların ücret almasından ve böylece göreve gelmeyen yeniçerilerin ulûfe cüzdanlarıyla oluşturdukları borsanın kaldırılmasından; haksız yere ulûfe alanların ulûfelerinin kesilmesinden; askerlerin "yemek ve giyimi" hakkında yeni kuralların getirilmesinden; Kanuni Sultan Süleyman zamanındaki gibi düzenli talim yapmak zorunda bırakılmasından ve "kâfirlerin bize karşı üstünlük sağladıkları daha iyi silahların ve manevraların tüm Osmanlı birlikleri tarafından derhal kabulünden" oluşuyordu.

"Yeniçeri odalarına kaydedilen genç Müslümanlar", "seymenlerin ikmâl efradını" oluşturmak üzere "gönüllü" olarak askere alınacaktı . Topçularınkine eşit ulûfe alacaklar ve örnek birlikler olarak, yeniçerilerin "eski" disiplinini "Avrupa" tarzında "değişiklikler" ile bağdaştıracaklardı. Öneriler oybirliğiyle kabul edildikten sonra, Kadı Abdurrahman Paşa huzuru sağlamak üzere 3 bin askeri ile İstanbul'da kaldı. Yaşlı Çelebi Efendi [Mustafa Reşid] Nizâm-ı Cedid'i savunmak üzere kaleme aldığı risalesinde [Hulâsatü'l-Kelâm fî Reddi'l-avam] birçok kez dile getirdiği üzere, şeyhülislâm da Kanuni Sultan Süleyman'ın tedbirleri olarak bu yeni oluşumları takdis etti.

Ancak muhteris ve tahrikkâr bir tutum içine giren Alemdar Mustafa Paşa, akıllıca düşünülen bu önerilerin tatbiki sırasında büyük bir hata yaptı. Seymenlerin kalacağı kışla olarak Nizâm-ı Cedid askerleri tarafından henüz boşaltılmamış Levent-Çifüik ve Üsküdar kışlalarını seçti ve eski subaylar yine aynı makamlara getirildi . ' Diğer taraftan kendisine başvuran herkesi sorgusuz sualsiz orduya kabul ediyordu.

Askerler daha Kasım ayında her zamanki talanlarına başladılar ve asayişi bozarak yeni oluşumlara karşı nefretlerini göstermeye çalışan bu eşkiyaların başında Filibe ayanı Molla Ağa vardı. Alemdar Mustafa Paşa, bu talanlara bir son verebilmek için, asıl gücünü aldığı ordusunun bir kısmını uzaklaştırmak zorunda kaldı. Ramazan Bayramı'nin üçüncü gününde Alemdar Mustafa Paşa, dinî vecibelerini yerine getirmek üzere şeyhülislâmın huzuruna çıktığında, yanındaki çavuşlar sadece Arnavut muhafızların müdahalesi ile dizginlenebilen öfkeli kalabalığa acımasızca saldırdılar. Yeniçeriler derhal sadrazamın emrindeki ordunun bulunduğu evlere hücum ettiler ve oradaki askerleri kaçırdılar.

Sadrazamın sarayının yakınlarında meydana gelen yangını söndürmek üzere başka birlikler çağrıldığında, yangını söndürmek yerine sadrazamın askerlerini öldürdüler. Alemdar Mustafa Paşa kulenin gizli yer altı mahzeninde saklanırken, kaptan-ı derya, efendisini kurtarmak üzere topçubaşı, yeni birlikler ve Kadı Abdurrahman Paşa'nın emrindeki askerlerle birleşti. Ama Alemdar Mustafa Paşa yanındakilerle birlikte saklandığı yerde dumandan ölmüştü bile. Mısır'a gitmeye hazır bekleyen iki gemiye yeniçeri ağasının evini top ateşine tutma emri verildi. Sarayda ise halkın ve yeniçerilerin muhtemel bir saldırısına karşı gerekli tüm tedbirler alınıyordu (15 Kasım 1808).

Kadı Abdurrahman Paşa, eskiden maruz kaldığı hakaretler için yeniçerilerden öcünü almak üzere dört top ile birlikte harekete geçti ve asiler her yerde katledildiler. Ama bu hareketi ile gerek yeniçerilerin, gerekse o ana kadar olaylara karışmayan halkın öfkesini kabarttı. Asiler, ölüm korkusu ile Anadolu ıslahat ordusunun askerlerine ve Nizâm-ı Cedid'den kalan birliklere saldırdılar. Her yerde görülen ateş altında baskının daha fazla devam ettirilmesi mümkün değildi ve Kadı Abdurrahman Paşa en azından sarayı halkın öfkesinden kurtarmaya çalıştı. Ancak kısa bir süre sonra yeniçeri ağası sultanın emirlerine uydu ve her yere yayılan yangını söndürmek için elinden gelen herşeyi yapma talimatını aldı.

Sarayın kapılarına kadar gelen bir grup asi IV. Mustafa'yı alkışlamaya başlamıştı bile. Böylece ölüm fermânım imzalamış oldular: III. Selim'in katili, cellatlarına hiç direnmeden hayata veda etti. Annesi de oğlu ile birlikte ölüme gitti. Bir taraftan IV. Mustafa'nın öldürülmesi, diğer taraftan da hâlâ ordunun başında olduğuna inanılan Alemdar Mustafa Paşa'nın yan yanmış cesedinin kulenin tepesine asılması ile savaş sona erdirildi. Herkesin nefret beslediği sadrazam artık hayatta değildi ve Osmanlı hanedanından II. Mahmud'dan başka hiçbir şehzâde kalmamıştı. Sultan derhal ordunun barışıp, kardeşlik kurmasını emretti ve o güne kadar kendisini savunanlara Rusçuk'a giderek hayatlannı kurtamıa fırsatı tanıdı, ancak daha sonra genel bir affı bahane ederek onları tekrar İstanbul'a çağıran yeni sadrazamın nefretine kurban gitmelerini önleyemedi. Bu arada Ramiz Paşa, hain damgasını yiyerek Petersburg'a kadar kaçtı. Daha sonra 1809 yılı Nisan ayında sadrazamlığa getirilen Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa'ya, son zamanlarda günah işleyen herkese karşı Kur'an'ın hükümlerini uygulama görevi verildi . Ve II. Mahmud, kalben tıpkı 17. yüzyıldaki büyük ve amansız selefi IV. Murad gibi, günün birinde bu felaket dolu saaüerin, maruz kaldığı hakaretlerin ve büyük projelerini bırakmak zorunda kalmasının öcünü yeniçeri güruhunu yok ederek almaya yemin etti.

Ama şimdilik Erfurt'ta alman kararlar Bâbıâli'ye bildirildikten sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun dış politikası ile ilgili önemli kararlar almak zorunda idi.

Sırbistan'daki ayaklanma, asiler için endişe verici bir devrime dönüşmüştü. Uşize 1807 yılı Haziran ayında asilerin eline geçmişti ve Sırp çeteleri komşu Bosna bölgelerine girmişlerdi. Kara Yorgi, haracı ödemesine dair emirleri reddediyordu. Daha önce de dediğimiz gibi, Eflak Prensi İpsilanti'yi, beklediği gibi hükümdar ilan edilmeyip, ayaklanmanın elebaşılarından biri olan Kara Yorgi, hükümetin başına getirilip, birinci gospodar olarak - bu isim, açıktan açığa "prens" olarak adlandırmak zorunda kalmamak için Ruslar tarafından Romen prenslerine verilen isme benziyordu - kabul edilmişti. Danışma Kurulu, 12 üyeden oluşan ve "Şura" diye anılan kuruldu ve en önemli konular hakkındaki kararları "Skupçina" diye anılan halk meclisi veriyordu.

Diğer eyaletler başka gospodarlara dağıtılmış olup, çoğu Kara Yorgi'yi sadece haç ve özgürlük adına çarpışan ordulardan birinin "komutanı" olarak görüyorlardı. Rusya'nın Sırbistan'da savaşa veya barışa ilişkin kararını, Sırbistan'ın Rum asıllı ruhban lideri Leontis ile en iyi ilişkiler içinde olan entrikacı General Rodofinikin'in ele geçirmesini sağlama girişimleri başarısız oldu. Kara Yorgi, İsayev ile birleşerek yıl içinde, özellikle Haziran ayında Malanitzi'de bazı başarılar elde etti ve Rus birlikleri Karadağlılara Nikşiç ve Klobuk'u ele geçirmelerine yardım ederken, Negotin'i kuşatma altına aldı . Ancak Eflak'ta en azından birkaç aylığınA barış sağlandığından, Sırbistan'da da silahlar durdu. İsayev, Küçük Eflak'a geri döndü.

Ama kısa bir süre sonra savaş tekrar başlayacaktı ve Türkiye'nin içerideki tüm düşmanları tekrar dışarıdaki düşmanı Rusya ile birleşeceklerdi.

Gerçi 1808 yılı Haziran ayında her iki Romen prensliklerindeki tüm kiliselerde ayinler sırasında Rus Çarı'nın ülkenin hükümdarı sıfatı ile anılmasını emreden ve Rus Ruhbanlar Meclisi'nin bir üyesini Romen ruhban sınıfının başına getiren Prosorovski'ye her iki imparatorun görüşmesinden sonra, Bâbıâli temsilcileri ile tekrar barış müzakerelerini başlatma emri verilmişti, ama o anda çok daha ciddi bir banş söz konusu idi: Bâbıâli ve İngiltere arasındaki barış. Yeni İngiliz elçi Robert Adair Kasım ayı başlarında Çanakkale Boğazı'na geldi. II. Mahmud, bu konuda yerine geçtiği amcazâdesi III. Selim'in siyasetini yürütüyordu ve Rusya ile barışı artık hain Fransızların arabuluculuğu ile değil, Rusya'nın Romen prensliklerinden feragat etme taleplerini kabul etmek zorunda kalmadan, İngiltere'nin arabuluculuğu ile sağlamayı umut ediyordu. Gerek ticareti, gerekse yürüttüğü siyaset açısından kendisine avantajlar sağlayacağından, İngiltere'nin bu anlaşmaya ihtiyacı vardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: III. Selim'in Devlet İçinde Anarşiye Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 18:48

Türkler bunu kısa bir süre içinde anladılar ve bundan cesaret alarak, İngiltere'den savaş tazminatı ve Napoleon ile savaşa girilmesi hâlinde önemli yardım paraları talep edebileceklerini düşündüler. Elçi Adair tam Bâbıâli'yi geri dönmekle tehdit ettiği bir sırada, şeyhülislâmın verdiği bir fetva ile müzakereler daha hızlı sonuçlandırıldı. Çanakkale Boğazı'nda akdedilen 5 Ocak 1809 tarihli antlaşma [Kal'a-i Sultanî Andaşması], yeni şart olarak sadece İngiltere'nin de Boğazlar'ın kapalılığı ilkesini kabul etmesini; Türkiye'nin İngiliz limanlarında konsolos bulundurma hakkına sahip olacağını ve İngiliz hükümetinin Türk asıllı reayaları tercüman olarak kullanmamasını öngörüyordu. Savaş tazminatına ilişkin madde kaldırılmış ve yardım paraları da gizli bir antlaşmaya bırakılmıştı. Adair, İstanbul'a geldikten üç ay sonra, 14 Mart tarihinde II. Mahmud tarafından büyük bir merasimle huzura kabul edildi. Bu arada ayrıca Bâbıâli'yi kısa bir süre sonra İngiltere Kralı ve sultana karşı gerçekten de hiçbir kötü niyet beslemeyen Avusturya İmparatoru ile gerçek bir ittifak antlaşması yapmaya ikna edebileceği umudunu taşıyordu .

Bu hedefe ulaşabilmenin ilk şartı, Rusya ile barıştı. Bu konudaki barış görüşmelerini, yanlarında tercüman olarak Prens Aleksander'un kardeşi Dimitraki Murusi'yi bulunduran "Elçi Paşa" Galib Efendi daha sonra Molla Murad Efendi'nin oğlu Mollazâde Rıza Efendi ve Beylikçi Efendi İzzet Bey yürütüyorlardı.

Yaş'taki toplantıda tek bir oturum bile yapılmamıştı . ingiliz elçi Adair gerçekten de her iki tarafa arabuluculuk teklif etti. Ama Rus Çarı, Prosorovski aracılığıyla Bâbıâli'den ciddi bir biçimde ateşkes antlaşmasından dolayı yapılması mümkün görünen banş antlaşmasını istediği takdirde, Adair'in derhal İstanbul'dan uzaklaştılrIılmasını talep edince, İngiliz elçi çok gülünç bir duruma düştü. Sultan'ın cevabı iki gün içinde bekleniyordu .

Bu talebe gelen cevap sakin, ama katiyetle olumsuzdu. Kırım ve hızla canlanmaya başlayan Odessa Limanı ile her türlü ticaret derhal yasaklandı. Eflak'ta ise 25 Mart'ta yapıldığı iddia edilen resmi bir savaş ilanından bile bahsediliyordu . Galib Efendi'ye derhal Yaş'tan istanbul'a dönme emri geldi, ingiliz elçi Adair, bu arada İngiltere'nin daha Mart ayında bir antlaşma imzaladığı İran Şahı ve Osmanlı Sultanı arasında bir ittifak kurabilmeyi umut ediyordu. Fransız elçisi General Gardanne bunun üzerine derhal Tahran'dan ayrıldı ve İstanbul'a gerçekten de bir İran elçisi geldi .

Miloradoviç ve Prosorovski, Rusçuk'ta Alemdar Mustafa Paşa'nın yandaşlan arasında dosüarı olan kaçak Ermeni Manuk Bey aracılığıyla Bükreş'ten yola çıkarak Yergöğü'ne bir saldırı düzenlemişler, ama savunması zayıf adayı ele geçirememişlerdi. Ateşkes antlaşmasının imzalandığı Slobozia'da Ruslar, 27 top ve 32 sancak ile birlikte Alemdar Mutaf"a Paşa'nın mallarına el koydular. Nisan ve Mayıs aylarında ibrail top ateşine tutuldu, ama boşuna . ismail'in o güne kadarki savunucusu Pehlivan ibrahim Paşa'nın, eski sadrazam Çelebi Mustafa Paşa'nın ve Tepedelenli Ali Paşa'nın bir yeğeninin kumanda ettiği İsmail'den ayrılmış olmasına ve Babadağ'da bulunan Pehlivan İbrahim Paşa'nın adamlarının vezirin adamları ile aralarının bozuk olmasına rağmen, Ruslar bu güçlü kaleye girmeyi başaramadılar. İsayev bu arada Sırp liderlerinden Meletni Stoykoviç ile birleşerek, Tuna adalarında ve Kladova'da Türklere karşı savaşıyordu, ama kale gayet iyi direniyordu. Sadrazam ancak 23 Temmuz'da 35 bin kişiden oluşan ordusunun başında İstanbul'dan ayrıldı. Çoğu gerçekten hevesli görünen yeniçeriden oluşuyordu. Eşkiya çetelerine de önemli katkı sağlayan Anadolu birlikleri ise daha az disiplinli ve sadık görünüyordu. Yine de bütün olarak değerlendirildiğinde oldukça büyük bir orduydu ve bir İngiliz diplomatın 1807 yılında "Türklerin 20 yıl öncesinden daha iyi savaştıklarına" dair açıklamaları, Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa'nın askerlerine, selefini gayretsiz birliklerine nazaran daha çok yakışıyordu.

Ruslar bu arada Dobruca'nın tamamını ele geçirdiler. 80 yaşındaki Prosorovski, ölüm döşeğinde olduğundan, genel komutanlığa Gürcü Prens Bagration getirildi. Ağustos ayının ortalarından, Prosorovski'nin ölümünden önce İsakça, Tulça ve Babadağ hiçbir kayıp vermeden işgal edildi. Bagration zamanında ise Maçin, Hırsova ve Köstence düştü. Bulgarlar bu arada komşu bölgelerden ayrılmamaya teşvik ediliyorlardı . Kısa bir süre sonra bir Rus birliği 1774 barış antlaşmasının yapıldığı Küçük Kaynarca'ya girdi .

Çelebi Mustafa Paşa, 18 Ağustos'ta İsmail'i teslim etmeye razı oldu, ama kapitülasyon şartlan ancak 25 Ağustos'ta belirlendi. Elde edilen ganimeüer arasında 221 top bulunuyordu. Bundan sonraki hedef, Silistre ayanı Yılıkoğlu'nun [Süleyman] yönettiği Silistre'yi almaktı.

Bu arada bu oldukça önemli yer, haftalarca top ateşine tutuldu. Birlikleri önce Yergöğü'ne gelen ve Eflak'ın savunmasını üstlenen General Langeron ile çatışmaya giren sadrazam, batıda yeni Vidin komutanı Molla Paşa'nın aralarında anlaşmazlığa düşen Sırpların elinden Deligrad'ı alıp, askerlerini birçok kez Tuna Nehri'nin sol kıyısına gönderirken, Silistre Kalesi'ni kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Pehlivan İbrahim Paşa, 17-18 bin asker ve 18 topla ana karargâhın bulunduğu Rusçuk'tan, Silistre'yi kuşatmaya alan Rusların üzerine gönderildi. Tuna Nehri yakınlarındaki Tatariça'da önemli bir kaleyi ele geçirdi. Buraya daha sonra Tepedelenli Ali Paşa'nın oğlu Muhtar Paşa da gönderildi. Sözde emrinde sadece 11 bin asker bulunan Bagration, 25 Ekim'de zorlu bir mücadeleden sonra Türk saflarına karşı başlatılan saldırıyı durdurmak zorunda kaldı. Ruslar birkaç gün sonra yine nehrin sol kıyısındaydılar. Türklerin kısa bir süre sonra (2 Kasım) İbrail'i çok onurlu şartlar altında da olsa, General Essen'e teslim etmelerinin tek sebebi erzak yokluğu idi. Ama Türkler sadece Silistre'de değil, Rusçuk'ta, Yergöğü'nde, Turnu'da, Ziştovi'de Zimnice'de ve en önemli Tuna adalarında iyi tutunuyorlardı ve sadrazamın 30 bin kişilik ordusu neredeyse hiç kayıp vermemişti.

Tuna ordusunun komutanlığı, 1810 yılında 32 yaşında tecrübesiz, disiplinsiz ve oldukça fevri General Kamenski'ye verildi. Nisan ayı başlarında Bükreş'te hasta ve yorgun Bagration'un elinden yönetimi devraldı. Bu yıl da pasif bir taktik yürütmeye niyetli olan sadrazam herhangi bir adım atamadan, Hırsova'da Rus ordusu Mayıs ayı sonlarında Tuna Nehri'ni geçti. Komutanın kardeşi Sergius Kamenski Pazarcık'ı işgal edip Varna'ya giremeden Baba veya Pehlivan lakaplı, yaralı İbrahim Paşa'yı esir alırken, Haziran ayında Silistre'nin kuşatması tekrar başlatıldı. 11 Haziran'da neredeyse bağımsız hareket eden ve serhad boylarının son büyük ayanı olan Silistre ayanı Yılıkoğlu [Süleyman], yoldaşı Pehlivan İbrahim Paşa'nın bahtsızlığına uğrayıp, esir alındıktan sonra teslim oldu .

Sadrazam o dönemde yeni bir ordu topladığı Şumnu'da idi. Yanında İbrail nâzın, Selvi ayanı, Tatar Kalgayı Bahadır Giray ve birçok yiğit dalkılıç vardı. Rus birlikleri, aralarında Alemdar Mustafa Paşa'nın sarayının ve yakınlarında yeni Boğdan Prensi Scarlat Kallimachi'nin esir alındığı Razgrad'ın da bulunduğu komşu yerleri ele geçirdikten sonra Varna önlerinde beklerken ve General Zass, Boşnak Ağa ile Rusçuk önlerinde savaşırken, Rusların genel komutanı acilen büyük Türk karargâhının üzerine yürüdü. Ancak kuvvetlice tahkim edilmiş şehrin durumunu iyi bilmiyordu ve son başarılarının devamını umut ediyordu. 23 ve 24 Haziran'da biraz geç de olsa gerçekleştirilen ilk taarruz başarısız oldu. Orlov ile birlikte buraya gelen Sakız Adalı General Papadopulos, savaş meydanında hayatını kaybetti. Yaklaşık bir ay sonra, Ruslar sadrazam tarafından bizzat görevlendirilen çeteler tarafından sürekli rahatsız edilirken, en azından bu şehrin alınabileceği ve böylece Şumnu'daki başansızlığın telafi edilebileceği umut edildiğinden, Rusçuk'a geri çekilme emri geldi. Birçok Türk'ün saldırısına uğrayan Langeron, Dereköy'de yoluna zorlukla devam edebildi.

Sadrazam'ın savaşçılan 4 Ağustos'ta geride bırakılan Sergius Kamenski'ye saldırmayı denediler ve Ruslar bu sefer de yenildiler. Rusçuk'a yapılan cüretkâr bir taarruz, büyük kayıplarla geri püskürtüldü. Bu arada Muhtar Paşa'nın Arnavutları Tırnova önlerine geldiler . Rusların savaşta bahtı ancak Eylül ayında açıldı. Byela yakınlarındaki Batin'de Muhtar Paşa'nın Arnavutları ve ayanların Goşancalı Halil emrindeki birlikleri 7 Eylülde tamamen yenildiler, hatta neredeyse yok edildiler. 22 bin asker ve 140 toptan oluşan düşmanın üstün gücü karşısında 8 bin Türk hayatını kaybetti. Bir zafer kaydeden General İlovaitzki de ölülerin arasında idi. Goşancalı Halil ve yoldaşı İpsalalı Ahmed esir düştü. Muhtar Paşa ise kendini kısmen dağılan, kısmen yok edilen ordusundan kalan birkaç Arnavut ile birlikte son anda kurtarabildi .

Ruslar, bu zaferden sonra önce harabeye çevrilen Ziştovi'yi, daha sonra da kahraman savunucusu Boşnak Ağa tarafından gerek kendi adına, gerekse Karslı Ali Paşa adına 27 Eylül'de teslim edilen Rusçuk ve Yergöğü'nü işgal ettiler. Ekim ayı başlarında önce Turnu, daha sonra da Niğbolu üzerinde Rus bayrağı dalgalanıyordu. Ayan Pehlivan Süleyman Paşa, Voronzov'un askerleri karşısında Plevne'den kaçtı, Selvi'ye ise Kazaklar yerleşiyordu.

Vidin'i kurtarmak için Tepedelenli Ali Paşa'nın Sofya'ya kadar ilerlemeyi başarmış diğer oğlu Veli Paşa, Mora'nın genç valisi ve babasının vekili olarak yönettiği 10 bin Arnavut'tan 2 binini buraya gönderdi . Daha Haziran ayında birkaç bin Sırp, General Tzukatos'un emrindeki Rus birlikler ile Olt bölgesinde birleşerek, Birsa-Palanka'yı aldılar. Serbest Sırbistan'a akın eden Niş Paşası, geri çekilmek zorunda kaldı. General Orurk, Sırplara Serez Paşası İsmail Beyi ve Ahmed Reşat'ı Eylül ayı başlannda yenmeleri için yardım etti. Drina Nehri kenarında ise Olt bölgesindeki Eflak Pandorlarından oluşturulan Nikitiç süvari bölükleri bekliyordu . Kladova'nın müdafaa kıtaları artık Hristiyanlardan oluşuyordu. Kara Yorgi, Ekim ayında tekrar akın eden Boşnakları geri püskürttü. Ruslar, bu zaferleri amansız hastalıklara yakalanan ve batıdaki savaşın yönetimini General Zay'a bırakan generaller Tzukatos ve Isayev'in ölümü ile ödemişti . Kamenski, yerine yaşlı Kutusov getirildikten sonra, 1811 yılının Mayıs ayında hayata veda etti.

Osmanlı Devleti'ne sadece 18 ay, en fazla iki yıl ömür tanıyan Sebastiani'nin görüşüne göre, II. Mahmud sadece "amansız sara hastalığından muzdarip, zayıf, yumuşak başlı, hastalıklı bir hükümdardı" . Rus Çarı'na göre ise II. Mahmud gerek fiziksel, gerekse ruhen sefil bir adam, bir hükümdarın sadece gölgesi idi . Ancak aynı hükümdar, Çariçe II. Katerina'nın fetih planlarının yenileyicisi olan Rus Çarı ile savaşını kararlı bir biçimde devam ettirmek için Hristiyan ve Yahudi tebaanın mücevheratına, hatta tüm ibadet yerlerinin mallarına el koymak dahil olmak üzere, mevcut tüm çarelere başvurmaya ısrarla devam ediyordu. Sadrazamı, sadece sultanın savaş planlarını en hızlı şekilde gerçekleştirerek efendisinin teveccühüne nail olabilir ve bunu ancak böylece muhafaza edebilirdi. Ama Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa, Şumnu'yu başarılı bir şekilde savunmuş olmasına rağmen, emrindeki orduyu tehlikeye atmamak için fazla uzunca bir süre hareketsiz kalmıştı ve İsmail, Rusçuk, Silistre ve Dobruca'nın tamamının kaybına öfkelenen Sultan, bunu affedemiyordu.

II. Mahmud, başka bir ordu ve başka bir komutan istiyordu. Kamenski'ye karşı savaşan Türkler, ayanların emrindeki askerlerdi. Bunların tamamı farklı milletlere mensup Rumelili eşkiyalardı ve bunlara İstanbul v¥ Edirne'de toplanan 25 bin yeniçeri ve sadık birer büyük timar sahibi olan Çapanoğlu ve Karaosmanoğlu ailelerinin 15 bin Anadolu askeri de ekleniyordu. Başkenti muhtemel bir saldırıya ve sultanı olası bir ayaklanmaya karşı savunmak üzere İstanbul'da 7 bin topçu bırakılıyordu. Büyük bir yeniçeri ordusu Ruslara karşı taarruzu başlatacaktı ve sadrazamlığa biraz geç de olsa güvenilir bir adam getirildi.

II. Mahmud, Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmak istiyorsa, sadece kendi güçlerine güvenebileceğini çok iyi biliyordu. Avusturya'dan yardım beklenemezdi: Viyana diplomasisi daha 1809 yılında, Fransa ile savaşa girmeden önce, Ruslara Küçük Eflak'ın Kayser Franz'a bırakılması hâlinde Romen prensliklerinin ilhakını derhal kabul etmeyi ya da zamanı gelmiş ise Osmanlı Devleti'ni paylaşmayı ve bunu Fransızların fetih hırsına meydan bırakmadan aralarında karara bağlamayı önermişti . Sırplarla kurulan ilişkiler; Semlin'deki generalin ülkenin dayılar tarafından asiler lehine boşaltılmasını talep etmesi; knezlerin özgürce seçilmesi; Belgrad'a yerleşen bir komutanın Bâbıâli'nin vergilerini tahsil etmekle görevlendirilmesi , 1806 yılında kaysere gönderilen dilekçeler; Avusturya sınır boylarından sürekli gelen Sırp gönüllüler ve Avusturya'nın (Eylül 1810) kayserin garantörlüğü altında özgür bir Sırbistan kurma girişimleri , Bâbıâli tarafından hor görülen ve Bâbıâli'nin içinde bulunduğu zor durumu Yeni Orsova'yı işgal etmek için kullanan batıdaki komşularının tutumunu yeterince gözler önüne seriyordu. İngilizlerden talep edilen yardım paraları hiçbir zaman gelmedi ve İngiltere temsilcisinin bunun üzerine belirli bir para karşılığında İngiliz filosuna erzak temin etme önerisine cevap verilmedi . Fransız dosüara gelince, Rus Çarı'nın Avusturya'ya karşı yok etme savaşındaki tutumu, Napoleon'un yeni "sistemini" derinden sarsmıştı: Paris'teki bakanlık, daha 1809 yılının Haziran ayında Fransız İmparatorun "Rusya ile ittifaka artık değer vermediğini" açıkladı.

Diplomatik temsilcileri ise bundan böyle "Rusya ile isveç ve Türkiye arasındaki işlere karışılmaması yönünde uyarıldı. Buna rağmen Napoleon, 3 Aralık tarihinde açılan Fransa Meclisi'nin açılış konuşmasında - ki bu konuşma sırasında Babıâli'ye de "himaye" istediği takdirde İngiltere ile ilişkilerini kesme yönünde tavsiyede bulundu - hiçbir şekilde kıskanmadığını söylediği dostu Çar Aleksander'in gerek her iki Romen Prensliği'ni, gerekse Finlandiya'yı topraklarına katmasını kabul edeceğini açıkladı A . Rusya, Eflak V£ : Boğdan'a kendi mülkleriymiş gibi muamele ederken, bu açıklamaya dayanıyordu ve Fransız temsilcileri ile Avusturya temsilcilerini derhal buradan uzaklaştırdı . Napoleon, Rusya'ya savaş açmayı düşünebilecek kadar öfkelenmesine rağmen , II. Mahmud Fransız İmparatorun çoğu zaman ihanetle sonuçlanan desteğine güvenemezdi. Fransız İmparator, 1810 yılı sonlarına doğru Rus ordularının ilerlemesinden dolayı, Rus Çarı'nin Romen prensliklerini ve Tuna sınırını eline geçirmesini sağlayacak barış antlaşması kaçınılmaz olduğunda sevindi. Aynı zamanda kısa bir süre önce yapılan evlilikten dolayı akraba olduğu Avusturya İmparatoruna gelecekte Sırbistan'ı bırakmayı vaat etti ve Belgrad'ın ele geçirilmesini resmen onayladığını açıkladı.

Ancak bir Fransız-Rus savaşı ihtimali her geçen gün biraz daha yakın görünüyordu ve Rus Çan, telkinlerde ve vaatlerde bulunarak Kayser Franz'ı, Fransız "tiranın" açgözlülüğüne karşı oluşturulacak bir ittifak için kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. 1811 yılı başlarında ise Avusturya'ya Eflak'ın tamamını ve Boğdan'ın batısında Karpatlar ile Seret Nehri arasında 20 yıl önce sahip oldukları bölge ile Sırbistan'ı teklif edecek kadar ileri gidiyordu. Aleksander, karşılığında Galiçya'yı ele geçirecekti. Napoleon ise Avusturya'nın kıskançlığını körükleyebileceğini ve Bâbıâli'nin 1811 yılında Romen prensliklerinin mülkiyeti için yaptığı kampanyaya destek vermeye ikna edebileceğini düşünüyordu. Aynı zamanda Latour-Maubourg'a Osmanlı Sultanı'm, Fransa ile birlikte sadece Romen prensliklerini değil, Kırım'ı da tekrar geri almak için, sultanın yönetimi altında büyük bir "din savaşma" teşvik etme görevi verildi . Daha o zamanlar gelişi aylardır, hatta neredeyse bir yıldır ertelenen General Andreossy'nin özel bir misyonla gönderilmesine karar verildi ve II. Mahmud'a olağanüstü elçinin gelişi derhal bildirildi. Nihayet Paris'e bir Türk temsilci çağırıldı .

Nisan ayı başlarında Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa makamından alınarak, yerine vücudunun her yerindeki yara izleri vahşi ruhunu yansıtan, Anadolu'daki asilzâde ailelerinden gelen ve yeni sistemin ünlü bir yandaşı olan eski İbrail nâzın, Trabzonlu Laz Ahmed Paşa sadrazamlığa getirildi. Laz Ahmed Paşa, derhal yaşadığı Edirne'den ayrılarak, doğrudan Şumnu'daki karargâha gitti. Napoleon'un "İstanbul'a yürüyemeyeceklerine dair", Ruslara nihai sözlerini söylediği bir zamanda, serhad boylarında nöbette bulunan birliklerin çoğu, çarın o güne kadarki büyük dostuna söylediği teskin edici sözlerine aldırmadan, Turla Nehri'ne ve Fransızlar tarafından kurulan Varşova Büyük Dükalığı hâline dönüşen Leh eyalederine doğru yürüyüşlerine başlamışlardı. Karslı Ali Paşa'nın birlikleri derhal Ziştovi ve Niğbolu'yu işgal ettiler.

Birkaç birlik Silistre üzerine yürüse de, burada tamamen terk edilmiş bir yerle karşılaştılar . istanbul'dan sürekli yeni yeniçeriler ve seymenler geliyordu ve seymenler İstanbul'daki Hristiyan tüccarlara karşı zorbalıklarda bulununca, ağaları görevden alındı. Disiplinsiz tüm askerlere karşı en ağır tedbirler uygulanıyordu . Sadrazamın ordusuna kısa bir süre sonra Çapanoğlu Mehmed'in ve Aydın Paşası'nın Anadolu askerleri, Tepedelenli Ali Paşa'nın oğulları Veli Paşa ve Muhtar Paşa'nın Makedonları, cesur Kalender Paşa'nın adamları, Gavur Hasan Paşa'nın ve Boşnak Ağa'nın bir yıl önce kendilerini kanıtlamış eşkiya birlikleri katıldı. Sadrazam'ın emrinde yaklaşık 80 top vardı.

Napoleon'un fetih hırsından dolayı geleceği tehdit altında bulunan Rusya'nın bu zor karar anında Bâbıâli ile savaşa neden olacak yeni anlaşmazlıklara hiç ihtiyacı yoktu. Sadrazam Tuna Nehri'ne doğru hareket edince, yeni banş müzakereleri başlatıldı.

Bu zor görev eski İstanbul elçisine verildi ve "daha yumuşak bir iklim gerektiren hastalığını" bahane ederek - Bükreş'te kış ayları Güney Rusya'daki kadar çetin geçerdi - hiç de hasta olmayan tercüman Peter Fonton'un da bulunduğu Eflak başkentine doğru yola çıktı . Atamasından hemen sonra yeni Sadrazam Laz Ahmed Paşa, Ruslarla barışçıl ilişkilere girdi: Fonton, Şumnu'ya geldi ve kısa bir süre sonra Mustafa Ağa gizli elçi olarak Bükreş'e geldi. Diğer elçi Hamid Efendi daha Haziran ayında müzakerelere başladı .

Yine de henüz barış yapılması mümkün değildi. Rusların talepleri hâlâ sultanın ısrarla devam ettirdiği ve iktidarına askerî bir öneme sahip geniş ve gelişmekte olan eyaletlerin kaybı ile başlamak istemiyorsa, vazgeçemeyeceği tutumundan çok uzaktı. Rus Çarı 1807 yılında sadece kaleleri ile birlikte Besarabya'yı, sonra Hotin'i ve "Kuban Nehri ağzında bir toprak parçası" ile birlikte [Anadolu tarafından] her biri yıkılacak Anapa, Suçukkale, Sohumkale, Anakliya ve Poti ile İsgavur Hisarı dahil olmak üzere Fasis Nehri kenarındaki toprakları istiyordu. Romen prensliklerinde 1802 yılında çıkartılan hatt-ı şerifin hükümleri geçerli olacaktı.
Ayrıca Sırbistan'da özerk bir prenslik kurma umudu da dile getiriliyordu.

Birkaç ay sonra, 1808 yılı başlannda Kont Tolstoy, efendisi adına Tuna Nehri ağızlarını, hatta Dobruca'nın Razelm Gölü'ne ve eski karargâh şehri Babadağ'a kadar bir bölümünü talep etti . Batı'da daha o zamanlar, Boğdan ve Eflak'ın Arşidük Johann'ın veya Rus Çarı'nın akbası olan Oldenburg Dükü'nün başına geçeceği Daçya Devleti'ne dönüştürülmesi planlandığı biliniyordu . 1810 yılı Haziran ayında Kamenski'nin talepleri Romen prensliklerinden feragati ve 20 milyon tutarında bir tazminatın ödenmesini de kapsıyordu. Kara Yorgi, liderleri Rusya tarafından resmen tanınan ve General Tsukato emrindeki askerlerin yakın zamanda Negotin, Kladova ve Birsa-Palanka'yı almalarına ve muzaffer bir biçimde ilerleyen Niş Paşası Hurşid Ahmed Paşa'nın geri püskürtülmesine yardım ettikleri Sırplar için ayrıca şimdilik sultanın egemenlik haklarına dokunmadan bir anayasa yaratmak istiyorlardı . Kamenski, Rusçuk'u ele geçirdikten sonra Türklere tekrar, ancak bu sefer iki şartla barış teklif etti: Romen prensliklerinden feragat edilecek ve Sırbistan'ın bağımsızlığı tanınacaktı. "Prenslikler" denince, buna tabii ki daha önce gönderilen temsilciler ile akılları çelinen Tatarların ve az sayıda Türk nüfusun da uzaklaştırıldığı Besarabya da buna dahildi .

Bâbıâli, daha 1807 yılının yaz aylarında bugüne kadar kendisine üstün güçler tarafından dayatılmış olanlar gibi antlaşmalar yapmaktansa, devletin harabeleri altına gömülmeyi tercih ettiğini kararlı bir biçimde belirtmişti . 1810 yılında Sultan II. Mahmud, Rus Çarı'nın Danimarka'nın İstanbul elçisinin oğlu genç Hübsch'ün aracılığıyla getirdiği tekliflere, Romen prensliklerinden feragat etmeyi kabul edeceğine son askerini de kaybetmeye razı olduğu cevabını verdi . Çar I. Aleksander'ın, buna cevabı Boğdan'ı ve Eflak'ı kendi topraklarına resmen dahil etmek oldu .

Ancak 1810 yılının Ekim ayında reis efendi tekrar efendisinin müzakerelerini sadece "Osmanlı eyaleüerinin bütünlüğü ve bağımsızlığı temelinde" yapacağına dair kesin kararından bahsediyordu.

Reis Efendi:

"Prensliklerden feragat etmektense istanbul'u kaybedelim", diyordu. Sultan II. Mahmud, Italinski'nin feragati sadece Boğdan ile sınırlandırma tek lifini de öfkeli bir şekilde geri çevirdi . Rus Çarı şimdilik taleplerinden vazgeçmeyi göze alamıyordu .

Sadrazam, muhakkak ki efendisini kesin emri ile de olsa, görüşüne göre devletin bütünlüğünü kurtaracak bir savaşın kararlı bir yandaşının enerjisi ile Haziran ayında Razgrad üzerinden Rusçuk'a ilerledi. Başından bir kurşun yarası almış eski bir asker olan yeni Rus genel komutanı Kutusov - ölüm döşeğindeki Kamenski Rusya'ya çekilmişti ve burada kısa bir süre sonra hayatını kaybetti - derhal Yergöğü'ne gelerek düşmanıl* karşısına çıktı. Yeni askerler gelmişti ve emrinde 18 bin askerden oluşan küçük ama güçlü bir ordu vardı. Ama Türkler hiçbir zaman bu kadar yiğitlik göstermemiş ve hiçbir zaman bu kadar güzel bir ortak çalışma yapmamışlardı. Osmanlı süvari bölükleri mükemmeldi ve toplar Fransız ustaların yeni dökümhanelerinden yeni çıkmıştı ve çok iyi topçular tarafından kullanılıyordu. O güne kadar her yere korku salan Kazaklar, "Türkler geliyor" haykırışlarıyla zaferinden emin düşmanlarının saldırısı karşısında kaçtılar (3-4 Temmuz). Langeron, Tuna Nehri'nin sol kıyısına geri çekilmek zorunda kaldı ve Rusçuk derhal boşaltılıp, ateşe verildi. "Böylece birliklerimiz Balkan Dağları'na kadar ilerlemişken, Tuna Nehri'nin sağ kıyısını tamamen boşaltmak zorunda kaldık ve barış hiç bu kadar uzak görünmemişti ", diye yazıyordu Langeron üzüntü ile daha sonraki kayıtlarında. Serez Paşası İsmail Bey'in, Kara Feyzi'nin ve Karaosmanoğlunun birlikleri, Tuna Nehri'nin sol kıyısındaki Kalafatla kadar ilerlemişlerdi bile . Sadrazam ise Rus karargâhının bulunduğu Yergöğü'nde Tuna Nehri'ni geçmeye hazırlanıyordu.

[Yeniçeri Efendisi] Hamid Efendi, Türk karargâhına dönmüştü. Fonton, aynı karargâhta oldukça iyi karşılandı ve sadrazam, Osmanlı'nın görüşlerinden vazgeçmeden barış müzakerelerini devam ettirmeye meyilli görünüyordu. Osmanlı Sultam'na Fransa tarafından Kırım'ı tekrar ele geçirmesine ilişkin öneriler getirildiğini hiç saklamadı. Eski Paris elçisi, yeni kethüda Galib Efendi de toplantıda hazır bulunuyordu ve müzakereleri yönetmekle asıl o görevlendirilmişti .

Osmanlı ordusu Eylül ayı başlarında Tuna Nehri'nin öte kıyısına geçmişti. Nehirden geçişi çok rahat başarmıştı. Sadrazam, her zamanki gibi sade Bedevî kaftanı içinde galiplerin bizzat arasında idi ve Kutusov'un en son sokaklarda trampet çalan münadiler gezdirerek gönüllü borç para talep ettiği Bükreş'in güvenliğinden endişe duymaya başladı. Langeron'un düşmanları geri püskürtme girişimleri başarısız oldu .

Diğer taraftan Kutusov kararsız ve hareketsizdi. Türkler, Eflak'ta kışı geçireceklermiş gibi görünüyordu.

Ama İsmail Bey, Olt bölgesinde Kalafat'taki çatışmalardan sonra ancak Kasım ayının sonuna kadar Ciurpeceni'de tutunabildi ve Tuna Nehri'nin sol kıyısında bulunan Türklerin sayısı, Ruslann yeni bir taarruzunu güvenli bir biçimde karşılamaya yeterli değildi. Diğer taraftan Çapanoğlu'nun ve Tepedelenli Ali Paşa'nın oğullarının Rusçuk'ta kalan birlikleri, silah arkadaşlarının geri dönüşünü sağlama almaya yeteri? ' görünmüyordu. Bu, çatışmalar sırasında bizzat kan kaybeden ve askerleri ile savaşın tüm tehlikelerine bizzat göğüs germek isteyen kahraman Sadrazam Laz Ahmed Paşa'nın en büyük hatası oldu. Sultan II. Mahmud'un Edirne'den buraya gönderdiği bostancılar ve Trakyalı ayanların acilen gelen birlikleri ancak Türklerin savaşta bahtı döndükten sonra buraya varabildiler.

General Langeron ve General Markov'un Rusçuk'ta savunması zayıf olarak kalan karargâha saldırma fikirleri, Osmanlı ordusunun o ana kadar oldukça iyi konumunun aniden değişmesine neden olmuştu. Turnu-Magurele'de bir gösteriden sonra Markov 14 Ekim tarihinde nehri geçti ve Türklerin bu büyük karargâhını eline geçirmeyi başardı. Galib Efendi ve Gavur Hasan Paşa, Ali Paşa'nın oğulları ile birlikte Rusçuk'a kaçmak zorunda kaldılar ve sadrazam da bir kayıkla gece vakti buraya geldi. Nehrin henüz sağ kıyısında bulunan az sayıda birlikler, hiçbir zaman Yergöğü yakınlarında Slobozia Adası'nda bulunan 16 bin askerle birleşemeyeceklerdi. Başlarında Çapanoğlu, Kalender Paşa ve Karslı Ali Paşa'nın bulunduğu ve derhal kuşatma altına alınan bu birliklerin kader anı gelmişti . Nihayet 8 Kasım tarihinde yapılan ateşkes antlaşması ile kurtarıldıklarında, sayıları 13 bin kişiye düşmüştü. Diğerlerinden 5-6 bin kişi düşmanın tarafına geçmiş ve 3 bin kadarı açlık ve hastalıklar sebebiyle hayatlarını kaybetmişlerdi. Turtucaia ve Silistre tekrar Rusların eline geçmişti .

Birçok insan nihayet uzun zamandır beklenen barışın derhal gerçekleşeceğine inanıyordu ve Bükreş'teki Rus komutanlarının yardakçıları, gagasında yanmayı taşıyan Rus kartalının üzerinde oturan savaş tanrısının resminin dolaştırıldığı merasimler hazırlıyorlardı. Gerçekte ise Kutusov, General Langeron ve General Essen'i sadrazama göndermişti. Sadrazam, hiç de gururu kırılmış gibi görünmüyordu. Yüksek sesle Hristiyan ordusunun üstünlüğünün nedenlerini tartışıyor ve Osmanlı savaş sistemine de bir gün düzen getirme umuüanndan bahsediyor ve "Eşkiya çeteleri toplamak zorundayım. Biri 500 kişi getiriyorsa karşılığında 2 bin kişilik erzak ve ücret alıyor. Bir alemdarın emrinde en az 100 kişi bulunması gerekirken, ancak 20 kişiyi idare ediyor. Bir başarısızlıktan sonra ordunun yarısı sancağı terk ediyor.

Bu durumda sizlerle uzun vadede çarpışabilir miyiz? Daimi bir piyademiz olsa, sayısı tahmin bile edilemez atlılarımız korkunç olurdu", diyordu. Aynca Avrupa'yı bölmek ve boyunduruğu altına almak isteyen Napoleon'a karşı nefretini de dile getiriyordu. Ona göre Bâbıâli, Rusya ve İngiltere ile birleşerek, dünya fatihi Napoleon'a karşı kendini vW böylece diğer milletlerin de özgürlüğünü savunmalı idi. Banşı bu yüzden istiyordu ve bunun karşılığında Besarabya'daki kalelerle birlikte, Prut Nehri'ne kadar Boğdan'ı feda etmeye meyilli idi. Ama Slobozia Adası'nda kuşatılan Türklerin teslim olmalarından sonra çok daha büyük bir toprak parçası kazanıldı: Sadrazam sınır olarak Seret Nehri'nin tanınmasını kabul etmişti. Başkomutan, Aralık ayı ortalarında asıl barış müzakerelerini yürütmek üzere Bükreş'e geldi. Bu müzakereler sırasında Rusya Laşkarev, Fonton ve Sabaneyev tarafından temsil edilirken, II. Mahmud'un temsilcileri [Sadaret Kethüdası] Galib Efendi ve Hamid Efendi idi. Sadrazam, savaşı bitirdiğinden o kadar emindi ki, Şumnu'ya doğru yola çıktı. Serhad boylarında sadece Boşnak Ağa'nın komutası altında ayanların birlikleri kaldı.

Ama II. Mahmud, herhangi bir toprak feragatine razı değildi ve en azından İsmail, Kili ve Tuna ağızlarının Osmanlı Devleti'ne kalmasını arzuluyordu, ama Rus Çarı bu şartları kabul etmek istemiyordu. Bu arada Kara Yorgi, Hurşid Ahmed Paşa'nın önerilerini geri çevirirken, güçlü Rus Çarı'nın himayesine güvendiği halde, Rusya Bâbıâli'ye Sırbistan'ın mülkiyetini vermişti bile. Böylece kış boyunca banş müzakereleri durduruldu.

Her iki taraf, Fransız İmparatorun Rusya ile ilgili kararını bekliyorlardı. O güne kadar "misafir" kabul edilen Slobozia savaş esirleri de Rus karargâhlarına gönderilince, Galib Efendi açıkça Türklerin savaşta artık tek umutlarının Tanrı'nin desteğine kaldığını söylüyordu .

Her iki hükümdarın nihai cevabı 1812 yılının Şubat ayında gelecekti, ama Türk elçinin yolu Tuna'nın buzlanması sebebiyle kesildi. Ruslar derhal yeni düşmanlıklara başladılar. Ziştovi işgal edildi ve Dobruca'daki yerlere saldırılar düzenlendi. Silistre harabeye dönmüştü ve General Harting Razgrad'a kadar ilerledi. Osmanlı Sultanı'nın temsilcisi Bükreş'e bu şartlar altında vardı. Sultan II. Mahmud, Rusların ültimatomunu reddetmişti. Ordusunun başına geçmeye hazırdı ve erzak ile para yokluğuna rağmen - Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler de o güne kadar mümkün olan herşeyi savaşa yatırmışlardı - bu karar İstanbul halkı tarafından sevinç ve gururla karşılandı.

Rus Çarı, 24 Mart'ta bir yıl önce Kırım'ı bizzat ele geçirmek için Osmanlı Sultarıı'na ittifak öneren, ancak Rus diplomasisi karşısında bu konuda herhangi bir ciddi niyeti olduğunu inkâr eden Napoleon'a ültimatom gönderdi. Türklerin barış yapmasını sağlamak için, Tuna ağızları Türklere bırakıldı. İsveçli bir ajan olan Horn, Bükreş'te Türk yetkilileri ikna etmek için çalışmalar yapıyordu ve İsveç'in İstanbul'daki elçisi Palin, müzakerelerin tekrar başlaması için elinden geleni yapıyordu. Fransız-Rus savaşının çıkıp çıkmayacağı henüz belli olmadığından - Bâbıâli Napoleon'un açıklamaları ile birçok kez kandırılmıştı! - Osmanlı Sultanı, Turla ve Prut nehirleri arasındaki bölgeden resmen feragat etti, ama Kuban Nehri kenarındaki toprakların feragatini kesinlikle kabul etmiyordu .

Rusların, serhad boylarındaki savaşa devam etmelere mümkün değildi. Batıda korktukları düşman yola çıktığında, Romen prensliklerinde bulunan birliklerin üçte biri geri çağrıldı. Yeni fethedilen yerler kaybedildi ve Yergöğü terk edildi.

Diğer taraftan II. Mahmud, 100 yeni top döktürmüş ve yeni bir ordu oluşturmak için tüm tedbirler alınmış olmasına rağmen, düşmanlıkları tekrar başlatmakta hiç acele etmiyordu. Napoleon, Paris'e bir elçi göndermesini talep ediyordu ve Andreossy'nin, olağanüstü elçi olarak İstanbul'a gelmesi bekleniyordu. II. Mahmud, bu sefer Osmanlı Devleti'ne herşeyi bırakmaya meyilli görünen Ruslarla barış müzakerelerini durdurmadan önce resmi bir garanti, hatta ittifak antlaşması şeklinde yazılı bir taahhüt istiyordu. Bu ittifak antlaşması tüm yerlerin "karşılıklı olarak garanti edilmesini" de kapsayacaktı.

Andreossy tereddüt etti ve Bâbıâli uzun süre Fransız kurtarıcısını bekledi. Rus Çarı bu kararsızlıktan artık bıkmıştı. Fransızlara karşı tüm çabayı gösterebilmek için serhad boylarında her ne pahasına olursa olsun rahat hareket edebilmek zorunda idi. Kutusov'un yeteneksiz olduğu ortaya çıkınca, Amiral Çiçagov ağır tehditler, hatta "Osmanlı baskısı altında olan ve dinî bağlar ve başka bağlar ile Ruslara bağlı olan Rumların ve tüm milletlerin" ayaklanabileceği iddiası ile Osmanlı Sultanı'nin temsilcilerini oldukça iyi bir barış yapmaya ikna etmek üzere Bükreş'e gönderildi. Çiçagov, "Tuna ordusunun ve Karadeniz'deki filonun genel komutanı ve Boğdan ile Eflak prensliklerinin genel valisi", sıfatıyla Mayıs ayı başlarında Rusya'nın başkentinden ayrıldı.

Ancak nüfûzlu Bakan Rumyanzov'dan yeni bir yetkilinin geleceğini öğrenen Kutusov, bu savaşı bitirmiş ve devletine yeni bir eyalet kazandırmış olma onurunu kaybetmek istemiyordu. Andreossy'nin geleceğine dair hiçbir işaret gelmeyip, Napoleon'un gerçek niyetleri de açıklığa kavuşmayınca ve Osmanlı Devleti de yeni bir ordu toplayamayınca, Galib Efendi sadece Besarabya'nın kaybını öngörecek şekilde değiştirilmiş antlaşma önerisini nihayet kabul edebileceğini düşündü. 4 Mayıs'ta antlaşma taslağı iki kurye ile Petersburge gönderildi. Rus Çarı'nın cevabı hiçbir şüpheye yer vermiyordu. Böylece sadrazamın rızası ile 28 Mayıs'ta Bükreş Antlaşması imzalandı. Ruslar, Romen prensliklerini üç ay içinde boşaltacaklardı.

II. Mahmud, aslında bu sefer de kendisinden fedakârlıklar isteyen bu barışı reddetmeye meyilli idi. Rusya ile dost bir gücün temsilcisi olmasına rağmen, İngiliz elçi de bu yönde görüş bildiriyordu . Özellikle Kuban sınırı ve Sırpların konumu müzakerelerin devam etmesine neden oldu. Rus Çarı, Sırplar için sadece Romen prensliklerindeki reaya gibi insanî bir muamele istemişti. Türk askerleri, birçok kurban vererek kovuldukları kalelere tekrar yerleşecek ve burada kalacaklardı. Vergiler doğrudan Bâbıâli'ye ödenecekti. Yine de o güne kadar asi kabul edilen Sırplar, Takımadalar'da neredeyse sadece vergiye tâbi Rumlar ile aynı seviyede kabul edilerek, içte tamamen özerk olacakları bir imtiyaz ve Sırp milletinin kabul edilmesi ile çok önemli haklar ve siyasi açıdan bir yer kazanmışlardı .

Fransa'nın tüm engelleyici çabalarına rağmen, tüm meseleler birkaç hafta içinde çözüme kavuşturuldu ve 14 Temmuz'da onay belgeleri karşılıklı olarak teslim edildi. Çiçagov, Türk topraklarına saldırıp, hâlinden hoşnut olmayan Hristiyanlar ile birlikte büyük işler başannayı düşünmesine rağmen, Rus birlikleri derhal serhad boylarından ayrıldılar ve Ekim ayında Grigore Caragea (Karatzas) Eflak Prensi olarak, Skarlat Kallimachi ise Boğdan Prensi olarak tahüarına oturdular. Andreossy nihayet Temmuz ayında İstanbul'a geldi, ama bir şeyler yapabileceği zamanlar çoktan geçmişti. Türklerin Rusya ile yaptıkları barış anüaşmasına pişman olmalarını sağlayan ilk zafer haberlerinden sonra, sonbaharda Fransızların Rusya'daki zor durumları, daha sonra kayıpları ve kış aylarında başlarına gelen nihai felaket hakkındaki haberler geldi.

Fransız elçi sadece Rum asıllı rakipleri sebebiyle biri Bâbıâli'de tercüman olarak görev yapan Dimitri ve diğeri olan Panagiotes, İstanbul'da vekili olup, iyice gözden düşen Murusi kardeşlerin hain olarak idamlarını sağlayabilmişti. Tamamen suçsuz olan üçüncü kardeşleri Aleksandru ise, kürek mahkumu olarak kadırgalara gönderildi. "Osmanlı politikasının yegâne yönlendiricisi " olan Galib Efeııdi'ye gelince, hızla yükselen yeni Musahib Hâleor\Efendi dahil olmak üzere, hiç kimse ona el sürmeye cesaret edemedi. Sadece Anadolu'ya sürgün edildi ve iki bahtsız Rum'u kurban vererek, barış antlaşmasında payı olan tüm Türkler kendilerini temize çıkardılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir