Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Rusya ve Avusturya Savaşı(1787-1792) - III. Selim Devri

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Rusya ve Avusturya Savaşı(1787-1792) - III. Selim Devri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 17:06

RUSYA VE AVUSTURYA SAVAŞI (1787-1792). III. SELİM DEVRİNİN BAŞLANGICI

Boğdan Prensi, baş piskoposu ve boyarlardan çoğu Avusturyalı kurtarıcıların ülkeye gelmesini sabırsızlıkla beklerken, sadrazamın 17 Mart'ta dikilen tuğları, 25 Mart 1788 tarihinde Davutpaşa karargâhından Edirne'ye taşındı ve sancağ-ı şerif Osmanlıların sevinç nidaları altında dalgalanmaya başladı . Düzensiz Anadolu birlikleri buraya varmışlardı bile . "Yaşlılar dahi Peygamber'in sancak-ı şerifinin altında hayatlarını feda etmek için akın akın geliyorlardı." Sadrazam, Prut Nehri kenarında, Osmanlılar için şanlı hatıralarla dolu Hantepesi'ne karargâh kuracaktı, ama şimdilik müttefik düşmanlara karşı herhangi bir harekette bulunmayacaktı. Komşu Vidin ve Özi valileri tarafından desteklenen Romen prenslerine, kendilerine emanet edilen eyaletlerin savunulması için gerekli tedbirleri alma görevi verildi.

Yaşlı ipsilanti, Avusturyalıların güvenli koruması altında kayser eyaletlerine ulaşmak için elinden gelen çabayı gösteriyordu ve Brünn'de onurlu bir şekilde karşılandı. Küçük bir ordu, sadece Osman veya ibrahim Paşa emrinde 1.250 asker tarafından savunulan Boğdan'a girdi. Boğdan başkenti yakınlarındaki Larga'da (Kartal) 19 Mart tarihinde yapılan muharebede komutanları hayatını kaybederken, yenilen birlikler Prut Nehri kenarındaki Ştefaneşti üzerinden Hotin'e geri çekildiler . Boğdan Prensi, Botoşani ve Yaş'a kendi Husar birliklerini yerleştiren Albay Fabriczany'nin esiri idi. Boğdan'daki büyük tuz madeni Ocna'da yine bu bölgeyi Seret Nehri'ne kadar işgal etmek üzere bir Alman birliği belirdi . Boğdan Prensi ünvanı Mayıs ayında, başarılan ile övünen ve daha büyük başanlar elde etmek için 20 top talep eden Mavroyani'ye verildi. Ama Avusturyalıların savaş ilan edilmeden gayri meşru olarak saldırdıklan Belgrad Abdi Paşa tarafından çok iyi bir savunma durumuna geçirilmiş olmasına rağmen, Kuzey Sırbistan halkı ayaklanma hâlinde idi ve Karadağlılar tekrar silahlanna sarılıyorlardı.

Sadrazam Koca Yusuf Paşa, o dönemlerde bahşiş isteyen asi yeniçeriler ile uğraşmak zorunda kaldığı Sofya'daki karargâhında idi. Burada 35 bin yeniçeri, 45 bin başka asker ve 280-300 arası top ile birlikte 6 bin kadar topçu hazır beklerken, 27 bin asker Bosna'da nöbet tutuyor ve bir başka ordu da ismail'de bulunuyordu. Boğdan başkentinin Avusturyalılar tarafından işgal edildiğine dair gelen haberler, Koca Yusuf Paşa'yı hiç de endişelendirmiyordu. Büyük zorluklar altında bir araya getirdiği ordusu ile sayıca onu bekleyemeyecek kadar küçük olan bu birliklerin üzerine yürüyebileceğini düşünüyordu. Küçük bir Osmanlı birliğinin başında, sadrazam tarafından Boğdan tahtına atanan ve bir önceki savaşta Eflak Prensi olarak görev yapmış Emmanuel Giani, Yaş'a girdi . Aynı zamanda 19 Mayıs'ta, eski kölesi olan şimdiki sadrazamla araları pek iyi olmayan Kaptan-ı Derya [Cezayirli Hasan Paşa] gemileri ile yola çıktı: Karadeniz'e "16 savaş gemisi, 9 firkateyn, 4 korvet, 4 kalyata, 4 silahlı ticaret gemisi, vs."den oluşan bir deniz gücü götürüyordu.

Aynı yılın 19 Ağustos tarihinde Rus gemileri Kılburun'da saldırıya uğradılar . Hasan Paşa, 10 bin askerin yanında buraya 20 bin kalyoncu getirdi. Amacı, Sinop'ta Kuzey Anadolu birliklerini alıp, Kırım'a saldırmayı denemekti . 26 Mayıs'ta 4 savaş gemisi ve 4 firkateynden oluşan başka bir filo, Takımadaları korumak için harekete geçti. Nihayet Eğriboz Valisi'ne, birkaç gemi ile sözde Tunus'a saldırmaya hazır bekleyen, ama ihtiyatlı bir tarafsızlık gösteren Venedik'i denetleme ve Avusturya'nın Adriyatik Denizi'nde ticaretini yok etme emri verildi.

Koca Yusuf Paşa, hâlâ Sofya'da müttefik güçlerin saldırısını bekliyordu. Bâbıâli, hiçbir surette kendi başına ve kendi askerî imkânlarını kullanarak düşmanı ile çatışmaya girmeye niyetli değildi. Ama Avusturyalılar o kadar zayıftı ki, Mavroyani yanındaki Türkler ile Erdel'e girip, Herrmannstadt ve Kronstadt dolaylarını ateşe verebildi. Kayser'in Romenlere Hristiyan dininde özgürlük vaat eden beyannâmelerine cevap olarak, Eflak Prensi, Romenlerin ortak kökeninin, dağların diğer tarafındaki imparatorluk uyruklarıyla aynı olduğunun vurgulandığı afişler dağıttı . Mavroyani'nin kuzey sınırları bekçisi olan askerleri ayrıca Boğdan'a da girdiler ve büyük başanlar elde ettiler . iki müttefik imparator ordularının durumu gülünç olmaya başlamıştı. ismail ve Turla boylarındaki kalelerin dışında Romen prensliklerinde hiçbir Türk ordusu bulunmamasına rağmen, Romen prensliklerini işgal etmeyi başaramıyorlardı . Hotin, ancak Boğdan sınırındaki Avusturya birliklerinin komutanı Koburg Prensi'nin Rus General Soltiikov ile birleşip, iki ay süren bir kuşatmadan sonra, Türkler'in şerefine halel getirmeyen bir teslim belgesiyle 19 Eylül'de ele geçirilebildi. Ruslar artık Yaş'a yerleşebilirlerdi. Burada boyarlardan oluşturulan ve başında Laşkarev'in bulunduğu bir "Divân"a idareyi teslim ettiler: Avusturyalılara sadece Seret Nehri'nin diğer kıyısındaki yerler verildi, o da fethedilmiş bölgeler olarak değil, sadece Turla boylarındaki başkomutan Rumyanzov'un teveccühü ile kış karargâhı olarak tahsis edildi.

Özi Kalesi'nde valinin emrinde, aralarında birçok yeniçerinin ve yanında birkaç süvari kıtalarının da bulunduğu 12 bin asker vardı. Özi Valisi, hücum ettiği, ama alamadığı Kılburun'da 1787 yılının Ağustos ayında büyük bir başarı göstermişti. Kasım ayı sonlarına kadar Özi ağzında güçlü bir filo hazır bekledi . 1788 yılının Haziran ayında kaptan-ı derya tekrar Kılburun önlerine geldi, ama bu sefer ingiliz Paul Jones ve Nassau-Siegen Prensi'nin komutası altında birçok Rus gemisi saldırmaya hazır bekliyordu. Hasan Paşa yine de düşmanı, Özi ağzında bulunan bu limanda kolayca yenebileceğini düşündü ve onları kovalamaya başladı. Ama kısa bir süre sonra düşmanını hafife almaması gerektiğini anladı. 27 Haziran'da en iyi gemilerinden bazıları cüretkâr, ama beceriksizce yapılan bir manevra yüzünden karaya oturdu. Bunun üzerine meydana gelen çatışmada 2 bin askerini kaybetti. Bu yüzden Jones ve Nassau-Siegen Prensi'nin müttefik güçleri üzerine başarılı bir saldırıda bulunmadan, Kılburun'dan vazgeçmek zorunda kaldı. Ağustos ayı başlarında deniz gücünün büyük bir bölümünü kaybetti. Rum asıllı bilgin Poltava Piskoposu Eugenios Bulgaris, 23 Haziran'da bu zaferin bir önceki savaşta elde edilen Çeşme zaferinden bile daha üstün olduğunu açıkladı . imam Mansur'un Kuban bölgesinin ötesinde son bir teşebbüsü de Hasan Paşa'nın seferinden daha başarılı olmadı.

Ali Paşa tarafından savunulan Özi Kalesi'nin kuşatması 29 Ağustos'ta başladı. Potemkin bizzat başkomutanlığa getirilmiş ve Kılburun'un savunmasında yaralanan Suvorov onun emrinde idi. Birkaç gün sonra aldığı ikinci bir yara onu neredeyse mezara götürüyordu. Hasan Paşa, istanbul'a geri dönmüştü ve başında komutanı olmayan donanmadan kalanlar, Özi'de mahsur kalan Türklerin kararlı direnişini katılabilecek güçte değildi. Kuşatma tüm bunlara rağmen uzadı ve Potemkin'e askerî yetenekleri açısından hiç de onur kazandırmadı. Özi Kalesi 17 Aralık'ta büyük acılar ve kayıplardan sonra, nihayet ele geçirildi. 5 bin Rus askeri hayatını kaybederken, Türklerin kayıpları yaklaşık 14 bin asker olarak tahmin ediliyordu ve ele geçirilen esirlerin sayısı ölen Rusların sayısı kadardı. Özi Kalesi'nin zabtı, Rusların 1788 yılındaki tek başarısı idi.

Hasan Paşa'nın Kınm'a ilişkin planlan Kılburun'un başarısız bir şekilde kuşatılması, Osmanlı Donanması'nın yok edilmesi ve Özi Kalesi'nin düşüşü ile sonuçlanırken, rakibi Sadrazam Koca Yusuf Paşa'nın, ücretlerine ve ödüle susamış olup, Avrupa tarzında organize olmayı her halükarda reddeden yeniçerilerin itaatsizliğine rağmen, bahtı daha açıktı. Kayser'in birlikleri sadece eskiden bir kez Matthias Corvinus tarafından fethedilmiş Böğürdelen Kalesi'ni fethetmekten (Nisan) ileri gidemedi. Büyük Osmanlı ordusu daha Haziran ayında Niş'ten, Vidin'e doğru yola çıkmıştı. Sırp köylülerin ayaklanması bu arada sona ermişti34. Ordu içindeki asilere karşı kararlı tedbirler alındı: Subayları gizlice idam edildi, kimi bölükler tamamen sürüldü ve yeniçeri ağası görevden alındı. Kayser Joseph, muhtemelen büyük kayıplar vermeden Rusların kesin gözüyle bakılan zaferlerinin meyvelerini toplama umuduyla Futak karargâhında hareketsiz beklerken, Rumeli Beylerbeyi Serasker Süleyman Paşa, Banat'ın Avusturya bölgesinde Tuna Nehri'ni geçme cesaretini gösterdi. Bu arada Bosna'da diğer Osmanlı birlikleri, Lichtenstein komutasındaki Almanlara karşı birkaç zafer kazanıyorlardı. Ancak aynı Almanlar daha sonra Laudon komutasında Dubiça (26 Ağustos) ve Novi'yi (3 Ekim) ele geçirmeyi başaracaklardı. Palanka, Weisskirchen ve Pançova bölgeleri yakılıp, yıkıldı: Türkler neredeyse Werschetz'e giriyorlardı. Mehadiye, Vidin Valisi tarafından ateşe verildi ve Karanşebeş de Osmanlı askerlerinin acımasızlığını hissetti. Ancak Lugas önlerinde savaşmaya hazır kayser orduları ile karşı karşıya geldiler. iki ordu iki gün boyunca mücadele etti.

Bir seferinde kayser ve kardeşi Franz, kaçmak zorunda kalacaklarını düşündüler. Ama Türkler sonunda Avusturya'nın üstün süvari bölüklerinden ziyade, ilerleyen mevsimden dolayı Tımışvar'a doğru ilerleyişlerini durdurmak zorunda kaldılar, ancak sayısız esiri ve zengin ganimetleri Tuna Nehri'nin diğer kıyısına nakletmeyi başardılar. Muzaffer sadrazam kışı Rusçuk'ta geçirdi. isveç Kralı III. Gustav tarafından, sadece eyaletinin kaybedilen bu kısmını geri almak değil, çariçeyi Kırım'ı da geri vermeye zorlamak üzere Temmuz ayında Finlandiya'da başlatılan savaş, önemli değildi ve kısa bir süre sonra isveç Kralı için çok da onurlu olmayan bir ateşkes ile sona erdi . Böylece müttefik güçler, edindikleri tecrübelerden cesaret alarak ve birbirlerine daha sıkı bir şekilde bağlanarak, bu yılın sonunda gelecekteki harekât için daha büyük başarılar umut edebilirlerdi.

Sultan I. Abdülhamid, yeni savaş yılı başlamadan, 12 Recep günü, yani 7 Nisan 1789 tarihinde vefat etti.

Tıpkı ondan hemen öncekiler gibi, Osmanlı tahtında o da sadece bir gölge idi. Son zamanlarında kendisinden önce ölen ablası Esma Hatun'a , Hasan Paşa'ya ve Koca Yusuf Paşa'ya iyice bağımlı hâle gelen Abdülhamid, etkinliklerini servet edinmek - savaş masraflarından ötürü teselli kabul etmez bir üzüntü içindeydi - ve eski zamanlarda yapılan olaylarda olduğu gibi büyük bir ihtişam yaratmakla sınırlandırmıştı. Bir şeyler değiştireceğine dair umutlarını hiçbir zaman kaybetmeyen tebaa ve istanbul'daki Frenkler, Sultan Abdülhamid'i etrafında müşavirleri, bir araba içinde taşınan şeyhülislâm, zırhlara bürünmüş çorbacılar, beyaz ve zenci hadımağaları, çoğlanları ve sarayın cüceleri ile merasimle camiye giderken görüyorlardı (atalarının örneklerine uyarak o da yeni bir cami yaptırmıştı). Padişah, incili Köşk'de gümüş tahtı üzerinde Karadeniz'e yelken açan kaptan-ı deryayı uğurlamak üzere huzuruna kabul ettiğinde, merasimi izlemek üzere binlerce insan buraya toplandı: Köleleri değerli kürkünü düzeltiyordu ve büyük yelpazelerle efendilerini rahatsız eden
sinekleri kovuyorlardı.

24 Aralık 1761 doğumlu halefi III. Selim, henüz genç bir adamdı. Yeniçeriler arasında çok seviliyordu ve kimi Osmanlı'ya göre daha onurlu bir geleceğin en iyi teminatı kararlı ve gururlu karakterinde yatıyordu. Hükümdarlığı altındaki tüm Müslümanların katılmasını istediği kutsal savaş hayranı idi ve bu güne kadar maruz kalınan hakaretlerden kızgınlıkla bahsediyordu. Savaş, cüretkâr kâfirlerin mağlubiyeti ile sona ermeli idi; Osmanlı Devleti'nde tekrar sağlanan adalet, Tann'nın inayetiyle nihai zafere ulaşacaktı . Edirne'ye kadâr -bizzat at üstünde gitmeye hazır olduğunu açıklıyordu. O, etrafında can sıkıcı her türlü vâsiden uzak, tek başına hareket etmek istiyordu. iktidarının ikinci gününde, Kaptan-ı Derya Hasan Paşa, padişahı bir yangın vesilesiyle evine davet ettiğinde, bu davete iştirak etmedi ve hemen yeni efendisinin huzuruna gelen deniz kahramanı Hasan Paşa'ya, yüzünü tanımadığı için kim olduğuna dair garip bir soru sordu. Hasan Paşa, hiç kıpırdamadan yerinde duruyordu: Görevinin sona erdiğini anlamıştı. "Bu adam neden burada bekliyor? Söyleyin, derhal yangın yerine gitsin." Babasının zevk içinde yaşadığı, hayaller kurduğu ve çağının bahtsızlığı üzerine gizlice acı göz yaşları döktüğü yerde hüküm sürmek isteyen Sultan III. Selim'in sonunda hor gören reddedici cevabı bu oldu. Annesini törenle saraya getirtti ve herkesin önünde elini öptü. Lalası ve hocası en yakın danışmanları oldu.

Yine de mutlu zamanları geri getirmek için genç ve kararlı bir sultan yeterli değildi. Zira iyi niyetli, ateşli ve kötülüklerin kökünü araştırmakta yorulmak bilmeyen bu genç adam bir dahi değildi. Bir dahi bile olsa, hemen yeni bir ordu kurması mümkün olamazdı.

1790 yılında Osmanlı imparatorluğu'nun düşmanlarını yenmiş olmakla övünebilecek tek adam yine Mavroyani idi aslında. Haziran ayı başlarında, sözde 12 bin askerle Erdel'e akın etmeye hazır bir vaziyette Boza (Buzau) Geçidi'nde bekliyordu. Serhad boylarındaki paşaların, Emmanuel Giani'yi Yaş'ta tekrar tahta çıkartma çabaları, başarısızlıkla sonuçlandı. Aksine Galati'de meydana gelen bir çatışma sırasında daha güçlü olan Rusların tarafına geçti. Emmanuel Giani, Boğdan Prensliği'ne atanmadan önce, istanbul'da sadakalarla geçinen yaşlı bir adamdı . Sadrazam, yine 1788 yılında olduğu gibi, Tuna Nehri'nin diğer kıyısındaki karargâhında hiç harekete geçmeden duruyordu. Ama bu sefer "kâfirlerin" saldırısını bu kadar huzurlu, hatta umursamaz bir şekilde bekleyemeyecekti. Aksine her iki Romen Prensliği'ni de kaybedecek ve böylece hem kendisinin, hem de kaptan-ı deryanın görevden alınmasına neden olacaktı.

Geçen savaşta, göz göre göre Bukovina'yı "ele geçirdiklerinden" beri Avusturyalılara karşı düşmanca bir tutum içinde olan Rumyanzov, batı ordusunun başkomutanı olduğu sürece, ortaklaşa hiçbir faaliyet gösterilmedi. Yaraları iyileşen Suvorov bu arada 1789 yılının ilkbaharında Yaş'a gelerek, savaşa bambaşka bir yön verdi. Haziran ayında, Kalas'ta (Galati) galibiyet elde eden General Derfelden ile karşılaştığı Birlad önlerine geldi. Seret kıyılarındaki Agiud'da bu bölgeye kısa bir süre önce akın eden Koburg Prensi ile buluştu. Maraşeşti'de müttefik ordu, büyük Osmanlı ordusunun öncüleri ile karşı karşıya geldi. Sonucu belirleyecek nihai muharebe yakındı.

Sadrazam [Kethüda (Cenaze)] Hasan Paşa'nın ordusunun büyük bir bölümü, en az 50 bin asker, Anadolu sipahilerinden oluşuyordu. Yanında sayısız top ve Fransız eğitimciler tarafından yetiştirilmiş subaylar vardı. Ne yazık ki Osmanlıların bu savaş ustalan Lafitte, St.-Remy, Toussaint, Kauffer, Leroy d'Abaucourt ve Dureste , öğrencilerine Prusya taktiğine göre yapılan geniş kapsamlı bir taarruzun "küçük kare nizamları" ile nasıl geri püskürtüleceğini göstermek için burada bulunmuyorlardı.

Osmanlı sipahileri, ölümü hiçe sayan bir eda ile 1 Ağustos'ta [1789] Focşani'de müttefik birliklere saldırdılar. Ancak Spleny onlara direnmeyi başardı ve Rus General Derfelden diğer kanatta zafer kazandı. Suvorov'un ve Koburg'un birlikleri sürekli ateş altında Türklerin siperlerine saldırmaya devam ediyor ve ellerinde sadece süngülü tüfekleri olduğu hâlde bunları almayı başarıyorlardı. Düşman işgali altında bulunan manastırlar Hristiyanların eline geçti. Husar ve Ulah birlikleri, Grekov'un Kazakları ve yeni hizmete alınan Arnavutlar, kaçanları nihayet iki Romen Prensliği arasındaki sınırı oluşturan Rimniç Nehri'ne kadar sürdüler.

Ruslar, daha fazla ilerleyip, sadrazam ve Osmanlı ordusunun ana gücü ile karşı karşıya gelmek için hiç de acele etmiyorlardı. Boğdan zaten ellerinde idi ve Eflak'ı Avusturyalılar için ele geçirmek, General Suvorov'a çok da acil bir yükümlülük gibi görünmüyordu. Bender'de Türk'ün bulunduğunu ve kaptan-ı deryanın güçlü ismail Kalesi'ndeki komutayı devraldığını biliyordu. Bu yüzden önce Falcı ve Hantepesi'ni tahkim etmekle yetindi ve sonra Türk ordusunun niyetleri hakkında bilgi toplamak üzere, Kazaklarını güneye doğru gönderdi. Nihayet Koburg Prensi kendisinden yardım talebinde bulunduğunda Rimniç'e doğru yola çıkmaya karar verdi.

Müttefikler, Türkleri iki Romen Prensliği arasındaki sınırı oluşturan Rimniç boylarında iyi tahkim edilmiş bir şekilde buldular. Mavroyani, Romenleri ve atlı Arnavutları ile sadrazamın karargâhında idi. Muharebe 22 Eylül [1789] günü akşama kadar sürdü, ama düzenli bir akışı yoktu. Avusturya ordusu Martineşti yönünde mücadele ederken, Ruslar Rimniç'te savaşıyorlardı. Osmanlı taarruzu oldukça hareketli idi. Yeniçeriler ve sipahiler, düşmanı geri püskürteceklerinden ve o güne kadar maruz kaldıkları hakaretlerin ve kayıpların öcünü
alabileceklerinden emindiler. [Kemankeş] Mustafa Paşa*, özellikle Rusların sol kanadına karşı sipahilerin tüm gücünü kullandı. iki kez 15 bin askerle bu safları kırmayı denedi. Öğleden sonra, sadrazam taarruzda bulunan ve Hristiyanların ne toplarından ne de süngülerinden çekinmeyen Osmanlı birliklerinin komutasını bizzat devraldı. Muharebeye bizzat katılan General Suvorov, Türklerin altı kez yeniledikleri taarruzlarında en yiğit kahramanlara yakışır şekilde davrandıklarını bizzat kabul ediyordu. Müttefik birlikler, yeniçeri kıtalarının ellerinde kılıçları ile savaşan dalkılıçlarını Cring ormanlığından geri püskürtmeyi ancak çok büyük çabalardan sonra başardılar. Hasta olduğundan bir arabada yatan sadrazam, kaçanların üzerine toplarla ateş edilmesini emretti. Yine de akşama doğru sayıca üstün Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Birçok Osmanlı, anlatılanlara göre 3 bin kadarı, Rimniç ve Buzau nehirlerinde boğularak can verdi. Muharebe sırasında ise 20 bin kayıptan bahsediliyordu. Hayatını kaybedenler arasında, aslında savaşmayı bilmeyen Reisülküttap Mehmed Hayri Efendi de vardı. Galip müttefik orduları, bu muharebede 100 sancak ve 68 kadar top ele geçirdiler.

Sadrazam, önce ibrail'de durdu; emrinde artık bir ordu yoktu. Yanında birkaç birlik ile küçük düşürülmüş ve fiziksel olarak gücü kırılmış bir adam olarak buradan Şumnu'ya doğru hareket etti. Müttefik ordularının kendilerini takip edeceklerini göze almışlardı, ama herhangi bir takip gerçekleşmedi: Ruslar, Birlad'a doğru harekete geçtiler ve burada henüz direnen son Besarabya kalelerini de ele geçirmek için uygun bir fırsat bekliyorlardı. Potemkin, aynı yılın 11 Ekim tarihinde Akkirman'ı ele geçirmişti bile . 14 Kasım'da güçlü Bender Kalesi neredeyse hiç direniş göstermeden teslim oldu . Avusturyalılar bu arada yavaş ve büyük bıı ihtiyatla Bükreş'e doğru ilerliyorlardı. ilk kayser birlikleri, şehre rahatça girdiler. Koburg Prensi, 9 Kasım'da Eflak'ın başkentine bizzat ayak bastı ve buraya daimi olarak yerleşti. Kray ve Brugglach, Türkleri Olt bölgesinden çıkartırken, kayser birlikleri de Krayova'yı ele geçirdiler: Hohenlohe Prensi, eskiden "Avusturya Eflak'ı" olan bu bölgede yönetime getirildi. Ünlü ve itibarlı ailelerden gelen boyarlar, tıpkı Krayova'daki gibi, Bükreş'te de kayser birliklerini sevinç gösterileri altında karşılamışlardı. Eğlenceye düşkün boyar erkekleri ve kadınları, Avusturyalılar tarafından düzenlenen balolardan ve diğer şenliklerden büyük zevk alıyorlardı. Tüm bunların bedelini ödeyen köylü ise yabancılara erzak sağlayabilmek için ağaç kabuğundan yapılmış ekmekle karnını doyurmak zorunda idi. Kiadova'da Kasım ayı başlarında eski sadrazam, yeni Vidin Valisi Koca Yusuf Paşa, 28 Ağustos'ta Banat'a yaptığı bir akın sırasında Mehadiye'de büyük bir mağlubiyete maruz kaldıktan sonra, General Fabris'e teslim oldu. General Laudon, 8 Ekim'de [1789] sadece üç hafta süren bir kuşatmadan sonra Belgrad'ı kolayca ele geçirdi: [Belgrad Muhafızı] Osman Paşa, şehrin kaybını hayatı ile ödeyecekti. Daha sonra Semendire işgal edildi.

Sultan III. Selim'in, ilkbaharda sefere şahsen çıkma vaatlerine rağmen , bu bölgelerdeki savaş aslında sona ermişti. Mavroyani'nin daha sonra Eflak'ı tekrar geri alma çabalan önemli sonuçlar getirmedi: Bizzat kendi komutası altında ülkeye getirdiği 18 bin asker, 26 Haziran'da Kalafat'ta Clerfayt ve Stedter'e yenildi . İsmail'in alınması ile düşmanlıklar kısa bir süre sonra doğal olarak sona erecekti. Tuna boylarında bu sefer nihai bir muharebe meydana gelmedi. Nasıl ki Koburg'un birlikleri 1790 yılının Haziran ayında Yergöğü Kalesi'ni ele geçiremedilerse39, Türkler de Koburg'u Bükreş'ten kovmayı başaramadılar60. Fransız ihtilali'nin başladığı bir dönemde, barış için arabuluculuk yapmak, Batı diplomasisine düşecekti.

Tüm "hainlerin" amansız takipçisi [Sadrazam] Kaptan-ı Derya Hasan Paşa ile Osmanlı Devleti'ne yeni ün kazandınııak için yapılan bu savaşın asıl ruhu da gitmişti. ismail'de yeni bir ordu toplamıştı ve Potemkin'e bizzat barış teklifinde bulunduğu ve Şumnu'da [Avusturya elçisi] Stürmer ve Rus Generali'nin gizli bir temsilcisi ile görüştüğü halde, hâlâ bir şeyler yapabilme umudunu taşıyordu. Ama 31 Mart 1790 tarihinde yatağında ölü bulundu: Kimilerine göre zehir içerek intihar etmişti; kimilerine göre ise Divân ölümünü hızlandırmıştı .

Neticede 90 yaşına gelmiş ve ondan önce 7 gün boyunca yatağından çıkamamıştı . Sadrazamın Şumnu'da askerlerinin arasında amansız hastalığı neticesinde hayata veda etmesi üzerine sadrazamlık makamına Sultan III. Selim'in tüm nâzırlarından aldığı bir rapor neticesinde [aslında kur'a çekilerek] Çelebi Ruscuklu Şerif Hasan Paşa getirildi . Gerçi Şerif Hasan Paşa, büyük bir enerji gösteriyordu, ama savaş fikrinin fanatik bir temsilcisi değildi. Yusuf Paşa affa nail olamamıştı ve Mavroyani'nin Eylül ayında Ziştovi yakınlarında Byela'da "hain" ve asi olarak idamı da maceracı planların, aşırı umutların ve çürümekte olan Osmanlı imparatorluğu'nun kısa zamanda tekrar toparlanacağına dair beslenen aşın güven devrinin kapandığının bariz bir işareti idi .

Kayser Joseph, 20 Şubat 1790 yılında hayata veda etmişti. Kardeşi yumuşak huylu Toskana Büyük Dükü Leopold, Osmanlı imparatorluğu'nun paylaşımında Osmanlı eyalederini kazanma hırsına tamamen yabancı biri idi. Onun asıl ilgilendiği Fransa'daki eniştesinin [XVI. Louis] akıbeti ve tehlike altındaki monarşi rejiminin geleceği idi. Çariçe Katerina, Leopold'un şahsiyetinde romantik bir dost ve hevesli bir müttefik bulamamıştı. Koburg Prensi, gerekli desteği alamıyordu; dolayısıyla Eflak'ı Türklerin beklenen saldırısına karşı korumak istiyorsa, General Suvorov'un yardımına başvurmak zorunda idi. Suvorov, Temmuz ayında Bükreş'e geldi, ama Afumati'de kurulan karargâh, sadrazamın üzerine yürüme ve daha sonra "Bulgaristan'a akın etme" fırsatı bulamadan, Prusya, İngiltere ve Hollanda'nın arabuluculuğu ile sağlanan ateşkes haberi geldi.

Bu ateşkes antlaşması, aslında Türklere asla meyyal olmayan ve Babıâli'nin ilkelerine tamamen aykırı olduğunu açıklamış olmasına rağmen68, Hertzberg tarafından ortaya atılan saçma bir toprak değiş-tokuşu plânını üç yıl boyunca ne kadar imkânsız görünürse, o kadar ısrarla takip etmiş olan İstanbul elçisi von Diez vasıtasıyla sürdürülen Prusya diplomasisinin bir başarısıydı. En azından taraflar arasında barışı sağlam olmanın şerefini yaşamak istiyordu .

Düşmanlıklar başladığında, Prusya Kralı'nın [II. Friedrich VVilhelm] tüm dertleri ve sorumlulukları devrettiği Prusya kabinesi, Osmanlı eski dostunu "boşuna ümitlendirmek" istemiyordu ve ancak Osmanlı Devleti aleyhine olan mübadele projesinin kabulü karşılığında "Tuna Nehri'nin diğer tarafında Prusya ve İngiltere garantisi altında Avrupa'da varlığının güvenilir ve ebedî bir şekilde devamını" garanti etmişti . 1788 yılı başlarında Berlin'deki kabine derhal Prusya ve Fransa'nın ortaklaşa arabuluculuğunu teklif etmeye hazırdı . Mart ayında von Goetze, plana muhalif olan elçi von Diez'i, bu büyük proje için kazanmak üzere olağanüstü ve mutemed bir elçi olarak istanbul'a geldi . Müttefikler, yaz aylarında çok yavaş hareket ettiklerinden, Hertzberg Bâbıâli'nin askerî desteğinden ve Osmanlı Devleti ile kurulacak bir savunma ittifakından bahsetmeye başladı . Türklerin hiç beklenmedik başanları Prusya diplomasisinin yöneticisini endişelendiriyordu, zira Ruslar ve Avusturyalılar aleyhine bir barış yaparak, Prusya'nın komşu Polonya eyaletlerinde barışçıl yollarla almaya ilişkin planlarını engelleyebilirdi. Diez, yıl sonuna doğru, Türk nâzırlarına "genel, belirsiz ve uzak gelecek için umut verme" yetkisini aldı. 13 Ağustos tarihli antlaşma ile İngiltere'nin de katılımı sağlandığı için bu mesaj daha da etkili olabilirdi. İstanbul'daki devlet ricali, bunun üzerine samimi bir şekilde Prusya'nın artık Şilezya, hatta Bohemya'yı ilhak etme zamanının geldiği cevabını verdiler .

Bâbıâli'nin açık talebi üzerine Diez nihayet, 1788 yılı bitmeden barış için arabuluculuk yapma görevini üstlendi.

Ama Bâbıâli, tüm çabaların başarısını, Kırım'ın ele geçirilmesine dair ısrarlı talebi ile yerle bir ediyordu . Diez, arabuluculuk ve gelecekte siyasi katılım dışında beklentiler uyandırmazken, Bâbıâli 1789 yılının Şubat ayında resmi bir ittifak akdinden başka bir şey duymak istemiyordu. Reis Efendi, Sultan I. Abdülhamid'in Kırım'ın Osmanlı Devleti'ne geri verilmesinden; kayserin tazminat ödemesinin sağlanmasından; Romen prensliklerinin geri alınmasından; Karadeniz'in müttefik güçlerin gemileri için yasaklanmasından ve İsveç'in barışa dahil edilmesinden oluşan programının tamamını bu ittifak üzerine kurmuştu. Ayrıca İngiliz donanmasını^ Akdeniz'de bulunan Rus gemilerinin Kırım'ın savunmasına katılmasını engellemesi talep ediliyordu . Osmanlı nâzın, Rusya ve Avusturya saraylarına resmi bir savaş ilanının yapılmasını da talep etmiş olmasa idi, son madde dışında tüm talepleri muhtemelen gelişigüzel kabul etmiş olabilecekti. "Bizim sistemimiz, Tanrı'nm iradesine boyun eğmektir; küçük ve fakir olduğumuz zamanlarda bizleri karanlıktan çıkardı. Dünya'mn her yerinde fetihlerde bulunmak üzere elimizde kılıç ve mızraklarla geldik ve Tanrı'nm izni ile herkesin kıskançlıkla seyrettiği devletler kurduk.

Zamanla halimizin nice olacağını ancak Yüce Tanrı bilir. Ama düşmanımız bize saldırırsa, kendimizi savunuruz. Araya üçüncü kişiler de girse, yine kendimizi savunuruz ve kim gelirse gelsin, kendimizi her zaman savunacağız ve Tanrı nasıl isterse öyle olacak: Ya yeneceğiz ya yenileceğiz.", diyordu Bâbıâli. Barış müzakereleri, nüfûzlu kaptan-ı deryanın ihtişamlı evinde yapıldı ve Divân üyelerinin tamamı buna katıldı. Sultan I. Abdülhamid, yan odada bulunuyordu ve ortaya atılan görüşlerin hepsi onun şahsi görüşleri idi .

Müzakerelerden çıkan tek sonuç, Bâbıâli'nin barışı sadece Prusya'nın arabuluculuğu ile kabul etmeye ya da en azından Prusya Kralı'm bu olaya "davet etmeye" söz vermesi oldu. Diez, her ne kadar bundan memnun olmasa da, bu karar değişmedi. Kısa bir süre sonra Sultan III. Selim'in tahta cülûsu ile de, sırf Prusya'yı memnun etmek için düşmanları karşısında barışçıl feragatlerde bulunma eğilimi de sona eriyordu.

Ama Türklerin daha sonraki büyük mağlubiyetleri ve Tuna Nehri'ne kadar tüm eyaletlerin kaybı, proje için yeni umutlar getiriyordu. Ama bu tuhaf plan, ihanetle Reisülküttap Raşid Efendi'nin eline geçti . Prusya, Ekim ayında Bâbıâli'ye, sadece düşmanın Tuna Nehri'nin ötesinde bir saldırıya geçmesi hâlinde yardıma gelmeyi vaat ediyor ve kendi hizmetleri için, özellikle Polonya'da "sağlam ve avantajlı" bir ödül aldığı takdirde, savunma ittifakı yapmayı vaat etti . Neticede Osmanlı Devleti, Avusturya lehine herhangi bir yerden feragat etmeden önce, "samimi dostu ve müttefiki" Prusya'nın menfaati için, Avusturya'dan Galiçya'nın ve başka yerlerin Polonya'ya geri verilmesini talep edecekti . Diez'in çabaları yine reis efendinin direncine takıldı ve müzakereler ancak 1790 yılının Ocak ayında, bu sefer "projeden" vazgeçilerek, savunma ve saldırı ittifakı bazında tekrar başlatıldı.

Cezayirli Hasan Paşa, son nefesine kadar Kırım'ı bırakarak, Avusturya ve Rusya tarafından ele geçirilen yerleri geri alabilmeyi ummuştu. Osmanlı diplomasisinin sırlarını çok iyi bilen Rum asıllı Konstantin Karaca, Potemkin'in 1790 yılının Şubat ayında getirdiği teklifleri şöyle aktarmakta idi: Özi Kalesi, Akkirman ve Rusya'ya komşu bölge dahil olmak üzere Tatar toprakları Rusya'ya, Küçük Eflak ise Avusturya'ya devredilecekti; Boğdan ve Olt [Aluta] Nehri'nin ötesindeki Eflak topraklarının başına "bağımsız prensler" getirilecekti; bunlardan biri Rusya'nın himayesinde, diğeri ise Avusturya'nın himayesinde olacak ve prensleri bu devletler tarafından atanacaktı . Sultan III. Selim, Kırım'ı geri alabilmeyi umut ettiği için bu teklifleri geri çevirmiş ve Hasan Paşa bunun üzerine istifasını vermişti . Avrupa'da bu dönemde meydana gelen siyasî değişikliklerden dolayı Bâbıâli, dost arabulucuları aracılığıyla elde edebileceğinden daha iyi avantajlar kazanabilmeyi umuyordu.

Bâbıâli, eski topraklarını elinde tutabileceği onurlu bir barışı sağlamak için elinden geleni yapmıştı. Ama İsveç'in Rusya'ya karşı savaşı, İsveç Kralı III. Gustav ve Prusya arasında kısa bir süre önce yapılan antlaşmaya rağmen sonuçsuz kalmıştı. Çariçe Katerina ile ciddi bir antlaşma peşinde olan Polonya'dan, sadrazam kısa bir süre önce yanında büyük bir maiyetle Mora ve Selanik üzerinden gelen Kont Potocki'yi huzuruna kabul etmiş olmasına rağmen, hiçbir şey beklenemezdi. Fransa'nın arabuluculuğu çok ciddi değildi ve Kont Segur, Petersburg'da başarısız da olsa, Bâbıâli'nin menfaatlerine tamamen ters düşen bir dörtlü ittifak için uğraşıyordu. Potemkin ve Stürmer'in teklifleri kabul edilebilir cinsten olmadığından, barışçıl bir çözüme ulaşabilmek için geriye bir tek Diez'in teklifleri kalıyordu. Osmanlı Devleti'nde durumlar son aylarda o kadar zorlu bir hal almıştı ki, 18 yaşındaki gençler bile yeniçeri ocaklarına alınmaya başlanmıştı. Sarayın gümüş takımları resmen darphaneye götürülüp, savaş hazinesini az da olsa besleyebilmek için eritiliyordu.

Prusya elçisinin ısrarlı talepleri üzerine 1789 yılının Kasım ayında Bulgakov, sekreteri ve metresiyle birlikte gemiye bindirildi ve uzun zamandan beri Yedikule zindanlarında esir tutulan Rus diplomatın salıverilmek hiç şüphesiz bir barış işareti idi.

Bir sonraki yılın [1790] 6 Mart tarihinde ruznâmeci, askerî karargâhından gelerek teklifleri getirdi. 14 Mart'ta Reisülküttap Raşid Efendi'nin evinde, Prusya ile şartları 31 Ocak'ta belirlenmiş olan saldırı ve savunma ittifakının imzalandığı nihai konferans toplandı. Bu antlaşmaya göre Prusya Kralı, Osmanlı Sultanı'nı 240 bin askerle destekleyecekti. Türkler ve araçları olan Rum asıllı memurlar, Kırım dahil olmak üzere kaybedilen tüm bölgeler geri alınmadan barışın yapılmayacağından umutluydular. Tabii ki madde Berlin'de ortalığı karıştırdı, ama bu, Türklerle anlaşmaya varılmak isteniyorsa kaçınılmaz olan bir madde idi. Karşılığında tüm Prusya uyrukları, tıpkı Avusturyalılar ve Ruslar gibi Türk sularında yelken açabileceklerdi. Bâbıâli ayrıca Hertzberg'in taleplerini esasta kabul ediyordu: İsveç ve Polonya barışa dahil olacak; İngiltere ve Hollanda arabuluculuk faaliyetlerine katılacak ve Osmanlı Sultanı, arabuluculuk hizmetleri karşılığında Polonya'ya Galiçya'yı vermeyen ve Prusya'ya Danzig ve Thorn'u getirmeyen hiçbir antlaşmayı imzalamayacaktı. Antlaşma ancak beş ay sonra onaylanacaktı. Görevden alınması kararlaştırılan Diez, bu antlaşma ile en azından "her Türk'ün bir Prusyalı" olduğu ile övünüyordu. Bâbıâli, yeni akdedilen ittifaka gerçekten çok büyük önem veriyordu ve bunun haberini en kısa zamanda geniş bir alana duyurdu.

Ocak ayında Rus Kabinesi Prusya ve İngiltere'ye çariçenin Türkiye ve İsveç ile barışa meyilli olduğunu, ancak bir şartı olduğunu açıkladı. "Besarabya'nın" tamamı, Özi Kalesi dahil olmak üzere, Turla Nehri'ne kadar Rus eyaletleri ile birleştirilmesini ve her iki Romen Prensliği'nin - kayserin talep ettiği Küçük Eflak dışında - Rum Ortodoks mezhebinden bir hükümdar yönetiminde bağımsız bir devlet kurulmasını istiyordu. Prusya Kralı Frederik VVilhelm, haklı olarak bu kişinin Yaş'ta daha şimdiden kral gibi hareket eden Potemkin olacağından şüpheleniyordu. Ama Rus bakanlar, Bizans'ın mirasçısı Büyük Dük Konstantin'den bahsediyorlardı. Berlin'de bu talepler küstahça ve aşırı, hatta "arsızca" kabul ediliyordu. Avusturya bile bu talepleri kabul etmek istemiyordu; hatta yeni İmparator Leopold, Potemkin'i beslemeye niyeti olmadığını söylüyordu. Nüfûzlu bir musahib olan Potemkin'in resmen Ekatenioslav ve Karadeniz Kazaklarının hatmanhğına getirilmesi, kızgın devletleri onun Romen prensliklerinin başına getirilmesine ilişkin planlara tekrar sıcak bakmalarını sağladı.

İttifak antlaşması, işte böyle şartlar altında akdedildi. Prusya, antlaşmanın saldırı karakteri taşımadığını ilan ederek, önemini dışa karşı azaltmaya çalıştı, ama Nisan ayı başında Prusya Kralı'nın ve İngiliz müttefikinin savaştan önceki statükonun tekrar tesis edilmesini istediklerinden ve ret cevabı alınması hâlinde Mayıs ayı sonunda her iki İmparatorluğa karşı savaşı başlatacaklarından bahsediliyordu. Hatta Macaristan'ın katılımı bile sağlanabilirdi . Mart ayı sonunda henüz Kayser seçilmemiş II. Leopold, sadece Karlofça Antlaşmasında belirlenen sınırları, yani Küçük Eflak'ı talep ettiğini bildirdi. Ancak sırf Prusya, Danzig ve Thorn'u alabilsin diye Galiçya'yı vermeye niyeti yoktu. Yine de Prusya tüm bunlara rağmen, İngilizler tarafından teklif edilen statüko talebini kabul ederek, Hertzberg'in büyük projesini terk etmedi. Aksine Türkiye ve Avusturya aleyhine de olsa Polonya'da istedikleri eyaletleri ele geçirebilmeyi umuyordu ve kendi devletinin varlığını güvence altına alabilmek için Türk dostlarının "yararsız" Küçük Eflak'ı ve Kırım'ı seve seve feda edebileceğini düşünüyordu! Olumlu bir cevap gelmeyince, büyük bir Prusya ordusu Şilezya'ya geldi ve Haziran ayında Kral Frederik VVilhelm bizzat Bohemya sının yakınlarında Reichenbach'a karargâh
kurdu.

Bu hareketi ile gerçekten de uzun zamandır hedefi hâline gelen barış elçisini oynama fırsatını yakaladı.

Daha sonra içinde bulunan bazı şartların yerine getirilmesinin mümkün olmayacağını belirten madde ilave edilmesinden ve geri verilecek eyaletlerden biri olarak Kırım'ın çıkartılmasından sonra Osmanlı-Rus antlaşması onaylandıktan sonra, kayserin temsilcileri ile müzakereler başladı. Avusturya, Belgrad ya da en azından Pasarofça Antlaşması ile belirlenen ve tekrar kaybedilen sınırların tekrar tesis edilmesi konusunda ısrar ediyordu. Diğer taraftan Prusya, Galiçya'nın kendisine bırakılmasından ve Polonya'da istediği yerlerden bahsettiği için, Avusturya'nın bu taleplerini doğrudan reddedemiyordu. Nihayet Prusya Kralı II. Frederik VVilhelm maceracı ve her türlü çalışmaları engelleyen siyasetten o kadar bıktı ki, büyük Hertzberg projesinden vazgeçti: Böylece Avusturya'nın taleplerini daha da genişletmek için her türlü bahanesinin önünü kesmek üzere, müzakereler için İngiltere'nin önerileri esas alındı. Viyana sarayı Temmuz ayının sonuna doğru Prusya Kralı'nın tehditvâri ültimatomuna olumlu cevap verdi. Her iki diplomatik belgeden nihayet 27 Temmuz tarihinde ilan edilen ve Ağustos başında onaylanan "Reichenbach Antlaşması" doğdu .

Prusya Kralı, İstanbul'da Diez'in halefi Albay von Knobelsdorf'a bu konuda şunları yazıyordu:

"Viyana sarayı, Galiçya'nın büyük bir bölümünü Polonya'ya devretmeyi ve bana Danzig ve Thorn'u temin etmeyi teklif etti. Karşılığında ben, Bâbıâli nezdinde Belgrad, Orsova, Pasarofça Antlaşmasının sınırları ve Unna Nehri'ne kadar Hırvatistan konusunda ısrar edecektim. Ama ben, bu göz kamaştırıcı teklifleri geri çevirdim. Aksine hiç yılmadan fethettiği yerleri hiç eksiksiz Bâbıâli'ye vermesi için baskı yaptım. Böylece en değerli menfaatlerimi, tarihte eşi bulunmayan bir fedakârlık ve yüce gönüllülükle feda etmiş oldum."

19 Eylül'de , Prusya temsilcisi de Luisi'nin arabuluculuğu sayesinde Yergöğü Ateşkes Antlaşması yapıldı. Ama barış kongresi, ancak Aralık ayında, Kayser temsilcilerinin istediği gibi Bükreş veya Krayova'da değil, aksine Türk topraklarında, gerekli hazırlıkların biraz geç bitirildiği Ziştovi Kasabası'nda başlatılabildi. Herbert-Rathkeal ve Kont Eszterhazy, kayseri temsil ederken, yeni Reisülküttab Abdullah Berrî Efendi, Ordu Kadısı İbrahim İsmet Efendi ve Ruznâmeci Dürri Mehmed Bey, Bâbıâli'yi temsil ediyorlardı. Hertzberg'in düşmanı ve kralın musahibi olan Lucchesini Prusya'yı; Keith Murray İngiltere'yi ve müzakerelerde çok önemli bir rol oynamayan von Haften de Hollanda'yı temsil ediyorlardı. Avusturya'ya ve Türklere Reichenbach Antlaşması'm müzakerelerde esas kabul ettirmek oldukça büyük çaba gerektirdi.

Herbert-Rathkeal bu andaşmayı bağlayıcı kabul etmemekte ısrar etmeye devam ediyordu ve bunun yerine Türk diplomatlarla doğrudan anlaşmaya varmayı tercih ediyordu. Avusturya ayrıca Eski Orsova ve Unna Nehri boyunca bir bölge talep etmeye başladı. Viyana sarayı, efendisinin davranışını küçük düşürücü bulan yaşlı ve kızgın Kaunitz'in talebi üzerine, o anda mevcut gerçek statükoyu meşru statüko olarak kabul etmiş olduğunu açıkladı. Avusturya'nın talepleri reddedilince, kayserin temsilcileri 9 Haziran'da Bükreş'e gitmek üzere Ziştovi'den ayrıldılar ve ancak 18 Temmuz'da, Avusturya ve Prusya bahtsız Fransa Kralı XIV. Louis'nin desteklenmesine ilişkin Pillnitz Antlaşması'm imzalamadan önce, geri döndüler. O sırada İtalya'da bulunan kayser, Avusturya ordusunun Fransa'da bütün kralların menfaatlerini korumasına ve ablası ile eniştesinin güvenliğini savunmasına imkân vermek için, hâlâ inat eden şansölyesine derhal barışın yapılması yönünde kesin bir emir vermişti. Prusya, Avusturya'ya Eski Orsova'yı kazandıracak ilave bir "sınır tadili"vaadinde bulunduktan sonra - tabii ki Kayser lehine - 4 Ağustos 1791 tarihinde banş antlaşması nihayet imzalandı. Bâbıâli bunun üzerine Avusturya ile Eski Orsova'nın ve Cerna Nehri'ne kadar bir bölgenin feragati ile sınırların düzeltilmesine ilişkin ek bir antlaşma yaptı. Barış antlaşması sadece dokuz gün sonra Kayser II. Leopold tarafından onaylandı .

Prusya ile ittifak antlaşması imzalandıktan kısa bir süre sonra, Bâbıâli, Prusya Kralı'nın sadece savaşta aslında çok büyük bir başarı kazanmayan daha zayıf Avusturya'ya karşı değil, ısrarla direnmeye devam eden Rusya'yı da savaşla tehdit etmesini, hatta savaş açmasını istemişti. Ama Prusya diplomasisi bu rahatsızlık verici yükümlülükten kaçınmak için her seferinde çareler buluyordu.

Ruslar ise gerek Reichenbach'tan yapılan yoğun nota teatisi, gerekse daha sonra davet edilmediği banş kongresinin neredeyse açılmasına kadar, yeni anlaşmazlıkları ve çatışmaları önlemek için zekice bir suskunluk gösteriyorlardı. Barış müzakereleri başladığında ise, Suvorov'a daha önce Soltikov komutasında İsmail üzerine gerçekleştirilen saldırıyı tekrarlama emri verildi. Bu taarruzun amacı açıktı: Kendini iyice harcayan ve vahşi zevklerle geçen bir hayat tarzı ile iyice tükenmeye başlayan Boğdan diktatörü Potemkin, Osmanlı ve Avusturya arasında yapılan müzakerelerde edinilen tecrübelere dayanarak özel bir barış antlaşması yapabilmek için, önce Besarabya'nın tamamını ele geçirmek istiyordu. Ayrıca İsveç ile 1790 yılının Ağustos ayında imzalanan ateşkes antlaşması, Rusya'ya başka girişimlerde bulunma fırsatını sağlamıştı.

18 Mayıs'ta Lambros Katzianis'in kendi kurtuluşlarından çok, Rusya'nın davası için savaşan denizcilerine karşı zafer kazanmış olan Türkler115, aynı şeklide Rus düşmanlarına karşı saldırının tekrar başlatılmasından bahsediyorlardı ve emrindeki donanma Sultan III. Selim'in övgüsünü kazanan kaptan-ı derya, Kırım'a doğru yola çıkacakmış gibi görünüyordu.

Tam bu sırada Ruslar Besarabya'daki son kaleye de kararlı bir şekilde saldırdılar. General Müller, Kili önlerine geldi ve önemli bir yer olmasına rağmen, haftalardır ihmal edilen kale, 23 Ekim'de üç haftalık bir kuşatmadan sonra General Gudoviç'in eline geçti. Beceriksizce yapılan taarruzun kurbanları arasında General Müller de bulunuyordu. 3 bin 500 yeniçeri teslim oldu. kaptan-ı derya ise Kili'nin düşmesini çaresizce seyretmek zorunda kaldı . Amiral Uşakov, kaptan-ı deryanın deniz gücünü 8 Temmuz ve 8 Eylül tarihlerinde yok ettikten sonra Ribas, Rus gemileri ile Aşağı Tuna boylarına geldi, uzun süre önce düşman saflarına geçen Zaporog Kazaklarını yendi ve Tuzluca'yı ele geçirdi. Amiralin kardeşi bu arada daha Tuzluca'nın batısında, ünlü Tuna geçidinde bulunan İsakça'yı işgal etti. Daha aynı ay, Kasım ayı içinde Rus ordusunun tamamı, Cezayirli Hasan Paşa'nın savunmasında olan İsmail önlerine geldi.

Limanda 150 Türk gemisi vardı. Zorluklar, özellikle de mevsimin hayli ilerlemiş olması sebebiyle büyüktü ve Ruslar bu girişimden neredeyse vazgeçeceklerdi. Ama Potemkin vazgeçmeyi kabul etmiyordu: Aşağı Tuna boylarında bu güçlü kale her ne pahasına olursa olsun fethedilecekti. Genelde Kazaklardan oluşan 28 bin kişilik Rus ordusunda Suvorov'un emri altında zarif ve nüktedan Prens de Ligne, Langeron, acayip fikirleriyle başkomutanla yarışan Potemkin'in yeğeni Samoilov, daha sonra İslâm'a karşı yapılan savaşlarda ün kazanacak olan Kutusov ve Zeltuhin vardı. Bender'de bulunan Potemkin, fetih sırasında bizzat burada bulunmak istiyordu. Söylenenlere göre iki kez devletin mühürlerini, dolayısıyla sadrazamlık makamını reddetmiş olan Aydoslu Serasker Mehmed Paşa'nın emrinde yarısı yeniçerilerden, diğer yarısı da Kaplan ve Maksud Giray Hanlarının Tatarlarından oluşan 43 bin kişilik bir ordu vardı. Sultan III. Selim'den hiçbir surette teslim olmama emrini almıştı.

Tüm saldırılara verdiği kahramanca cevap:

"Tuna Nehri ters de aksa, gökyüzü toprağında düşse, biz kaleyi yine de teslim etmeyiz" oldu. Ancak Bender tarafındaki kapı, şiddetli bir taarruza dayanamadı ve 10 veya 21 Aralık akşamı, mücahid kadınların da büyük bir heves ve ölümü hiçe sayarak katıldıkları sokak savaşları başladı. Cinayetler ve yağmalar tam üç gün sürdü. Serasker Mehmed Paşa, görevini son nefesine kadar yerine getirmişti ve onun bedeni de korkunç katliamın kurbanları arasında idi. Türkler nasıl ki kendilerini sultan adına ve inançları uğruna, kaybedilmiş bir dava için ölmeyi göze alıyorlarsa, Ruslar da işlerini o derece acımasızca sonuna kadar götürüyorlardı. Rus General Langeron, nehre atılan cesetlerin dışında 22 bin 700 insanın gömüldüğünü emin bir şekilde söylüyordu . Kalenin Müslüman halkının tamamı, yeniçeriler ve diğer askerlerle beraber ölüme gitmişti. Ruslar bunun üzerine Kuban bölgesindeki Türklere ve Tatarlara karşı da zaferler kazandılar, ama Anapa'yı ele geçiremediler.

Türkler, bu mağlubiyete rağmen, bir yıl sonra tekrar büyük bir orduyu bir araya getirmeyi başardılar. Bu ordu Maçin üzerinden Kutusov'un sadece 5-6 bin kişi ile kaldığı İsmail'e doğru hareket edecekti. Ama Prens Repnin komutasındaki küçük ordu, 4 Nisan'da düşmanları dağıtmayı başardı ve Ribas'ın aynı yerde elde ettiği bir zafer, tehlikeyi tamamen ortadan kaldırdı. Kutusov bunun üzerine 13 bin askeri ile Babadağ'da karargâh kurmuş sadrazamın üzerine yürüdü ve Osmanlılar yine Kazakların karşısında direnemediler. Gerek karargâh, gerekse şehir yağma edilip, ateşe verildi. Yeniçeriler bu olaydan sonra, Avusturya savaş bölgesinde bulunan İbrail'i savunmak üzere Maçin önlerine geldiklerinde veya Hırsova yolu üzerinde ortaya çıktıklarında, 8 Temmuz'da Repnin, Ribas ve Kutusov karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Birkaç gün sonra Maçin'e yeni bir Türk karargâhı kuruldu. Sadrazam'ın, nihai muharebeye girmeyip, ordusunun tamamını sürekli olarak hazır bekletmek ve muzaffer düşmanını sürekli olarak tehdit altında bulundurmaktan oluşan taktiği, muhtemelen o günkü duruma en uygun taktikti. Yukanda adı geçen karşılaşmadan birkaç gün sonra, Fransız İhtilali'nde Rusya'nın silahlarına ihtiyaç duyulduğundan , Fransa, hatta İspanya ve Napoli tarafından da desteklenen diğer üç devletin (Prusya, İngiltere ve Hollanda) arabuluculukları sayesinde Bâbıâli nihayet bir tavizde daha bulundu: Özi Kalesi'ni vA<6£ Turla Nehri'ne kadar tüm kaleleri yıkmayı ve ıssız bölgeyi terk etmeye hazırdı. Hatta Türk kabinesi daha da ileri gidip, tahkim edilmiş Özi Kalesi'ni devretmeyi de kabul ediyordu. Bu esaslar üzerinden 31 Temmuz'da barış antlaşması için ön hazırlıklar başlatıldı ve aynı zamanda sekiz aylık bir ateşkes antlaşması hazırlandı ve 11 Ağustos'ta Kalas'ta imzalandı: Rusya, Turla hattını kazanmıştı ve Bâbıâli, mevcut antlaşmalarda daha sonra lehine değişiklikler yapılmasına dair vaatlerle yetindi .

Çok geçmeden Yaş'ta, Petersburg'dan acilen buraya gelen Potemkin'in önemli bir rol oynadığı banş müzakereleri başladı. Potemkin'in yanında ayrıca Samoilov, Ribas ve namlı Şark uzmanı Laşkarev vardı. Sultan III. Selim, daha önce Ziştovi'deki müzakerelere katılan temsilcilerini göndermişti. Ancak Potemkin'in sağlığı, sonbaharda öylesine kötüleşti ki, Rusya'ya geri dönmeye karar vermek zorunda kaldı ve Besarabya bozkırlarından geçerken hayata veda etti. Ama değişen şartlar altında kendini daha şimdiden Daçya Kralı olarak hayal etmeye başlamış olan bu adamın ölümü, çok önemli değildi. Çariçe, onun yerine banş antlaşmasını çok geçmeden sonuçlandıran Kont Besborodko'yu getirdi. Ön hazırlıklar temelinde, Çariçe Katerina'nın da onayını aldıktan sonra, 9 Ocak 1792 tarihinde Yaş Barış Antlaşması'm imzaladı. Bâbıâli bu antlaşma ile ek olarak Kuban bölgesinde banş için teminat veriyor ve Romenleri iki yıl boyunca vergiden muaf tutuyordu. Çariçe Katerina, lütufkâr davranıp 12 milyon akçe tutarında savaş tazminatından vazgeçiyordu. Fransa'daki karışıklıkların bir an önce sona ermesinden Avusturya kadar menfaati olmayan Rusya, kendini Romen prensliklerinin ve mülkiyeti için çok kan akmış Besarabya'nın kaybı konusunda, Kutusov'un [İstanbul'a yapacağı] görkemli elçilik seyahati ve bunun şerefine verilen ziyafetler ve kendisine gösterilen saygı ile teselli bulmak zorunda kaldı.

Böylece Batı'daki değişim rüzgârları, Doğu'daki eski yapıyı bir kez daha cüretkâr paylaşım planlarının ve büyük fetih savaşlarının yapıldığı bir döneme girmekten, kaçınılmaz görünen felaketten ve Tuna Nehri'nin ötesindeki eyaletlerini tamamen ve ebediyen kaybetme tehlikesinden kurtarmıştı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir