Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Rusya ve Avusturya İle Yeni Savaşların Hazırlıkları

Ordunun Durumu

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Rusya ve Avusturya İle Yeni Savaşların Hazırlıkları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 16:53

RUSYA VE AVUSTURYA İLE YENİ SAVAŞIN HAZIRLIKLARI.
ORDUNUN DURUMU


Rusya bu arada Kırım ve Kafkasya'daki yeni konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyordu. 1785 yılında Dağıstan'da yaşayan Lezgiler, hem Rus himayesinde bulunan Heraklius'un, hem de henüz bağımsız olup, Rus Çariçesi tarafından sunulan tacı almak istemeyen komşusu Salomo'nun yönetimi altında bulunan her iki Gürcü "devletine" de saldırdılar. İstanbul'un avamı, yine köle pazarında güzel Gürcü köleleri seyretme zevkine varıyordu. Bu akının kaynağı olarak Ahıska Valisi gösterildi ve krallar, Rusya'nın müdahale etmesini istediler ve bu isteklerinde başarılı oldular. Bundan bir süre önce Bulgakov, Sinop'taki Rus konsolosluğuna yapılan fanatik saldırılardan dolayı şikâyette bulunmuştu .

Salomo'nun ölümünden sonra, damadı Heraklius'a oğlu Vahu'yu Aşağı Gürcistan'da Han olarak tahta çıkartması için Ruslar tarafından gerekli destek sağlandı. Revan Hanı da çariçenin bu iki vasalı ile işbirliği içine girdi ve Rusya şimdi de Nadir Han'ın mirasçılarından biri olan Mazenderan Hanı'nı, İsfahan'da hüküm süren Ali Murad Han'a karşı destekliyordu. Feth Ali'nin birlikleri de Rus subayları tarafından yönetiliyor ve Azerbaycan'ın iç bölgelerine kadar ilerliyorlardı.

Böylece Rusya, iç karışıklıklardan dolayı zayıflamış ve kendi içinde çökmekte olan İran devletinde, yıllar önce 1777 yılında Musul Valisi Hüseyin Paşa sınırı geçip, Bağdat'taki komşusunun askerleri Kirmanşah'a kadar ilerlediklerinde, Osmanlı Devleti'nin oynadığı rolü üstleniyordu. Bâbıâli, 1780 yılında Zend Kerim Han'ın ölümünden sonra oğlu Abdülfetih'in veya taht müddeisi Sadık Han'ın tarafını tutmayı reddettiğinde, İran'da nüfûzunu kuvvetlendirmekten gerçekten de vazgeçmiş oldu. Bundan dolayı Kerim Han'ın eşlerinden birinin kardeşi ve yine Kürt asıllı olan Ali Murad Han, İran tahtını sözde yeğeni, ama aslında kendisi için ele geçirebildi. Bağdat ve Basra'ya saldırmayı düşünüp, kendisine gönderilen Osmanlı elçisini bile bu yüzden alıkoydu, ama kısa bir süre sonra hediyelerle birlikte geri gönderdi . Çariçe Katerina, böylece bu yönde de Çar I. Petro'nun planlarını tekrar uygulayabilirdi. İsfahan'daki Rum asıllı konsolosu, Ali Murad Han'a karşı, sanki karşısında bir Şahin Giray ya da bir Boğdan veya Eflak Prensi varmış gibi, yönetici pozisyonunda bir elçi gibi hareket ediyordu. Ama Ali Murad Han çok kısa bir sürede toparlandı ve 1785 yılında, eski harem ağası Mehmed Feth Ali Han'ın çariçeye yeni bir liman , hem de Hazar Denizi'nde devrettiği Mazenderan bölgesi ve daha sonra Gürcistan üzerindeki egemenlik haklarını geri istedi. -Ordusunda 2 bin Gürcü bulunuyordu-

Derbend'deki temsilcisine Ruslara daha fazla yardım etmeyi yasakladı ve Lezgilerin liderini, her yeri yakıp yıkacağı Kahetya bölgesine; Hoy Hanı'nı da bizzat Heraklius'a karşı kışkırttı.

İran Şahı, 11 Şubat 1785 tarihinde öldükten sonra, kısa bir süre için İsfahan'da hüküm sürmüş Feth Ali'yi yenen kardeşi Cafer, Rus elçisini acilen memleketine dönmeye zorladı ve Gürcü asıllı olup, adı kötüye çıkmış Laşkarev'i yeni Rus elçisi olarak hiçbir şekilde kabul etmek istemedi. Bu olay, İran Şahı'nın tahtına mâl oldu, zira bir süre sonra Ruslar tarafından desteklenen ve bunlara yandaşlık yapan hizip kendisini ülkeden sürdü. İran'ın ticareti bu arada gün geçtikçe kuzeye daha çok yöneliyordu .

Aynı dönemlerde Bâbıâli, Ermenistan'a akın edip, Ecmiyadzin Manastın'm soyan ve Ruslara tâbi patriği buradan kovan Lezgiler ve Rusya'nın Kafkasya'daki tüm düşmanlan ile gizlice sıkı ilişki içinde bulunuyordu. Seksen yaşında, ancak enerjik bir yapıya sahip olan ve hiçbir rakip kabul etmeyip, yeniçeriler ve ulema sınıfının yardımı ile sarayda aralarında kethüdanın ve kaptan-ı deryanın da bulunduğu düşmanlarını yenen eski Özi (Oczakov) Valisi, yeni Sadrazam Şahin Ali Paşa, 31 Mart 1785 yılında azledilip, daha sonra Bozcaada'da idam edilen selefi Halil Hamid Paşa'dan daha fazla savaş yanlısı idi.

1785 yılı sonlarında Nogay asıllı bir din fanatiği Kafkasya'ya, Abazaların yanına geldi. Hakkında kendini Batı'da ve Doğu'da Hristiyan olarak tanıtarak yaşadığı birçok macera anlatılıyordu. Halk arasında anlatılan kehanetleri kullanan ve büyük bir hitabet ustalığı göstererek, Müslümanların şanlı geçmişini tekrar canlandırmak için kutsal savaşa çağrı yapan bu şahsın adı İmam Mansur'du. Türklerden, Rusları küfür derecesinde olan işgal ettikleri Müslüman bölgelerinden çıkartmalarını değil, sadece Osmanlı Sultanı'mî? * halkını her yönden memnun etmesini ve Kur'an-ı Kerim'in ebedî kuralları ile yönetmesini istiyordu. Ruslar, İmam Mansur'u yenemedikleri gibi, İmam Mansur bazı önemli zaferlerden sonra, kışı kendilerine zorla dayatılan Hristiyanlığı reddeden sayısız Çerkeş'i, Abaza'yı ve Tatar'ı etrafına topladığı Taman Adası'nda geçirdi . inancını başarılı bir biçimde savunan imam Mansur'un Voroneş'te pişmanlık içinde esir hayatı yaşayan Şahin Giray Han ile bir araya gelmesini engellemek için, Kırım'ın eski hükümdan önce bu gibi görevler için çok uygun olan Laşkarev'e, oradan da önce Hotin'e, sonra da İstanbul'a getirildi. Şahin Giray Han'ın daha sonra Bozcaada'da idamı, muhtemelen bu cinayeti işlemekten çekinen Rusların tavsiyeleri üzerine gerçekleştirilmişti. Aynı dönemde Bulgakov, Bâbıâli'den İmam Mansur'un 1786 yılında Kırım'daki girişimleri başarısız olduktan sonra yanına gittiği Lezgileri cezalandırmak için izin istedi ve Rus hakimiyetinin her iki Gürcistan topraklarında da tanınmasını talep etti.

Ancak Türklerin böyle taleplere resmi bir müzakereden sonra boyun eğdikleri zamanlar artık geride kalmıştı. Avrupa devletlerinin siyasi gazeteleri, İstanbul'da gün geçtikçe daha hevesli ve münekkit bir okuyucu kitlesine sahip olmuştu ve bu sayede Türk çevrelerinde Avusturya'nın "Grek Projesi"nin gerçekleştirilmesinde rol oynayacak durumda olmadığı bilindiği gibi, îmam Mansur'un zaferleri ve Rusların utanç verici mağlubiyetleri hakkında da bilgi alınıyordu ve İstanbul'da camilerde okunan hutbelerde, Müslüman harekâtının sahtekâr olarak nitelendirilen bu kahramanının dizginlenemeyen "Moskoflara" böylesine büyük mağlubiyetler yaşatması sevinçle anlatılıyordu. Şubat ayında, Gürcü asıllı genç bir adam olan ve eski efendisi Kaptan-ı Derya Hasan Paşa ile Osmanlı Devleti'nin öcünü almak için gerekli ve bunu mümkün kılan herşey hakkında aynı düşünceleri paylaşan yeni sadrazam Koca Yusuf Paşa , Mora'dan İstanbul'a geldi. Bu düşüncelere dayanarak, seleflerinin kriz zamanlarında yaptığı gibi, dış siyasetin tüm sorumluluğunu artık reis efendinin omuzlarına yüklememesi gerektiğini, aksine bizzat yönetmesi gerektiğini düşünüyordu. Bulgakov'un öne sürdüğü tüm taleplere kararlı bir şeklide olumsuz cevap veriyordu . Çariçe'nin temsilcisi tüm bunlara rağmen hâlâ İstanbul'da bir Rus Kilisesi'nin kurulması için faaliyette bulunuyor ve başkent yakınlarındaki Stene Adası'nı Rusya için bir üs ve mal deposu için talep ediyorsa, bu tamamen elçinin her zamanki yüzsüzlüğünden kaynaklanıyordu . Rus diplomasisi Bâbıâli'den Varna'da yeni bir konsolosluğun açılması için izin almaya ve İstanbul'un köle pazarlarında Gürcü kölelerin satılmasının yasaklanmasını sağlamaya çalışıyordu, ama boşuna .

Daha sonra reislik de yapacak olan Kethüda Süleyman Bey, silah zoru ile asi Murad ve İbrahim beyleri Osmanlı hakimiyetini tanımaya zorlamak üzere kaptan-ı deryayı Mısır'a göndermiş olan Bâbıâli'nin "tebaa arasında genel bir ıslahat " yapmayı düşündüğünü açıkladığı anda, bu gibi girişimlerin tamamen başarısızlıkla sonuçlanacağı açıkça belli olmuştu . Reis Efendi, Fransız elçisine açık ve net bir şekilde Lezgilerin ve yeni liderleri İmam Mansur'un, özgürlüklerini ellerinden almaya çalışan herkese karşı desteklenmesi için tüm tedbirlerin alındığını açıkladı. Türk nâzırlar, Tatar egemenliğinin tekrar kurulacağından bahsetmeye çekinmiyorlardı ve Rusların önüne aniden çıkarak, askıda kalan Kafkasya meselesini çözmenin en iyi yolu olarak görüyorlardı . Çariçenin tehditlerine cevap vermek için uzunca bir süre beklediler ve şeyhülislâmın bir fetvası ile çekilmez diye nitelendirilen kuzey komşunun küstahlığına cevap vermek için hakaret dolu sözler kullanmaktan çekinmediler.

Ahıska Valisi'ni bile görevinden almak istemediler ki, bu Rusların hoşuna giderdi ve daha 1786 yılının Temmuz ayında savaşa hazırlıklıydılar:

"Bâbıâli kendini savunmasını bilir" , diye gururla cevap veriyorlardı. Fransızların arabuluculuğu açıkça, hatta başka zaman faaliyet göstermeyen Fransızlar her fırsatta küçük düşürücü tavsiyelerde bulunmaktan başka bir şey yapmadıkları için biraz da kızgınlıkla reddedildi . Bulgakov'un 1787 yılı başlarında verilen yeni notası, zaten savaşa meyilli Türkleri daha da kızdırdı . istanbul halkı Rusları artık neredeyse hiçbir yerde barındırmıyordu ve hakaretlere boğuyordu. Savaşa kalkışmak için artık herşey hazırdı.

Olayların ilk işareti kaptan-ı deryanın emrindeki Rum asıllı tercüman Nikola Mavroyani'nin Eflal33( Prensliği'ne tayin edilmesi idi. Mykone doğumlu olup, Rus konsolosu Voynoviç'in "himayesinde" bulunan Eflak halkının Rus yanlısı tutumlarını paylaşmıyordu. Aksine Osmanlı Devleti'nin varlığını sürdürmesi gerektiğine ve tekrar eski gücüne kavuşturulabileceğine, özellikle de efendisinin büyük siyasî ve askeri yeteneklerine inanıyordu. Benefşe (Monemvasia), Lakedemonya ve Amyklai başpispokoslarının yönetimi altında sayısız Morali Kırım'a göç ettikten , ancak kısa bir süre sonra inançlı Hristiyan Çariçe'nin hakimiyeti altında yaşamaktan bıkarken - ki Rusya'da yetişen gençler arasından daha sonra Eugenios Bulgaris ve Nikeforos Theotokis gibi Yunan kültürü için çok önemli şahsiyetler çıkacaktı - Mavroyani, Bâbıâli'nin sadık bir hizmetkârı olarak kaldı: O, Gratiani'nin başarılarını örnek alıyordu ve tıpkı onun gibi, efendisi Kaptan-ı Derya Hasan Paşa'nın adına adalarda yaşayanları antlaşmalara aykırı olarak yüksek vergilerle baskı altında on oo tutuyor ve efendisinin teveccühünü kazanarak , Eflak veya Boğdan tahtını elde edebilmeyi umut ediyordu .
Aynı Hasan Paşa adına ayrıca Rum dilinde yazılmış beratlar ve imtiyazlar dağıtıyordu.

Bu belgeler, genelde Romen prensliklerinde gelenek olduğu üzere, resmi belgelerde veya piskoposların yazılarında kullanılan güzel bir hitabetle başlıyordu:

"Gazi Hasan Paşa, Allah'ın inayetiyle vezir ve kapudan paşa". Silahlarla boyun eğdirilen ve bu arada ünlü kahramanlıklarını tekrar gösteren hoşnutsuz ve huzursuz Maynotlann ve Kiklad adalarındaki insanların Mora Valisi'nin yönetiminden uzaklaştırılıp, 30 bin taler tutarında bir vergi ödemek zorunda kaldıkları ve bundan böyle Manya'nın "Büyük Beylerini" veya "Baş Beylerini" tayine yetkili olan kaptan-ı deryanın daha yumuşak yönetimine verilmesini sağladı, ancak onları daha sonra sistematik bir şekilde idam ettirdi. Gerek Mavroyani, gerekse himayesinde bulunduğu kaptan-ı derya, Mora Yarımadasın'daki Rum Hayduklar olan Kleftleri, 1779 ayaklanmasında Rumların ezelî düşmanı asi Arnavutların üzerine göndermekti . Ayaklanma kanlı bir şeklide bastırıldı ve Tripoliçe'de kaptan-ı deryanın emri üzerine, Doğulu kaynaklanıl biraz abartarak 3 bin olarak gösterdikleri düşman başlarından bir piramit oluşturuldu.

Rumlar arasında en cesur ve en itibarlı şahsiyetlerden biri olan Mavroyani, nihayet Eflak'ta Mihail Sturdza'nın yerine getirildiğinde, soydaşları bu olayı oldukça olumlu karşıladılar. Ancak Fenerlilere karşı uzun zamandır huzursuzluklar baş göstermiş ve bu, son zamanlarda daha da artmıştı. Aralarında yaşayan ve Mavroyani'ye çok da sempati ile bakmayan, aslen hekim olup, ara sıra Bâbıâli'de tercümanlık da yapan Athanasios Komnenos İpsilanti, onlar hakkında: "Sadece şahsi çıkarlarını düşünen insanlar", diye yazıyordu . Fenerlileri birer adi "hayvan" ve bunların sinsi ve aristokratik kurnazlıklarını, ihanet içinde oldukları güçlü askerî varlığıyla ortaya çıkan sultana muhalefet olarak gören, onlardan farklı bir zihniyete sahip olan bu genç ve faal tercümanın şahsında bazı Rumlar, onurlu bir siyasî ve askerî konuma getirilmeleri hâlinde, verecekleri hizmetler sayesinde dışa karşı daha sağlam ve içte daha güvenli bir hâle gelebilecek olan Osmanlı Devleti'nin karşısında değil, bilakis yanında yer almış olarak, - Bu fikir Aleksander İpsilanti'nindir- kendi durumlarını iyileştirecek örnek bir şahsiyet görmekteydiler. Mavroyani'nin emrine aldığı kalyoncuların geçit töreni ve bu merasim sırasında "babası" mutlak güce sahip Hasan Paşa'nın kendisine gösterdiği saygı, Rum çevrelerinde oldukça etkili oldu. Kısa bir süre sonra ise Mavroyani'nin serhad boylarında Avusturyalılara karşı bir şeyler planladığı haberleri geldi.

Avusturya'nın 1782 yılından beri Romen prensliklerindeki konsolosu, Aleksander İpsilanti'nin oğullarının eski dil öğretmeni Ragusalı İgnaz Stefan Raiceviç'ti. Yaş'ta Murusi'nin halefi olan "deli prens" Aleksander Konstantin Mavrokordato, 1786 yılında makamından alınarak, yerine başka bir Aleksander Mavrokordato getirildi. Onun babası Johann, Nikola Mavrokordato'nun oğlu idi. Kendi sarayındaki bir Rum, Aleksander Mavrokordato'yu bir seferinde "vicdan azabı duymayan" biri olarak nitelendirdi ve hakkında iğneleyici bir hiciv yazdı. Buna rağmen Rusya'da eğitim görmüş bu genç Fenerli, "insanların kaderinden" şikâyet eden genç bir şairdi. "Boristene kıyılarında Boğaz" adı ile şiirlerini daha sonra Moskova'da yayınlattı. Osmanlı Devleti'ne sadık olabilecek bir adam değildi ve Boğdan'da bir hükümeti yönetmek ona zor geliyordu. Hiç çekinmeden, ilişkilerin neredeyse kopma noktasına geldiği Rusya'nın tarafını tuttuğu için 1787 yılında Bâbıâli tarafından makamından alındı. Ancak İstanbul'a dönüyormuş gibi görünürken, Rusya'ya sığınmayı tercih etti ve burada tecrübeleri ve eski efendisine karşı beslediği nefretle yakın zamanda çıkacak savaşa katkıda bulundu.

O dönemlerde Şahin Giray Han henüz Hotin'de idi. Gerek refakatçisi Laşkarev, gerekse Yaş'taki Rus konsolos İvan Salonski, bu gizemli kaçıştan haberdardılar. Salonski aynca "kendi güvenliği" için Yaş'a 1000 Rus getirtmişti. Laşkarev, İstanbul'a giderken, Rusya'nın antlaşmalara aykırı olarak atanmasına başarısız bir şekilde şiddede itiraz ettiği Mavroyani'ye her zamanki gibi kaba davrandı . Mavroyani de bunun karşılığında hamisi kaptan-ı deryaya şikâyette bulundu. Reis Efendi bunun üzerine Nisan ayında bundan böyle firarî diye nitelendirilen Mavrokordato'nun Rusya'ya kabul edilmesine; cüretkâr Gürcistan'ın küstahça taleplerine; Rus ajanlarının Romen Prenslikleri'nde Türk hakimiyetine karşı sürekli ayaklanma çıkartma ve komplo kurma faaliyetlerine ve nihayet Rusya'nın yeni akdedilen antlaşmanın mütekabiliyet ilkesinin aksine Türk tüccarları için gümrük vergilerini yüzde 25'ten yüzde 3'e indirmeyi reddetmesine itiraz etti .

Aynı zamanda erzak temin etmek, kuvvetlendirilmiş donanmayı hazır tutmak ve Tuna Nehri üzerine köprüler kurmak için emirler verildi. Kafkasya'daki ayaklanmanın, İmam Mansur'un Ruslara karşı kaybedilen büyük bir muharebede ortadan kaybolması ile sona ermesi, İstanbul'daki öfkeyi dindiremedi. Savaş kararı alınmıştı ve bunun birçok bahanesi vardı Çariçe'nin uzun zamandır yeni fethedilen Tatar topraklarına beklenen zafer seyahati nihayet 1787 yılının kış aylarında yapıldı. Bu toprakların prensi olarak Prens Potemkin hareket ediyordu. Çariçe Katerina bu seyahat sırasında ayrıca Kayser II. Joseph ile bir araya gelecek ve her iki devletin Türkler aleyhine gelecekteki toprak ilhaklarının sınırları; kayserin Mora'nın tamamını ve Takımadaları bırakmayı düşündüğü Venedik'in payı; yeni kurulan Daçya Devleti'nin ve Bizans'ın bu iki hükümdar arasında 1781-1783 yılları arasında gizlice yürütülen yazışmalar esas alınarak nihai şekli üzerinde müzakerelerde bulunacaktı .

Saray efradı 18 Ocak 1787 yılında Zarskoye-Solo'dan yola çıktı. Çariçe'nin yanında, bugüne kadar İstanbul'da en fazla dostluktan dem vuran bir devletin temsilcisi bulunuyordu: Fransa, 11 Ocak'ta akdedilen kendisi için olumlu bir antlaşma ile Çariçe Katerina'nın Doğu ile ilgili planları için kazanılmasa da, çökmekte olan Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasına katılıyordu. Petersburg'da XVI. Louis'nin çıkarlarını başarılı bir şekilde temsil eden zarif giyimli, ince tabiatlı yazar Segur, Çariçe'nin aynı zamanda Türklerin sürülmesinden oluşan Bizans planlarını bile anlattığı sırdaşı idi. Düşmanı olup, İngiliz tüccarlarının Türklerle ticaretten büyük yararlar sağlamalarına rağmen, Petersburg'da o güne kadar Türklerin menfaatlerini hiçbir zaman korumamış olan İngiltere temsilcisi Fitz-Herbert, Müslüman ırmakları boyunca yapılan zafer alayında eksik değildi. İngilizler de bu arada tıpkı Fransızlar gibi Süveyş üzerinden Hindistan'la doğrudan bir bağlantı kurmak için Osmanlı Devleti'nden izin almaya çalışmışlardı, ama buna izin verilmedi .

Avusturyalı Kont Cobenzl tabii ki ilk saflarda yer alıyordu ve Prens de Ligne, zafer alayına katılmaya davet edilen imparatoruna daha sonra rapor vermek üzere buraya geldi. Kayser, bu projeyi kesinlikle onaylamayan Prusya Kralı Frederik'in, 17 Ağustos 1786 tarihindeki ölümünden dolayı rahatlamıştı. Frederik'in yerine gelen halefinin, genel ilhak fikrini benimseyen ve müttefik saraylar için Türklerin elinden Özi Kalesi'ni, Bosna'yı ve Küçük Eflak'ı alıp, daha sonra Avusturya adına Polonya'ya kısa bir süre önce ellerinden alınan Galiçya'yı teklif edip, böylece Danzig, Thorn ve Posen'den feragat etmelerini sağlamak gibi tuhaf bir fikre kapılan Hertzberg'in planlarını kabule meyilli olması çariçe için memnuniyet verici bir olaydı. Fransa'nın zaman zaman barış çağrısı yapmasına ve temsilcisinin çekimser davranmasına rağmen, yüzyılın en büyük projesinin yaratıcısı olan çariçe, Avrupa devletlerinin "sarayda ulema tarafından yönetilen ve yeniçeriler tarafından korunan ahmak despotu" Asya'ya sürmesine izin vereceklerini haklı olarak umut ediyordu. Şimdilik yakında yaratılacak bir anlaşmazlığa dair hiçbir işaret vermeyip, aksine amaçlarını sadece uzak gelecekte gerçekleştirmeyi düşündüğünü söylüyordu ve komşu devletin Osmanlı hükümdarı ve İstanbul'daki yöneticiler hakkında iğneleyici sözler söylemekle yetiniyordu.

Katerina'nın kadırgası ancak Mayıs ayında Özi Nehri üzerinden, namlı Zaporog Kazakları'nın eski topraklarını geçerek Kerson'a doğru hareket etti. Eski musahibi Polonya Kralı Stanislas August, Kanievt'e Kont Poniatovski olarak geldi. Kaydak yakınlarında, "yeni Semiramis" olarak nitelendirilen çariçenin şark usulü görkemi karşısında sade görünüşü ve tavırlarıyla göze batan kayser de onlara katıldı. Ekatenioslav'da yeni bir Rus Kilisesi'nin hamisi olarak hareket ediyor ve bu konuda büyük bir heves gösteriyordu. Ama buraya
Taurisli Potemkin'in61 eserini seyretmek için sadece Falkenstein Kontu sıfatı ile gelmişti. Segur'a, kurnazca İstanbul'un Osmanlı İmparatorluğu'nu bölmek isteyenler arasında her zaman bir anlaşmazlık meselesi olacağını da söyledi . istanbul'daki her iki elçi, Bulgakov ve Herbert-Rathkeal, rapor vermek üzere Kerson'a çağrılmışlardı. Öfkeli Türk avam takımının Hanya'da, hatta belki de Rodos'ta Rus konsoloslarına saldırdıkları ve Turla Nehri ağzında bir Osmanlı filosunun beklediği haberini getirdiler. Fransız mühendislerin, Rucsoların ilk anda tehdidi altında bulunan Ozi Kalesi'nin tahkim edilmesinde çalıştıkları daha önceden biliniyordu .

Ruslar Kerson'da, Cezayirliler için tekrar ödemede bulunması; Ahıska Valisi'nin Kuban Tatarlarını cezalandırmasını sağlaması; Zaporog Kazakları'nı antlaşmaya uygun olarak sınırdan uzaklaştırması; Kırım'dan daha düşük miktarda tuz istemesi; firarı Boğdan Prensi ile uğraşmayı bırakması ve hakarete uğrayan konsoloslardan özür dilemesi istenen Babıâli'ye karşı yeni taleplerini hazırladı. Çariçe nezdinde
yerini daha genç birine kaptırmış olan Potemkin'in emri altında hareket eden büyük sayıda birlikler, bu ültimatomu destekliyordu . Müttefik hükümdarlar daha sonra yeni oluşan veya tekrar canlandırılan ve "Mutluların Şehri" Olviopolis, "Ünlülerin Şehri" Sevastopolis, Sympheropolis (Ahmedçik), "Beyaz Şehir" Leukopolis (Eski Kırım), Mariopolis, Theodosia (Kefe), Eupatoria (Koslov) gibi güzel Rum isimleri taşıyan şehirlerin bulunduğu bölgeyi geçtiler; Hanların Bahçesaray'daki sarayında dinlendiler, buradan sürülen Giray hanedanının muhteşem güzellikte bahçelerini gezdiler; hor gördükleri camileri seyrettiler ve mutlak güce sahip Tanrı'nın bu cüretkâr yabancıları bir gün tekrar Hristiyanların kuzeydeki memleketlerine atacağına dair umutla dolu Müslümanların görkemli yabancıların geçişini sessizlik içinde izlediği dar sokaklarından geçtiler.

"Ben barış istiyorum ... Rusların İstanbul'a yerleşmelerine izin vermeyeceğim ... Bu kadın deli". Her iki devletin ortak taleplerinden dolayı yaratılan yeni durumlar hakkında Kayser Joseph'in o dönemdeki ifadeleri idi bunlar. Bu arada Hollanda'da meydana gelen son hadiseler kayserin tüm ilgisini o tarafa çekmişti. Doğu'da herhangi bir savaşın patlak vermesine dair her türlü tehlike tam ortadan kalkmış gibi görünürken, sürekli meydan okumalardan - Kerson'un onur kapısının üzerine "Buradan geçerek Bizans'a" ibaresini taşıyan bir levha asılmıştı - artık iyice öfkelenen Bâbıâli herşeyi göze almış olarak nihai bir hesaplaşma için savaşa hazırdı.

İstanbul'a dönen Bulgakov, fazla sert olmayan bir biçimde, Varna'ya bir Rus konsolosunun atanması gibi başka talepleri de gündeme getirdi. Karşılığında reis efendi, Gürcistan Kralı Heraklius'un himaye edilmesine; Rus konsolosların Romen prensliklerindeki aykırı faaliyetleri; Kırım'da ve komşu bölgelerde Müslümanlara yapılan eziyetler, özellikle de firari Boğdan Prensinin teslim edilmesine dair ret cevabı hakkında şikâyetlerini yineliyordu. Bâbıâli ayrıca, komşu eyaletlerin tuz teminini sağlamak üzere, Kılburun'da 39 tuz yatağının devredilmesini; "Rusya'nın her yerinde, özellikle de Kırım'da" konsolosluklar açma hakkını ve Rus gemilerinde Türk tebaanın çalıştırılmasına ve kahve, sabun, vs gibi mallar taşımalarına dair bir yasak çıkartılmasını talep ediyordu. Herbert'in tehditleri, tıpkı Fransız elçi de Choiseul'un çekimser arabuluculuk teklifi gibi sonuçsuz kaldı . Bulgakov, Bâbıâli'nin bu taleplerini kabul etmeyi reddedince, bu dört talebin yerine getirilmesi hakkında çariçenin nihai cevabını almak üzere kendisine son bir süre tanındı.

Çariçe, cevap vermekte tereddüt gösterince, Rus elçisi askıda kalan tüm meseleler hakkında karar vermek üzere 13 Ağustos'ta yapılacak Büyük Divân toplantısına [meşveret meclisi] davet edildi. Bulgakov, meselenin ne olduğunu bilmek istiyordu, ama ne ona, ne de Avusturya elçisine hiçbir açıklama yapılmadı. Bunun üzerini Rus elçi gerçekten de Divân toplantısına katıldı. Toplantıda, anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için yegâne çare olarak, Rusya'nın Kırım'dan tamamen feragat etmesi talep edildi. Bulgakov, çariçe adına böyle bir taahhüt altına girmeyi reddedince, yanında büyük bir maiyeti ve sekreteri ile tercümanı eşliğinde Yedikule'ye götürüldü ve mahpus olarak değil de misafir olarak güzel bir evde ağırlandı . " Rus ticaret gemisine el konulup, tersaneye götürüldü ve kaptanları ile mürettebatları kölelerin bulunduğu zindana götürüldü ." Tüm Ruslardan bir yıl içinde ülkeyi terk etmeleri ve çariçenin yeni Rum tebaasından beratları geri vermeleri istendi . Rumlar ayrıca ölüm cezası altında silahlarını teslim edeceklerdi ve silahını teslim etmeyenler patrik tarafından aforoz edilecekti. Bulgakov'a kalenin kapılarını açmak, dolayısıyla savaşı ertelemek için yapılan her türlü girişim, bu yönde de Potemkin'in büyük vaaderine kanan ve savaşa aslında çok da hazır olmayan Katerina'nın, sadece Avrupa'da bundan böyle de kabul görmek için bile olsa, Türkleri yumuşatmaya çalışmak için her türlü çareye başvurmasına rağmen boşuna idi. Bâbıâli, dost devletler arasında önceliğe sahip Prusya ve ingiltere'ye 24 Ağustos'ta, Rusya'nın andaşmaları "ihlal ettiğinden" veya kasten ve kendi çıkan doğrultusunda farklı yorumladığından; Gürcistan'ı ele geçirmeye çalıştığından; Osmanlı imparatorluğu'nun tüm eyaletlerinde sultana karşı genel bir ayaklanma çıkartmak için yardımcı aradığından; ülkesinde bulunan Müslümanlara zarar verip, eziyet çektirdiğinden ve nihayet Mavrokordato'ya sağladığı himaye ile "kötü niyetlerini" açıkça belli ettiğinden dolayı, çariçenin uzun zamandır bir tehdit aracı olarak kullandığı savaşın, sultanın haklarını korumak için artık kaçınılmaz olduğunu bildirdi. Çariçenin buna cevabı, 1774 yılından beri Türklerin barış ihlallerinin sayıldığı ve adaletin sağlanması için tüm Hristiyanlığa seslendiği iki manifesto oldu.

Sadrazam Koca Yusuf Paşa ve Reis Fevzi Süleyman Bey böylece barış yanlısı meslektaşlarına karşı zafer kazanmışlardı. Yaşlı kaptan-ı deryaya gelince, henüz Mısır'da idi, ama serhad boylarındaki vekili olan istanbul'daki nâzırlara sürekli para bağışlarında bulunan Mavroyani, savaş yeteneklerini nihayet gösterebilmek için elinden geleni yapmıştı . Sultan I. Abdülhamid bu arada istanbul'daki avam takımının öfkesinden endişe duyarak, banş yanlılarının savaş taraftarlarına resmen karşı olduklarını göstermelerini yasaklamıştı .

Avusturya elçisinin buna itiraz ederek, 16 Şubat 1788 tarihinde gemiye binip, istanbul'u terk etmesi, yeni akımın liderleri üzerinde hiçbir tesir bırakmadı sn . Bâbıâli, son zamanlarda antlaşmaların içeriğinin aksine birçok imtiyaz kullanan; kendisine aslında işgal etmiş olsa da "Boğdan toprakları" hediye edilen ve "sınırları fil gelişigüzel belirlenen" ve eski antlaşmaların aksine Romen prensliklerine gönderilen temsilcisi nihayet kabul edilen Avusturya sarayına kızgınlığını dile getiriyordu . Bu arada 9 Şubat'ta Kayser Joseph'in savaş manifestosu geldi: Avrupa'yı barbarlardan temizlemek istiyordu.

Osmanlı Devleti, Avusturya'nın meydan okumasını "Her gün ölmektense, bir kere ölmek daha iyidir" özdeyişi ile kabul ettiler . Bâbıâli, hiçbir zaman hiçbir savaşa böylesine titizlikle ve çağdaş Avrupa tarzında hazırlanmamıştı. Batı tarzında düzenli ve daimi bir ordu kurma planı artık tamamen terk edilmişse de istanbul'da S.-Remy ve Aubert tarafından yönetilen bir topçu okulu bulunuyordu: Humbaracıların başında ingiliz bir devşirme vardı ve sultanın yeni gemileri Fransız Le Roy tarafından inşa edilmişti. Kaleler uzun zaman önce savunma durumuna geçirilmişti ve en fazla tehdit altında bulunan Özi Kalesi'nin güçlendirilmesi için Fransız mühendis La Fitte-clave gerekli tedbirleri almıştı. Mavroyani, masrafları kendine ait olmak üzere bir Tuna filosu yaptırdı. Depolar dolu idi ve önceki savaştaki başarısızlıklarda çok büyük bir rol oynayan erzak eksikliğine dair hiçbir endişe duyulmasına gerek yoktu: Romen prensliklerinden isakça ve ismail'e çok büyük miktarlarda erzak götürülmüştü. Sadrazam şimdi de yolların genişletilmesi ve Tuna Nehri üzerine köprülerin yapılması için emirler veriyordu. Dön Eflak asıllı Osmanlı tarihçisi Yenaki Vaçaresku, savaş için sadece 17 bin kadar (!) kese toplandığını yazsa da, Osmanlı hazinesinin dolu olduğu ve Sultan I. Abdülhamid, gerektiğinde kendi iç hazinesinden de gerekli masrafları karşılamaya hazır olduğu kesindi .

Tüm hazırlıklara rağmen Osmanlı ordusu bir sonraki ilkbahar gelene kadar hiçbir faaliyette bulunmadı. ilkbahar geldiğinde ise yapılan tek faaliyet düşmanların uzun zamandır yürüttükleri saldırıya karşı savunma harekâtı oldu. Hazır duruma getirilen tüm savaş araçlan ya kullanılmadı, ya da harap oldu. Cesur, hatta çok istekli görünen savaş yanlılarının liderleri ancak Rusya ile ilişkiler tamamen kesildikten sonra, en beklenmedik gerçekle yüz yüze geldiler: Herşey eyalet idarecilerinin tutumuna, ülkede kurulan otoriteye, Bâbıâli'ye karşı sadakatlerine ve ortak hareket etme ihtimallerine bağlı olduğu için, Osmanlı Devleti çok geniş topraklara sahip olmasına ve pek çok kavim üzerinde hüküm sürmesine rağmen, yetenekli bir ordu toplayamıyordu.

Asya birliklerinin ve Anadolu sipahilerinin9a katılımını artık düşünmek dahi mümkün değildi. Sadece Anadolu Yarımadası hâlâ gerçek anlamda Osmanlı imparatorluğu'na bağlı idi. Ama burada da artık vaktiyle Baltimore tarafından tasvir edilen, Frenklere "sanki parçalamak istiyormuş" gibi bakan fanatikler bulunamıyordu. Aziz Nikolas bayrağı altında Rus ticaret gemileri düşmanca bir muameleye maruz kalmaksızın Anadolu limanlarına demir atıyorlardı . Frenklerin bir önceki yüzyıl Şark topraklarında edindikleri ve gün geçtikçe sağlamlaştırdıkları ticaretten dolayı, Anadolu halkı kazanç getiren bu yabancılara artık iyice alışmıştı. 1787 yılında Kızıldeniz üzerinde gemicilik için yeni bir ticaret şirketi kurmak isteyen Fransa, yeni Rus denizleri, Hazar Denizi ve Karadeniz üzerinden, 100 bin nüfuslu Trabzon ve 60 bin nüfus ve 40 cami barındıran Sinop limanlarını da kullanarak, iran mallarını Avrupa'ya götürmek gibi cüretkâr bir fikre kapılmıştı. Suriye'deki imtiyazlarını elinde tutmayı çok iyi bilen Fransa, bu düşüncesini tam da Süveyş derbendini kendi ticareti için uygun hâle getirmeye çalıştığı bir sırada gündeme getirdi. Kars, Erzurum ve Doğubeyazıt'ın yeniçerileri, Doğubeyazıt Valisi tarafından hizmete alınan ve Hoy ile Hırsova komutanı Ahmed Han'a karşı sınırı koruyan savaşçı dağ Ermenileri , tıpkı Kürtler gibi, Osmanlı Sultanı adına Ruslarla savaşmak için Tuna ve Özi boylarına gitmeye hiç niyetli değildiler.

Valiler ve muhassıllar (vergi tahsildarları) tarafından kanı emilen Suriye'de, özellikle de Mezopotamya'da başta Fransız ve ingiliz konsoloslar olmak üzere, aralarında en zenginleri de oldukları için - Venedik sadece Alman malları getirirken, Hollanda'nın ticareti kısa bir süre sonra çöktü - konsoloslar, ülkenin en itibarlı şahsiyetleri hâline gelmişlerdi. "Kimi zaman neredeyse eski Romalılara mahsus bir otorite kazanıyorlardı" ve Doğu Hindistan ve yeni Doğu Akdeniz şirketlerinin temsilcilerinin yeniçeriler eşliğinde sergiledikleri görkem karşısında, kimi zaman bahşiş bile aldığı Frenklere muhtaç olan Basra Valisi'nin gösterişsiz eski tarzı sönük kalıyordu. Bu güçlü ticarî işler yetkilisinin (faktörün), Bender Abbas, Bender Buşir ve Hürmüz'de temsilcileri vardı. Fransız konsolosu Bağdat'ta oturuyordu, ama tüm bu şehirlerde onun da vekilleri, bir "faktörü" vardı. Botanikçi Andre Michaut gibi Fransız bilginler ve kayıtları bu eserde sıkça kullanılan Ferrieres-Saveboeuf Kontu gibi Fransız temsilciler, milletleri tarafından bugüne kadar çok fazla bilinmeyen ve dikkatini çekmeyen iran'da dolaşıyorlardı . Onların yanında bu canlı ticarette oldukça büyük kazançlar elde eden Ermeniler ve Yahudiler de kıskançlık uyandıran konumlara gelmişlerdi.

ilk ingiliz turistler daha o dönemlerde ortaya çıkmıştı ve:

"Her yere can sıkıntılarını, gülünçlüklerini ve paralarını taşıyan tuhaf gezgin ingilizler", diye tarif ediliyorlardı. Aralarında manastırları, hatta kız mektepleri kuran Cizvitlerin ve Lazaristlerin de bulunduğu rahipler de artık alışkanlık hâline gelmişti. Floransalılar Gürcistan'ın Tiflis Şehri'nde Gürcülerin dinini değiştirmeye çalışırken, Frenk hekimin Fransız asıllı olduğu Bağdat'ta bir Beiullet, bir Mirandot, bir Abbe de Beauchamp, Babilonya Piskoposu ve Mezopotamya baş vikarı ünvanları ile Katolik propagandasının temsilcileri olarak faaliyet gösteriyorlardı . Avrupalıların 9 Fransız, 3 ingiliz, 3 italyan ve 1 Hollanda evi bulunan 14 bin binalık Halep'te - son zamanlarda Avusturya'nın elçileri Yahudi, Rusya'nın ise zıpçıktı Rumlar'dı - her mezhepten Katolik keşişler ticarete de katılıyorlardı. Rakiplerini buralardan süren Karmelitler, dünyevî kıyafetler içinde hekimlik mesleklerini de icra ediyorlardı. bölgelerde görev yapan valiler neredeyse bağımsızdı ve Kürt veya Türkmen asıllı leventlerini ve Mağribî veya Berberîleri - Suriye'de toplam 6 bin asker - ve kanı emilen halkın taşkınlıklarına karşı kendilerini korudukları yeniçerileri - çöldeki huzursuz Arapların üzerine Kürtler gönderiliyordu - nefret ettikleri ve korktukları Yusuf Paşa'ya ve kaptan-ı deryaya tahrik ettikleri düşmanlarına karşı yardım etmek için Avrupa'ya göndermeye gönüllü değildiler . Cezzar Ahmed Paşa'nın ayaklanmasından beri, zorbalıkla yönettikleri topraklarda sultanın haklarını umursamak istemeyen sahil kesiminin komutanları da aynı şekilde düşünüyorlardı.

Mısır'a hakim olan [Bulutkapan] Ali Bey'in 1770-1771 yılları arasında Suriye'yi ele geçirme girişimleri hâlâ herkesin hatırında idi. Arap asıllı Şeyh Zahir şahsında Akkâ, Yafa, Ramallah ve Gazze'yi işgal eden ve böylece Suriye sahilinin tamamını ele geçiren bir müttefik bulmuştu. Birkaç ay sonra sözde 10 bin Memlüklü Suriye'ye akın ederek, Trablusşam ve Sayda valileri tarafından savunulan Şam'a saldırdı. Kaybedilen bir muharebeden sonra, Memlükler iki aylık bir kuşatmanın neticesinde Suriye'nin başkenti Şam'ı ele geçirdiler, ama şehri kısa bir süre sonra tekrar boşaltıp, Mısır'a geri döndüler. Bunun üzerine Osman Paşa, emrindeki Dürzîler ile eyalette huzuru tekrar sağlamaya çalıştı. Ali Bey, son seferinde Kahire yakınlarında Ebuzzeheb Muhammede yenildikten sonra, kaçak olarak buraya geldi. Mısır'ın eski bağımsız hakimi ve Rusların müttefiki olan Ali Bey, Şeyh Zahir ile birleşerek, 1772 yılının Temmuz ayında Sayda önlerinde bulunan Türkleri Aula Meydan Muharebesi'nde yendi. Bunun üzerine başlatılan Yafa kuşatması, bir sonraki yılın Ocak ayı sonlanna kadar tam sekiz ay sürdü. Mısır'a yaptığı bir taarruz sırasında Ali Bey, rakibi Murad Bey'in Memlüklerine yenilerek çöle kaçmaya mecbur edildi ve esir alındı. Kahire'de onurlu bir biçimde karşılandıktan kısa bir süre sonra [vefat etti] ve 12 Mayıs 1773 tarihinde defnedildi .

Bu olaylardan sonra ortaya çıkan ve Dürzîlerin ve Sayda, Akkâ ve Şam'ın gelecekteki Valisi Cezzar Ahmed Paşa'nın da katıldığı karışıklıklarda, Yafa ve Beyrut Rus gemileri tarafından top ateşine tutuldular. Ali Bey'in ölümünden sonra, Mısır'ın toplanmış vergi borçlarını ödeyen halefi , Osmanlı Sultanı adına "Akka şeyhi, Nazareth, Tiberiya, Safa ve Galile komutanı" Şeyh Zahir'in elinden Suriye sahilinin tamamını almayı başardı. ingiliz Robinson'un komutası altındaki topçularla birlikte Gazze önlerine gelerek, Gazze'yi işgal etti, ama Yafa halkı onu kabul etmeyi reddetti. Askerleri nihayet 19 Mayıs 1774 tarihinde şehre girdiler ve halkı sindirmek için ölüm saçtılar. Ancak Ali Bey'in halefi Haziran ayında, zaferini kutladığı bir sırada aniden öldü. Bunun üzerine Murad Bey'in komutasındaki Memlükler derhal Suriye'yi terk ettiler. Suriye böylece, özellikle de Şeyh Tahir ve atak oğlu Ali'nin ölümünden sonra tekrar eski valilerinin eline geçti.

Ancak bu olaylar, Osmanlı Sultanı'mn otoritesinin tekrar kurulması ile örtüşmüyor, aksine gücü elinde tutan valilerin idarede özgürlüğü ve keyfiliği anlamına geliyordu. Bâbıâli, bunlardan kurtulmak için sinsi hainler ve kendini kanıtlamış katiller arıyordu, tıpkı 1775-1776 yıllarında Kaptan-ı Derya Hasan Paşa'nın Akkâ ve Sayda hakimi Şeyh Zahir ve oğullarına karşı yaptığı gibi . Tüm bunlara rağmen, Abdi Paşa Suriye'yi 1788 yılına kadar kendi idaresinde tuttu ve büyük bir servete sahip oldu. iskenderun Körfezi'ne kadar bölgenin tamamı bağımsızdı ve Osmanlı Hazinesi ile sultanın hazinesine sahil boylarındaki dik kafalı komutanlardan sadece ara sıra küçük hediyeler giriyordu. Şeyh Zahir'in ayaklanması sırasında, Şam, Sayda ve Trablusşam eyaletlerinin birleştirilmesine dair alınan tedbirin, Osman Paşa'nın ölümünden sonra hükmü kalmadı. 1785 yılında ise Akkâ'yı dostu Selim Paşa'ya bırakan Cezzar Ahmed Paşa, Şam'ın kayıtsız şartsız hakimi olarak
kendini kabul ettirdi .

Mısır, Küçük Kaynarca Antlaşması'ndan sonra Bâbıâli ile tüm ilişkilerini kesmiş ve bunun yanında ticarî önemini de büyük ölçüde kaybetmişti. Frenklere duyulan nefretin sokak çatışmalarına kadar taşındığı iskenderiye eski ticarî ilişkilerini kaybetti, konsoloslar Kahire'den ayrıldı ve Süveyş, kendisine Memlûk beylerinin Mısır'ından çok daha yakın olup, Hindistan ile yapılacak ticarete bağlı olan Suriye'deki şehirlerin iflas edeceğinden endişe duyan Bâbıâli'nin direnişinden dolayı gelişemiyordu. Fransız ticarî temsilcilerden von Trueget tarafından 9 Ocak 1785 tarihinde, Mısır'daki güçlü kişiler arasında ilk sıralarda olup, 1779 yılında Ebuzzeheb Muhammed'in yerine geçen, ancak "[Bulutkapan] Ali Bey hanedanını" yine tam olarak ortadan kaldıramayan Mıırad Bey ile akdedilen ve Hindistan malları üzerinden yüzde 3 gümrük vergisi, Türk vali için yüzde 4 ve şeyhü'l-beled veya emir-i hac diye adlandırılan Memlûk lideri - o dönemlerde bu kişi ibrahim Bey - için yüzde 2 oranında bir ödül karşılığında Fransız tüccarların Osmanlı tebaa gibi muamele görmesini ve eşkiya Bedevilere karşı güvende olmasını sağlayan andaşma, istanbul'da kabul edilmedi. Aksine Karadeniz'de de serbest ticaret talep eden Fransızların buraya yerleşmelerini engellemek için tüm tedbirler alındı. ingilizlerin de bu sularda lider duruma gelme girişimleri aynı şekilde başarısız oldu .

Gelirlerini kendisi ve Memlûk beyleri için israf eden Mısır'ı tekrar geri almak için Kaptan-ı Derya Hasan Paşa filosu ile birlikte 1786 yılında Reşid'e (Rosette) doğru harekete geçti. Murad Bey'in ve silah arkadaşı ibrahim Bey'in adıları, hem Hasan Paşa, hem de para ile hizmete alınan çöl Araplarından kaçtılar. Her yere yanında götürdüğü ehilleştirilmiş aslanıyla mahalli halk arasında hayranlık uyandıran bu yaşlı kaptan-ı derya, Kahire'ye Osmanlı Sultanı'nın yetkilisi sıfatıyla muzaffer olarak girdi. Birkaç ay sonra, bu ülkenin cezalandırılıp, sömürülebileceğini - ki böyle de yaptı - ama bunun için ancak Memlükler tarzında yönetilebileceğini anladı. Para ile hizmete sokulan Araplar çok geçmeden padişahın sancağından ayrıldılar ve Avrupa'daki savaşın patlayacağı saat yaklaşıyordu: Bu yüzden Hasan Paşa, yendiği beyleri yönetime getirerek, istanbul'a geri dönmenin bedeli olarak kendilerinden yüklü paralar aldı. Kahire'de kalan vali, eskiden olduğu gibi şimdi de bir amirden çok, bir esirdi. Beyler, yönetimden feragat etmesi yönünde bir talimat vermedikleri takdirde üç yıllığına görev yapıyordu . Vergi, eskisi gibi düzensiz ve eksik gönderiliyordu.
Sadece Hasan Paşa, eskisinden daha zengin dönmüştü. Mısır, askerî birlik sağlayacak durumda değildi.

Yeniçeriler artık barışsever birer tüccar veya başıboş avarelerdi ve itibarlarını artırmak amacıyla bir muhafız kıtası teşkil eden özel şahıslar tarafından hizmete alınıyorlardı . Beylerin "evleri" - ki, en güçlü muhafız kıtasına sahip olan ibrahim Bey'in 600'e yakın evi vardı - Mısır'ın eşkiya Bedeviler ve huzursuz fellahlara karşı güvenliğini sağlamak için vazgeçilmez birer unsurdur.

Cezzar Ahmed Paşa ya Boşnak, ya da Arnavut asıllı olup, Anadolu'ya gönderilen soydaşlarının yiğitliğine ve sadakatine çok güveniyordu ve onlara terfiler ve hediyeler sağlıyordu. Arnavutlar, Osmanlı paşalarının muhafız kıtalarında heves ve gururla hizmet veriyorlardı ve Avusturyalılar, özellikle de Ruslar kısa bir süre sonra kendi askerî birliklerine Arnavutları almaya başladılar . Bu savaşçı milleder bile artık Babıâli'ye hizmet vemıek istemiyorlardı: istanbul'un, üyeleri miras yoluyla kimi zaman orduda da yüksek veya daha mütevazı rütbelerin sahibi olan yönetici sınıfı, yüksek mevkilere gelmeye çalışan yeni unsurların, başkentte veya Avrupa'daki eyaletlerde yükselme fırsatlarının neredeyse tamamını ellerinden almışlardı. Sadece Boşnaklar, verimli komşu topraklan Hırvatistan ve Slovenya'da zengin ganimetler toplama fırsatı ellerine geçeceği için, Avusturya'ya, imparatorun "havlayan köpeklerine" karşı savaşın açılmasını dört gözle bekliyorlardı.

Ancak, eskiden büyük bir istek ve hevesle Osmanlı'ya katılan bu dağ savaşçılarının yeniden başlamış olan düşmanlıklara katılmalarını engelleyen bir olay daha gerçekleşti. Bosna ve Mora'da olmasa da, Arnavutluk'ta ve komşu bölgelerinde, kötü idare edilen ve hiçbir ideale sahip olmayan devletin parçalanmasına neden olacak olan o doğal eğilim kendini göstermeye başlamıştı. Hayata sadece yüzeysel bakan ve güzel atlar, görkemli silahlar, şehvedi kadınlar, değerli taşlar ve gölgeli bahçelerden büyük zevk alan ve bunları insan ruhunun ulaşması gereken en üst noktası sayan alçak karakterli insanlar için, tıpkı Suriye'de olduğu gibi, 2 bin kese kazanmak üzere, makamlarını 800 kese karşılığında satın alıp , nihayetinde sultanın kapıcıbaşısı tarafından hançerle veya iple boğularak öldürülen paşa veya mütesellim gibi tehlikeli bir göreve getirilmek yine de oldukça güzel bir kaderdi. Diğer taraftan, ün ve hareket peşinde olan enerjik karakterler için böyle geçici bir güç ve insanı hiçbir yere götürmeyen, gözleri kör eden böyle bir zenginlik önemsizdi ve küçük görülüyordu.

Onlar, sadece Tanrı'nin yeryüzündeki tecellisi ve tüm Müslümanların hükümdarı olan padişaha karşı derin bir saygı besliyorlardı ve vezirler ile çökmekte olan devletin diğer yöneticilerini şanslı, ama hiçbir şekilde kendilerinden daha üstün olan rakipler olarak görmüyorlardı ve istanbul'daki entrikacılara kurban gitmeye hiç niyetli değildiler. Çok yüksek bir yaşa kadar - Şeyh Zahir öldüğünde neredeyse 90 yaşında idi ve Cezzar Ahmed Paşa da muhtemelen ondan çok genç değildi - kendilerine emanet edilen eyaletlerde bağımsız beyler olarak hüküm sürmek için her türlü çareye, dur durak bilmeyen çalışmalara, geniş kapsamlı ilişkilere, rüşvet ve zorbalığa, yalana ve yalan yere yemine, ihanete ve cinayete başvurmaktan çekinmiyorlardı. Onlar birer asi idi belki, ama ancak o dönemlerde Osmanlı Devleti'ndeki durumların izin verdiği türde asilerdi, zira Mısır ve Suriye'de Ruslar veya Arnavutluk'ta Avusturyalılar ile kurdukları gizli ilişkilere rağmen, Sultandan ayrılmaya hiç niyetleri yoktu. Gücü ellerinden alabilecek her türlü emre karşı geliyorlar; Sultanın ulaklanm hiç acımadan zindana attınyor, zehirliyor ve öldürtüyorlar ve ertesi gün, Babıâli'ye para göndererek tekrar barışmaya ve böyle bir güç gösterisinden sonra tekrar onay almaya çalışıyorlardı. Tabii ki tüm bunları ancak kurnaz ve kıskanç bir komşu veya düşmanları gelip, bu inatçı asileri ortadan kaldırana kadar yapabiliyorlardı; ve tabii ki katili, daha yüksek bir iradeye sahip ise daha sonra maktulün yaptığını yapmaya devam ediyordu.

Eski bir Arnavut hanedanından gelen veya 1776 yılında hayata veda eden işkodra Valisi Buşatlı Mehmed Paşa'nın oğlu Mahmud Paşa da aynı yolu takip etti. Bu genç soylunun, efendiler tarafından yönetilen istanbul'da soyuna, zenginliğine ve yeteneklerine uygun olabilecek bir kariyer yapması mümkün değildi. Bu yüzden babasının kararlı bir biçimde mirasını isteyince, babasının sözde 6 bin kese parasına el koymak üzere Çerkeş Bey'in gönderildiğini öğrendi. Mahmud, Çerkeş Bey'i ve aynı amaçla gelen halefi Aydoslu Kurt Paşa'yı yenmeyi başardı. Bu arada Bâbıâli'de resmi olarak, bu servetin "en fakir eyalet" olan Arnavutluk'tan değil, ailesinin uzun zamandan beri Venedik ve civardaki Venedik'e ait topraklarda sürdürdüğü yoğun ticari" ilişkilerinden kaynaklandığını, dolayısıyla babasının yaptırdığı köprü ve kervansarayların da cömertliğinin birer işareti olduğunu şikâyeten bildirmeyi de ihmal etmedi. Çerkeş Paşa, istanbul'da haklı oldukları dava için görüş bildirmek üzere onurlu bir şekilde gönderildi .

Mahmud Paşa böylece Bâbıâli'nin da nzası ile işkodra Valisi oldu. Derhal kendisi gibi gözüpek bir genç olan Ali Paşa ile irtibata geçti. Ali Paşa, Tepedelen Köyü'nden geliyordu ve büyük bir acımasızlık ve akla gelmez yöntemlerle Gardikili düşmanlarını cezalandırmış; kayınpederinin elinden Delvine Paşalığını almış; Ergiri Kasrı (Argyorkastron)'nın aynı zamanda eniştesi olan yeni valisini öldürmüş; Pindus Nehri'nin Haydukları olan Kleftleri kendisine vergi ödemeye tâbi kılmış ve nihayet Tesalya Valiliği'ni satın almıştı . Mahmud Paşa bunun yanında 12 küçük gemiden oluşan bir filo yaptırdı, hizmetine Alman mühendisleri aldı ve Rusların himayesinde bulunan Karadağlılara ve Venedik'e tâbi Pastroviçlere pervasızca saldırdı. Ayrıca üzerine gönderilen Elbasan Valisi Kurt Paşa'yı da yendi ve nizamî bir ordu ile üzerine yürüyen 12 paşayı da yenmeyi başardı. Venedik, bu huzursuz komşusundan şikâyetçi oluyordu ve Bâbıâlil'nin müdahale etmesini istiyordu.

Venedik bu arada 1783 yılının Nisan ayında Avusturya ve Rusya ile bazı maddeleri Türkler için tehlike oluşturan bir ticaret antlaşması yapmıştı. Belki de Türkler, Osmanlı Devleti'ni aralarında paylaştırmayı düşünen devletlerin Mora ve Takımadalar'ın hakimiyetini Venedik'e vermek istedikleri haberini almışlardı. Artık hor görülen Venedik Balyosu ise, istanbul'da Dalmaçya'daki Schiavoni [Sloven] bölgesi serserilerinin hamisi rolünü abartarak oynuyordu . Berberiler ile yaşanan anlaşmazlıklar ve Goletta Limanı'nın 1774 yılında Angelo Emo tarafından top ateşine tutulması da Osmanlı Sultanı ile dostane ilişkiler üzerinde ters bir etki yaratmış olabilirdi . Nihayet 1786 yılında Suriye'de Osmanlı hakimiyetini tekrar tesis eden Kaptan-ı Derya Hasan Paşa, bu sefer Arnavutluk sahillerine geldi, ama Mahmud Paşa'yı cezalandırmak için değil. Aksine, kısa bir süre sonra Tırhala Valisi ve istanbul'dan Yanya'ya giden yolun koruyucusu olan Tepedelenli Ali Paşa ve 1778 yılında kendini kanıtlamış korsanlar olarak hâlâ önemli bir askerî rol oynayan namlı Dulcigno'lular ile birleşti ve Mahmud Paşa'nın boyun eğerek talep ettiği affı sağladı.

Mahmud Paşa, bunun üzerine ödenmemiş verginin bir kısmını Manastır Valisi'ne tediye etti. Tüm bunlardan cesaret alan Mahmud, daha sonra Maltalılar ile ittifak hâlinde olan Venediklilere saldırdı. Venedik, barışı tekrar sağlamak için 15 bin taler ödemek zorunda kaldı.

1787 yılının yaz aylarında Buşatlı Mahmud Paşa tekrar komşu eyaletlerin paşalarına karşı sefere çıktı. Tepedelenli Ali Paşa ise, ölmüş olan Yanya, Arta, Akarnanya ve Suli Valisi'nin topraklarına saldırmaya hazırlanıyordu ve 1788 yılında bunu gerçekleştirdi . Daha 1776 yılında Selanik'te bir ticarî temsilcilik açmak isteyen Avusturya, bu asi şahsında paylaşım planları için bir müttefik bulduğuna inanıyordu. Son savaşta korkudan ödü patlayan Avusturya elçisinin oğlu genç Brognard*, itimadnâmesiyle geldi ve onurlu bir şekilde karşılandı. Ancak kısa bir süre sonra kayserin gizli elçilik heyetinin tüm kanlı başları istanbul'a gönderildi. Kuzey Arnavutluk'un beyi bu sayede Bâbıâli'nin tekrar gözüne girmişti. Ancak tüm bunlara rağmen, mahalli menfaatlerini tehlikeye atmaktan başka bir işe yaramayacak savaşa gireceğini sadece onu tanımayanlar söyleyebilirdi.

Yeni savaşı başlatırken, erzak ve malzeme temini için her türlü tedbiri almış olan devlet adamları, kelimenin tam anlamıyla ortadan kaybolmuş sipahilerden , banşsever zanaatçı ve tüccar veya avare takımından başka bir şey olmayan yeniçerilerden ve sadece kendi amaçları için yaşayan ve savaşan eyalet askerlerinden yeni bir ordu oluşturmak zorundaydılar. Başa çıkılması gereken en büyük zorluk bu idi ve hemen bir felaketin ortaya çıkmaması sadece Avusturya ve Rusya'nın, Bâbıâli'nin böyle bir karar alacağını düşünmedikleri, dolayısıyla hazırlıksız olmalarından kaynaklanıyordu.

Sadece Romen prensliklerinde Başbey Çayıroğlu komutasında 10 bin kadar Anadolu askeri bulunuyordu. Bu birlikler derhal Boğdan'ı yakıp yıkmaya başladılar ve bu gelişme karşısında öfkeye kapılan Prens ipsilanti Avusturya temsilcisi Baron von Metzburg ile irtibata geçti. Kasım ayında halka Bâbıâli'nin iyi düşünceler taşıdığına ve kendisinin de sürekli ihtiyatlı davrandığına dair güvence verdikten ve köylerini terk edenler tekrar geri çağırdıktan sonra, Avusturya birliklerini ülkeye geldikleri takdirde kurtarıcıları olarak karşılayacaklarına dair Ağustos'ta yaptığı teklifi yineledi. "Ülkenin tamamı kurtuluşunu, mutluluğunu ve varlığını sadece imparatorluk sarayından bekliyor ... Kendisi ise Avusturya birlikleri tarafından burada muhafaza edilmekten başka bir şey istemiyordu". Huzursuzluk yaratan unsurlar, Focşani'ye karargâh kuran Bekir Paşa tarafından Turla boylarındaki kalelere ve Özi'ye gönderildiler. Bu arada yeniçeriler disiplinli askerler olarak yerlerini aldılar . Ama Başbey Çayıroğlu'nun bir araya topladığı derme çatma askerlerinden kendisine karşı ayaklanan 3 bin kadarı firar etti ve istanbul'a doğru yola çıktı. Tabii ki yollan üzerindeki "sultanın zavallı reayalarını" da hiç esirgemediler. Firar sebebi olarak ulûfelerinin gecikmesini ileri sürdüklerinde kendilerine hemen 90 kese dağıtıldı, ama dağıtılan paralar bile bu ayaktakımının Silivri ve istanbul yakınlarındaki diğer yerleşim yerlerinde soyguna çıkmalarını engelleyemedi. Nihayet Gelibolu'da gemilere binip, zafer kazanmış olmanın bilinci ile Anadolu'ya geri döndüler .

Yeniçeriler de daha iyi bir durumda değildiler: istanbul'da çeşitli ortalar birbirleriyle sokak savaşlan yapıyorlardı ve Boğdan'da nihayet kış aylarında tekrar istanbul'a dönene kadar atları, hatta boyarların faytonlarını bile çalıyorlardı. ipsilanti'nin iyi tahsil görmüş sekreteri olup, daha sonra "Voyage de la Propontide et du Pont-Exin" ve "Voyage de la Troade" adlı eserleri yazan Abbe Le Chevalier, yeniçerilerin bu meydan okuyucu tavırlarından korkuya kapılarak Avusturya'ya kaçmıştı. Mısır'dan acilen geri dönen Hasan Paşa'nın kalyoncularına gelince, Fransız elçinin sayfiyedeki evine zorla el koydular ve burayı ancak nöbetçi yeniçeriler ile çatışmaya girdikten sonra terk ettiler.

iyi ama Bâbıâli'nin elinde hangi askerler kalıyordu? işte bu yüzden Bâbıâli, büyük bir kısmı Rumeli'de yaşayan Tatarları harekete geçirebilmeyi umut ediyordu. 10 Eylül'de kısa bir süre önce idam edilen Şahin Giray Han'ın oğluna en yüksek iktidar nişaneleri ve "Kavşan, Tombosar (Dubossary/Dubasari), Bucak, Kuban ve Tatar milletinin seraskeri" ünvanı verildi. Sadrazam, yapılan merasim sırasında sağında at sürüyordu ve böylece onu silah arkadaşı olarak kabul ettiğini gösteriyordu. Onun görevi, meşru Kırım Hanı olarak tanınmak için, miras hakkına sahip olduğu Kırım'ı fethetmekti. Sultan'ın hizmetinde olarak aslında 15 bin kadar olup, ancak istanbul'da 40 bin kadar askerden oluşan bir ordu oldukları tahmin edilen Zaporog Kazakları'nın başına da yine bir tuğ verilen bir bey atandı . Bunun dışında sadrazam ayrıca Abazaları ve Çerkesleri de para karşılığında hizmete alabildi, ama bunlar "fazladan bir kuruş için" Rusların hizmetine girmeye de hazırdılar.

Sadrazamın sadece tek bir çaresi vardı: Sadakatsiz Hristiyanlara karşı kutsal savaş ilan etmek. Bunu yaptı da, ama Hristiyan uyruklarını da savaş alanına sürmek zorunda kaldığı için, savaşın tüm karakteri farklı bir hâl almış oldu. Sayısız Rum, baskı altındaki patriğin emirleri de ilan edilerek, kaptan-ı deryanın filosunda görev yapmaya zorlandı. Bu arada Lampros Katzonis, Trieste'ye giderek burada 1788 yılında bir Amerikan gemisi satın alıp, bu gemiyi "Kuzeyin Atina'sı" adında bir Yunan savaş gemisine çevirdi. Kısa bir süre sonra ihtilal bayrağı, Takımada sularında göründü. Yurtdışında yaşayan zengin Rumlar, tekrar açılması planlanan özgürlük savaşı için Katzonis'in "filosunu" hazır hâle getirmek üzere gerekli parayı sağlıyorlardı . Sadece Arnavutlardan, leventlerden ve yeniçerilerden, hatta Romenlerden, tek tip olmasa da büyük ve oldukça disiplinli bir ordu oluşturmuş olan Eflak Prensi, Karpat Dağları'nın tüm geçitlerini başarılı bir şekilde denediyordu ve genç Kantakuzenler, özellikle de aralarından Rusya'da yetişmiş Johann ve Nikola kardeşler gibi bazı boyarların Hristiyan bir rejim, hatta bizzat Almanlar için yürüttükleri kışkırtıcı faaliyetlere -Mavroyani, asilzâdelerden bazılarını rehine olarak Tuna'nin diğer tarafına gönderdi - ve Avusturyalıların Olt Nehri'nin her iki kıyısındaki bölgeleri işgal etme girişimlerine aldırmaksızın, Osmanlı Sultanı adına bu eyaleti muhafaza edebildi. Hareketli ve ihtişamlı sözlerle sadık Eflaklarını, sadakatlerini ve böylece selametlerini tehlikeye atabilecek bu Batılı "farmasonların" hile dolu fısıltılarına karşı uyardı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir