Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eyaletlerin Durumu, Yeni Osmanlı Rus Savaşı, Küçük Kaynarca

Küçük Kaynarca Barışı(1774)

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Eyaletlerin Durumu, Yeni Osmanlı Rus Savaşı, Küçük Kaynarca

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 22:31

EYALETLERİN DURUMU.
YENİ ORDU VE BAŞARISIZLIKLARI.
YENİ OSMANLI-RUS SAVAŞI KÜÇÜK KAYNARCA BARIŞI(1774)


Osmanlı İmparatorluğu'nun yine bölünmesini gündeme getirecek bu bahtsız savaşın tüm suçunu sadece Sultan III. Mustafa'nın üzerine atmak yanlış olurdu. Bu yeni savaş daha çok İslam'ın o güne kadar maruz kalınan birçok hakaret ve kayıp için yapılan bir öç alma savaşı olacaktı.

Türkiye, belki de tarihinde ilk kez, uzun vadeli kültürel değişiklikler sayesinde gerçekten de bir dereceye kadar Türklerin ülkesi hâline gelmişti. Daha önce de belirtildiği gibi, kendi ana dillerini ve geleneklerini sürdüren ve kanlarında kendi halklarının katışıksız özelliklerini taşıyan yeni mühtedi ve devşirmeler, artık yönetimde yer almıyorlardı. Resmi Ahmed Efendi gibi, annesi babası muhtemelen Müslüman olan Resmolu bir Rum olarak ana dilini unutmamış olanlar çok nadirdi. Osmanlı Devleti'nin üst düzey yöneticilerinin çoğu, 1750 yılı dolaylarında artık az çok ün salmış devşirmelerin oğulları değil, gerçek Türkler idi. Anadolu'dan istanbul'a bilgili, çalışkan ve hırslı genç adamlar geliyordu. Yorulmak bilmeyen, zeki ve yetenekli hukuk ve ilahiyat öğrencileri, düşüncelerini sesli olarak dile getiren ve sonunda seslerini duyuran - ki aksi takdirde ayaklanma kapıda idi - meslektaşları tarafından derhal siyasî meseleler hakkında bilgilendiriliyorlardı. Devletteki herşeyin bağlı olduğu bir sınıfa dahil oluyordu ve kısa bir süre içinde kendi değerini takdir etmeyi öğreniyordu. Eğitimini tamamladıktan sonra imam veya kadı oluyordu ve sadece doğuştan Türk olanların ulaşabileceği en üst dinî makamlara kadar yükselebiliyordu.

Ama kalem erbabı olarak bürokraside de onu en az bunun kadar parlak bir gelecek bekliyordu. Güçlü bir memurun sekreteri, kendini diğer efendiler arasında Arap ve Fars üslûbu hakkındaki bilgisi ya da iyi çevrelere girerek (bu bürokrat çevrelerinde kötü hicivleriyle
meslektaşlarına hakaret eden ve sultanın yazılarını İngiliz elçisi Porter'in burnunun ucuna dayayan Reis Abdi Efendi'ye çok gülünüyordu), devlet belgelerini hazırlamaktaki marifeti, şiirsel anlatımda ustalık ve nüfuzlu kişilerin, hatta sultanın hayatına neşe katmak için yarattıkları fırsatlar sayesinde mektupçu, nişancı, reis efendi, kubbe veziri, hatta sadrazam olabiliyordu. Böyle bir makama geldikten sonra da camilere ve kütüphanelere bağış yaparak adını ebedileştirebiliyordu, ardından da bilginler sınıfından diğer şairler tarafından şiirlerde dilA getirilme sırası ona geliyordu.

Geçen iki yüzyılın kaba, savaşçı, ganimet ve görkem düşkünü devşirmelerinden çok farklı olan bu insanlar artık Avrupa'yı geziyor ve yeni Avrupa kültürü ile eski Doğu kültürü arasındaki farklılıklara bakıldığında Batı Hristiyanlarının yaşam tarzını öğreniyorlardı. Fransız veya Rus ev sahipleri ise ziyarete gelen Osmanlı diplomatları güzel yapılar, sanat koleksiyonları, tiyatro, müzik, dans ve etiket kuralları ile şaşırtma hakkını kendilerinde görüyorlardı. Varşova'dan, Petersburg'dan, Viyana'dan, Berlin'den ve Paris'ten dönen bu Osmanlı diplomatlar, yabancı ülkelerde gördüklerini yazıyorlardı ve bu sefaretnâmeler yoğun ilgi görüyordu .

Elçi eşlerinin sarayda kadınları ziyaret ettikleri ve saray kadınlarının da karşı ziyaretlerde bulunduğu ve Türklerin Avrupalı temsilcilerin balolarına ve akşam yemeklerine davet edildikleri bir dönemde, Batılı diplomatların üst düzey Osmanlı çevreleri ile yoğun ilişkilerinden dolayı başka bir hayat tarzı hakkındaki bu bilgiler oldukça yaygındı.

Osmanlılar, bunlara çok soğuk bakıyordu ve içinden bayağı olduğu kadar ahlaksız da görünen bu alışkanlıkları kınıyordu. Resmi Ahmed Efendi'nin Viyana seyahatinden sonra kaleme aldığı seyahat notlarında [Sefaretnâme] Avusturya Sarayı'ndaki alışkanlıklar, "sabahın geç saatlerine" kadar uyuma alışkanlığından, öğle yemeği yedikten sonra ikindi vakti tekrar yeme alışkanlığından, arabalarla yapılan gezintilerden, tiyatro gösterilerinden, şamdanların ışığında yapılan oyunlardan ve sefahatlere iten akşam yemekleri gülünç bir biçimde tasvir edilmişti; kısacası, onlan tembel, dejenere, sefahate ve eğlenceye düşkün, Berlin'deki "Brandenburg'lu" Prusya Kralı [II. Frederik] tarafından haklı olarak cezalandırılan bir toplum olarak
görüyordu6. Kadınların - ki bunların arasında kraliçeler, imparatoriçeler de vardı - erkeklerin önünde dans etmelerinin onurlu olduğundan büyük şüphe duyuyorlardı ve asil bir kan taşıyan bu şahsiyetlerin meraklı seyircilere böyle bir eğlence sağlamak için kendilerini bu kadar alçaltabilmelerine şaşıyorlardı. Oysa Türkiye'de böyle bir şeyi sadece sarayın içinde her iki cinsten sanatkârlar yapabilirdi. Orada bulunan kocalar karılarının danstan sonra, yabancı erkeklerle gizlice başka bir odaya geçtiklerini söylemekten de kendilerini alamıyorlardı . Osmanlı elçileri, Prusya alaylarının gücü, belki de örnek alınacak disiplinleri, ama mutlaka güzel üniformaları içinde daima muktedir ve muzaffer "Brandenburglu" dan övgü ile söz ediyorlar ve onlan tüm korkak Avusturyalıları ve cüretkâr ve sefahata düşkün Ruslan yok edebilecek yegâne güç olarak görüyorlardı.

Ulema tarafından islâm'ın ideallerine göre yönetilen yeni Türk çevrelerinde özgür, bilgin ve rüşvet yemez Hristiyanlar bile itibar görmüyorsa; reis efendiler, vezirler ve musahibler, sadece fazla güç kazanan bu barbarların ve kâfirlerin ordu formasyonunda ve silahlanmada kullandıkları teknik gelişmeleri ve strateji ile taktiklerini öğrenmek istiyorlar - ki Türklerin tüfeklerine takılan süngüler Hisarcık'ta ve Iran savaşlarında görevlerini yapmıştı - ve bu amaçla seçkin birliklerinin Bonneval, Champfleury, De Tott gibi adamlar tarafından eğitim görmesini sağlıyorlarsa, o zaman Rumlar, Aleksander Mavrokordato zamanında sahip oldukları önemi nasıl koruyabilirdi? Belgrad barışında arabuluculuk yapan Aleksandru Gika'nın Osmanlı meslektaşları gibi tuğ takmasına izin verilmedi. Daha 20 yıl önce Ioan Mavrokordato, Pasarofça Kongresi sırasında ikinci temsilci olarak Romen Prensi makamına istinaden getirdiği görkemli kortejini geri göndermek zorunda bırakılmıştı . Aleksandru Gika'nın, 1739 yılında Avusturya ile yapılan anlaşmanın metninde Bâbıâli tarafından uygun görülmeyen değişiklikler yaptığı için boynu vurulmuştu. Gika'nın, daha doğrusu yaşlı Mavrokordato'nun ekolünden gelen Romen asıllı halefi olup, Kallimahos adı ile anılan Johann Calmaşul, tıpkı Rum Patriği gibi görevden alındı ve her ikisine karşı Kıbrıslıların, adanın has olarak verildiği sadrazam hakkında şikayette bulunmalarını engellemedikleri için ölüm fermanı çıkartıldı. İkisi de sadece Avrupalı temsilcilerin müdahalesi ile kurtarılabildi.

Konstantin Mavrokordato, sürekli kanıtladığı sadakatine ve ailesi gibi Osmanlı Imparatorluğu'na gösterdiği büyük hizmetlere rağmen, Limni Adası'na sürgüne gönderildi. Bükreş'te Eflak Prensi olarak hayata veda eden Grigore Gika'nın oğulları Madıeus ve Skarlatos, tıpkı yaşlı Rakoviça'nın ahlaksız oğulları Konstantin ve Stefan gibi, siyasi açıdan hiçbir önem kazanamadılar. Onlar sadece büyük meblağlar karşılığında, sürekli tehdit altında olsa da Romen prensliklerinde iktidarda kalabildik ve ancak üç yıl sonra tekrar ödemede bulunarak "mükerrer" konumlarını yenileyebiliyorlardı. Istanbul'da Romen Boyar unvanları taşıyan ve Romen hanedanları ile evlilikten dolayı akrabalık bağları kurmuş gerçek Rumlar yaşıyordu. Onların görevi, Bükreş ve Yaş'da himayelerine aldıkları prensleri kapı kethüdası olarak temsil etmek, onlar adına krediler almak ve borçlarını ödemek, yine onlar adına Fransız ve Levanten casuslar Linchoult, Laroche, Nagny ve diğerleri tarafından Avrupa siyaseti hakkında toplanan bilgileri Babıâli'ye iletmek ve nihayet onların davası için ezelî rekabetten dolayı düşmanları olan hanedanlara karşı savaşmaktı.

Bu temsilcilere, irtibat hâlinde oldukları kölelerin ve kadınların arabuluculuğu ile nüfuzlu kişilerin kapılan açıktı ve kimi zaman, Bâbıâli üzerinde sürekli siyasî bir nüfuza sahiplermiş gibi görünüyordu. Nikolas Suzzo (Soutzos, Sutu), - Italyanca olarak yazdığı mektuplarda Suzzo imlasını kullanır- Rusya ile savaşın çıkmasında büyük bir rol oynamıştı ve bu sayede askerî seyahatler için fazla hastalıklı ve yaşlı Skarlatos Karaca'nın yerine Bâbıâli'nin tercümanı oldu.

Skarlatos'un oğlu [Iskerletzâde] Aleksandru Gika'nın hüküm sürdüğü Eflak'ta ve Ruslar tarafından isyana teşvik edilen Stefan Knez'in hüküm sürdüğü Karadağ'da , Pirvu ve Mihail Kantakuzen kardeşler gibi Ruslara meyilli Boyarlara Petersburg'daki yeni çariçenin [II. Katerina] resimlerini ve mektuplarını teslim etmek ve insanları özgürlük vaat eden Ortodoks gücün Türklere karşı olası bir savaşına hazırlamak üzere, Karazin gibi sahte keşişlerin serbestçe dolaşmalarına izin verilirken, yaşlı babasından sonra Boğdan tahtına çıkan Grigore Kallimahos, Yankorov gibi casusları, "manzara ressamı" olduklarını beyan etmelerine rağmen izletiyor, tutuklatıyor ve idam ettiriyordu . Bizzat Tatar Hanı ve rahat bırakmadığı Hristiyanlar arasında himayesinde olanlar bulunan sultanın kız kardeşi hakkında şikayette bulunan nüfuzlu Rum Stavraki, gücünün doruğunda olduğunu düşündüğü bir zamanda, kendisinden nefret eden ve cüretkâr davranışlarını kınamak amacı ile camilerin duvarlarına afiş asan Müslüman halkın öfkesine kurban edildi ve zorla para topladığı ve Eflakları ayaklandırdığı gerekçesi ile sultanın bizzat emri üzerine 28 Ağustos 1765 tarihinde Amavutköy'de kendi sarayının önünde idam edildi.

Bu idamda Suzzoların da payı vardı. Nikolas'ın kardeşlerinden biri Stavraki ile aynı akıbete uğradı ve muhteris Nikolas Suzzo da celladın elinde hayatını kaybedecekti. Osmanlılar, nüfuzlu ve nüfuzsuz diğer Rumlara karşı da aynı küçümseme ile davranıyorlardı. Rum halk kitlelerinin 1752 yılında İstanbul Patriği'ne başkaldırmaları, sadrazama şikayet etmeleri, yandaşı olan Fenerlilerin evlerini tehdit etmeleri ve başkentin bir kısmında isyan havası estirmeleri bu şekilde açıklanabilir. Uyanan Müslüman bilinci ve Anadolu'dan gelen gerçek Türklerin Rumlara antipatisi, Rumların nüfuzunu azaltmış ve Mavrokordato'un Osmanlı enerjisinin Rumlar sayesinde canlanacağına dair umutlarını yok etmişti .

Bu şardar altında Rusya ile ilişkilerin Rusların Lehistan'daki her yeni düşmanlığın ve Rus casuslarının gizli tahribatlanyla gerginliği daha da artıran her yeni haberin nihayet sadece savaş ile çözülebilecek bir krize dönüşmesi şaşırtıcı değildi. Herşeyi inkâr edip, tersine çevirmeyi başaran Rus diplomasisinin , Bar Kasabası'nda toplanan vatanseverleri (Patriyodar) ülkesini yabancı güçlerin üstünlüğüne karşı korumaya çalışanlar olarak değil de, basit birer Katolik ayrılıkçı (Dissedent) olarak kabul etmesi üzerine bunlar, General Weissmann'ın askerlerinin karşısında Boğdan'a kaçmıştı. Bu kaçakların arasında Potocki ve Kasinski de bulunuyordu.

Sultan kızlarından birinin eşi olup, sultan eniştesinin en uysal araçlarından biri olan Sadrazam Muhsinzâde Mehmed Paşa (7 Ağustos 1768 tarihine kadar sadrazam) rahatsızlık veren bu misafirleri tam kapıcılarına kovdurmayı düşünürken , Prens Gregor Kalimaki, General Weissmann'ın kendisine ve Hotin'deki paşaya hakaret dolu bir mektup yazdığını ve Kazakların, zengin Leh asıllı Yahudiler bulmak bahanesiyle, Balta pazaryerini yağmaladıklarını bildirdi. Muhsinzâde Mehmed Paşa derhal görevden alındı ve yine sultan kızlarından biri ile evli olan eski Hotin Beylerbeyi Hamza Mahir Paşa, sefere çıkmak üzere sadrazam tayin edildi.

O dönemde Lehistan ile başa çıkabilmek için barışa ihtiyaç duyan Rus diplomasisi, mümkün olan tüm özürleri dileyip, garantiler vermesine rağmen, herhangi bir sonuç elde edemeyince -Weissmann geri çağrıldı ve Kazaklar acımasızca cezalandırıldılar - Bâbıâli düşmanlıkları yeniden başlatmak için gerekli tedbirleri almaya başladı. Resmi bir beyanla anlaşmazlığın sorumluluğunu, Lehistan'da anlaşmalara ve sorumluluklarına aykırı hareket ettiğini ileri sürerek Rusya'ya yükledi. Barışı bozanların Kazaklar olduğuna dair mazeretler, Sultan III. Mustafa tarafından hiçbir şekilde kabul edilmedi. Şeyhülislâmın bir fetvası, savaşı "önlenemez" şekilde gerekli kıldı. Rusya, 16 veya 27 Kasım tarihindeki cevap yazısında, Bâbıâli'nin, Rus elçi Obreskov'a çariçe adına mevcut anlaşmalarla hiçbir ilgisi olmayan yükümlülükler üstlenmesini talep ettiğine dair şikayette bulundu ve tüm Hristiyan dünyasının "Hristiyanların ortak düşmanına" karşı savaşma kararını hatırlattı. Başka bir açıklamada Türklerin ilan ettikleri beyannâmede belirtilen nedenler, detaylı olarak ele alınıp, çürütüldü . Patriyodar resmen, Podolya'nın tamamını ve Ukrayna'yı Romen prensliklerin örneğine istinaden Bâbıâli adına fethetmek isteyen, hatta bunu çoktan vaat edip, inançlarına ihanet eden hainler olarak kabul edildiler.

Savaşçıları kısa bir süre önce Boğdan'a akın eden Kırım Giray Han, Tatar Hanı tayin edildi ve çariçeyi zincire vurup, istanbul'a getirmeyi vaat etti. 20 Ekim'de, yine Sultan III. Mustafa'nın kayınbiraderlerinden eski reis efendi ve nişancı [Yağlıkçızâde] Mehmed Emin Paşa'ya devletin mühürleri teslim edildi. Divân tercümanı Aleksander'in oğlu Grigore Gika, Eflak Prensliği'ne getirildi. Yeni Reis [Hacı Mehmed Emin Recâîj Efendinin yanına ise tercüman olarak Nikolas Suzzo verildi. Bu arada prensliklerde sadece erzak depolanmakla kalmayıp, Romenlerden oluşan birlikler de oluşturuldu ve bunun için Arnavudar ve Bulgarlar da çağrıldı. Daha önce, 6 Ekim'de Kayserili eski Sadrazam Hamza Mahir Paşa, Rus elçisi Obreskov'u yanına çağırmış ve Lehistan'da anlaşmalara aykırı olarak Rus birliklerinin toplanması hakkında şikayette bulunmuştu, zira Bâbıâli, 1757 yılında Lehistan'dan sadece belirli sayıda Rus'un geçişine izin vermişti " . Obreskov, kaba sözler ile eleştirildi ve Yedikule zindanlarına götürüldü . Osmanlı imparatorluğu, uzun süren barıştan dolayı güçlendiğinden, intikam saatinin nihayet geldiğine inanıyordu. Şeyhülislâm [Hacı Veliyüddin] Efendinin vefatından sonra banşçıl ulema sınıfının ulusal ve dinî savaşa karşı son direnişi de kırılmıştı. Sınırsız özgüvenin hüküm sürdüğü o günlerde, imparatorluğun gelişimi için savaşın gerekli olduğundan emin olan ve Tanrının doğru yolda olanları koruyacağına inanan herkese karşı acı eleştirilerde bulunan Ahmed Resmi Efendi'ye kimse kulak asmıyordu . Sultan, bahar ayında sancak-ı şerif ile ezelî düşmanının üzerine yürüyecekti . Bu esnada düşmana kış aylarında, Ozi Nehri kenarında kaçak reayaların yerleştiği Yeni Sırbistan Eyaleti'ne yapılacak bir saldırı ile meydan okunacaktı.


Askerî kayıtlara bakılır ise 1768 yılında Bâbıâli oldukça büyük bir orduya sahipti. Sadece istanbul'da 160 ocak vardı. Gerçekte ise durum farklı idi: Daha önce de bahsedildiği gibi yeniçerilerin çoğunun sadece kayıtlarda adı geçiyordu. Sultan I. Mahmud'un kendilerine tanıdığı idhal edilen malları için gümrük ödememe hakkını kullanıyorlar, bunun dışında ticaret yapıyor ve aslında yerleşik oldukları Suriye ve Mısır'a kadar uzanıyorlardı. Bir süredir her zengin arazi sahibi ve her önemli tüccar "Ağa" unvanını taşıyordu. Böylece önceleri sadece askerî bir unvan olan ağa unvanı, yeniçerilerin imtiyazlarından istifade eden belirsiz bir ekonomik sınıf için kullanılıyordu .

Bu ağalardan biri, Boğdan'daki Galatz'ta bile temsilcileri bulunan istanbul Gümrük Emini Ishak Ağa idi . Serhad boylarında ayrıca askerî unvanı sayısız sürünün ve zengin tarlaların mülkiyeti ile birleştirmesini bilen ve Bâbıâli'nin izni olmadan, ülkenin beyleri olarak idareyi kendi ellerine alan ayanlar vardı. Bundan dolayı Istanbul'da ancak 8-10 bin civarında eğitimli ve itaatkar yeniçeri bulunuyordu ve bir diğer 200-300 bin, belki de 400 bin yeniçeri, saygı uyandıran üniformalarının koruması altında eyaletlerde yaşıyordu. 3 ilâ 99 akçe arasındaki üç aylık ulufelerini kimisi temsilciler aracılığıyla alırken, bir kısmı ulufe belgelerini üçüncü kişilere satıyordu. Üst düzey yöneticiler, hizmetlilerine yeniçeri belgesi "lütfediyordu ve kimi zaman önemli dostlar fahri yeniçerilikle taltif ediliyordu . istanbul'un müdafaa kıtası ayrıca toplam 13 bin kişilik 6 sancak sürekli sipahilerden, 4 bin cebeciden ve 2 bin topçudan - ki topçu kayıtlarında 40 bin kişi kayıtlı idi - bostancılardan ve sarayın diğer silahlı hizmetlilerinden oluşuyordu. Bunun dışında imparatorluğun savunması timarlı sipahiler, Arnavutlar ve paşaların kendi birlikleri arasında dağıtılmış olduğundan, kullanılabilir ordunun sayısı kesin olarak belirlenemiyordu .

Eyaletlere gelince, her biri neredeyse bağımsız bir konumda idi. Cezayir'de ve tüm Berberistan sahillerinde "Bey" unvanı miras bırakılabilir hâle gelmişti. Batı kültürünün etkisi altında "nazik, mutedil ve kibar beyler hâline gelmişlerdi ve köleleri etrafta "iyi giydirilmiş ve beslenmiş" olarak dolaşıyorlardı. Komşu bedevî kabileler vergilerini düzenli olarak ödüyorlardı. Ordu iyi eğitilmişti ve daha iyi bir görüntüye bürünmüştü.

Bardo'daki sarayı yabancılarda hayranlık uyandıran36 bu Afrikalı beylerin hazinesine, âşâr, baş ve köle vergisi ile gümrük vergilerinden zengin gelirler akıyordu. Ama paşanın otoritesi kalmamıştı ve gezginler bile Osmanlı paşalarından bahsetmeye gerek görmüyorlardı. 1769 yılında Berberiler, bu arada Korsika'ya yapılan akınlar ve Hristiyan gemilerin sürekli olarak uğradıkları saldırılar için intikam almak isteyen Batılı güçler ile savaştılar . 17. yüzyılda ve Prut savaşı sırasında 10-12 bin civarında memlükden oluşan süvari birlikleri gönderen Mısır'da anarşi hüküm sürüyordu . Yerel köylüler kendi geçimini düşünürken, Memlûk beyleri birbirleri ile amansız bir şekilde savaşıyorlardı. iktidara gelen bir o tarafın, bir bu tarafın esiri olan paşaların fermânları her zaman göz ardı ediliyordu. Hoşnut olmayan rakiplerin üç tuğlu bir vezir olan Kahire Beylerbeyi'nin kalesine yaptıkları cüretkâr ve başarılı bir saldın, paşanın Yukarı Nil bölgesine kaçmasına ve burada mukabelede bulunmak için gerekli hazırlıklar yapmasına yol açardı.

Memlükler ve bey unvanına göz diken ağalan, Murad Bey yerine bir ismail Beyi, bir Yusuf Beyi lider kabul ediyorlardı. Bu yüzden Bâbıâli, Mısır'dan ne askerî, ne de maddî yardım bekleyemezdi. Rus savaşının sürdüğü kritik dönemlerde bile Mısırlı tiranların anlaşmazlıkları sürekli devam etti ve büyük bir tehdit altındaki Osmanlı imparatorluğu'nun menfaatleri göz ardı edildi. 1769 yılında iktidara gelen [Bulutkapan] Ali Bey, tamamen bağımsız bir hükümdar gibi hareket ediyordu. iskenderiye ve Sultan IV. Mustafa'nın kanal açmayı planladığı Süveyş'i tahkim ettirdi ve Hristiyanlar ile siyasî ilişkilere girdi.

Mısır Valisi Ali Bey'in Akkâ'yı fethetmek ve Dürzüleri kendi davası için kazanmak üzere bir şeyh gönderdiği Suriye'de paşalar yine bağımsız hükümdarlar gibi hüküm sürüyorlardı ve güçlü bir paşanın büyük ayaklanmalara neden olmadan Halep'ten Mekke'ye tayin edilebilmesi oldukça şaşırtıcıdır. Cezzar adında Sidonlu (Said) bir [Deve] kasabı ise hiç kimsenin kararlarına karışmasına izin vermiyordu. Hakimiyeti Akka ve Beyrut'u da kapsıyordu ve Beyrut'u sırf ticarî önemi kendi menfaatlerine aykırı olduğu için ateşe verdinnişti. Sultan'ın gümrük icarcısı idi, ama gelirleri yıllarca kendi hazinesine dahil etmişti. Küçük bir deniz gücü oluşturdu ve halkı korkutmak ve Ruslara meyillerinden vazgeçirmek için Rumlan acımasızca takip ettiriyor ve tıpkı Timur ve Cengiz Han gibi, yüzleri dışa bakacak şekilde kesik başlardan piramit ve sütunlar yaptırıyordu. Şam Beylerbeyi'nin oğlu, Trablusşam'da sahil boylarında hüküm sürüyordu ve bu aile sanki Şam Eyaleti'ni imparatorluktan koparmak istiyormuş gibi bir izlenim bırakıyordu. izmir'de bile ağaların oligarşisi herşeyden üstündü ve bu ağalardan birinin üzerine kaptan-ı deryanın bizzat gönderilmesi gerekti. Ağa'nın
zengin evi yakıldı ve içindekiler öldürüldü. Ruslara karşı başlayan yeni savaşta Arnavut asıllı Karaman Beylerbeyi, Boğdan'da yaptığı yağmaları kınadığı için Sadrazam Mehmed Emin Paşa'ya ateş etmişti.

Dürzüler ve Lübnan'daki Mutavalliler, hiçbir dönemde şimdiki kadar güçlü değildiler. Dağlarda bulunan meyve bahçeleri gittikçe daha fazla gelir getirirken, Müslüman olup, Hristiyan kiliselerini ziyaret eden ve limanlardaki Sünnilerden nefret eden bu rafızîler her yıl ödedikleri 200 kese haracı ödememeye başladılar. Sur, aynı biçimde bağımsız komşularına ait iken, Lübnan'da kaleler, vasallar ve silahlı çeteler bulunduruyorlardı ve kısa bir süre için Beyrut'u da ele geçirdiler. Rusların limanları işgal etmesine hiç de üzülmezlerdi. Doğuda ve kuzeydoğuda Kürtler korku saçıyordu ve Türkmenler, eski geleneklere uygun değerli ve eşsiz kumaşların dokunduğu Halep ve Şam için tehlike oluşturuyordu. Arap Yarımadası sınırlarının ötesinde karargâhlar kuran Arapların da Halep ve Gazze önlerine gelmemelerinin tek sebebi, paşaların topları karşısında duydukları korku idi.

Savaşçıları, Ruslara karşı tıpkı Diyarbakır, Bağdat ve Musul atlıları gibi, hiç savaşmamış olup, hiçbir zaman da savaşmayacak Suriye Eyaleti'nde yabancıların nüfuzu kimi zaman o kadar büyüktü ki, kimi liman noktası ve Hristiyanlığın kutsal yerleri, tıpkı Takımadalarda Türklerin yerleşik olmadığı adalarda olduğu gibi, Türk eyaletlerinden çok Haçlı Seferi zamanından kalma Frenk kolonilerine benziyordu. Bir süre önce Rumlara karşı mücadeleyi kazanan Kudüs'ün Katolik Vikarı, Arap reisleri arasında barış elçiliği yapıyordu ve etrafında büyük bir kortej ile değerli süslerle donatılmış bir atın üzerinde geziniyordu. Sidon'da Fransızlar yerel dokumacı kadınların ürünlerini satma hakkına tek başına sahiptiler. Dağlarda üretilen ipek, sadece onlara aitti ve her yıl 7-8 bin libre Fransa'ya ihraç ediliyordu. Fransızlar aracılığıyla Languedoc'un ipek kumaşları çölün deriliklerine kadar ulaşıyordu. Fransız konsolosu, fiyatları belirleme hakkına sahipti. Limanda düzeni sağlayan
yeniçerilerin bile ulufeleri Fransız parası ile ödeniyordu.

Osmanlı hakimiyeti Avrupa'nın bazı eyaletlerinde de sorgulanmaktaydı. Bu değişimler, bir eyaleti, kayıtsız şartsız istediği gibi yönetmek üzere ve sadece düzenli olarak gelen gelirleri Babıâli'ye göndermekle yükümlü paşanın eline verilmesini sağlayan idarî sistem sebebiyle hiç fark edilmeden gerçekleşiyordu. Buna göre eyaletlerin başkentle irtibatı sadece paşası aracılığıyla kuruluyordu. Aynı zamanda hem Mora Beylerbeyi, hem
de Aydın Beylerbeyi olan Vezir Mehmed Emin Paşa örneğinde olduğu gibi, bir musahibe vekilleri olan müsellimler tarafından temsil edildiği birden fazla eyalet tahsis edilmesi de idarenin zayıflamasına neden oluyordu. Selanik'te yeniçeriler idareyi tamamen ellerine geçirmişlerdi. Selanik Paşası bile onlardan çekiniyordu. "Elinde sürekli mülkler tutma geleneği", diyor Fransız bir gezgin kendi tecrübelerine dayanarak, "birliklerin disiplinsizliği ile bir araya gelince, onları idare ettikleri yerin sahibi hâline getiriyor. Gelenekler tarafından onaylanıp, dayanışma sayesinde muhafaza ettikleri ve düzeni sağlama denemelerini başarısız kılan hakları kullanıyorlar ". Haydukların her tarafı yağmaladıkları Bulgaristan'da, köylerin ve pazaryerlerinin idaresi Boscovich ve Sestini'ye göre, nüfuz açısından sipahilerin yerini almaya başlayan yeniçerilerin elinde idi. Şumnu'da 1760 yılında 15 bin Türk'e karşılık 5 bin yeniçeri bulunuyordu.

Yeniçerilerin subayları olan çorbacılar veya ağalar, toplumu yönetenlerdi. Köylüler, bu yeni rejim tarafından yine de baskı altında tutulmuyorlardı ve Bulgarlar, halktan Türkler ile öylesine yakın ve kardeşçe yaşıyorlardı ki, iki halk arasında karışık evlilikler oldukça sık görülüyordu. Yeniçeriler, genelde hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Her yerde huzursuzluklar yaratan Anadolulu Lazlar, örneğin özellikle öküz, koyun ve bunun yanı sıra buğday ticareti ile tanınıyorlardı. 1769 yılındaki savaş sırasında bile savaştan çok ticaretle uğraşıyorlardı ve Sadrazam Emil? Mehmed Paşa, onlara ticareti yasaklamaya çalışıp, karşı çıkan birkaç kişiyi de idam ettirince, binlercesi Bender karargâhından kaçıverdi . Nasıl ki İstanbul'daki denizciler kuzu ticareti yapma hakkına sahipseler, gerçek anlamda hiç silah taşımamış bu yeniçeriler de tüm büyük şehirlerin erzaklarını temin etme görevini üsdeniyorlardı.

Tahsislerden dolayı Hazine kimi zaman büyük kayıplara da maruz kalıyordu. Örneğin ismail ve komşu bölgeler, daha önce de belirtildiği gibi birçok başka yeri de idare eden kızlarağasının idaresi altında idi ki bu tahsisler, hadımağalarının nüfuzunu da açıklıyordu. Kıbrıs'ın tamamı, Osmanlı-Rus savaşı sırasında sultana aitti . Nihayet bazı yerlerde reayalar bir araya gelip, devraldılar. Böylece bu bölgeler reayanın gelenlerinin eline geçmiş oluyordu . Bu özellikle Girit , karşısındaki Maina ve komşu Mora bölgeleri dahil olmak üzere, adalarda böyle idi. Bu sayede Rumlar Rusların gönderdiği gizli ajanları kolayca kabul edebiliyor, onlarla anlaşmalar ve genel bir ayaklanma için hazırlık yapabiliyorlardı. Karadağlıların fazla ve erken ödedikeri paraları kesme tehditleri ve patriğin lanetleri altında, Rusların iradesine karşın başlattıkları ayaklanmaya benzeyen bu ayaklanma, diğeri ile aynı zamanda Silahdar Mehmed Paşa tarafından bastırıldı.

1770 yılının bahar aylarında Mora limanlarında 12 Rus gemisi göründü. Paros'ta Rus filo komutanı Kont Orlov'un subayları bağımsızlığını kazanmış bir Rum bölgesindeymiş gibi davranıyorlardı. Çariçe'nin askerleri hiçbir engel ile karşılaşmadan ve halk tarafından sevinçle karşılanarak, Mora Yarımadası'nin sahillerine çıktılar. Sahte Çar III. Petro68 olarak ortaya çıkan Karadağ lideri Mali Stefan'ın Yenişehir metropoliti Meletios, hatta istanbul Patriği ile bile irtibat hâlinde olduğuna inanılıyordu. İstanbul Patriği Midilli'ye sürgüne gönderildi ve 1796 yılında bostancıbaşının zindanına atıldı. Muhsinzâde Mehmed Paşa Mora üzerine gönderildi ve Moralılan ancak, daha sonra Attika'ya yerleşerek, beylerbeyinin iradesine karşı Tripoliçe Şehri'ni işgal eden Arnavutları yardıma çağırarak dağıtabildi . Epir bölgesinin ganimet, onur ve makam uğruna Osmanlı imparatorluğu'nun savunmasına gitgide daha fazla katılan bu cesur ve sadık insanlarına, daha sonra Ruslara karşı savaşma görevi verildi, ancak bir süre sonra yeni savaşın tüm yükü onlara yüklendi. Yanlarına sadece Tatar çeteleri verilecekti , ta ki savaştan önce hiç kimsenin düşünmediği ve Batılı herhangi bir subayın danışmanlığında orduda bir reform yapılana kadar.

Arnavutların, bilmedikleri bir ülkede, özellikle Rusların daha iyi dayandıkları kış şartları altında yapılan bir sefere dayanması mümkün değildi. Aralarında ayrıca inancını gizli tutan Hristiyanlar vardı ve köyleri baskı altında tutan korkak yeniçerilerin ve kalyoncuların ezelî düşmanları olan bu Hristiyan Arnavutlar, kahramanlıkları şarkılarda hâlâ anlatılan iskender Bey'in soyundan gelen bu "Makedonlar", İslam için çok yararlı savaşçılar olmasa gerek . Nihayet işkodra Beylerbeyi Mahmud Paşa, Amavuduk'ta kendisine tahsis edilen bölgeyi genelde yerel savunma için kullanan yöneticilerden biri idi .

Yanlarında yeterince erzak getirmeyen ve erzaklarını Kırım Giray Han'dan temin edecek olan az sayıda sipahiler ve sayıları çok düşük olup, bir tür yeni akıncı olan, ancak eski akıncıların ne yiğitliğine ve cesaretine, ne de mükemmel disiplinine sahip olmayan serdengeçtiler, acilen toplanan ve sadece Tatarların çok iyi donatılmış ve iyi bir yönetim altında olduğu orduyu güçlendirecek unsurlar değildi . Anadolu'dan gelecek olan birliklere gelince: Onlar önce ulufeler hakkında pazarlık yapmak üzere ağalarını deferdara göndermişlerdi .

1769 yılında Çanakkale'deki kalelerin çariçenin muzaffer donanmasına karşı savunması için her birinden 15 bin kişi olmak üzere Rumeli ve Anadolu'dan asker getirtildi. Rus Donanması'na karşı korunmak için donanmanın anavatanı ile tüm bağları kopartılmalı idi . Bu arada istanbul sokaklarında Lazlar ve kalyoncular arasında mücadeleler meydana geliyordu ve bu bahtsız çatışmalar sırasında camilerden biri üç gün boyunca top ateşine tutulmuştu . Daha Köprülüler zamanında uygulanmaya başlayan ve sultanlar ile vezirler için tehlikeli olan başkentteki milislerin, süregelen savaşları tecrübe kazanan topraklı sipahilerle değiştirilmesini öngören uygulama, uzun süren barış zamanları ve başkent ile imparatorluk arasındaki ilişkilerin ihmal edilmesinden dolayı başarısız oldu. Devletin 500 milyon akçe olarak hesaplanan gelirleri gerçekte 74 milyon akçe (skudi) çıkıp ve bu meblağın büyük bir kısmı, uzun zamandan beri ulûfelerini alamamış yeniçerilere harcanınca, Sultan III. Mustafa, her türlü rabıtasız ayak takımından yeni bir ordu oluşturabilmek için kendi hazinesinden 600 milyon skudi tahsis etmek zorunda kaldı.

Tatarların kış aylarında Don Nehri kenarındaki Rus yerleşimlerine, özellikle de Yeni Sırbistan'a akını, başarısız geçti. 7 Ocak 1769 tarihinde hareket eden ve kısa bir süre sonra yolculuğun zorluklarına dayanamayacak olan Kırım Giray Han, birçok savaş esiri alabildi, ama Moskova'ya ait yerlere fazla bir zarar veremedi. Türklerin çoğu savaşa uygun değildi: Sipahiler düşmana karşı savaşmayı reddettiler; Arnavutlar sadakatsiz davrandı; serdengeçtiler sadece ganimeti düşünüyordu; askerlerden bir çoğu açlıktan dolayı bir parça ekmek çalmak veya dilenmek üzere etrafta dolaşıyordu; bir kısmı da buz kaplı bozkırlarda ağır kış şartlarında hayatını kaybetti .

Resmi Ahmed Efendi, bu bahtsız savaş hakkındaki düşüncelerini:

"Devlet adamları; hiçbiri işe yaramıyor", diye açıklar . Daha yeni atlattığı bir hastalık yüzünden, ordunun başına geçemeyen, ancak Bostancı Ocağının yakışıklı hasekiler, zülüflü ağalar, Rumeli peykleri, solaklar, altın işlemeli zırhlarıyla silahdarlarından oluşan mevkibiyle sefere çıkmayı arzu eden Sultan III. Mustafa'ya sadece memurlar, çalışkan kâtipler, tecrübeli kalem erbâbı ve ünlü hat ustaları kalıyordu . Savaşı ilan etmekle görevlendirilen Sadrazam Hamza Mahir Paşa, Farsça şiirlere düşkündü. Yerine geçen ve aslında Baron de Tott'un alaylı bir şekilde iddia ettiği gibi eski bir tacir olmayan Mehmed Emin Paşa, Hindistan'a gönderilen bir elçinin oğlu idi. Tıpkı Ragıb Efendi gibi, o da eskiden mektupçu idi, ama Ragıb Efendinin özelliklerine sahip değildi. Zayıf, esmer bir büro memuru olarak silah sanatına tamamen yabancı idi ve orduyu yönlendirmeyi bile bilmiyordu .

Ancak Musahib izzet gibi sultanın etrafında bulunan diğerleri de Rusları en kısa zamanda yenme ve barış antlaşması yapmaya zorlama görevi verilen Mehmed Emin Paşa'dan daha iyi ordu komutanı değildiler.

Hacı Mehmed Emin Paşa, 22 Mart'ta yeniçerilerden ve cebecilerden oluşturulan bir ordunun başında istanbul'dan ayrıldı. Etrafında göz kamaştırıcı giysiler içinde iç ağaları da vardı. Şehir dışına kadar fanatik bir halk kitlesi ona eşlik etti ve kendi askerlerinin arasında, kutsal sancağı gördüklerinde yüzleri halkın yüzündeki huşuu andıran emirler ve serdengeçtiler vardı. Avusturya temsilcisi Brognard ve ailesi, sancak-ı şerife mekrut ve imansız gözleri ile bakma cüretinde bulundukları için ölümle tehdit edildiler. Aynı cürümü işledikleri gerekçesi ile Edirne'de birçok Rum ve Yahudi aynı akıbete uğradılar. Leventler, bu "miri askerler", o kadar ele avuca sığmazdılar ki, Eflak ve Boğdan'a geldiklerinde sanki düşman topraklarındaymış gibi yağmaya çıktılar; ta ki paşalardan biri bu davranışları sona erdirmek üzere Foçşani'ye çağrılana kadar . Obreskov, Osmanlıların kısa zaman içinde yapılacağı umudunu besledikleri barışın başlayacak olan görüşmelerini sürdürmek üzere bu sefere gelmeye zorlandı ve Fransız elçiliğinin baş tercümanı da aynı amaçla götürüldü .

Ordu, Karıştıran'a geldiğinde Kırım Giray Han'ın öldüğüne dair nahoş haber geldi. Yeni atanan Mesud Giray Han'ın onun yerini tutması mümkün değildi. Sadrazam, isakçı'ya geldiğinde Hotin'den gelen mektuplar, büyük bir zaferin kazanıldığını ve adına savaştıkları sultanın "Gazi" unvanını hak ettiği haberini getirdi. Gerçekte ise Prens Dolgoruki, Turla Nehri'ni geçmiş, Serasker Abbas Paşa komutasındaki Arnavutları yenmiş, kalenin yedi topunu ele geçirmiş ve adı geçen paşayı Yaş'a kaçmaya zorlamıştı. Yaş'da, emrindeki Arnavutlar Rusların tarafına geçtikten sonra, etrafı Suzzo ailesinin entrikaları ile sarılmış Eflak Prensi Grigore Kallimahos çaresiz kalmıştı. Ama liderlerinin ölmesi üzerine gerek Ruslar, gerekse uzun zaman önce Bender ve Soroka önlerine gelen Kazaklar geri çekildiklerinde, bu hadise Osmanlı'nın bir zaferi olarak gösterildi ve tüm dünyaya bu şekilde duyuruldu. Potocki, Tuna köprüsüne erzak ve yardımcı birlikler yerine, 1713 yılında Kral Stanislas'ın kibirli vaatlerini hatırlatan böbürlenmeler ve boş vaatler ile gelmişti .

Sadrazam, Yeni Sırbistan ve başkenti Elizabetgorod, hatta Kiev üzerine yürüyeceğini söylüyordu. Kel Ahmed Paşa[zâde Ali PaşaJ, daha sonra bu sınır bölgelerinin seraskerliğine getirildi. Sadrazam ise 2 Temmuz'da Tuna Nehri'ni geçtikten sonra, Kartal'da birkaç gün hiç hareketsiz bekledi ve Bender'e yönelmek yerine, Çar I. Petro'nun büyük bir bozguna maruz kaldığı ve Osmanlı yıllıklarında övgü ile anılan Han Tepesi'ni karargâh seçti. Tatar Hanı ve iki Leh lider de buraya geldiler ve birkaç Türk birliği, Abbas Paşa, Canikli Ali ve Karaman Paşa komutasında Poniatovski'nin yandaşlarının üzerine yürüdü, ama kısa bir süıW sonra Rus komutan Prosorovski tarafından geri püskürtüldü. Uzaklardaki sultan ve danışmanlarına (ricâl) karşı anlaşılmaz bir korku sanki tüm orduyu sarmıştı. Mehmed Emin Paşa, nihayet 26 Haziran'da, Han Tepesi'nde 13 gün kaldıktan sonra Bender'e doğru yola çıktı. Hareket etmeden önce, Eflak Prensi'ni ve kardeşi Aleksandru'yu tutuklattı ve orduya erzak sağlamamak, köprüleri ihmal etmek ve Ruslara yardım etmekle suçladı. Sultan III. Mustafa'nın diğer eniştesi Rumeli Beylerbeyi [Abaza] Mehmed Paşa, Lehlerin büyük asilzadesi, "Deli Boyar" diye adlandırılan Potocki ile Kamaniçe'de Ruslara saldıracaktı.

Temmuz ayının sonunda Abaza Mehmed Paşa'nın Turla Nehri'nin sağ kıyısında mevkii tutmuş Galitzin komutasındaki Rusları geri püskürtemediği ortaya çıktı ve birlikleri geri çekildi. Bu arada Yeni Sırbistan'ı harap etmekle görevlendirilen, ama bunun yerine Ukrayna'nın Lehistan'a ait bölümünü harap etmeye başlayan yeni han [Devlet Giray] ve Urfa Beylerbeyi [Rakka Valisi Mehmed Paşa], geri çağrıldılar. Mehmed Paşa, Şumnu'ya sürgün edildi. Gerçek bir savaş adamı olan Moldovancı Ali Paşa, Hotin'de bulunan birliklerin yönetimini devraldı ve 12 Ağustos'ta Rusları geri çekilmeye zorlamayı başardı. Moldovancı Ali Paşa, Ağustos ayında sadrazam tayin edilmiş ve Bender halkı tarafından lanedenerek, Han Tepesi'ne geri çekilen selefi Mehmed Emin Paşa, Edirne'ye götürüldü. Burada, kaderinden kaçmak için hastalık ve ruhsal bozuklukları öne sürdüğü yerde, cellat kendisini bekliyordu. Moldovancı Ali Paşa, nehri geçme zamanının geldiğine inanıyordu. Başlarında Anadolu Beylerbeyi ile birlikte 5-8 bin civarında askeri, 17 Eylül'de yükselen sulardan dolayı köprü yıkıldığında Lehistan topraklarında idi. Ana ordu ile irtibatı kesilen bu öncü birlikleri Zwaniec'te Galitzin tarafından yok edildi .

"Yeniçerilerin ortaları öyle bir durumda idi ki, Karakulak bölüğünün demir kazanının taşıyan katırı tek başına yanında hiçbir asker olmadan yürüyordu", diyor Rum asıllı bir tanık ve ekliyor:

"Ordunun tamamı öyle bir korku içinde idi ki, 400 Kazak bizi esir alabilir, öldürebilir ya da kaçırtırdı". Bu ordunun askerleri genelde barış içinde sakin bir hayat sürmeye alışıktılar ve savaşçılardan sadece övgü ile kullandıkları unvanlarını ve Anadolu'nun herhangi bir yerinde veya Belgrad ile bu yer arasında bir yerde ödenen ulûfelerini almışlardı. Yolda, öküz ticareti yapıyorlardı.
Kaçtıktan sonra evlerine gittiler ve bir daha ortaya çıkmadılar.

Galitzin, kısa bir süre sonra terk edilmiş Hotin'e girdi ve Moldovancı Ali Paşa'nın buraya bıraktığı müdafaa kıtası kaleyi boşalttı. Sadrazam, Han Tepesi'ne çekilme emrini verip, Ekim ayında isakçı'ya dönerken, General Elempt'in atlıları Ekim ayı başlarında Yaş'a yöneldiler. Romen ve Arnavut gönüllüler, hem Elempt'e, hem Bükreş üzerine gönderilen Albay Karazin'e büyük yardımlarda bulundular. Boğdan'a prens olarak yeni atanan, ancak çok yaşlı ve kör olan Konstantin Mavrokordato, kendisini "koruma" altına alan üç paşa ile Reni'ye kaçtı. îbrail yakınlarında Ruslara yenildi ve kısa bir üre sonra hayatını kaybettiği başkentine ağır yaralı olarak getirildi.

16 Kasım'da Karazin, Focşani üzerinden gelerek, kendi tarafına geçen Boğdanlı ve Arnavut saray muhafızları ile birlikte Bükreş'e geldi. Argeş'in Erdel doğumlu eski papazı ve diğer bir papaz, kendilerini Rus ve çariçenin askerleri olarak tanıtan bu vahşi, fakir giyimli ve neredeyse hiç silahı olmayan Boğdanlı çeteye katıldı. Grigore Gika, bir süre onlardan gizlendi, ama bir taraftan Kallimahos'un akıbetine uğramaktan korktuğu ve diğer taraftan oğlunu askerî okula göndereceği Petersburg'da en iyi şekilde karşılanacağından emin olduğu için bu çetenin kendisini esir almasına izin verdi.

Kantakuzen kardeşler Pirvu ve Mihail ki Pirvu ünlü bilgin Dapontes aracılığıyla Ruslarla irtibat hâlinde idi, yaşlı Nikolas Brinkoveaun, Metropolit Gregor, Rimnic'in gelecekteki piskoposu bilgin Chesarie ve meslektaşı Filaret, çariçeye Eflak halkının kurtarılması için minnetlerini sunmak üzere bir süre sonra Petersburg'a hareket ettiler. Boğdanlılar, aynı amaçla Huşi Piskoposu innocentius'u iki ruhban ve iki Boyar ile birlikte Petersburg'a gönderdi. Karazin'in ve Pirvu'nun Yergöğü yakınlarındaki Komana Manastırında uğradıkları bozgunda Bükreş Rusların elinde kaldı. Türkler, eski Adana Beylerbeyi, şimdiki Vidin Beylerbeyi Kapıkıran Mehmed Paşa'nın çabalan ve oranın Ban'ı Manolaki Geani'nin sadakati sayesinde Oltenya düşmanla işbirliği yapan Boyarların ve komutanlarının akınlarına başarılı bir şekilde direnebildi. Uzun zamandan beri, "Türklerin hakimiyetindeki tüm köleleri" kurtarmak isteyen çariçe, tüm dindaşlara hitaben 19 Ocak 1769 [Efrenci tarihtir] tarihindi uzun bir beyanname gönderdi . Rusların, tüm Slav halklarının "Rusya'dan" geldiğini öne süren yazıları ve Çar Petro'nun kurtarılmaları için planladığı büyük teşebbüsü anlatan yazılar yüzünden bölgenin insanları Ruslar tarafından ilhaka sıcak bakmayai nbaşlamışlardı. Bunun karşısında şeyhülislâm ise, verdiği fetva ile tüm asi Romenler'in katline cevaz vermişti .

Ordunun geri çekilmesinden sonra Sultan III. Mustafa yeni bir sadrazam seçmiş ve Grigore Kallimahos'un başı ile sadık olmayan hamisi Suzzo'nun başını sarayın duvarlarına astırmıştı. Moldovancı Ali Paşa, başka bir şey yapamadığı, Turla Nehri kenarındaki mağlubiyeti duyulduğu ve Yeni Sırbistan'da nöbet uttan General Panin'in hafif birliklerinin Dubusarii, Kavşan ve Bender çevresinde Tatarların ve Türklerin yenildiği ve dış mahallelerin yağmalanıp, ateşe verildiği akınları hakkında haberler geldiği için, 12 Aralık'ta devlet mühürleri Hacı ivaz Mehmed Paşa'nın oğlu ivazzâde Halil Paşa'ya verildi. idam edilen selefinden daha şanslı olan Moldovancı Ali Paşa, bundan böyle Fransız subay De Tott tarafından Avrupa modeline uygun olarak tahkim edilen Çanakkale Boğazı'nı koruyacaktı. Spiridov ve Elphinstone'nin deniz gücü Cebelitarık Boğazından geçerek, Aleksis Orlov komutasında Livorno Limam'na demirlemiş ve şimdi, özellikle iyonyen Adaları'nda çariçe lehine gösterilerin yapıldığı Takımadalarda bulunuyordu. Savaşın çıkmasına neden olan Potocki, Varna karargâhında kalıyordu ve siyasi sığınmacı olarak kendisine verilen tayinatın tadını çıkartıyordu. Yanında 800 kişi vardı. Savaş gücünden aslında çok fazla bir şey kalmamıştı ve erzak temini kötü olan Babadağ'daki yeniçerilerin ayaklanması, ordunun tamamen dağılmasına neden oldu.

Kutsal cihadın ikinci savaş yılı ilan edilmiş ve inancı için silahlara sarılan her Müslüman'a, düşman toprağı olarak kabul edilen Romen prensliklerinde yağmaya izin verilmişti. Kışın yapılan seferin seraskeri ve Rumeli Beylerbeyi olan Abdi Paşa, islâm'ın savaşçılarını ibrail, Bükreş ve Tuna boylarında Ruslar tarafından işgal edilen diğer yerlerin üzerine götürecekti. Tuna boylarından ve Varna'ya kadar uzanan Dobruca'dan gelen birçok Türk, sancağının altına toplandı . Rusçuk ve komşu kalelerin ağaları ve kalgayın Tatarları, onlara yardım edecekti. Mesud Giray Han'ın yerine 1768 yılında Devlet Giray Han, onun yerine de şimdi Kaplan Giray Han gelmişti . Diğer taraftan Fransa, düşman ordularının üstünlüğünü fark edebilmeleri için belli bir sürenin geçmesi gereken Osmanlı'yı savaşa kışkırtmak ve öz güvenlerini yükseltmek için elinden geleni yapıyordu.

Sadrazam yola çıkmadan önce Osmanlı ordusunun sözde ilerlemeleri hakkında iyi raporlar geliyordu. 25 Mart 1770 tarihinde Sarı ibrahim Paşa'nın Rusçuk birlikleri ile sadık Geani'yi Prens Emmanuel Rosetti adı ile Eflak tahtına oturtacağı Bükreş'e girdiği haberi geldi . Geani'yi tahta geçirdikten sonra ibrail Beylerbeyi ile buluşacak ve onunla birlikte Yaş'a hareket edecekti. Tatar Hanı'na ve Urfa [Rakka] Valisi [Mehmed Paşa] onlara yardım etme emri verilmişti . Gerçek veya uygun olmayan savaş haberlerinin yayılmasının yasak olduğu ve "hain" Rumların hayatları tehdit altında olduğu istanbul'da ve diğer eyaletlerde herkes zaferi bekliyordu: Genel kanı, mağlubiyetlerin ordunun yeteneksizliğinden değil, düşmanla irtibat hâlindeki liderlerden, işe yaramaz vezirlerden, serhad boylarının rüşvet alan prenslerinden kaynaklandığı idi. Tabii ki Turla boylarında maruz kalınan beklenmedik mağlubiyet gibi hadiselerin de bunda payı vardı. Ama Osmanlı imparatorluğu en kısa zamanda 600 bin asker toplayabilecek güçte idi. Osmanlı Donanması, Azak'ın geri kazanılması için hazırlık yapıyordu ve teknik çalışmaları ile Avrupa stilinde eğitilmiş süratçıları defalarca Sultan III. Mustafa ve Şehzâde Selim tarafından ziyaret edilen Frenk asıllı De Tott, becerikli topçular ve yeni toplar temin edecekti. Nihayet savaş için gerekli araçları karşılamak için iç hazine de açılacaktı .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Eyaletlerin Durumu, Yeni Osmanlı Rus Savaşı, Küçük Kayna

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 22:31

Gerçekte ise Geani'nin Bükreş'e saldırma teşebbüsü önce 26 Ocak'ta Albay Anrep, daha sonra 5 Şubat'ta General Zametin tarafından geri püskürtülmüştü. Focşani'de ibrail Beylerbeyi Abdi Paşa Potemkin ve Podhoriczany tarafından geri püskürtülmüş olup, ibrail Şehri'ni ateşe veren General Stoffeln, Eflak başkentini iyi bir savunma durumuna geçirmiş, Yergöğü'nde Türklere saldırmış, Rus ve Venedik toplarını ele geçirmiş ve Tatarların akınlarını engellemişti. Stoffeln'in erken ölümü, Türklere karşı teşebbüslerini sona erdirdi . Ruslar, General Repnin komutasında Boğdan'da Osmanlıların bienki lenen taarruzuna odaklanabilmek için Haziran ayında Küçük ve Büyük Eflak'taki mevkilerinden ayrıldılar .

Tuna Nehri'nin şiddetli akımları yüzünden Osmanlılar Sadrazam ivazzâde Halil Paşa yönetiminde kayıklarla isakçı'dan Kartal'a geçtiler. İsmail Muhafız Abaza Mehmed Paşa ve Dağıstanlı Lezgilerin ağası Ali Ağa komutasındaki öncü birlikleri, güçlü bir Tatar birliği ile General Repnin'in Han Tepesi'ndeki tahkim edilmiş karargâhının karşısına konuşlandı. Diğer taraftan ibrail Beylerbeyi Abdi Paşa'ya taarruzu destekleme emri verildi. Ama beklenen büyük zaferin bu öncü birlikleri Prut kenarındaki Falcı'da büyük bir mağlubiyete maruz kaldılar. Rusçuk Türkleri, Ruslar tarafından boşaltılan Eflak'a bu arada birkaç aylığına kendi prenslerini "Manoli-Voda" tahta oturttular . Büyük Osmanlı ordusunun çöküşü yakındı.

18 Temmuz'da Tatar Hanı'mn oğullarından birinin hayatını kaybettiği bir muharebe meydana geldi. Bir gün sonra General Repnin Larga Nehri kenarında, hanın aralarında Abaza Mehmed, Abdi ve ismail Paşaların da bulunduğu ordusuna saldırdı . Sadrazam, isakçı'daki karargâhından ayrılmazken, Rumyenzov, aynı nehrin kenarındaki Cahul'da duruyordu. Tatar Hanı, karargâhını Yalpuh gölünün kenarına kurmuştu. Ruslara karşı henüz savaşmamış birlikler ve her yöne dağılan askerler ile buluşmak üzere Sadrazam ivazzâde Halil Paşa son anda Tuna Nehri'ni geçti. Eski Vidin Beylerbeyi olan yeni yeniçeri ağası, sadrazamdan birkaç saat önce Tuna'yı geçmişti. 1 Ağustos'ta Rumyenzov, hazırlıklarla çok fazla zaman kaybeden Osmanlı ordusuna saldırdı. Rusların top ateşi üç sat sürdü ve direnmeye yer bırakmıyordu. Türklerin zayıf istihkâmları yeniçeriler tarafından büyük bir yiğitlikle savunuldu. Bir çoğu top atışları ve bombalar altında kahramanca dövüştükten sonra hayatlarını kaybettiler.

Karargah yağmalandı ve yenilenlerden birkaçı yeniçeri ağası IKapıkıran Mehmed Paşa] ile birlikte ismail'e sığınırken, Tuna filosu sadrazamı isakçı'ya götürdü. Beş gün sonra General Repnin terk edilmiş ismail'e girdi. Kili, 30 Ağustos'ta içindeki tüm silahlar ve erzaklar ile düşmanın eline düştü. Akkirman, ancak Ekim ayında ele geçirilebildi. 6/17 Ağustos'ta Bucak Eyaleti'ndeki Nogay Tatarlarının liderleri olan 26 Mirza, güçlü Bender Kalesi'ni kuşatma altında tutan Kont Panin'e gelerek, halklarının tâbi olmaya hazır olduğunu bildirdiler. Sadakatini garanti etmek için rehine verdiler ve Kırım halkını da Rus hakimiyetini tanımaya teşvik etmeyi ve çariçeye tâbi olmayan hiçbir hanı kabul etmemeyi vaat ettiler . 27 Eylül'de çift başlı kartalı taşıyan bayrak, Bender Kalesi'nin surlarına dikildi ve Rakka Valisi Ruslara esir düştü. Dobruca'daki Tuzluca ve daha sonra isakçı ateşe verildi. Glebov, ibrail'de geri püskürtüldü ve Maksineni Manastın'na kadar geri çekildi. Ancak Kasım ayında Tuna Nehri buzlandığında Türk müdafaa kıtası ibrail'den ayrıldı. Rumeli Beylerbeyi, himayesine aldığı Prens Emmanuel ile birlikte 17 Kasım'da Bükreş'ten kovuldu. 25 Kasım'da Tolstoy Eflak başkentine girdi. Yergöğü, bir yıl sonra Mart ayında General Olitz'in eline düştü. Özi ve Kılburun'da da Ruslar ve Tatar Hanı'mn ve kalgayının adamları arasında önemli çatışmalar meydana geldi.

General Baur, Tatar Ham'nın Orkapı'ya geri çekilmesini engellemeye çalışıyordu. Kılburun'da kuşatma altında olan Kaplan Giray Han'ın azli, sadece anarşinin daha da artmasına neden oldu . Asya'da Lezgiler Gürcü Prens Heraklius'un yardımı ile tâbi edilmişlerdi bile. Aşağı Gürcistan'ın valisi Salomon da çariçenin vasalı olmayı kabul etmişti ve Ruslar Şirvan üzerinden Kars'a kadar geldiler140.

Aynı dönemde Rus Donanması Takımadaları ele geçirmişti. Mora'daki Manyotlar ve Grevas ile Benakis komutasındaki Mezistre'nin sakinleri Teodor Orlov'un az sayıda askerlerinin Mora Yarımadası'nı ele geçirmelerini sağlayamamıştı, ama Rus denizciler kısa bir süre için Kalamata, Gastuni, Arkadia, Leondari ve Navarin'e yerleştiler. 24 Nisan'da Balyabadra kuşatmasını kaldırmak zorunda kaldılar ve Orlov'un Koron ve Modon'u ele geçirme denemesi başarısız oldu. Ruslar, Rum müttefiklerini cezalandırmak zorunda kaldılar. Bu arada Anabolu önlerinde, Hidra ve Zea adaları arasında Osmanlı Kaptan-ı Deryası[Hüsameddin Paşa] yenildi. Aleksis Orlov, Osmanlı filosunu takip etmeye başladı ve Sakız Adası önlerinde 15 kadırgadan oluşan Osmanlı filosu ile karşı karşıya geldi. Spiridov ile yapılan çatışma sırasında 5 Temmuz'da, sahilde 22 top ile koruma altında olduğunu düşünen Türk Amiralin kadırgası yandı. 18 hat gemisi, 4 yelkenli ve birçok başka araç, Çeşme Körfezi'ne sığındı, ama top atışları ile Ruslar tarafından kolayca ateşe verildiler. Kaptan-ı Derya, bu bahtsızlığı başı ile ödedi.

Deniz seferi bunun üzerine Köprülü Mehmed Paşa zamanındaki Venediklilerin stiline göre devam ettirildi. Midilli Adası top atışına tutuldu ve muzaffer Türkler Bozcaada ve Limni önlerinde belirdiler. İzmir'den konsoloslar, bu arada izmir'deki Hristiyanlar arasında bir katliamdan çekindikleri için Orlov emrindeki Rus deniz gücünü şehirden uzak tutuyorlardı. Takımadalarda kısa bir süre içinde Rus bayrağı altında korsanlık yapan Rum korsan gemileri göründü. Çanakkale Boğazı'nda Baron de Tott tarafından yenilenen bataryalar ve Moldovancı Ali Paşa'nın birlikleri düşmanı bekliyorlardı. Nihayet, uzun zamandır beklenen Berberi gemiler Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa'nın yardımına geldiler. Rus gemilerinin ingiliz Amirali [Elphinstone] gözden düştü ve Petersburg'a geri çağrıldı. Bu sayede Çariçe Katerina Takımadalardaki "büyük planın" başarısızlığını suçu olmayan bu yabancı subayın üzerine atmaya çalışıyordu.

Çariçe Katerina, bu hadiselerden dolayı en azından Kırım'ın ve iki Romen Prensliği'nin kendi garantörlüğü ve himayesi altında "bağımsız" birer ülke olacaklarına dair umudunu muhafaza edebiliyordu. 22 Mart 1761 tarihinde Bâbıâli ile bir anlaşma yapan Prusya Kralı'nın ve Osmanlı imparatorluğu ile öncelikle ticarî çıkarlarını düşünen ingilizlerin arabuluculuk tekliflerine de bu düşünceler ışığında cevap verdi.

Rumyenzov'un zaferinden sonra Sadrazam Halil Paşa'ya anlaşma yapmak üzere bir teklif gelmişti . Ancak Sultan III. Mustafa'nın aşağılayıcı şardarı kabul etmesi mümkün olmadığından, Hotin'den Akkirman'a, Bender'den Rusların 28 Ocak 1771 tarihinde ele geçirdikleri149 Krayova'ya kadar bütün bölgelerin Rusların elinde bulunduğuna ve Rus filosuna ait topların istanbul'u tehdit etmesine bakılmaksızın, üçüncü savaş yılı başlıyormuş gibi görünüyordu.

Kahul gölündeki mağlubiyetten sonra Halil Paşa'nın elinden devlet mühürleri alındı ve idam edilmekten sadece itibarlı bir ulema olan kardeşi sayesinde kurtulabildi. O güne kadar Bosna Beylerbeyi olup, askerleri olası bir Avusturya saldırısından dolayı Rus savaşına henüz katılmayan Silahdar "Damad" Mehmed Paşa, 24 Aralık 1770 tarihinde sadrazamlığa getirildi. Silahdar Mehmed Paşa, kısa bir süre önce Karadağ'ı Bâbıâli'ye tekrar kazandırmıştı.

Osmanlı ordusunun bu yeni serdar-ı ekrem'i, ordu için sipahi toplamak üzere kayıt memurları gönderdi, ama sadece birkaç yüz sipahi toplanabildi, zira mevcut unsurlar levent, serdengeçti ve dalkılıç olarak eşkıyalık ve ganimet peşindeydiler. Yağmalarını durdurmaya çalıştığı için Osmanlı damatlarından biri olan Rumeli Beylerbeyi'ni ve subaylarını öldürmüşlerdi . Böyle askerlerle ciddi bir teşebbüsde bulunmak mümkün değildi. Silahdar Mehmed Paşa, yıl boyunca 1771 yılının Ekim ayında düşman orduları buraya gelene kadar Babadağ'da kalırken, Rusçuk ve Vidin birlikleri Ruslar ile Haziran ayında Maksud Giray Han'ın eline düşen Yergöğü için ve kesinlikle çıkartılmadıkları Bükreş için savaşıyorlardı154. Dobruca'da Kazaklar ve düşmanın diğer hafif birlikleri istedikleri gibi yağma yapıyor ve her tarafı yakıp geçiyorlardı.

Ruslar bu arada Tatarlar ve Türkler arasındaki son bağları da koparmak üzere Kırım üzerine yürüyorlardı. Tatarların ve Türk yardımcılarının emrindeki bütün güçlerin üzerine yürüyen ve uzun süren bir kuşatmadan sonra Temmuz ayının ortalarında Orkapı'yı ele geçiren güçlü Rus ordusunun komutanı Dolgoruki idi.

Ruslar, Koslov'a hemen yerleştiler. Kırım'da Ceneviz gücünün eski merkezi Kefe, serasker olarak ibrahim Paşa ve yeniçeri ağası tarafından bizzat savunuluyordu, ancak birkaç gün sonra düşmanın üstün topçuları yüzünden şehri teslim etmek zorunda kaldılar. Limanda bulunan az sayıda Osmanlı gemisi Kefe'yi başarılı bir şekilde savunmak için fazla zayıftı. Kerç, Taman, Sudak ve Yenikale fazla direniş göstermeden kısa sürede işgal edildi. Abaza Mehmed Paşa, yanma birçok Türk'ü de alarak Anadolu'ya geçmişti. Kısa bir süre sonra istanbul'da cellada teslim edildi. Kırım'daki mirzalann çoğu daha 1 Temmuz'da Rus generale gelerek, tâbi olduklarını beyan etmişlerdi .

Boğdan üzerinden Petersburg'a gelecek, [Rus elçisi] Obraskov'un kurtarılması üzerine, Avusturyalıların arabuluculuğu sayesinde barışın ilk adımları daha yaz aylarında atılmıştı. Kayser Josef'in, Osmanlı imparatorluğu'nun kaybettiği yerlerin tamamını tekrar geri almasını sağlayan bir anlaşmaya arabuluculuk yapması oldukça pahalıya çıkmıştı. 6 Temmuz 1771 tarihli anlaşmaya göre Sultan III. Mustafa 20 bin kese para ödemeyi ve Küçük Eflak'ı yeni dostuna bırakmayı taahhüt etmişti .

Galata'da Lazlar ve denizciler ellerinde silahlarla düşmanlıklara devam ederken , eskilerden Reislerden Yenişehirli Osman Efendi 1 Ocak 1772 tarihinde, Mora'nın yetenekli savunucusu, yeni Sadrazam Muhsinzâde Mehmed Paşa'nın yanına Şumnu'ya gitmek üzere istanbul'dan yola çıktı. Her iki tarafta savaş için hazırlıkla yapılmayınca, barış görüşmeleri için seçilen Eflak-Boğdan sınır şehri Focşani'ye geçti. Ulemanın temsilcisi olarak Ayasofya Şeyhi Yasincizâde [Osman Efendi] onu destekliyordu. Çariçe'nin temsilcileri olarak Gregor Orlov ve Obreskov Haziran başlarında buraya gelmişlerdi. 10 Haziran'da Yergöğü'nde Seyyid Abdülkerim Efendi ve Ivan Simulin arasında ateşkes yapılmıştı . Avusturya elçisi Thugut ve "Brandenburglu Kayser'in" istanbul'daki temsilcisi Prusyalı Albay von Zegelin, arabulucu ve artık birbirleriyle barışık olan hükümdarlarının adına konuşuyorlardı. Ancak her ikisinin de arabuluculuğu Rusya tarafından olumsuz karşılanıyordu, zira eski rakibi Rusya'nın şansını kıskanıp, Türklere sürekli olarak savaş yönetimi konusunda tavsiyelerde bulunan ve 6 Temmuz 1711 tarihli antlaşması, ingiltere'den gelen haberler sayesinde Petersburg'da öğrenilen Avusturya ile, şüpheli ve kendi çıkarlarını düşünerek hareket eden Prusya, aslında diplomatik açıdan arabulucu sayılmazlardı. Thugut, her iki tarafın yetkililerinin vekâletlerinin incelenmesini teklif ettikten sonra, Focşani'de sadece dikkatli bir gözlemci olarak kaldı.

Rusya'nın, tamamen garantörsüz bir "bağımsızlık" şeklinde bile olsa, her iki Romen Prensliği'ni, özellikle de Olt bölgesi Türklerin himayesindeki EmmanueFun kaçmasından sonra çariçenin birlikleri tarafından tamamen işgal edilmiş olmasından dolayı, kendisi için istemesinden daha doğal bir şey yoktu. 1770 yılının yaz aylarında, aralarında Huşili innocentius, Bükreşli Gregor ve gelecekte Rimnic Piskoposu olacak Chesarie gibi üç piskoposun, iki baş rahibin ve Mihail Kantakuzen, Nikolas Brinkoveanu ve Boğdanlı Millo gibi üç Boyar'ın da bulunduğu Boğdan ve Eflak asilzadelerinin temsilcileri, çariçenin huzuruna çıkmışlar ve Slav dilinde anavatanlarını kurtarması için ricada bulunmuşlardı. ister Rus bir generalin geçici hakimiyeti altında, ister daha sonra Rusya, Avusturya ve Prusya'nın himayesi altında olsun, Boyarlar ve ruhban sınıfının üyeleri, özellikle de Eflaklılar önemli ve gerçek haklar edinebileceklerini umuyorlardı: Reayaların da dahil edilmesi ile güney sınırının genişletilmesi; haracın indirilmesi; ulusal bir ordunun kurulması ; zamanla devlet makamlarına yerleşen yabancıların uzaklaştırılması ve ömrü boyunca iktidarda olacak prenslerin özgürce seçilmesi.

Rusya'nın nüfuzu altında bile olsa, yeni hükümeti eski anayasaya göre organize etmeli için gerekli araştırmalar bile yapılmıştı. Prensliklerin imtiyazlarını belgelere dayandırabilmek için Bâbıâli ile 14. ve 15. yüzyıllarda yapılmış sahte eski anlaşmalar ortaya çıkartıldı. Herşey dindaşlarını "kurtarma" harekâtının, 1769 yılında Avrupa Türkiye'sini ve bunun yanında Romenlerin ve Slavların yerleşik olduğu Habsburg eyaletlerini ve Rum nüfusu tarafından sıkça dile getirildiği gibi , Venedik hakimiyeti altındaki iyonyen Adaları'nı da fethedebilmeyi uman Katerina dönemi Rusya'sının eseri olacağını gösteriyordu. Rumlar için 1774 yılı aynı zamanda birçok kehanete göre Bizans imparatorluğu'nun tekrar kurulacağı yıldı .

Osmanlı-Avusturya antlaşması öğrenildiğinde ise - Rus temsilcisine resmi açıklama ancak Temmuz ayında Viyana'da yapıldı - Rus başvekili Panin, Avusturya elçisine derhal çariçenin Tuna boylarındaki prensliklerin bağımsızlığından vazgeçtiğini ve çaresiz Lehistan ile bundan doğan genişleme fırsatı açısından, Lehistan'ın ilhakı ile ilgilenen ve buna hakkı olan Osmanlı Sarayı ile görüşmeye hazır olduğunu bildirdi . Gerek Orlov u, gerekse Thugut'u barış görüşmelerinin başlatıldığı 24 Temmuz'da "özgürlüklerinin kurtarıcısı ve eski imtiyazlarının yenileyicisi " olarak karşılayan Romen Boyarlar, davalan hakkında Lehistan'ın şanslı akıbetine nail olmak için başvurdukları "iki gücün antlaşması ve ortak menfaatleri" sayesinde kararın verildiğini bilmiyorlardı . "iki güçlü imparatorluğun, Lehistan'ın bahtsızlığını sona erdirmek için bir araya gelmesi umutlarımızın haksız olmadığının bir kanıtıdır. Buna dayanarak haşmetli çariçenin, bizi tiranlarımızın takiplerinden ve alaylarından korumak için yanımızda olmasının bizim için bir onur olduğuna inanıyoruz.

Rusya'nın banş şartları bilinçli olarak her türlü kesinlikten uzaktı. Savaşa neden olan taraf olarak Bâbıâli'nin muzaffer düşmanı tazmin etmesi ve "tebaanın iyiliği için" elinden geleni yapması bekleniyordu. 18 Ağustos'ta açılan barış görüşmelerinden kısa bir süre sonra sır perdesi aralandı ve Türk temsilciler Eylül ayında, Rusya'nın Tatarların "bağımsızlıklarını" şart koştuklarını ve Avusturya'nın buna müdahale etmeye niyeti olmadığını öğrendi. Rus Sarayı, Tatarlardan gelen bir delegasyonun, tıpkı Romen ülkeleri "tiranlardan kurtarılmayı" talep etmesini sağlamıştı. Tatarların başına Selim Giray Han'ın kaçışından sonra yerine getirilen Rus dostu Kalgay Sultan Han geçti.

Tatarlar, uzun yıllardan beri barışı ihlal eden bir unsur olmaktan çıkmışlardı. "Tatarların bağımsızlığı yasalarımıza göre mümkün değildir", diye cevap verdi [Yenişehirli] Osman Efendi, şeyhülislâmların fetvalarına dayanarak . Ayrıca Türk muhalif grubunun savaşa karşı çıkması üzerine "Anadolu'nun bu duruma karşı ayaklanacağını" eklemişti . Tatarlar tarafından "özgürce" seçilen han, tahta cülûsunu en azından sultana bildirmeli ve onayını almalı idi . Thugut'un Avusturya raporlarına inanmak gerekirse Orlov buna karşılık Tatarların Tuna boylarına getirilmesini ve Romenler için Kırım'da yeni bir vatan oluştumıayı teklif etmiştir.

Ateşkes, sonbaharda 1773 yılının Mart ayına kadar uzatıldı ve Osman Efendi Focşani'den ayrıldıktan sonra Bükreş'te yeni görüşmeler başladı. Bu arada Orlov da Petersburg'a gitmek üzere ayrılmıştı ve bu yüzden Bâbıâli, Bükreşli "madamlardan" hoşlanan ve Ortodoks Kilisesi'nin merasimlerine de katılan186 Reis Abdürrezzak Efendi, Süleyman Efendi ve Ataullah Bey ve Beylikçi Hayri Efendi tarafından temsil edilirken, çariçe yeni görüşmelerde sadece Obreskov tarafından temsil ediliyordu . Arabulucu güçlerin bu görüşmelerde hiçbir temsilcisi yoktu. Romenler, hatta Gürcüler ve Kabartay sakinleri için tazminat ve maddî imtiyazlar teklif etmek için Tatar sorunu şimdilik bir kenara bırakıldı. Obreskov, görüşmeleri herhalde ciddiye almıyordu. Aksi takdirde Türkiye'deki tüm Ortodoks inançlı kölelerin serbest bırakılması, Bucak Eyaleti'nin Rusya topraklarına dahil edilmesi ve Romen prensliklerinin 30 yıl boyunca işgal edilmesi gibi olağandışı taleplerde bulunmazdı . Ayrıca bir de sadece Kırım Yarımadası değil, Tatarlann bağımsızlığı için garanti olacağı için Kerç, Kılburun ve Yenikale kalelerinin de Türkler tarafından boşaltılmasını ve Özi'nin yıkılmasını talep edecek kadar ileri gitti. Bunun karşılığında Tatar Hanları, tıpkı son dönemlerde her yıl olduğu gibi, sultanın onayını alacaklardı, Cuma günü hutbelerde adı okunacaktı ve din adamları şeyhülislâmın hayır duasını alacaktı. 15 Şubat 1773 tarihli ültimatomda bu şart dile getirilmişti. Diğer altı madde, Tatarların bağımsızlığı için verilecek garanti, Özi'nin yıkılması, Karadeniz'de serbest ticaret, Rus hükümdarının Osmanlı imparatorluğu'ndaki tüm dindaşlarını himayesine alma hakkının tanınması ve nihayet Rumyenzov'un karargâhında bulunan ve Rumyenzov'un nüfuzu altında olan Grigore Gika'nın, belirlenen haracı sultana üç yılda bir ödeme ve istanbul'da Ragusa elçilerine benzer bir şekilde bir temsilci bulundurma imtiyazı ve tahtın miras hakkı ile birlikte Boğdan, hatta belki de her iki Romen Prensliğinin tahtına çıkartılması ile ilgili idi.

Üç ay için imzalanan yeni ateşkes süresi içinde Abddürrezak Efendi, sultanın fikrini almak üzere istanbul'a bir ulak gönderdi. Şeyhülislâmın savaşın devamını talep ettiği Divân toplantısından sonra oldukça kaçamak bir cevap geldi. Sultan III. Mustafa, 35 milyon akçeye kadar tazminat ödemeye hazırdı, ama Kırım'ın devri, bununla bağlantılı tüm talepler ile birlikte hem kendisi, hem de halkı için siyasî, dinî ve ahlakî açıdan imkânsızdı. Rusya'nın buna cevabı, "istediklerinin para ile satın alınamayacağı" idi. Bu yüzden banş görüşmeleri belirsiz bir zaman için ve yeni görüşmeler için herhangi bir yer belirlemeden 22 Mart tarihinde ertelendi . Savaşı hemen başlatmak için çok geçti ve her iki tarafın orduları ancak Mayıs ayında harekete geçti. Niğbolu'dan Tuna ağızlarına kadar serhad boylarındaki Türk birliklerinin karşısına şimdilik sadece hafif Rus birlikleri konuşlandı .

General Rumyenzov, Temmuz ayı başlarında Silistre'yi ele geçirmeye çalışmak üzere General Weissmann, Kazak çetelerinin lideri Potemkin ve Tutrakan'ı ele geçirip, ateşe veren Suvarov'dan sonra Tuna Nehri'ni geçti. Küçük başarılardan sonra Weissmann Kaynarca'da Damad Numan Paşa'nın çok sayıda birlikleri ile girdiği çatışmada hayatını kaybetti. Rumyenzov, bunun üzerine Eflak'a geri çekilmek zorunda kaldı. Kısa bir süre sonra Rus birlikleri Hırsova üzerinden Hacıoğlu Pazarcık'a ve buradan da Varna'ya kadar ilerlediler ve Kasım ayı başlarında burada çatışmalar sürüyordu . Ruslar yılın sonlarına doğru Cernavoda'da büyük bir bozguna uğradılar ve Dobruca Eyaleti'ni derhal boşaltmak zorunda kaldılar. 1774 yılında, Özi'den buraya gelen [Silistre Seraskeri] Halıcı Osman Paşa, Varna önlerindeki düşman ordusunu dağıttı . 13 Eylül tarihinde denizde yapılan büyük muharebe berabere bitti ve Amiral Spiridov, Aralık ayında Takımadalarda birkaç adaya düşman olarak saldırdı. Çevre bölgelerden erzak toplamak için Selanik'e birkaç denizci birliği çıktı. Böylece yeni savaş yılı, Türkler tamamen alt etme umutlarından vazgeçmek zorunda kalan Ruslar için olumsuz sona erdi.

Neredeyse 60 yaşına gelmiş Sultan III. Mustafa, uzun bir süredir su inmesi [istiskaa = Hydropisie] ile uğraşıyordu. Kardeşi Şehzâde Abdülhamid (2 Mart 1725 doğumlu), halefi olarak tayin edilmişti ve 24 Ocak 1774 tarihinde sessizce tahta cülûs etti. Son başarılardan ve 1773 yılı sonlarına doğru, Çariçe Katerina'nın eşi olduğunu iddia eden sahte Rus Çarı III. Petro tarafından çıkartılan huzursuzluklardan sonra, Rusları tüm eyalederinden çıkartabilmeyi ve uygun şartlarda bir banş yapabilmeyi umuyordu. Sultan III. Mustafa zamanında 40 bin yeni asker sancağın altına toplanmıştı . De Tott'un topçuları Mayıs ayında Fransız subayları ile birlikte istanbul'dan ayrıldılar ve sadrazamın emrindeki ordu ile buluştular. Kaptan-ı Derya gemi ile Varna'ya doğru yola çıktı ve kara birlikleri yeniçeri ağasının ve eski temsilci Abdürrezak Efendi'nin emrine verildiler. Kaybedilen eyalete yapılacak bir çıkartmaya destek olmak üzere Kırım'a birçok gemi gönderildi. Rumyenzov'un emrinde az sayıda yorgun birlikler kaldığı için kesin başanlar bekleniyordu.

20 Mayıs'ta Doğudaki Osmanlı ordusu büyük bir direnişe rağmençıkartılan bir fetva ile tüm kaçaklar ölümle tehdit ediliyordu, Rus generaller Kamenski ve Suvarov tarafından bozguna uğratıldılar. Sadrazamın karargâhında bulunan yeniçerilerin Abdürrezak Efendi'yi Varna'daki mağlubiyetin öcünü almak için öldürmek istemelerine rağmen, ana ordu uzun süredir bulunduğu Şumnu karargâhından bu kritik durumda yine çıkmadı. General Kamenski, Hacıoğlu Pazarcık'a kadar ilerledi. Tutrakan'da Tuna Nehri'ni geçen Soltikov, Rusçuk Beylerbeyi'nin emrindeki Türkleri iki kez mağlup etti ve Rusçuk'u kuşatma altına aldı. 22 Haziran'da Rumyenzov Silistre önlerine geldiğinde, sadece bu seferin değil, savaşın nihai karar günü gelmiş oldu. Sadrazam Muhsinzâde Mehmed Paşa, kaybedilen birkaç çatışmadan sonra yavaşça, ama hiçbir kurtulma umudu olmadan, kuşatma altına alındı.

Sadrazam Muhsinzâde Mehmed Paşa, bunun üzerine bir ateşkes talep etse de bunu elde edemedi. Buna rağmen, barışçı politikanın en önemli temsilcisi Resmi Ahmed Efendi ve Reis Münib ibrahim Efendi itt?oc görüşmeler başlatıldı ve kuşatma altında olup, ele geçirmeye hazır vaziyette bulunan Silistre yakınlarındaki Küçük Kaynarca Köyü'nde General Repnin ve Rumyenzov ile anlaşmaya varıldı. Bu şartlar altında barış antlaşmasını, Falcı'daki talihsiz anlaşmanın 63. yıldönümü olan 17 Temmuz'da yapmak için iki toplantı yetmişti. Üç gün sonra, 21 Temmuz'da, anlaşma her iki taraf tarafından onaylandı. Bahtsız Sadrazam Muhsinzâde Mehmed Paşa, istanbul'a yenilmiş komutan ve diplomat olarak girme utancından kurtuldu:
istanbul yolunda hayatını kaybetti . Ruslar sadece bundan böyle istanbul ile tek irtibatı dinî konular olacak olup, yeni hamisi Rusya için istedikleri her yerde kale kurmalarına izin verilen Kırım Tatarlarının tamamen "bağımsızlığını" elde etmekle kalmamış, Azak, Kerç, Yenikale ve Küburun'un yanı sıra "Aksu ile Özi arasındaki bölgeyi" ve her iki Kabartay bölgesini de almışlardı. Romen prensliklerinin insanları ve Takımadalarının "Rus-Rum filosuna" denizci veren adaları ayrı bir anlaşma ile Bâbıâli'den geniş imtiyazlar elde ettiler. Çariçe, Osmanlı imparatorluğu'nun her yerinde konsolosluklar kurabiliyordu ve bu amaçla herhangi bir ticarî olmasa da Rumları, Gürcüleri ve aslen Rus olanları - kurnaz casuslar veya kendini beğenmiş vasileri - konsolos olarak atayabiliyordu .

Bu konsolosların tüm idarî işlere karışabilmelerini sağlamak için de Rusya tüm dindaşları üzerine himaye hakkını almıştı . Rus generaller ile şüpheli ilişkiler içinde olduğundan şüphelenilen kişiler ya 18 ay içinde Kırım'a taşınabiliyordu, ya da genel aftan yararlanarak ülkede kalabiliyordu. Gelecekteki Rus Çarları da tıpkı Fransa Kralı'nın Türkiye'de "padişah" olarak kabul edildiği gibi, bundan böyle "padişah" olarak kabul edilecekti. Galata'da Rus Çarı'nın adı yeni Grek-Ortodoks Kilisesi'ndeki ayinlerde anılacaktı. Savaş tazminatı olarak Bâbıâli 1777 yılına kadar 15 bin kese ödeyecekti.

Eflak prensleri sadece çariçenin izni ile değiştirilebilecekti ve Romenler bundan böyle haracın dışında her türlü vergiden ve ticaret monopollerinden muaf tutulacaklardı .

Bu anlaşmadan sonra Rusya, yenilen ve öz güveni temelden sarsılan Osmanlı imparatorluğu'nun tüm iç işlerinde nihai sözü söyleyebiliyordu. Fransızların 1769 yılında kehanette bulundukları gibi, Türkler "içte ve dışta dizginlenmişlerdi ".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir