Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sadrazam Şehid Ali Paşa'nın Dehşet Saçan Sadareti

Mora'nın Geri Kazanılması

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Sadrazam Şehid Ali Paşa'nın Dehşet Saçan Sadareti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 21:13

SADRAZAM ŞEHİD ALİ PAŞA'NIN DEHŞET SAÇAN SADARETİ VE MORA'NIN GERİ KAZANILMASI

27 Nisan 1713 tarihinden beri, Sultan III. Ahmed'in "erdemli" damadı, eski Kaymakam Şehid Ali Paşa "yasaların" ve "düzenin koruyucusu'A2 olarak devletin mühürlerini devralmıştı. En büyük ideali, devlete her yıl yeni eyaleder ekleyerek büyüten ve Osmanlı ordusunu zenginleştirip, onur kazandıran eski zafer dolu seferler olan bu adam, inanılmaz derece gaddar ve Hristiyan düşmanı idi. Ona göre mutlak güce sahip ve üç tuğ taşıma şerefi yalnızca kendisine ait olan bir sadrazam, Köprülü Mehmed Paşa zamanında olduğu gibi kararları vermeli ve astları ile ilişkilerinde ancak celladın icra ettiği adalete güvenmeli, imparatorluk kana boğularak temizlenmeli ve güçlenmeliydi .

1714 yılının Nisan ayında yaşlı Eflak Prensi Brinkoveanu, başmirahur tarafından İstanbul'a çağrıldı ve uzunca bir süre Yedikule'de ve daha sonra bostancıbaşının zindanlarında vakit geçirdikten sonra nihayet, hadiseyi seyretmek üzere deniz kenarındaki köşke gelen sultanın gözleri önünde, bütün oğulları ile birlikte boynu vuruldu. Onlar, Ali Paşa'nın "hainlere" karşı yürüttüğü acımasız siyasetin ilk kurbanları idi. Mısır Beylerbeyi Osmanzâde Paşa da yüksek rütbeli subayları ile birlikte aynı cezaya çarptırılacaktı. Suçu Almanlar ile kurduğu irtibatları, Viyana'dan kendisine verilen Alman İmparatorluğu Prensi unvanını, Erdel komutanları ile yazışmalarını ve orada bastırılan jübile madalyonunu kapsadığından, Brinkoveanu'nun idamı aynı zamanda Avusturyalılara karşı bir meydan okuma ve planlanan intikamın ön işareti idi . Ali Paşa, sultanı daha 1713 yılında Lehistan'a yapılacak seferi, Rusya'nın ve Alman Kayser'in tehdit altında Kral August'a yardım gelebileceğini ileri sürerek vazgeçirdikten sonra, onun yerini Mora'yı ve "son savaşta kaybedilen başka yerleri" geri alabileceklerini söylemişti .

Son savaşta Osmanlı eyaletlerini topraklarına katarak bölgelerini genişleten Venedik, komşu Hristiyanlar arasında en zayıfı idi. O dönemdeki müttefikinden uzun zamandan beri bir şey bekleyemiyordu, zira Almanlar Batıda Fransızlarla yeterince meşguldüler ve 1714-1715 yılları arasında Avusturya elçisinin teklif ettiği arabuluculuk ciddi değildi. Ali Paşa buna "arabuluculuk safsatası" demişti. Olağanüstü elçi Giovani Dolfino aracılığıyla yardımına başvurulan Leh Kralı August, Kamaniçe'yi geri almış olmaktan memnundu ve büyük çabalardan sonra sağlanan barışın tadını mümkün olduğunca uzun çıkarmak istiyordu. Papa'nin vaatleri bu sefer hiçbir işe yaramıyordu.

1714 yılında, son savaştan önce Slav reayalarda yıllarca büyük umutlar uyandıran Rus ajanların faaliyetlerinin sonucu olarak Karadağ Osmanlı'ya karşı ayaklandı. Bosna Beylerbeyi Körpülüzâde Numan Paşa, sonbaharda üzerlerine yürüdü ve ayaklanmayı tamamen bastırdı. Bazıları ülkenin dinî ve siyasî lideri olan Vladika (piskopos) ile birlikte Venedik'e ait Kotor'a kaçtılar ve Venedik onların teslim edilmesini reddetmesi gerektiğini düşündü . Boşnak atlılar kaçakları sınırın bayağı ötelerine kadar takip etmişti . Ayrıca eski Morlacchilerin [Morlaklar] mirasçıları olan Ülgün korsanları, hiçbir ayrım yapmadan Venedik ve Avusturya gemilerine saldırıyorlardı.

8 Aralık'ta, Ali Paşa'nın "Avusturya savaşı sırasında haksız olarak ele geçirdikleri Mora'yı" ve onun 28 yıllık gelirlerini talep ettiği Venedik Balyosu tutuklandı . Venedik tebaanın tamamı Osmanlı ülkelerini derhal terk edecekti. 9 Aralık'ta, Karlofça barışının özellikle Karadağ ile ilgili şartlarını yerine getirmediği gerekçesi ile Venedik'e savaş ilan edildi. Gururlu bir biçimde Rus Çan'nın cezalandırılacağından bahseden yeni savaşa müdahale edecek tüm Hristiyan güçlerini kendi felaketlerini hazırlamış olmakla tehdit eden Ali Paşa, zor bir dönemde "balıkçılar" tarafından ellerinden alınan Adriyatik Denizi'ndeki Mora'yı kolayca tekrar geri alabileceğini umuyordu . Gerek elçisi istanbul'da henüz huzura kabul edilmemiş ve Avusturya'yı doğal rakibi kabul eden Rusya'nın , gerekse Venedik'in Doğu Akdeniz'deki ticaretini kıskanan ve Venedik'in çökmesini kendi çıkarları açısından isteyen Hollanda ve Fransa'nın Osmanlı'nın kazanmasını sevinçle karşılayacağından emindi.

Venedik hükümeti, Mora Yarımadası'nda eski geleneklere uygun olsa da Türklerin hakimiyeti altında dinî hayadarını rahatsız edilmeden sürdürebilen Rumların nefretini körükleyen yanlış bir maliye ve kilise politikası yürütmüştü . Her zaman dürüst olmayan sayısız Venedikli memurlar; karmaşık vergiler; Ortaçağın özelliklerini gösteren bir adalet sistemi; mülkiyet haklarıyla ilgili iddiaların huzursuzluk yaratacak şekilde ele alınması; birçok insanın kanını akıtan bir nüfus sayımı; maliyenin amaçları için hazırlanan bir kadastronun hazırlanması; idare ve ordu için gerekli binalara el konulması; Ortadoksların tekrar eski inanca döndürülmesi amacıyla keşişlerin buraya üşüşmesi; başlarında Gürdüs (Korint) arşiveki bulunan bir Latin hiyerarşisinin oluşturulması; Ortodoks ruhbanlarının İstanbul'daki patrikhane ile irtibat kurmalarının yasaklanması ve birçok Ortodoks Kilisesi'ne el konulması, paşaların, sancakbeylerinin, kadıların ve emirlerin sürdürdüğü ataerkil, hoşgörülü ve Rumlar için oldukça avantajlı idaresini aratan bir siyasetin etkileri idi. Mora halkının sayısını kısa bir süre içinde aşan yeni kolonistlerin - 90 bin civarında Rum'a karşılık 110 bin kolonist - Rumlar tarafından dostça karşılanmadığı kesindir. Komşu Türk eyaletleri ile yapılan yoğun ticaret, yeni gümrüklerin uygulanması ile kısa bir sürede yok edildi ve Frenk tüccarlar o kadar büyük zorluklar ile karşılaşıyorlardı ki, gemilerini Mora limanlarına göndermemeyi ve Mora'daki fakir pazar yerleri ve köyleri Batı'nin altınından ve gümüşünden yoksun bırakmayı tercih ediyorlardı. Mora'nın yeni ordusu, yarım milyon Reali civarındaki gelirlerin büyük bir bölümünü yutuyordu ve Batıdan gelen güvenilir, ama bir o kadar da yüksek ücretli paralı askerlerden oluşuyordu. Yaklaşık 7 bin kişiden oluşan ordunun asıl görevi, yerel halkı denetlemekti.

Ahlaksızlıkları, Doğu'nun mütevazılığına alışık halkı öfkeye sevk ediyordu. Kaleler kötü durumda idi ve her yerde erzak kıtlığı çekiliyordu. Sahiller, düzenli bir donanma tarafından korunmuyordu. Kısacası, daha az hoşgörü ve koruma elde etmek için daha fazla para ödeniyordu artık. Venedik, fetih savaşı sırasında kimi zaman Frenkler lehine kendi varlıklarını tehlikeye atan Arnavudarın ve Manyotların sadakatini bile bazı imtiyazlar tanıyıp, neredeyse otonom ve âşâr vergisinden muaf hayatlarına saygı göstererek muhafaza edememişlerdi. Sistem o kadar kötü idi ki, en iyi idareciler bile Mora hükümetinin sağlamlaştırılması için kendi şahsî çabaları ile hiçbir katkıda bulunamıyorlardı. Savaş başladığında, sadrazam neredeyse tüm Rumlardan destek alabileceğine inanıyordu. Karşı çıkanlar ise İstanbul'daki Patrik tarafından aforoz ediliyordu .

O dönemlerin görgü tanığı bir Romen:

"Mora'daki Rumlar çok önceleri Babıâli'ye yazılı olarak onları Frenklerin köleliğinden kurtarmaları için arzuhalde bulunmuşlardı", diyor .

1715 yılının bahar aylarından önce 6 bin yeniçeri Türklerin elinde bulunan Akhaya'ya geldi. Sadrazam, Germe Hisarı'na gelmeden önce, 21 Mart'ta 60 kadırga ve 40 gemi ile İstanbul'dan ayrılan ve bu filoyu Berberi gemisi ile güçlendiren kaptan-ı derya, Eğriboz Adası'nin eski Kızılhisar (Karistos) Limanı'na geldi ve 5 Haziran'da Rum halkının talebi üzerine teslim olan Tine'yi aldı . Eğin Adası'nı da en kısa zamanda ele geçirerek, hilalli sancağı Adriyatik Denizi'ne kadar taşımayı umut ediyordu .

Bu arada kara ordusu Nisan ayında İstanbul'da toplanmıştı. Ruslara karşı beklenmedik zaferi elde eden orduya benziyordu ve çıkarılan son askerî kanunnâmenin hükümlerine uygundu. 1711 yılında Arapların, Tatarların ve Çerkeslerin dışında 20 bin sipahi, 12 bin timarlı sipahi, 10 bin Boşnak 20 bin adı ve 40 bin yeniçeri - yaklaşık 20 bin yeniçeri de müdafaa kıtası olarak değişik yerlerde görev yapıyordu - 10 bin cebeci, 8 bin toppoçu, 20 bin Arnavut ve 6 bin Mısırlı piyade olarak savaşmış ve yanlarında 350 büyüklü küçüklü top götürmüştü . Kapıkulları, yeni kanunnâmeye göre piyade sınıfı olarak yeniçerilerden, acemioğlanlardan, topçu ve cebecilerle sakalardan oluşurken, İstanbul'daki sipahioglanlarını tamamen içine aldığından atlı sınıfı olarak sadece 15 bin ulûfeci ile çavuşları kapsıyordu. Paşaların emrindeki serhadlar, piyade sınıfı olarak sipahilerden, seymenlerden veya kısmen başka bir dine mensup köylülerden, lağımcılardan, vasal ülkelerin kuvvederi olarak Hristiyan öncü birliklerden oluşan ve yolları açma görevini üstlenen müsellemlerden ve sipahi topçu birliklerinden; atlı sınıfı olarak hafif birlikleri oluşturan beşlilerden, delilerden ve genelde köylerden gelen "gönüllülerden" oluşuyordu . Esas sipahilere artık "Topraklı" deniyordu .

1711 yılının kayıt listesinden, özellikle de Marsigli'nin verdiği rakamlardan , yeni savaş şartlarına uygun olmayan adı sayısının oldukça azaltıldığı anlaşılmaktadır, zira Avrupa modeline göre düşmanın saldırısına toplar tarafından korunan, sağlam bir karargâhta bekleyen ve el bombası kullanmakta tereddüt etmeyen birliklere karşı etkisizdi. Bu yüzden Tatarlar da eski önemlerini kaybetmeye başlamışlardı. Osmanlılar sayısız eski veya yeni surlar, tahkimatlar, siperler ve başka teknik araçlar ile iyi tahkim edilmiş Mora'da yürüteceği savaş için özellikle dik kayalıkları ve taştan tabyaları ele geçirebilecek kapasitede topçulara ve güvenilir yeniçeri birliklerine ihtiyaç duyuyordu. Bu birliklerin sayısı yeterince kalabalıktı ve vazgeçilmezliklerini Hristiyanlara karşı yapılacak her yeni seferin başında yeni imtiyazlar talep ederek kullanıyorlardı . Örneğin borç para verme hakları vardı - ki bunu İsveç Kralı'na karşı kullanabileceklerdi - savaş sırasında bile satış tezgahları kurabiliyorlardı ve paşaların idaresi ve yargı kararlarını sürekli olarak kontrol edebiliyorlardı .

Ulufeleri, 1700 yılında 3711 kese altın tutuyordu . Sanki devlet işlerinin idaresi ve tahtın güvenliği yine onların eline geçmiş gibi görünüyordu. Artık ticarî önemini 1650 yılından beri hızlı gelişen ve zengin olan izmir'e ve sultanı barındırma hakkını Edirne'ye kaptırdığından fakirleşmeye yüz tutmuş istanbul'da, başkentin Müslüman halkı ve yeniçeri olmak isteyen genç insanlar arasından asker toplanıyordu . 1692 yılında Salankamen Muharebesi'nden sonra bütün duvarlarda Bâbıâli tarafından hazırlanan afişler ile dinlerini korumak için askere yazılanlara yüksek ücret ve sefer tamamlandıktan hemen sonra emeklilik hakkı vaat ediliyordu. Başçavuş, etrafındaki tüm subaylar ile birlikte gençleri askere çağırmak üzere İstanbul'un bir meydanında duruyordu . Gerçekte ise bu askerler, savaş devirlerindeki sultanların piyadelerinden daha yararsızdı. Çavuşlar, onları kimi zaman taarruza ve saldırıya ellerinde sopalar ve kamçılar ile teşvik etmett8( zorunda kalıyorlardı. Yine de Venedik'in doğudaki yerlerini korumak için Fransa, Almanya ve Batı'nın diğer bölgelerinden askere aldığı ve düşük ücret verdiği paragöz, ihanete yatkın ve genelde korkak askerlerden çok daha iyilerdi ki, Rus ordusunda Batılı subaylar bulunmasına rağmen, Prut savaşında çarın paralı askerlerine ve kaba köylülerine karşı kendilerini kanıtlamışlardı.

Sultan ve Valide Sultan, Venedik Seferi'ne katılmak istemişlerdi, ama Mora'ya giden birliklere sadrazam liderlik ediyordu. Ordu, Kavala ve Serez üzerinden geçiyordu. Konya Beylerbeyi ile buluştukları Selanik'e geldiklerinde Nişancı Ali Paşa, yukarıda bahsedildiği gibi, bu görüşmeden sonra Tine'ye yönelen kaptan-ı derya ile görüştü. Büyük zenginlikler edinmiş olduğu bilinen paşalar herhangi bir gerekçe ile ortadan kaldırıldı: İstanbul Kaymakamı, "zengin bir adam olduğu için"; Cilan'ın idarecisi "Babıâli'nin mülklerine sahip olması için" ve daha sonra Mora Sancakbeyi ve yeniçeri ağası cellada teslim edildiler. Yağmacı askerler büyük disiplin altında tutuluyorlardı. Müslüman halkının Rumca konuştuğu ve sadece İstanbul'dan gönderilen kadıların Türkçe'yi kullandıkları Yenişehir ve Theben üzerinden yapılan kısa bir yürüyüşten sonra terk edilmiş bir vaziyette duran Germe Hisarı'na gelindi. Bu arada Venedikli subaylar sadrazama yardım teklifinde bulunmuşlardı ve Venedik hizmetindeki Fransız paralı askerlerin olası ihaneti beklentisiyle Fransız temsilci de Brue Osmanlılara eşlik etmişti. Müttefik güçlerin temsilcileri Girit savaşı esnasında da kendi uluslarından insanları Türk tarafına geçmeye teşvik etmişlerdi.

Düşmana rastlamadan önce Kara Mustafa Paşa serasker tayin edildi. Emrinde 30 bin yeniçeri, 2 bin topçu, bir o kadar cebeci, 4 bin sipahi ve 30 top vardı. Haziran ayının sonunda sadrazam Derbent Geçidi'ne geldi ve camilerinin üzerinde artık haç işareti görülen Gürdüs'ü gördü. Şehrin iyi tahkim edilmiş olması; valisinin teslim olma çağrısına "savaşmak için orada olduğunu" söyleyerek cevap vermesi; yeniçerilerin taarruza karşı çıkmalarına ve bunun yerine bir meydan muharebesi talep etmelerine; bunaltıcı sıcaklıkların ve kuvvedi rüzgarların Osmanlı'ya büyük zorluklar çıkartmasına rağmen, Gürdüs 3 Temmuz'da Türklere teslim edildi. Rum halkı, nefret besledikleri Latinleri buna zorlamışlardı ve onlar da nihayet kendileri için aman dilemeye razı olmak zorunda kalmışlardı.

Ali Paşa'nın niyeti, büyük bir intikam alarak diğer yerlerdeki müdafaa kıtalarına göz dağı vermekti. Venedikliler, yağmaya kalkışan Osmanlılara karşı geldikleri anda amanı bozdu. Venedik'in olağanüstü temsilcisi yeniçeriler tarafından öldürüldü. Bu arada Katolik Papazlardan biri kendisini de yiğitçe kurban ederek, mühimmat deposunu havaya uçurdu. Fatihlerden bir çoğu hayatını kaybetti. Ali Paşa'nın ordusuna mensup birkaç bin kişinin öldüğü söyleniyordu. Bu patlama tam aksine bir etki yaptı: Sadrazam ister Rum, ister Batılı olsun, tüm esirlerine karşı acımasızca davranmaya başladı. Eski Bizans hanedanlarından Mamona ailesi katledildi. Sadece kaptan-ı deryaya gönderilenler hayatta kalmayı başardılar. Vali Giacomo Minotto, sadrazamın çadırına getirildi ve burada zincire vuruldu. Verilen sözden bu şekilde dönülmesi ve Batı aleminin kamuoyunu hiçe saymış olarak eski reayaya ve yabancılara karşı gösterilen bu gaddarlık, Ali Paşa'nın tüm Hristiyanlar arasında dehşet saçmak için uygulanması gerektiğini düşündüğü yeni bilinçli barbarlık siyasetini oluşturuyordu.

Serasker, ancak 23 gün sonra teslim olan Balyabadra'ya doğru ilerlerken, sadrazam terk edilmiş Arhos'U * işgal etti. Eski kalesi ve denize uzanan bir kaya üzerine kurulmuş yeni Palmida Kalesi ile Anabolu, iyi tahkim edilmişti ve 13 Temmuz'da yeniçerilerin ilk hücumu geri püskürtüldü. Kaptan-ı Derya 15 Temmuz'da limana geldikten sonra yine saldırılar gerçekleşti. Tüm esirler öldürüldü. Kuşatma altında olan ve aralarında Dalmaçyalıların ve Arnavutların da bulunduğu 1.000 kadar askerden birkaçının ihaneti sayesinde bir gedik açıldığında kale komutanı Bono birkaç subayı ile birlikte Ali Paşa'nın gaddar tarzını henüz hoşgörüyle karşılamayan kaptan-ı deryanın gemilerine kaçtılar. Kaleye giren Türkler, insan avına çıktılar. Frenk keşişlere
bile aman verilmedi. Hamile ve çocuklu kadınlar49 karargâha getirilip, burada satıldılar. Erkek esirlerin hepsi öldürülecekti ve Ali Paşa her başa 30 altın ödül koymuştu. Arz kısa bir süre sonra o kadar arttı ki, ödül 20, daha sonra 10 altına indirildi. Köle tacirinin büyük çadırının önündeki meydan, küçük gelmeye başladı. Bu, Hunların ve Tatarların akınlarını hatırlatan bir sahne idi. Yaşlı bir adam olan kale komutanı Alessandro Bono, sultanın huzuruna çıkartılacaktı, ama daha önce Megara'da öldü ve Theben'de defnedildi.

Saadet Giray Han'ın yönetimi altında gelen Tatarlar, sonunda yapacak bir şey bulamadılar. Mora, ilhak olmuştu ve Nogay Tatarlan geri dönmeye karar vermek zorunda kaldılar . Venedik genel kaptanının hain Rumları köylerini tahrip ederek cezalandırmak için aldığı tedbirler de bu kararı etkilemişti.

Çakonya ve Mayna, Osmanlı ordusunun ilerleyişi ile fazla ilgilenmiyorlardı. Sitena, Kastanitsa, Brastos'un "vahşi ve kaba eşkıyaları", Venedik'in paşaların hoş görülü anarşisinden daha ağır bir yük olarak gördükleri idaresini savunmaya niyetli değildiler . 13 Ağustos'ta Modon'un kuşatması başladı. Bu önemli şehiri kurtarmak için Venedik Genel Kaptanı Dolfin yaklaşık 30 gemiden55 oluşan donanması ile buraya geldi ve Navarin'i de korumaya çalıştı . Koron'dan acilen buraya çağrılan kaptan-ı derya, belki de Preveze'yi almış olma gururunu gölgeleyebilecek bir muharebeye girmek istemiyordu. Dolfin, açık denizde kaldı ve böylece Türk kadırgaları Modon'u kuşatabildiler. Venedik Valisi şehri kuşatan Türkler ile teslim antlaşması yapmak zorunda kaldı ve böylece 700 hastasını ve 200 kişilik Rum yardımcı birliklerini kurtardı . 23 Ağustos'ta sadrazam geri çekilme emrini verdiğinde Venedik'in elinde sadece Benefşe kalmıştı.

Mayna'da Kalamata, Zernata ve Kelafa gibi şehirler, Türklere hiç direnmeden teslim oldular. Manyotların ve Çakonların ileri gelenleri Türk karargâhına geldiler ve teslim olduklarını beyan ettiler . Benefşe komutanı kendisine vaat edilen 4 bin keseden 2 binini aldıktan sonra Benefşe'yi 7 Eylül'de teslim etti ve teslimattan hemen sonra elinden 2 bin kese daha alındı . Edime yakınlarındaki Karaağaç'ta hastalığından yeni kurtulan sultan, Kasım ayı başlarında muzaffer sadrazamını karşıladı.

Saray tekrar İstanbul'a taşındığında, Suda'yı ve Spinalonga alan ve İyonyen Adaları'na dahil Ayamavra'yı Osmanlı topraklarına katan kaptan-ı derya limana geldi. Girit'teki kaleler, Venedik Genel Kaptanı yardımlarına gelmeden Türklere aylarca direnmişlerdi . Nihayet Eylül ayında kaptan-ı derya Girit sahiline gelmiş ve kalelere Türk muhafız kıtaları yerleştirmişti. İçinde bulunan Rumlar, Mora'daki esirler ile aynı akıbete uğradılar. Çuha Adası'nda tutunamadı. Kaptan-ı Derya, Türkler karşısında Mora'daki Kastello'ya girdikleri tarihlerde Ayamavra Adası'nı almaya çalıştı. Kale terk edilmiş ve savunma hatları tahrip edilmiş hâlde bulunduğundan, işgalinde kayıp verilmedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir