Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Köprülü Fazıl Ahmed Paşanın Ölümü, Siyasi Mirası

Siyasi, Askeri ve Mali Durum. Sadrazam Kara Mustafa Paşa. Kazaklara ve Rus Çarına Karşı Savaşları

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Köprülü Fazıl Ahmed Paşanın Ölümü, Siyasi Mirası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 18:10

KÖPRÜLÜ FAZIL AHMED PAŞANIN OLUMU.
SİYASİ MİRASI. SİYASİ, ASKERİ VE MALİ DURUM.
SADRAZAM KARA MUSTAFA PAŞA.
KAZAKLARA VE RUS ÇARINA KARŞI SAVAŞLARI


Fazıl Ahmed Paşa, henüz 42 yaşında olmasına rağmen, sara nöbetlerinden dolayı daha Kandiye kuşatması sırasında yorgun ve hayatından bezmiş yaşlı bir adama benziyordu. Son zamanlarda ayrıca zamanın alışkanlığı olan sefahata dalmış, etrafına kadınlar toplayıp , Lehlerin sert içkilerini içmeye başlamıştı. Sonu yakın görünüyordu . Uzun yıllar boyunca tek başına taşımak zorunda kaldığı yükler ve temelleri sarsılmaya başlamış büyük bir imparatorluk için duyduğu endişeler, babasının çelik gibi bedenine ve yenilmez inatçı ruhuna sahip olmayan vücudunu, zamanından önce çöktürmüştü.

IV. Mehmed, örneğin şarabı sevmemesine rağmen fazla içtiği zamanlarda olduğu gibi herhangi bir kaprisli anında celladı çağırıp, çevresindekiler içinde devlet için en yararlı bu adamı cellada teslim etme hevesinden kısa bir süre sonra kurtulacak ve devletin sorumluluğunu yeteneğinin el verdiği oranda kendi omuzları üzerinde hissedecekti. 1676 yılının sonbaharında Fazıl Ahmed Paşa, Silivri ve Çorlu arasında, talepkâr ve hiçbir zaman memnun olmayan efendisine eşlik ederek geldiği Ergene Köyü'nde ağır hasta yatıyordu. Kasım ayında burada henüz 45 yaşında - kimilerine göre ise 50 yaşın bile üzerinde - hayata gözlerini yumdu.

Fazıl Ahmed Paşa, ailesine sultanın her zamanki alışkanlıklarının aksine el koymadığı iki milyon altın değerinde bir miras bıraktı. Köprülü Mehmed Paşa'nın dul eşi olan annesi de hâlâ hayatta idi . Ancak IV. Mehmed'e bıraktığı, ancak sultanın değil geliştirmesini, elde tutmasını bile bilemediği miras çok daha değerli Zamanın belki de en önemli komutanı Montecuccoli, Saint Gotthard'da mağlup ettiği Osmanlı ordusundan büyük bir takdirle bahsetmektedir ki, bu ordu baba oğul Köprülülerin bir eseri idi. İyi silahlanmış gerçek bir düşmana karşı savaşmaktan çok, entrikalar ve sürekli ayaklanmalar yüzünden iktidara zor anlar yaşatan askerleri, sadece savaşta ve savaş için yaşayan ve Koca Sinan Paşa zamanındaki yeniçeriler ve sipahiler için karşılaştırılamayacak çelik gibi birlikler hâline getirmişlerdi.

İstanbul'daki ve Anadolu'daki basit insanlar arasından toplanıp, orduya alınan, genelde evli olup, birçok işlerle uğraşan ve bazıları sadece göstermelik olan, acemioğlanları ocaklarında eğitim görmemiş; hediyeler dağıtarak artık savaşa gitmekten muaf bir emekli konumuna gelmeye çalışan ve Macaristan ile Girit savaşlarında büyük kayıplar veren 42 bin yeniçeri ve aralarından oluşturulan seymenler - toplam 176 ocak - artık Osmanlı ordusunun çekirdeğini oluşturmuyorlardı . Bir süre önce başlarına bir ağa getirilen sipahioğlanlan, artık imtiyazlı birlik kabul edilmiyorlardı . İsyancı ruhları, Köprülü Mehmed Paşa'nın intikamcı ruhunu ortaya çıkarmıştı. Kibirleri ve yaptıkları soygunlar yüzünden İstanbul halkının nefret besledikleri bu birliklerin çoğu dağıtıldı ya da yok edildi. Her biri 12 bin akçe ulûfe alan sipahiler de artık zengin giysiler ve değerli atlar üzerinde değil, en fakir elbiseler içinde görünüyorlardı ve bir çadır ya da eşyaları için bir katır temin edebilmek için birkaçının bir araya gelmesi gerekiyordu. Silahdarların, müteferrikaların ve ulûfecilerin sadece isimleri kalmıştı. Sipahioğlanları artık çadırlarda veya eşyaların başında nöbet tutuyorlardı. Timar sipahileri arasında 20-100 bin akçe arasında gelirle en zenginler olan zaimler ve diğer timar sahipleri sipahileri sağlıyordu. Zaimler 4-20 arası sipahi getirirken, diğerleri 1-4 sipahi getiriyorlardı. 1670 yılında gerçekten de tam bir şövalye ruhuna sahip sipahilerin sayısı yaklaşık 80-90 bin arasında idi. Ama bunların sadece 30-40 bin kadarı savaşlara katılabilecek durumda idi.

Avrupa'daki eyaletlerin bazıları, büyük sayıda serhad askeri sağlayamayacak kadar ıssızlaşmıştı ve Tımışvar Beylerbeyi'nin dışında kuzeydeki yeni savaşlara serhad boylarındaki beylerden hiçbiri katılmıyordu. Ayrıca Silistre, Babadağ ve Özi beyleri, eski önemlerini yitirmişler ve artık eskisi gibi tek bir uçbeyine bağlı değildiler. Rumeli'de halklarının yiğitliği ve savaşa yeteneği ile kendilerini kanıtlamış birkaç eyalet, orduytf8' takdir edilen güvenilir birlikler veriyordu: Slav kökenli beyleri hâlâ her fırsatta komşu bölgelere akınlar düzenleyen Bosna ve Köprülüleri, halklarına özgü erdemlerin, sadakatin, fedakârlığın ve yiğitliğin birer simgesi gören Arnavutluk. Bunun dışında gerektiğinde Anadolu, Diyarbakır ve Karaman beylerbeylerinin yönetiminde Kürtler, Anadolu'nun gerçek Türkleri, Suriyeliler, hatta kimi zaman Afrika'dan bile gelen birlikler Avrupa'ya çekiliyordu . Girit savaşı sırasında, aslında sadece kendi topraklarında hizmet vermek zorunda olan Mısır kuvvetleri, -Memlükler sayılan 12 komutan altında 20 bin kadardı - ve 80 bin kadar timar sipahileri önemli bir rol oynamışlardı ve Leh savaşma, yaptığı ihaneti affettirmeye çalışan Mısır Beylerbeyi Ahmed de katılmıştı .

Fazıl Ahmed Paşa, talan edilmiş ülkelerde erzak temini zor olduğu için aşırı büyüklükte ordulardan yana değildi. Sağı solu belli olmayan hükümdarı ona gerekli serbestliği sağlamış olsa idi, paşaların yanlarındaki büyük sayıda askerle hava atmak için getirdikleri birçok gereksiz unsurları ayıklamak isterdi. Paşalar, yasal olarak sadece gelirlerinin her 5 bin akçesi için bir asker sağlamak zorundaydılar . Fazıl Ahmed Paşa ayrıca Anadolu sipahilerinin, tıpkı 1665 yılında Saint Gotthard Muharebesi'nden sonra olduğu gibi, Avrupa topraklarını kısa sürede terk etmeye meyilli olduklarını biliyordu ' . Her zaman mantıklı davranan Fazıl Ahmed Paşa, askerlerin sayısından çok, Macaristan, Girit ve Lehistan savaşlarında tecrübe edinen ve mümkün olduğunca esirgemeye çalıştığı emektar savaşçıların bilgisine, dayanıklılıklarına ve askerî özelliklerine değer veriyordu.

Uzun süren savaşlar neticesinde askerler sadece birkaç yıl sonra izin alabiliyor ve kısa bir süre sonra tekrar askere çağrılıyorlardı. Eskisinden farklı olarak, Girit'te ve Lehistan sınırlarında artık her an saldırmaya hazır sürekli bir karargâh bulunuyordu. Birlikler iyi besleniyordu, iyi giydiriliyordu ve iyi silahlarla donatılmışlardı.

Her birinin mızrakları, kılıçları, tüfekleri, tabancaları, bozdoğanları ve yayları vardı. Kullanılan demir, birinci sınıf kalitede idi ve Türklerin kullandığı baruta da birçok övgüler yağdırılmaktadır . 1085 istanbul'da Ayasofya yakınlarında bir kışlası olan 6 bin, hatta 1680 yılında 12 bin civarındaki cebeciler ve 10 bin kadar topçuların yanında daha büyük hareket özgürlüğüne sahip yeni birlikler oluşmuştu: Birliklerin arasında seçilen beşliler ve akıncılarla aynı saflarda savaşan gönüllüler . Sipahiler artık çoğunlukla beşliler denilen piyadelerden oluşuyorlardı ve çeşitli şehirlerde kışlaları vardı . Özellikle Boşnaklar ve Arnavutlar olmak üzere, seçkin sipahileri, ağırlıklı olarak Anadolu'daki paşalar olmak üzere, emrinde adı sekbanlar ve sarıcalar barındıran paşaların etrafını sarıyordu. Varlıkları sayesinde efendilerinin ayaklanma cesaretine kapılabileceklerini düşünen Köprülü Mehmed Paşa, bu muhafız kıtalarının kaldırılması için çaba göstermişti, ama başarılı olamadı. Her eyalet, bu silahlı organizasyonda kendi bireyselliğini koruyabildiği ve kendi şanı için savaştığından, Osmanlı ordusu gitgide ilk sultanların zamanındaki orduya benzemeye başlamıştı .

Görkemli çadırları, orduyu gerçekte olduğundan daha kalabalık gösteriyordu . Sadrazamı ise nihayet hayatlarını vermeye razı Boşnak veya kırmızı giysiler içindeki Arnavut deliller koruyordu . Sayıları 2 bin kadar olan delilerin saflarında Hristiyanlar da vardı.

Özellikle topçulara çok büyük değer veriliyordu: Leh elçi, 1677 yılında yapılan seferde altı büyük top ve 50 kadar küçük top saymıştı. Osmanlılar, çoğu zaman Hristiyanların toplarından daha iyi toplar kullanıyorlardı ya da topçuları daha iyi nişan alıyordu. istanbul ve Galata, Budin, Tımışvar, Osek (Essek), Belgrad, Banyaluka ve Şam'daki mühimmat depoları 100 bin kadar askeri rahatlıkla donatabilecek kapasitede idi. Gerekli metaller Anadolu'dan getiriliyordu ve Hollandalılar, ingilizler, hatta Fransızlar ve isveçliler tüccar olarak Türklere silahlar için gerekli metalleri temin etmekten çekinmiyorlardı. Belgrad'da ve muhtemelen Babadağ'da, tıpkı daha önce Kandiye'de olduğu gibi, ordunun ihtiyacını karşılayan dökümhaneler çalışıyordu . Türkler, Girit savaşı sırasında yetenekli lağımcılara da sahip olduklarını göstermişlerdi. Bu lağımcılar ingilizlerden ve Hollandalılardan eğitim alıyorlardı.

Ve nihayet Osmanlı Donanması, Venedik Donanması kadar güçlü olmasa da, Girit savaşında oldukça önemli başarılar kazanmıştı. Sınır nehirlerinde her zaman gerektiğinde kullanılmak üzere nakliye gemileri bulunduruluyordu. Artık daha hafif kadırgalar inşa ediliyordu. 1676 yılında 59 kadırgadan oluşan deniz gücü, yine Köprülüler sayesinde yenilenmişti Takımadaların her birinde bir kadırga sağlamak zorunda olan beyler, kaybedileni kolayca yerine getirilebiliyorlardı. Bir tek Afrika kıtasındaki devşirmelerin cumhur idaresinin hüküm sürdüğü yerlerdeki Berberi topraklan, buradaki idarenin devletten uzaklaşmasıyla orantılı olarak, beklenenin altında gerçekleşiyordu. Tatarlar ve Berberiler mürettebatı gittikçe azalan donanma için yeterince köle sağlıyorlardı: Her yıl Kırım üzerinden 20 bin kadar Rus/Ukrayna'lı köle satılıyordu. Bu şekilde elde edilen 500 kişi yetmediğinde, özel kişilerden her bir köle başına 6 bin akçe ödeyerek deniz seferi sırasında kullanılmak üzere köleler kiralanıyordu. Sahil boylarındaki köylerden toplanan askerlerin yanında, fakir halkın arasından gemiler için para ile leventler tutuluyordu. Bazı timarlı sipahiler ve 3 bin kadar paralı sipahiler, birkaçin yeniçeri ile birlikte gemilerde denizci olarak hizmet veriyordu. Ancak Venedik ile barış yapıldıktan sonra, kadırgalar tersanelerde çürümeye terk edildi ve ancak 1679 yılındaki Kazak savaşı yeni bir donanma kurmak için vesile oldu . Eski kadırgalar her yıl geleneksel olarak Karadeniz'e ve Akdeniz'e gönderiliyordu . Ama korsanlar arasında bile korku saçamıyorlardı ve Maltalılar, korsanlar tarafından kış aylarında talan edilen adalara yaz aylarında akın düzenlemeyi planlayan kaptan-ı derya ile açık denizde bir muharebeye girmeye hazırdılar. 1681 yılında ünlü Fransız korsan Duquesne, Trablusluları Sakız Adası Limanı'nda top ateşine tuttu ve Osmanlı Amirali'ni Çanakkale Boğazı'na saldırı düzenlemekle tehdit etti. Osmanlı amirali korsan ve Berberiler arasında arabuluculuk yapmak zorunda kaldı. Sadrazam bunun üzerine Fransız elçi Guilleragues'i tutuklatsa da, kendini defalarca kanıtlamış bu araç, bu sefer başarılı olmadı.

Hatta, Duquesne, 1682 yılının bahar aylarında istanbul önlerine geldi.

Ordunun parası zamanında ödeniyordu. Savaş alanlarında olduğu zamanlarda vasal ülkelerin vergilerini sadrazam bizzat topluyordu ve kendi şahsına getirilen hediyeleri de askerlerinin ihtiyaçları için kullanıyordu.

Ordu içindeki moral o kadar yüksekti ki, başlarında sadrazamın ya da onun vekili olarak seraskerin bulunmasına gerek yoktu. Tatarların, Romenlerin ve birkaç Anadolu birliğinin dışında hiç kimse alışılageldik düzende - önde yeniçeriler ve saray muhafızlan, sağda topçular, arkada timar sipahileri olmak üzere - kurulan ve her zaman temiz tutulan karargâhı terk etmeyi düşünmüyordu. Hanya'da ateşkes yapıldığında, "bu haber o kadar disiplin içinde alındı ki, bu büyük kitlenin içinde subaylardan başka hiç kimsenin sesi duyulmuyordu Lehistan seferi sırasında Magnı , Osmanlıların "Hristiyan manastırlarındaki keşişlerin sessizliğine" benzeyen "müeddeb sessizliğinden" bahseder. Yeniçeriler sadece bir kez, Tuna Nehri geçilirken sadrazama ve sultana karşı ayaklandılar. Savaş zamanlarında Divân toplanmıyor, bütün kararları sadrazam veriyordu. Sadrazamın kendi emrinde 100 ağa, 300 hizmetii ve 3 bin muhafız bulunuyordu. Fazıl Ahmed Paşa'dan sonra sadrazamlığa getirilen Kara Mustafa Paşa, her yıl bir milyon altın gelire sahipken, üç milyon harcayacaktı . 1682 yılında etrafında kendi çıkarları için kullandığı 30 bin kişi barındırıyordu 1 Dış ilişkileri de artık sultan değil, sadrazam bizzat yönetiyordu, zira Osmanlı Sultanı zamanını genelde elçilerin gelebildiği, ancak sürekli oturmalarına izin verilmediği Edirne'de geçiriyordu .

Güvenilir kaynaklardan biri olan Ricaut, karargâhta şarabın kesinlikle kullanılmadığını temin etmektedir.

Emir verilmeden tek bir mermi bile atan herkes, anında başını kaybedebileceğini biliyordu. Fazıl Ahmed Paşa, verilen bir sözün tutulmamasına asla izin vermezdi. Kaptan-ı Derya bir seferinde Venedik temsilcisine "bir tek Allah vardır ve ağzından çıkan birtek söz vardır, o da Padişah'tır", demişti . Saint Gottharî Muharebesi sırasında yeniçeriler sığındıkları evlerden çıkıp, af dilemektense canlı olarak yanmayı tercih etmişlerdi. Montecuccoli, yeniçerileri dişlerinde kılıçları ile insanüstü fedakârlıklarla surlara tırmanmaya çalışırken seyretmişti .

Askerleri meşgul etmek , sultanın şan hırsını tatmin etmek ve Osmanlı'nın itibarını artırmak için gerekli savaşların her seferinde Türkleri, onları başka bir inanca sahip olanların baskısından kurtaranlar olarak gören ya da Türk ordusuna erzak sağlamakla mükellef olan halkların yaşadığı bölgelerde yapılması zekice hesaplanmış bir fikirdi. Fazıl Ahmed Paşa, Girit köylülerine Osmanlı ordusuna temin ettikleri erzaklar için cimrice pazarlığa girmeden, gereken ücreti ödüyordu. Macaristan'daki köylülere, Alman ordusuna sağladıkları erzaklar için aynı şekilde tazminat bile ödemişti . Kazak ve Lehistan seferleri sırasında savaş masraflarını Boğdan ve Eflak ödedi. Eflak, bu savaşlar sırasında yaptığı harcamalardan bir süre kendine gelemedi. Kış karargâhları da bu ülkelerin yakınlarına kuruluyordu, hatta bir zamanlar bizzat Boğdan içlerinde karargâh kurmuşlardı. Bunun sebebi sadece bahar aylarında savaşa daha kolay devam edebilmek veya başlatabilmek değil, daha düşük fiyatlara veya ücretsiz yeterli erzak temin edebilmekti.

Vasal ülkeler ayrıca yolların tamiri, köprülerin inşası ve kalelerin tahkimi için gerekli işçileri ve doğrudan askerî destek sağlıyorlardı. Vasal prensler, büyük sayıda piyade ve süvari birlikleri bulundurmak zorundaydılar. 1672 yılında 8-10 bin civarında kırmızı giysiler içindeki Boğdanlı askerler ve sarı giysiler içinde Eflak askerleri savaşa önemli katkılarda bulunmuşlardı . Daha Macaristan savaşı sırasında Tatarların yanında Romenler de düşman bölgelerinden geçiyorlardı. Mızraklar, kılıçlar ve yaylarla silahlanmış, ancak çok nadiren ateşli silahlar taşıyan Romen birliği, hareketli ve hızlı adar üzerinde çoğu zaman önemli hizmetlerde bulunuyordu. Kulm Palatini, 1678 yılında Yaş'da her biri çok iyi durumda 20 hafif süvari bölüğü,
6 seymen bölüğü ve 6 piyade bölüğü kaydetti. Romen Boyarlar, paralarını kendileri ödedikleri birliklerle savaşa katılmak zorundaydılar. Tatarlar ise her zaman el altındaydılar ve genelde Lehistan, Kazaklar, Ruslar veya Almanlar üzerine gönderilen ordunun öncü birliklerini oluşturuyorlardı .

Osmanlı imparatorluğu'nun çökeceğine dair kehanetlerde bulunan birçok diplomatı şaşırtacak şekilde, Osmanlı orduları yeni eyaletler fethetmeyi başarmışlardı. Erdel, Osmanlı hakimiyetine girmişti; Romen ülkeleri hiçbir hanedanın taht üzerindeki haklarına bakılmaksızın, istanbul'dan gönderilen prenslere teslim ediliyordu; Girit'in fethi ile Osmanlı imparatorluğu'nun adalardaki hükümdarlığı sınırlarını bulmuş ve sağlamlaştırılmıştı; Macaristan sınırı, genişletilmese de Almanların tüm çabalarına rağmen belirlenmişti ve Lehlerin elinden Podolya ve Ukrayna alınmıştı. Birçok insan fark etmese de Fazıl Ahmed Paşa, son fetihlerin artık yapılabilecek en son fetihler olduğunun ve ordunun mümkün olabilecek etki alanının son uç noktasına geldiğinin ve Hristiyan komşular üzerine yapılacak seferlerin hiçbir sonuç getirmeyeceğinin, aksine aldıkları mağlubiyetler ve verdikleri kayıplardan sonra Hristiyan hükümdarların ortak düşmanlarını durdurmak için ellerinden gelen herşeyi yapacaklarının bilincinde idi.

Bu büyük çabalardan sonra özellikle devletin imkânları neredeyse tamamen tükenmişti. Daha Girit savaşı sırasında Hazine'nin eski sikkeleri ve elçilerin getirdiği hediyeler eritilip, kullanılmıştı. Fazıl Ahmed Paşa, 15 yıllık iktidarı sırasında Hazine'yi doldurmak için ne gerekiyorsa yapmıştı. Sayıları gittikçe azalan Hristiyan tebaa üzerinde ağır bir yük oluşturmaya başlayan ve Bulgaristan'da kimi köylünün intikam yemini etmiş Hayduk olarak ormanlara, Anadolu'da ise korsan olarak denizlere kaçmasına neden olan haracı yükseltmişti.

Olağanüstü hediyeleri Hazine'ye irat kaydediyordu , idam edilen büyüklerin - ki sayıları Sultan IV. Mehmed tarafından gitgide attırılıyordu - ve paşalardan bir çoğunun miraslarına el koyuyordu ve yeni atanan paşaları mümkün olduğunca sık eğiştiriyordu. Elçiler huzura sadece yüksek meblağda para vemeleri şartıyla kabul ediliyorlardı. Örneğin Fransız temsilci Guilleragues'ten Fazıl Ahmed Paşa zamanından sonra 65 bin Riyal istenmişti ve bu amaçla zindana bile atılmıştı. Ahidnâmelerden gelir sağlıyordu; yabancı gemilere ve mallara el koyuyordu ; sultana gönderilen hediyeleri zorunlu olarak satıyordu ; büyük yangından sonra üzerine ev kurulmadığı için istanbul'daki arsaları istimlak ediyordu; sikkelerin değerini düşürüyordu ; her seferinde daha yüksek meblağlar - 12 bin altın tutarındaki haracın dışında 50 bin , 60 bin, hatta 80 bin altın -ödemek zorunda kalan patrikleri azl ediyor ve Sakız Adası ve Kudüs'teki Katolikler ve Ortodokslar arasındaki nefreti devletin çıkarları için gelire çeviriyordu . Vasal ülkelerin vergileri çok yükselmişti: Türklerin Venedik ile yaptığı savaştan kazanç sağlayan Ragusa, her yıl 12.500 Macar Guldeni ödüyordu , Erdel eskiden ödediği 6 bin altının yanı sıra 9 bin altın daha ödemek zorunda idi. Boğdan sadece sultana 120 kese, sadrazama 10 kese ve kethüdaya, defterdara ve onun vekiline birer kese altın ödüyordu; Eflak, sultana 260 kese altın - Mateiu'ya kadar sadece 120 - ve kızlarağası gibi devletin ileri gelenlerine uygun hediyeler gönderiyordu.

Ayrıca istanbul'a bal, balmumu, donyağı, öküz derileri, kenevir elyafı ve kürkler gönderiyorlardı . Her prens sadece üç yıllığına tahta çıkartılıyordu ve üç yıl tamamlandıktan sonra yeniden tayini için mükerrer ödeme yapmak zorunda kalıyordu: 150 kese altın sultana, 50 kese Valide Sultan'a, musahibe ve kızlarağasına 10'ar kese ve sadrazam ile diğerlerine bundan daha fazlasını . Konstantin Şerban, atama onayı için oldukça yüksek bir meblağ ödemişti. Radu Leon 1664 yılında Eflak tahtı için 800 kese altını gözden çıkarmıştı. Ama tüm bu gelirler, sarayın hiç kimse tarafından engellenemeyen lüks düşkünlüğüne gidiyordu ve savaş ihtiyaçları için kullanılacak kaynaklar gitgide tükeniyordu. Bu şartlar altında bir dahinin bile yapabileceği bir şey yoktu. Ve Fazıl Ahmed Paşa'nın ölümünden sonra devletin yönetimi, itici gücünün tamamını açgözlülüğünden ve kana susamışlığından alan ve devlet adamı ve serasker olarak Fazıl Ahmed Paşa'nın eline su dökemeyen Kara Mustafa Paşa gibi bir adamın eline geçti.

Kara Mustafa Paşa'ya sadece iki Köprülü'nün örneği değil, ruhsal dengesi bozuk bir sultanın104 kaprisleri ile biraz olsun kısıtlanan sınırsız güce sahip sadrazamlıktan oluşan bir devlet sistemi miras kaldı. Sadrazam, "Divân başkanı, istanbul'da sultanın vekili ve ordunun seraskeri idi". Atadığı diğer altı vezir, sadece mütevazı ücretlerini alıyorlardı ve devlet işlerinde söz sahibi değildiler. Sessiz saray memurları kabul ediliyorlardı ve bunun karşılığında konuşmaya ve faaliyete geçmeye yetkili meslektaşları gibi aniden makamdan alınma veya haksız bir ölüm fermânı ile karşılaşma tehdidi altında yaşamıyorlardı. Makamlarında hiç rahatsız edilmeden yaşlanabiliyorlardı. Makamlarının simgesi olarak sadece iki tuğ taşıyorlardı. Sultan'ın üç sorgucuna karşılık, sarığında iki sorguç bulunan sadrazamın önünde ise üç tuğ taşınıyordu. Sadece çok önemli kararların alınacağı bir Divân toplandığında vezirlerin hepsi, tıpkı yeniçeri ağası, kadıasker ve şeyhülislâm gibi, düşüncelerini söyleyebiliyorlardı . IV. Mehmed artık Divân toplantılarına perdenin arkasından neredeyse hiç katılmıyordu.

Devletin en yüksek makamlı din adamı sayılan şeyhülislâm, artık eski önemine sahip değildi: Savaş zamanlarında kendisine yapılan başvuru artık sadrazamın kararı ile bire bir örtüşen boş bir formalite hâline gelmişti. Ulema sınıfı, yüzyılın başlarında çok büyük bir öneme sahipken, entrikalara ve ayaklanmalara katılmaları, kararsız tutumları ve düşüncelerini çoğu kez değiştirmeleri yüzünden önemini tamamen yitirmişti.

Fazıl Ahmed Paşa, Mekke'ye haca gitmeye zorlasa da, mühtediler arasında dinî konularda gittikçe büyüyen bir kayıtsızlık baş göstermişti: Namaz kılmaya ve oruç tutmaya devam eden, Vani Efendi'nin öğrencisi olan, namaz ve orucunu kaçırmayan IV. Mehmed, kendi adına hiçbir cami yaptırmadı. Yaptırılan son eserler dindar Kösem Valide Sultan'a aitti. Rafızî fikirler, belirsiz batıl inançlar ve Hristiyan etkiler gittikçe daha fazla zemin buluyordu ve büyük Sultan IV. Murad'ın bile İslam'ın sadece dıştan görünüşünü muhafaza eden gizli tarikatlardan birinin üyesi olduğu iddia ediliyordu . Kara Mustafa Paşa ise ateist kabul ediliyordu.

Devletin en önemli unsurlarından biri olan reisülküttap - 1672 yılında bu makamda Portekiz asıllı bir mühtedi oturuyordu - ve defterdar doğrudan sadrazama bağlıydı ve onun özel memurları gibi hareket ediyorlardı.

Akrabası olduğu iddia edilen ve Fazıl Ahmed Paşa'nın kız kardeşi ile evli olan, 1620 civarı doğumlu eski Silistre Beylerbeyi Kara Mustafa Paşa, Köprülülerin gölgesinde itibar kazanmıştı.

Yürüttüğü siyaset, itibarlı seleflerinin siyasetine uygun olmalı idi . Bu siyaset, tek bir sözcükle özetlenebilirdi: Savaş. içteki huzur için savaş, sultanın isteği üzerine savaş, Osmanlı imparatorluğu'nun itibarını artırmak için savaş, herkese karşı savaş. işte bu, eşsiz insan Köprülü Mehmed Paşa'nın devlete bıraktığı mirastı .

Bâbıâli, Kazaklara müdahale etmeye devam etmek istiyorsa, bu, Ruslara karşı savaş anlamına gelecekti. Osmanlılarda böyle düşmanlar hiçbir zaman istenmezdi, zira Rus Çarı'nın 150 bin süvari ile savaşa girebileceğini ve Kalmuklar ile Azak'ı tehdit edebileceğini düşünüyorlardı . Aynca Ortodoks tebaanın uzun zamandan beri gizlice "kuzeydeki sarışın ırkın" ve "hanlarının onları kurtarmak için savaş açmasını umduklarını, hatta Ortodoks haçını tekrar Ayasofya'ya dikmelerini ve Hristiyan hükümdar olarak kâfirlerin elindeki istanbul'u kurtarmalarını beklediklerini biliyorlardı . Her yabancı elçi, her bilgin gezgin bundan bahsediyor ve bunu yazıyordu. 1658 yılında Venedik, çara Doğudaki dindaşlarını kurtarmak için hazırlıklar yapmasını tavsiye etti .

Rum halkın haklarının büyük savunucusu Kiril Lukaris, çardan bağışlar alıyordu ve odasında, Türklerin de merakla seyrettikleri resmi ile Moskova Patriği'nin resmi asılı idi. 1651 yılında Rumlar ile gittikçe büyüyen Rus gücü arasında ilişkilerden bahsediliyordu. Kudüs Patriği de Rus Çarı'nın Moskova'daki sarayını ziyaret etti . Çar Mihail ve Patrik Nikon arasında 1664-1666 yılları arasında süregelen uzun ve amansız kavgaları yatıştırılmasında iskenderiye, Antakya ve istanbul Patriklerinin önemli bir payı vardı, ki bu Bâbıâli'nin hiç hoşuna gitmemişti . Bu konu ile ilgili olarak ve para bağışlarını almak için gerek Athanasieus Patellaros (1653), gerekse Paisios Ligarides Moskova'ya gittiler. Meletios Sirigos, Moskova Patriği için ayinler hakkında bir kitap yazdı (1649) . 1657 yılında, Rumların Osmanlı imparatorluğu'ndaki en üst dinî temsilcisi olarak Yanya Patriği Partenios, haince çarın Bizans imparatoru olarak taç giymesi için planlar hazırlamış olmakla suçlandı ve 31 Mart'ta idam edildi . Cesedi denize atıldı . Bâbıâli'ye bu yanlış bilgiyi veren Tatar Hanı, Romen prenslerini de suç ortakları olarak göstermişti. Eflak Prensi "Cesur" Mihail daha 1600 yılında Moskovalı işgalci Boris Gudunov ile ilişki kurmuştu, ama kararlaştırılan ittifak Osmanlı imparatorluğu'nun yok edilmesini değil, Lehistan'ın bölünmesini hedef alıyordu. Vasile Lupu, daha sonra Türkler ile Ruslar arasında arabuluculuk yapacaktı.

1654 yılında bir ittifak antlaşması yapmak üzere Kazak elçiler ile birlikte Eflak Prensi Mateiu'nun ve yeni Boğdan Prensi Görge Stefan'ın sarayına Moskova elçileri de geldi. Yaşlı Eflak Prensi, güzel sözler ve vaatlerle gözlerini boyamalarına izin vermedi ve onları huzuruna kabul bile etmek istemedi. Boğdan Prensi ise aksine metropoliti Gedeon aracılığıyla kendisine vergi istemeden yardım vaadinde bulunan ve Tuna'nın alt kısımlarında daha sonra Stefan Petriceicu tarafından da talep edilecek Boğdan kalelerini vaat eden Moskova ile görüşmeler yaptı. Çar Aleksis'in Kremlin Sarayı'ndaki San Jan Kilisesi'nde törenle sözünü tutacağına dair yemin etmişti.

Ziyaretlerine şüphe çekmeyen bir gerekçe gösterebilmek için Boğdan elçileri dönerken yanlarında 29 Haziran 1656 tarihinde Ruslar ile yapılan bir anlaşma getirdiler. Osmanlılar, Turla Nehri kenarında sefere çıktıkları sırada, ülkesinden kovulan Leh dostu Stefan Petriceicu ve Boğdan'ı ele geçirmek için Kazaklardan daha önce de yararlanan eski Eflak Prensi Konstantin, Atoslu Teodor aracılığıyla ülkeleri ve Ukrayna için himaye talep etmek üzere Çar Aleksius'a ulaştılar: 1674 yılının Mart ayında, Doroşenko Rusların Çerkaski, Kaniev ve Korçin'e yerleştiklerini bildirirken , Romen kaçaklara Georg Ramadanovski ve Johann Samoiloviç, Prens Hovanski'nin askerleri ile birlikte Doroşenko'nun, Türklerin ve Tatarların üzerine yürüyeceklerine ve Çar Aleksis'in Lehistan Kralı'na daha önce bağlılık yemini etmedikleri takdirde her iki 1prense de sığınma hakkı tanıyacağına dair söz verildi. Ayrıca resmî bir anlaşmanın da yapılabileceği bildirildi . Aynı dönemde Boğdan'daki kiliselere büyük miktarlarda bağışlar yapıldı ve Rus keşişler Görge Stefan ve Petriceicu'nun ülkelerini dolaşırken, Macar asilzadeleri tarafından desteklenen Kalvinizmin her yeri kırıp geçirdiği Erdel'den gelen Romen metropolitler, acı ve üzüntülerine teselli bulmak için Rus Çarı'na geliyorlardı.

Zindanlardan kurtarılan Metropolit iorest ve birkaç yıl sonra (1662) Sava Brankoviç de aynı yolu tuttular. Sava Brankoviç'in kurnaz bir elçi ve korkusuz bir hayalci olan kardeşi Georg, eski Sırp despotlarının mirasçısı olarak ortaya çıkarak, Sırbistan ve Dalmaçya (ilirya)'yı Türkler tarafından haksız yere işgal edilen mülkü olarak geri istemişti . Georg, 1673 yılında Edirne'de kalıyordu. Burada, "Hristiyanları her yerde yok etmeye çalışan canavara" beslediği nefretten dolayı, çara değil de Batı'daki Alman Kayser'e, kısa bir süre sonra hizmetine gireceğine ve savaş çıkması hâlinde Sırpları kendi bayrağı altında toplayacağına söz verdi, zira "onlar Belgrad dolaylarında atalarının hüküm sürdüğünü biliyorlardı ". Ayrıca Boğdanlıları, Eflaklan ve Erdel'deki Katolikler ile Sava yönetimindeki Romenleri de kaysere tâbi edebileceğini umuyordu. Ruslara hangi sözleri verdiği bugüne kadar bilinmemektedir, ama fetih planlarını yaparken, çarın yardımını unutmadığı kesindir.

Bâbıâli, daha 1655 yılında bu planlardan dolayı tehdit altında olan Lehistan sayesinde bu gizli planlardan haberdar oldu. Lehistan Kralı'nin bir elçisi, çarın "Rumları Türklerin baskısından kurtarmak ve Bizans imparatorluğu'nu tekrar kurmak istediğini" ve bu amaçla sürekli olarak Papazların ve temsilcilerin gidip geldiğini açıkça ortaya attı. 1656 yılında Rusların serhad boylarındaki vasal prensleri Bâbıâli'ye karşı ayaklandırma niyeti Viyana'da da duyuldu. Sonraki yıl içinde Batıdan gelen elçiler Lehistan'da çarın "Yunanistan'ı kurtarmaya" dair "büyük planından" bahsettiklerinde, II. Rakoçi istanbul'a, kuzeydeki savaşta kendisinin hiçbir müdahalesi olmadan, çarın emrindeki dört patrik aracılığıyla Hristiyan reayaları kazanmaya, Doğudaki Hristiyanlığı kurtarmaya ve Bizans imparatorluğu'nu tekrar kurmaya çalıştığını bildirdi. Daha sonraları da en azından Türk-Rus savaşını engellemeye yarayan bu gibi diplomatik açıklamalar sıkça görüldü.

Ruslar, 1677 yılında Kiev ve Kaniev'i, yapılan bir anlaşmaya istinaden Lehlere bıraktıktan sonra, Kara Mustafa Paşa duyulan tüm endişelere rağmen, çara karşı da sadık olmayan Kazaklara silah zoru ile yeniden boyun eğdirme teşebbüsünde bulundu. 3 Mart'ta, eskiden keşiş olup, yedi yılını Yedikule zindanlarında geçiren Georg ya da Yuri Chmielnitzki'ye ihanetinden dolayı Doroşenko'nun elinden alınan Ukrayna teslim edildi. Temmuz ayında Yuri'yi tahta çıkarmak için Bender karargâhında Romen prenslerin de aralarında bulunduğu 40 bin Türk hazır bulunuyordu. 12 Ağustos'ta ordu Çehrin Kalesi önüne geldi. Kazaklar kaleyi büyük bir direnişle savunuyorlardı ve Türklerin üzerine arı kovanları atıyorlardı. Bosna Beylerbeyi, Özi Nehri kenarında Romen ve Tatar birlikleri ile Kazaklara yenildi ve Tatar Hanı'mn oğlu savaş alanında hayatını kaybetti. Türkler, 7 Eylül'de geri döndüler. Kazaklar Turla Nehri'ne kadar onları takip ettiler.

Bu başarısızlık Bâbıâli'de öyle büyük bir acı ile karşılandı ki, Serasker ibrahim Paşa zindana atıldı ve hanın azline kesin gözü ile bakılıyordu. Sultan IV. Mehmed, ilk kez özel hazinesinden savaş için para sağlamak zorunda kaldı. Bu arada yine Edirne'ye gitti, ama birkaç gün sonra, Ekim ayında tekrar başkente döndü.

1678 yılının Mart ayında Rus elçi Davidoviç istanbul'a geldi ve efendisi adına Ukrayna'nın tamamını ve Azak'ı isteme cüretinden bulundu. Sadrazam, sultana getirdiği mektupları elinden aldıktan sonra huzura kabulü reddedildi ve Yortu Bayramı'nda Patrikhanenin Kilisesi'ni ziyaret etmesine izin verilmedi .

Ordu, 30 Nisan'da başında kutsal sancağı açan sultan ve sadrazam olmak üzere, yola çıkmaya hazırdı. 2 Haziran'da Tatar Pazarcık'a gelindi. Sultan IV. Mehmed Silistre'de kaldı ve hayatına her zamanki gibi devam etti. Kara Mustafa Paşa, yanında yeniçeri ağası, bostancıbaşı, Rumeli Beylerbeyi ve Silistre Beylerbeyi olmak üzere, yürüyüşe devem etti ve Romen, Tatar ve Kazak birliklerini de yanına aldı. 20 Temmuz'da, Yuri'nin ve Tatar Ham'nın da orduya katılmasından sonra Çehrin'in ikinci kuşatması başlatıldı.

Bu seferki kuşatma daha kısa sürdü ve 25 Ağustos'ta, açık alanda karargâh kuran Ramadanovski'nin emrindeki 9 bin Kazak ve 6 bin Rus'un Kaplan Paşa'ya karşı elde ettikleri zaferi, içki içerek kutlarken sona erdi. Başka kaynaklara göre ise üç mayın surlara büyük bir gedik açmıştı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa her zamanki gibi müdafaa kıtalarını ve halkı kılıçtan geçirdi . Kale ateşe verildi ve 2 bin Türk bir mayının patlaması ile hayatını kaybetti. Türklerin Rusların karargâhına yaptıkları saldırılar sonuç getirmedi, ama Hristiyanlar da 26 Ağustos'ta Türklere saldırmaya çalıştıklarında onlara yenildiler.

23 gün sonra nihayet geri dönme emri verildi. Kara Mustafa Paşa, Uman ve Soroka üzerinden şiddeüi yağmur altında isakçı'ya geri döndü, ancak yolda birçok top kaybetti ve Çehrin Kalesi'ni tekrar kurmaya girişen Kazaklar tarafından taciz edildi. Sultan'a her gün 1.000 altın vermek zorunda olan açgözlü Kara Mustafa Paşa, para bulabilmek için Romen prenslerini değiştirdi: Boğdan, Duka'ya verildi ve Edirne'de, Şeytanoğlu'nun torunu olan babası Konstantin, Radu Şerban'ın kızlarından biri ile evlenmesinden sonra Eflak'taki en zengin mülk sahiplerinden biri olan Şerban adındaki bir Kantakuzen, Eflak tahtına getirildi . Sadrazam, 21 Kasım'da Edirne'de zaferini kutladı.

1679 yılında ne Sultan IV. Mehmed, ne Sadrazam Kara Mustafa Paşa yeni bir sefer düzenlemediler. IV. Mehmed Mart ayında; sadrazam Nisan ayında istanbul'a geldiler. Deniz tuzu temin etmelerini engellemek için Rusların yeni elçisinin tüm teklifleri geri çevrildi, ama kaptan-ı derya 36 kadırga ile savaşı tek başına yürütmek zorunda kalacaktı. Kara Mehmed Paşa, Kaplan Paşa ve Romen prensler, mimarbaşının tavsiyelerine uygun olarak, Kazak akınlarına karşı Çehrin Kalesi'nden dört günlük yürüyüş mesafesinde Doğankale'yi kurdurmak üzere Ozi Nehri'ne geldiler . Skiro'nun saldırıları bu arada başarı ile geri püskürtüldü.

Lehistan Kralı Sobieski, Haziran ayında Zuravna Antlaşması'nı onaylamıştı. Rus Çarı ile 11 Şubat 1681 tarihinde, Bâbıâli'ye Rus elçileri gönderen Duka'nın ve Tatar Hanı'nın arabuluculuğuyla Radzin'de Osmanlı imparatorluğu ile yapılan anlaşma ise ancak Mart ayında onaylandı. Bâbıâli ilk kez Ruslara Kudüs'teki Ortodoks Kilisesi'ni himaye etme hakkını tanıyordu ve Kiev ile beş kale veriyordu. Özi ve Aksu (Bug) nehirleri arasında başka kaleler kurulmayacaktı, Tatarların davranışları için teminat verildi ve çar unvanı kabul edildi. Ukrayna, Osmanlı imparatorluğu'nun bir eyaleti sıfatı ile son Chmielnitzki'nin [Yuri] elinden alındı ve Haziran ayında istanbul'da yeni bir tuğ ile ödüllendirilen Boğdanlı Duka'ya teslim edildi .

Ukrayna meselesi ancak Türklere karşı yapılan genel bir Haçlı Seferi sırasında tekrar ortaya atılacaktı, zira Ukrayna, Osmanlı'nın doğudaki sının ve Turla ile Özi arasında Lehistan'ın kaybettiği, ancak Moskova'nın almayı başaramadığı eyaletler anlamına geliyordu. Osmanlılar, Radzin barışı ile Ukrayna'yı çardan kurtarmış olsalar da, bunun karşılığında Lehistan elçisinin daha 1678 yılında kuşatılmasını tavsiye ettiği ve Ramadanovski'nin gerçekten de gerçekleşeceğinden endişe ettiği Kiev, Ruslara verilmiş ve böylece serhad boylarında huzursuz Romenlerin yaşadığı eyaletlere giden yol açılmış oldu. Rusların, gerileme dönemindeki Osmanlı imparatorluğu ile yapacağı uzun, ısrarlı ve nihayet başarılı savaşların özü burada yatıyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir