1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Girit Savaşı, İlk Dönem(1656'ya Kadar), Ordu ve Saray

MesajGönderilme zamanı: 08 Tem 2011, 04:47
gönderen TurkmenCopur
GİRİT SAVAŞI.
İLK DÖNEM(1656 YA KADAR).
ORDU VE SARAY ARASINDAKİ MÜCADELELER.
SULTAN I. İBRAHİM'İN ÖLDÜRÜLMESİ.
SADRAZAM KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞAYA KADAR İÇ KARIŞIKLIKLAR


Sultan IV. Murad'ın Malta'ya yapacağı sefer uzun zamandır bekleniyordu ve büyük hükümdar hayata gözlerini yumduğu sırada 20 kadırga ve bir baştardadan oluşan yeni donanma Haliç'te hazır bekliyordu .

Maltalıların yönetiminde Akdeniz'de Berberilerin karşısına tıpkı Kazakların Tatarların karşısına çıktığı gibi çıkan ve Takımadaları rahatsız eden korsanların cüretkârlığı, Osmanlı ticareti ve itibarı açısından önemli bir kararın alınmasını zorunluluk hâline getirmişti. Sultan IV. Murad, Rodos şövalyelerinin üstad-ı a'zamının kalesinin önünde, Kanuni Sultan Süleyman zamanında hayatını kaybeden savaşçıların intikamını almak üzere Malta'nın planlarını getirtmişti . Nüfuzları gittikçe artan ve Mora'da da bazı yerleri ellerine geçiren ve Takımadalar'daki beylerin tayininde önemli bir rol oynamak isteyen4 Berberiler, güçlerinin gelişmesi ve korsanlıktan elde ettikleri kazancın artırılması için savaşı bir gereklilik olarak görüyorlardı.

Venedik, Berberilerin gözünde bir engeldi, zira Mora'da ve Takımadalarda büyük bir sempati ile karşılanıyorlar; Zenta'nın ödediği 1.500 altın vergi karşılığında Mora'daki buğdayın serbestçe ihracını talep ediyor ve adaların Rum halkı arasından denizcilerini seçiyordu . Ancak İstanbul'daki Venedik balyosları, meslektaşları aşırı ısrarları ve müdahaleleri ile oklan üzerine çekerken, mütevazı ve dikkatli bir siyaset izliyorlardı. İstanbul'da San Petro ve Meryem Ana kiliselerini destekliyorlardı ve karşılığında büyük meblağlarda kredi sağlamaya hazır oldukları takdirde kutsal topraklardaki soydaşlarına koruma sağlıyorlardı. Ama patrikhane ile ilgili karışıklıklarda hiçbir zaman ön plana çıkmamışlardı.

Venedik, yönetimdeki devşirmelere karşı her zaman eli açık davranıyordu. Ticarî çıkarlarını korumak için sultanın ve Haseki Sultan'ın tasvirleri ile süslenmiş resimler bastırıyordu. Tercüman Andrea Bon, yerel kaynakları kullanarak Osmanlı tarihini yazmaya başlamıştı. Venedik'in, Hollandalıların ve İngilizlerin rekabeti, özellikle de Yahudilerin kumaş ticaretine girmesinden dolayı büyük zarar gören ticarî çıkarlarını artırmak için yapılacak hiçbir şey yoktu. Yine de Bâbıâli bazı durumlarda barışsever, sakin komşusuna saygı gösteriyordu. Sultan IV. Murad, Anadolu'da kazandığı zaferleri Venedik'e özel bir elçi ile bildiriyordu .

Balyosunun şikayeti üzerine Bosna'da sınırlan tekrar düzenlemeye çalışan Abaza Paşa Bosna'dan uzaklaştırıldı . Kaptan-ı Derya, Tercüman Grillo'ya karşı zor kullandığında, memurlarından biri sadrazamın emri üzerine Venedik temsilcisine gidip efendisi adına özür dilemek zorunda kaldı ve Balyos onu ancak ikinci seferinde huzuruna kabul etme cesaretini gösterebiliyordu. Alman Kayser ile anlaşmazlıkları sırasında Venedik, Osmanlı'nın müdahale etmesini ve Bosna Beylerbeyi'nin desteğini talep ediyordu. Balyos, anavatanlarına karşı kışkırtıcı davranışlarda bulunan istenmedik mühtedilerden cinayetle kurtulabiliyordu . Venedik tarafından ilhak edilen Zara köyleri konusundaki çekişmeler ve Dalmaçya'ya yapılan karşılıklı akınlar ise her iki güç arasında süregelen anlaşmazlıkların bir parçası idi .

1638 yılında Berberi Ali Piccenino'nun Kotor (Kattaro)'daki bir Venedik gemisine saldırması ile baş gösteren Vallona meselesi yine de daha ciddi bir hadiseydi. Venedik Amirali Antonio Marino Cappello, korsanları Valon'a kadar takip etti, yendi ve Avlonya Limam'na demirledi. Bu tek başına savaş için bir sebep sayılacakken, gemilerden atılan topların şehre düşüp, bir camiyi tahrip etmesi bu sebebi daha da güçlendirdi.

Korfu'da ayrıca zapt edilen Berberi gemilerden 15'i batırıldı.

Cappello, bu teşebbüsü için Venedik'ten yetki almamış olmasına rağmen, Venedik temsilcisi derhal tutuklandı, ama Venedik'in tazminat önermesi üzerine kısa bir süre sonra tekrar serbest bırakıldı. Sadrazama olağanüstü elçi Trevisano aracılığıyla 250 bin altın teslim edildi. 1639 yılında yeni bir anlaşma sağlandı. Bu anlaşmaya göre Venedik, Berberilerin meydan okumalarına aynı şekilde cevap verebilecekti. Venedik Balyosu buna rağmen "Sultan Murad ölmemiş olsa idi, mutlak bir barış ihlali gerçekleşecekti" diye yazıyordu.

Olağanüstü elçi Pietro Foscarini 1641 yılında gemi ile İstanbul'a gelirken, Takımadalar sularında Osmanlı Donanması'nın gemileri tarafından karşılandı ve Sultan İbrahim deniz kenarındaki bir köşkten İstanbul'a girişini izledi. Verilen ziyafete elçilikteki asilzadelerin tümü davet edildi. Foscarini ve Venedik Balyosu tazminat bedelini teslim ettiler . Bu sayede barışı sağladıklarına inanıyorlardı, ama gerçekte paranın tamamını ödemekle Venedik ile savaşı geciktirecek en son sebebi de ortadan kaldırmış oluyorlardı.

Osmanlı Devleti başka hiçbir güçten bu kadar az çaba ile büyük ve verimli bir eyaleti alamayacağı için savaş bir zorunluluk hâline gelmişti. Böyle bir fetih ve bunun için gerekli savaş, devletin o dönemdeki durumunda önlenemezdi. Kadınlara ve lükse düşkün Sultan İbrahim ya da nam-ı diğer "Deli İbrahim", Sultan IV. Murad gibi bir hükümdarın büyük rolünü oynayacak kapasitede bir adam değildi. Güçlü sadrazamı Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın, sultanın eksiklerini, Osmanlı hanedanına gösterilen geleneksel saygı kendisine gösterilmediği için kapatması mümkün değildi. Başkent İstanbul'da İmparatorlukta siyasi güce sahip iki güç karşı karşıya gelmişti: Ordu ve saray.

Saraydaki gücü yetenekli ve faal Valide Sultan, Sultan İbrahim'in musahibi silahdar, onun halefi Yusuf, Sultanzâde Mehmed Paşa, haremağası ve kadınlar oluşturuyordular. 1642 yılında Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Kaya Sultan'ın eşi Mustafa Paşa'yı idam ettirdi . Nasuh Paşa'nın oğlu Hüseyin Paşa, vezir oğlu vezir olarak kısa bir süre sonra Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın emirlerine karşı gelmenin ve Kayseri'de açık alanda yapılan çarpışmada davasını savunmanın cezasını hayatı ile ödemek zorunda kaldı. İzmit'te elde ettiği ikinci bir zaferle Üsküdar önlerine kadar geldi. Burada Rumeli'de verilen bir beylerbeyliği sözü ile kandırılarak Avrupa yakasına geçti ve kandırıldığını anlayınca Rusçuk'a kaçarak, burada ele geçirildi. İşkenceler altında hayatını kaybetti (Temmuz 1643) ve intikam etmeye yeminli bütün sülalesi yok edildi. Bu arada Nasuh Paşa'nın müttefiki olan Zülfikâr da hayatını kaybetti. Turhanoğulları'nın sonuncusu olan Faik Paşa, vezirin iradesine karşın saraydaki efradı tarafından ortadan kaldırıldı .

Kemankeş Kara Mustafa Paşa, bunun üzerine tekrar canlanan bu menfur"saray" iktidarına bir son vermek üzere askerlerin başına geçmeye karar verdi. Yeniçerilere teklifler götürdü ve 31 Ocak'ta öncelikli silahdan hedef alacak ayaklanmanın gerçekleştirilmesine karar verildi. Ama ağır hakaretlere maruz bıraktığı sekbanbaşı, Kara Mustafa Paşa'yı 30 Ocak'ta ele verdi. Sarayın tarafını tutan sultan, 31 Ocak'ta Divân'ı kapattırdı, sadrazamı her zamanki gibi huzura kabul etmeyi reddetti ve davet edilmeden saraya geldiğinde azarlarla karşıladı. Mazul olarak gitmesine izin verdiler. Kaçıp saklanabileceğini düşünüyordu, ama bostancıların elinden kurtulamadı ve sultanın emri ile kurşuna dizildi. Yeniçeri Kethüdası kısa bir süre sonra idam edildi, birçok yeniçeri öldürüldü, tutuklandı ya da ocaktan atıldı. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa da ölümden kaçamadı. Yeni iktidarı sarayın temsil ettiği, Sultanzâde Mehmed Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi ile kesinleşti .

İktidarı eline geçiren saray topluluğu, huzursuzluk çıkartan ve sürekli tehdit olarak görülen yeniçeri gürûhundan kurtulmak istiyordu. Bu, özellikle her zaman sözü geçen Valide Sultan'ın isteği idi . Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın ölümü ve saray topluluğunun iktidara gelmesi ile başlayan yılın 28 Eylül tarihinde Malta korsanları oldukça büyük bir hadiseye sebep oldular: Azledilen kızlarağasını [Sünbül Ağa] Mekke'ye götürecek olan İskenderiye filosu Kerpe (Karpotos) Adası'nda korsanlar tarafından durduruldu ve paranın yanı sıra - "3 milyon altın" - aralarında kızlarağasının hareminden birçok kadının ve Sultan İbrahim'in öz oğlu Şehzâde Mehmed'e tercih ettiği bir erkek çocuğunun da bulunduğu sayısız köleyi ele geçirdiler. Kızlarağası bu esnada hayatını kaybetti.

Bu cüretkâr saldırı İstanbul'da genel bir öfkeye neden oldu. Maltalılara savaş açmak kazanç getirmeyeceği gibi, çok fazla çaba da gerektirecekti. Böyle bir savaş Malta'nın ilhakını gerektirecekti ve etrafında yedi cariyesi ile nadir bulunan kürklere sarılı olarak zamanını lüks gezintiler ve oyunlarla geçiren30 Sultan İbrahim, atalarının başarılarını tekrarlayacak bir Kanuni değildi. Malta korsanları Girit'te küçük bir limana sığınmışlar ve burada her zamanki gibi zapt edilen atların bir kısmı ile başka birkaç eşyayı ucuz fiyata satmışlardı. Bu, Venedik'e savaş açmak için bir neden olabilirdi ki, Venedik bu sefer saray topluluğunu çok fazla alıştırmamak için herhangi bir savaş tazminatı teklif etmekte tereddüt ediyordu . Bu yüzden siyasi olarak hiçbir varlık gösteremeyen bir sultanın iktidarı altında devletin bazı ileri gelenlerinde Girit'e saldırma fikri doğdu. Özellikle 1644 yılının Temmuz ayında göreve getirilen Dalmaçya kökenli Kaptan-ı Derya Yusuf Paşa (Dalmaçyalı Maskoviç), böyle bir kararın alınmasında ısrar ediyordu .

Bin kadar köyden oluşan ada, Kıbrıs'ın Osmanlı ilhakından önceki durumunu andıran bir durumda idi. 13. yüzyılın başlarında Girit'e yerleştirilen Venedik asilzadeleri hâlâ tüm imtiyazlardan yararlanıyorlardı, ama esW şövalye ruhundan ve savaşçı misyonlarını yerine getirme sorumluluklarından tamamen yoksundular. Foscarini'nin 16. yüzyılın sonlannda Giritlileri ciddi bir silah eğitimine tâbi tutma tedbirleri de hiçbir sonuç
getirmedi. En büyük tehlike anında ölüm tehditleri ile bile Venedik bayrağının altında toplanmıyorlardı, aksine Premarinolardan biri, Osmanlı elçisi olarak Suda'nın teslim olmasını sağlamaya çalışmıştı . Bizans döneminde buraya yerleşen ve sayıları hâlâ kalabalık olan Bizans asilzâdeleri de yurtlarının savunması için çok fazla çaba göstermeden imtiyazlarını kullanıyorlardı. Yerine getirdikleri tek görev, kadırgalar için ücretsiz kürekçi sağlamaktı . Tembelliklerinden dolayı Venedik istilası sırasında adaya yerleşen Frenklere iyice benzemeye başlamışlardı. Yine de içlerinde 14. yüzyılda asilerin yabancı hakimiyetine karşı alevlendirdikleri ateşin bir kısmı gizlice yanıyordu.

İstanbul'un ve Hristiyan Doğu'nun son kalıntılarının düşüşünden sonra Girit'e gelen Rumlar ise Ortodoks inançlarına ısrarla sadık kalan ve bu yüzden Latin ruhbanlar tarafından hor görülen rahatsız edici bir topluluk olarak kabul ediliyordu. Şehirlerde, İtalyanca kadar Rumca'yı da çok iyi konuşan, adanın okullarında iyi bir eğitim alan ve Boğdan'da, Eflak'ta, Lehistan şehirlerinde, özellikle Livov (Lemberg)'da oturan, Romen hanedanları ile dostluk, akrabalık ve para bağları ile bağlı olan zengin ve müteşebbis tüccarlar yaşıyordu, tıpkı 1560 yıllarında aralarından biri olan Konstantin'in Boğdan'ın ve Galiçya'nın en büyük kapitalisti olan Korniaktos kardeşler gibi . Ortodoks Rus Prensi Konstantin'in Ostrog'daki sarayında Giritli Mihail Palamedes, Eflak Prensi "Cesur" MihaiPin kahramanlıklarını anlatan ezgiler söylüyordu . Tatlı Benefşe ve misket şaraplarını ve kuzeydeki Tuna ülkelerinin mallarını büyük kazançlarla satan bu tüccarlar, bilinçli vatandaşların ve dünyayı gezen insanların özgür ruhunu doğdukları topraklara taşıyorlardı ve Radu Mihnea ve Aleksandru İliaş zamanlarında Boyar olarak Konstantin Battista Vevelli'nin, Mamurgna'nın ve De Nores'in Boğdan'da önemli bir rol oynadığı zamanlarda , asil insanların onuru, siyasetçinin diplomatik inceliğiyle beraber bu ülkelerde Rum asıllı insanların bağımsız bir hayat için gösterdikleri hırsla tanıştılar.

Rum veya Arap asıllı köylüler, baskı altındaki fakir Paroklar ve daha fazla özgürlüklere sahip olup, daha iyi durumda olan komşuları, kendilerini köle hayatına mahkum eden ve herhangi bir ücret ödemeden ağır hizmetler gördüren ve onları nöbetçi olarak kullanan Venedik'e karşı içgüdüsel olarak düşmanca bir tutum sergilerken ve adanın batısındaki yüksek dağlarda yaşayan Sfakiyotlar, dağlarda Arnavut klanlarının hayatını yaşayıp, savaşı savaş uğruna arzu ederken, şehirlerdeki insanlar, hissedebilen ve umut edebilen bir üst tabakayı oluşturuyorlardı. İstanbul'a geliş gidişlerinde, inançlarının ve uluslarının şehidi kabul ettikleri Lukaris'in mücadelesine ve acılarına tanık olmuşlardı. İnce ruhları, bu Cizvit düşmanının trajedisinden dolayı Frenklere karşı bir tutum almalarına neden olmuştu. Lukaris ve Patellaros'un meydana getirdikleri adada, başlarında bulunan Alaşehir (Philadelphia) Başpiskoposu Venedik'in çıkarlarını sadık bir şekilde koruyor olsa da, Girit'te Ortodoks hiyerarşisini tekrar oluşturmak için gereken tüm çabayı göstenneye ve herşeyini feda etmeye hazır olan fanatik keşişler yaşıyordu. Kıbrıs'ta Ortodoks piskoposlara saygı gösteren ve o dönemde mevcut durumlardan dolayı Rumlarla ittifakı bir gereklilik olarak gören Türkleri, yararlı birer müttefik olarak görüyorlardı. Hatta Venedik'e karşı savaş açılmasına Giritli altı keşişin İstanbul'daki şikayetlerinin neden olduğu bile söylenmektedir. Venedik hakimiyeti altında memurların rüşvet ve zorbalıkları Türk rejimi altında olabileceğinden daha az değildi.

Geldiği makamda Ortodoks inancını ve Rum yaşam stilini muhafaza eden ilk kişi olup, Babıâli'de büyük bir nüfuza sahip olan Tercüman Panagiotes Nikusios ve yine Hristiyanların bir dayanağı olan Mihail Kantakuzen gibi adamlar, Rumların dinî ve sosyal hırslarını ve yeni yeni canlanmaya başlayan ulusal bilinci ortaya çıkartıp, sadık oldukları efendilerine büyük bir hizmette bulunabilirlerdi. Nikusios muhtemelen Kıbns asıllı idi ve Latinleri gençliğinden beri tanıyordu. Frenk ve Doğu dillerini Latin muhibbi Sirigos'tan öğrenmişti. Alman temsilci Schmid'in hizmetinde bulunduğu sıralarda ise Katoliklerin entrikalarını görme fırsatını bulmuştu. Tercüman görevine ancak birkaç yıl sonra getirilmişti, ancak daha Girit savaşı sırasında Venediklilere karşı takındığı tavır, adada yaşayan dünyaya açılmış tüccarların tutumundan çok farklı değildi. 10 Osmanlı Donanmasının savaş hazırlıkları - Evliya Çelebi 300 gemi, 10 top ve bir baştardadan bahseder.

Venedik'in deniz gücünü güçlendirmesine neden olmuştu . Kaptan-ı Derya Yusuf Paşa, 10 Mayıs 1645 tarihinde 73 kadırga ve sayısız nakliye gemisi ve Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa, Yeniçeri Ağası Murad ve 24 sancakbeyi yönetimindeki 7 bin yeniçeri, bunun iki katı kapıkulu sipahileri ve Avrupa ve Anadolu Umarlarından gelen diğer sipahiler ile büyük bir merasimle İstanbul Limanı'ndan ayrılırken, Venedik'in mevcut 28 kadırga ve 2 mavnanın yanı sıra ayıca 4 kadırgası ve 9 gemisi bulunuyordu. Francesco Molin yönetimindeki bazı Venedik gemileri, Berberiler ile birkaç çatışmaya girdikten sonra Suda Limanı'nda Girit'in 26 gemisi ile birleştiler ve beklemeye başladılar.

Osmanlı Donanması önceleri Malta'yı hedef alıyormuş gibi görünüyordu. Yusuf Paşa, Venedik Balyosu'na dostça bir tavırla veda etmiş ve İstendir den gelen kadırgalar Berberiler ile savaşmış olmalanna rağmen, İstendil, Çuha (Cerigo) ve Zenta'dan gönderilen hediyeleri kabul etmişti. Venedik Balyosu ancak Türk gemileri Berberiler ile birleştikten sonra İngiliz ve Fransız temsilcilerin itirazlarına rağmen gözetim altına alındı. Aynı anda Venedik ticaret gemilerine el konuldu. Yusuf Paşa'nın Navarin'den aniden tekrar Çuha Adası'na geri gelen donanması, 23 Haziran'da adanın dört büyük şehrinden biri olan Hanya önlerine geldi . Hanya'da hiçbir savunma tedbiri alınmamıştı. Bir kaya üzerine kurulu Ayatodori (San Todaro) Kalesi, komutanı kendini havaya uçurduktan sonra, yeniçeriler tarafından zapt edildi ve Türkler 70 büyük ve 200 küçük top ile Hanya önlerine karargâh kurdular .

Hasta donanma kaptanı Francesco Molin bu arada sadece Zenta için endişe duyuyordu. Halefi Francesco Morosini, Balyabadra'yı işgal etmeyi denedi, ama başarılı olamadı. Marino Cappello, Suda'mn savunmasını üstlenmişti. Papa'nın akrabalarından Prens Ludovisio yönetimindeki birleşik Roma ve Rodos şövalyelerinin gemileri, herhangi bir harekâta kalkışmaksızın Messina'da bekliyorlardı . Surları yıkık hâldeki Hanya'nın savunması için sadece Latin kökenli piskopos Milano Benzio değil, hücrelerindeki Rum keşişler de kullanılmak zorunda kaldı . Papazları ve baş papazları cesurca savaştılar, ama yerel ve yabancı Rumların çoğu, şehri kuşatan Türkler ile anlaşma hâlindeydiler ve önceden kararlaştırılan işaretlerle gelen az sayıda yardımcı birlikleri haber veriyorlardı. Osmanlılar, oklarla cevap veriyorlardı . Az sayıda müdafaa kıtalarının arasında da hainler vardı ve 22 Ağustos'ta liderlerinin emri olmadan her yeri talan etmeye ve Hanya'nın derhal boşaltılmasını talep etmeye başladılar. Venedikli subaylar, teslim belgesine tüm dinî haklara saygı gösterilmesini dahil etmeye çalıştılar, ama boşuna. Yapılan teslim antlaşmasına şehir sakinlerine üç hakim tayin etme hakkı verildi. Kadı sadece temyiz hakkını kullanacaktı. Ayrıca yönetici sınıfın imtiyazlan korunma altına alınmıştı. Giritliler, yeni hükümdarlara sadece Sakız Adası'nda olduğu gibi haraç ve âşâr vergisi ödeyeceklerdi. Şehrin ilk Osmanlı komutanı Küçük Hasan Paşa oldu.

Osmanlılar, ancak bu başarıdan sonra savaş ilan ettiler. Şeyhülislâm bu konuda fetvasını vermişti: "Gavurlarla barış, sadece yararlı olduğu sürece bağlayıcıdır. Barış yarar getirmiyorsa, bağlayıcılığını kaybeder Venedik, yardım için Fransa'ya, Malta'ya, Hollanda'ya, Lehistan Kralı'na, hatta Kazaklara bile başvururken ve papanın mektupları ve temsilcileri yeni bir Haçlı Seferi fikrini canlandırmaya çalışırken - ki Venedik sadece birkaç küçük İtalyan asilzadenin yardımı ile yetinmek zorunda kaldı - birleşik Venedik Donanması Suda Körfezi'nde hiçbir şey yapmadan bekliyordu. Venedikliler Hanya önlerine gelerek, şehre veya düşman gemilerine karşı hiçbir teşebbüsde bulunamayacaklarından emin oldular . İstanbul'da celladın beklediği Kaptan-ı Derya Yusuf Paşa, geri dönmek için hazırlıklara başlamadan (Kasım), 30 Ekim'de papanın gemileri İtalya'ya doğru yola çıktılar73. Suda komutanının ısrarlı taleplerine rağmen, Marino Cappello bile kalmadı.

Sonbahar aylarında, Ekim ayında Değirmenlik (Milo) sularında birkaç Osmanlı gemisine karşı yapılan bir teşebbüs başarısız olunca , Venedik Donanması yine Suda Limanı'm korumaya başladı. Bu esnada Hasan Paşa yönetimi altındaki Türkler Venedik'e ait bölgelerde akına çıkmışlardı . Venedik Docu Francesco Erizzo, 1646 yılında komutayı devralmayı düşündü, ancak ölmesi üzerine bu plan suya düştü. Hollanda'da yaptırılan 10 gemi ve birçok başka gemi ile güçlendirilen Venedik Donanması kalyonların komutanı Thomaso Morosini'nin yönetiminde 23 gemi ile Türklerin çıkışını engellemek üzere Çanakkale Boğazı'na kadar geldi. Yaşlı Kaptan Giovanni Cappello, bu arada Suda'da kaldı. Çanakkale1 Boğazı'nda Anadolu ve Avrupa kıyılarındaki iki kalenin top atışlarından ziyade erzak yokluğu Bozcaada'ya yönelmesine neden oldu. 20 Türk kadırgası ile yeni bir müdafaa kıtası gelene kadar adanın başkentine hücum etti. Morosini, bunun üzerine yeniden Gelibolu Tersanesi'ndeki Osmanlı Donanması'na saldırdı . 1646 yılının Ocak ayında, Kaptan-ı Derya Yusuf Paşa Sultan İbrahim'e yeterince kürk ve amber getirmediği ve Girit'te sözde 3 milyon altını zimmetine geçirdiği gerekçesi ile idam edildi. Deli İbrahim, cesedini gördüğünde "ne kadar da beyazmış" diye hayıflanmıştı . Sadrazamlıktan alınan Sultanzâde Mehmed Paşa, donanma kaptanı olarak Hanya fatihi Yusuf Paşa'nın yerini aldı.

Bu hadiselerden sonra Venedik Balyosu Soranzo'ya, Hanya'nın geri verilmesi için büyük meblağlar teklif etme talimatı verildi. Fransa, arabuluculuk görevini üstlenecekti, ama Avusturya elçisi Greifenklau bir İspanyolu [Don Joan Menesses] öldürdüğü için tutuklanıp, Fransız elçi D0eı Varennes'in de mallarına el konulduğundan, Fransa'nın diplomatik arabuluculuğu hiçbir sonuç getirmezdi .

Venediklilerin Sakız Adası'na yaptıkları saldırı başansız geçti . Çanakkale Boğazı'ndan nihayet denize açılan 75 kadırgalık filo 26 Mayıs'ta Gökçeada (imroz) açıklarında Venedik filosu ile karşı karşıya geldi, ancak büyük bir zarar veremedi. Sultan İbrahim buna rağmen büyük bir zafer kutlamak ve Venedik gemilerini gözlerinin önünde yaktırmak istedi. Kaptan-ı Derya, Girit açıklarına geldiğinde Venedikliler papanın ve Malta'nın gemileri ile güçlendirilmiş olmalarına rağmen, açık bir deniz muharebesine girmeye cesaret edemediler (Temmuz). Cappello nihayet diğer kadırgalar ile birleşti, ama Osmanlı Donanması bu arada yeni kaptan-ı derya tarafından daha Ocak ayında 5 bin asker ile birlikte Hanya'ya getirilen Deli Hüseyin Paşa'ya yardım getirmişti .

Başkent ve devleti yöneten topluluğun rahatsız edilmemesi için sürüncemede bırakılması gereken savaş, Osmanlılar tarafından da gerçekten çok gevşek yürütülüyordu. Deli Hüseyin Paşa'nın Suda'yı fethetme teşebbüsü başarısız olduğu gibi, Cappello'nun aynı limanda Türklerin deniz gücüne saldırma ve ateşe verme teşebbüsü de başarı göstermedi .

Fransızlar, Hollandalılar ve Dalmaçyalılar tarafından savunulan ve ancak Türklerin, sakinleri tarafından çağrılmış olan Resmo'da Hüseyin Paşa'nın şansı daha açıktı. Barut kullanılarak sağlanan bir patlama sayesinde 13 Kasım 1646 tarihinde, kendini cesurca savunan kaleyi zapt etmeyi başardı . Venedik kaptanı bu sefer de Osmanlı Donanması'na saldırma cesaretini gösteremedi, ama Girit'ten yola çıkan gemiler, Türk Donanması'nı takip ettiler ve Berberiler ile Zia Adası önlerinde gerçekleşen bir çatışma ve bizzat burada bulunan Cezayir kral vekili Yusuf Paşa'nın kardeşi Mehmed Çelebi'nin esir alınmasından sonra 27 Ocak 1647 tarihinde Kaptan-ı Derya Musa Paşa'nın 47 gemisi ile uzun zamandır beklenen muharebe başladı. Muharebe taraflardan hiçbirinin zaferi ile sonuçlanmadı, ancak ölülerin arasında bu sefere Musa Paşa'nın kendisi, oğlu ve Venedik Kaptanı Thomaso Morosini de bulunuyordu.

Aynı dönemde Dalmaçya'da da ağır bir savaş başlamıştı. Bosna Beylerbeyi 1646 yılında Dalmaçya'ya ait Novigrad'ı ele geçirdikten sonra Venedikliler aynı yıl içinde çağrıldıkları Makarska'yı, Primorie'yi ve birkaç başka Türk kalesini işgal ettiler . Novigrad tekrar geri kazanıldı ve Venedik'in Uskoklar veya Morlaklar tarafından desteklenen askerleri Nadino, Vrana, Skardona ve Salona (Spoloto)'ya kadar ilerlediler. Sultan'ın akrabası olan yeni serasker Tekeli Mehmed Paşa, daha fazla kayıp verilmesini engellemek için 1647 yılında 6 bin yeniçeri ve 2 bin kapıkulu sipahisiyle buraya geldi.

Papaz Sorih'in yönetimindeki Uskoklar, sipahilerin mülklerini talan ederken (Ağustos sonu), Mehmed Paşa Şebenik (Sebenico)'i kuşatma altına aldı. 7 Eylül'de Türklerin genel bir taarruzu geri püskürtüldü ve General Foscolo şehre girdi. Tekeli Mehmed Paşa bunun üzerine geri çekildi ve 26 gün sonra Şebenik'nin kuşatması kaldırıldı (Ekim) . Venedikliler, terk edilmiş Knin'e yerleştiler. 1648 yılında Klis'i kuşattılar ve uzun süren bir direnişten sonra burayı ele geçirip, her yeri talan ve tahrip ettiler . Bu başarılardan cesaret alan Draç (Durazzo) Piskoposu Marko Suna ve İşkodra Piskoposu Gregor Frascina, Arnavutlar adına İşkodra'yı ve Leş (Alessio) ile Akçahisar'ı Hristiyan kardeşlerine teslim etme tekliflerinde bulundular. Ancak komploları keşfedildi ve bazıları bu cüretkârlıklarından dolayı, kazığa çakılarak hayatlarını vermek zorunda kaldılar .

Karadağlılar, bu arada Venediklilere teslim olmuşlardı . Yeni Kaptan-ı Derya Derviş Paşa yönetiminde nihayet 1648 yılında sadece Morlaklara karşı birkaç başarı elde edilebildi.

Giambattista Grimani, daha 1647 yılında Venedik Amirali Giovanni Cappello'nun yerine geçmişti. Sultan İbrahim'in "iç hazinenin" parasını talep ettiği için bozdoğanı ile üzerine yürüdüğü Sultanzâde Mehmed Paşa ve iç hazinedeki paranın nihayet teslim edildiği şeyhülislâm gerek kendi, gerekse saray çıkarları adına savaşın devam ettirilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Grimani, Çanakkale Boğazı'na geldi ve Nisan ayında kaptan-ı deryanın filosunu Sakız Adası Limanı'nda kuşatma altına almayı başardı, ama Türk filosu gece vakti kaçtı . Grimani, filoyu Çeşme ve Midilli Adası'na kadar takip etti ve Osmanlı Donanması Anabolu açıklarında yine uzunca bir süre beklemek zorunda kaldı . Kaptan-ı Derya'yı kurtarmak için Babıâli, aralarında Fransa'nın da bulunduğu Batı güçlerinin ticaret gemilerine el koydu. Türklerin yeni donanması üç ay boyunca "Adalar Kaptanı" unvanını taşıyan ve Takımadalarda Müslümanlara ve Hristiyanlara karşı aynı gaddarlıkla davranan Lionardo Mocenigo tarafından kuşatmaya alındı. Yeni Kaptan-ı Derya Fazıl Paşa ile savaşmak üzere 17 gemi ile Bernardo Morosini ve Grimani bizzat buraya geldiler, ama Fazıl Paşa Girit'e kaçmayı başardı. Girit'te Sita Kalesi'nin başarılı bir şekilde direnmesi ve Türkler sadece güçlü Kandiye Kalesi'ni kuşatmakla yetinmek zorunda kalmaları sebebiyle ortaya çıkan olumsuz şartlar altında saray topluluğunun liderlerinden biri olan Hersekli Sadrazam Salih Paşa siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kaldı . Anabolu'da kuşatma altında bulunan Kara Musa Paşa tarafından tahrik edilen sultan, Salih Paşa'yı kesin yasağına karşın kendi kayıklarına benzeyen bir kayık kullanmış olması gibi gülünç bir gerekçe ile 18 Eylül'de hançerleyerek öldürdü.

Ne sultanın 18 aylık kızı ile sözü kesilen yeni Sadrazam Hezarpare Ahmed Paşa, ne de tahtından ve hayatından sürekli endişe eden Sultan İbrahim, askerlerin geri gelmesini istemiyorlardı. Osmanlı Devleti eski dostları Fransa, İngiltere ve Hollanda'dan gemi talep edip, nazikçe geri çevrilmesine ve Venediklilerin kendilerini Antonio Lippomano yönetiminde Girit'te gittikçe daha güvenli hissetmelerine rağmen, Hezarpare Ahmed Paşa Venedik'in olağanüstü elçisi Giambattisto Ballarino'nun, Resmo ve Hanya karşılığında Türkler tarafından bir kez talan edilmiş Istendil Adası'nı, Parga'yı ve Dalmaçya'daki yeni fetihleri kapsayan teklifini kabul etmedi.

Grimani'nin Çanakkale Boğazı'na 22 veya 24 kadırga, 2-5 mavna ve 27 başka gemi ile yapmayı planladığı bir saldırı, 18 Mart 1648 tarihinde İpsara (Psara) Adası önlerinde ortaya çıkan büyük bir fırtına yüzünden engellendi. Fırtına sırasında 14 Venedik gemisi battı ve Grimani boğuldu. Üzerinde gömleği ve kadife ceketi ile bulunan kanlı cesedi ertesi gün toprağa verildi115. Giorgio Morosini, filodan kalanları Girit Limanı'nda tekrar tamamlamaya çalıştı ve bu amaçla Dalmaçya ve Iyonyen Adaları'ndaki gemileri buraya çağırdı .

Venedikliler, Berberi kadırgaların uzunca bir süre Hanya açıklarındaki Türk gemileri ile birleşmelerini engellese de İpsara'daki felaketten cesaret alan Deli Hüseyin Paşa Mayıs ayında Kandiye Kalesi'ni kuşatmaya aldı . Şehre hiçbir yardım getiremeyen Malta'ya ait kadırgalar buraya geldikten sonra, Osmanlıların 4 Ağustos'ta yaptıkları büyük bir taarruz sonuçsuz kaldı. Ekim ayında başlayan ağır yağmurlar yüzünden Türkler tekrar geri çekilmek zorunda kaldılar.

Hristiyanlann şansına, Kaptan-ı Derya Ammarzâde Mehmed Paşa , 1648 yılında yapılması öngörülen sefer için daha fazla güç toplamak amacı ile Babıâli'nin müttefiki olan Hristiyan güçlerin gemilerini zorla zapt etmeye kalktı. Türk geleneklerine göre gemide yaptıkları sepetlerle sultan köşkünün önüne gelen İngiliz temsilcinin protestosu, kaptan-ı deryanın Temmuz ayında görevden alınıp, boynunun vurulmasına sebep oldu.

Halefi Voynuk Ahmed Paşa, Gemlik'e ancak karayolu ile ulaşabildi ve buradan Hanya'ya yardımcı gemiler gönderdi . Klis'in Venedikliler tarafından ele geçirilmesinden sonra başka kayıpları engellemek için daha önce de bahsedildiği gibi, Dalmaçya'ya Derviş Paşa yönetiminde yeniçeriler gönderildi . Derviş Paşa, Karadağlıların Bar (Antivari) önlerinde Venedikliler ile birleşmesini, Venedik bayraklarının Budua önlerinde belirmesini ve komşu Arnavutların da katıldığı Risano işgalini (Şubat 1649) engellemeyi başardı.

Hadiselerin gidişatı, Sultan İbrahim için büyük bir felakete doğru gidiyordu. Anadolu'da hoşnutsuzluklar baş göstermişti: 1647 yılında Bağdat Beylerbeyi'nin ve kardeşlerinden ikisinin idam edilmesi gerekti . Girit'e gönderilen Sivas Beylerbeyi Varvar Ali Paşa isyan bayrağını çekti ve zaferler kazanarak İstanbul'a doğru hareket etti. İbşir Mustafa Paşa, sadık kalan yeniçeriler ile Ali Paşa'yı son anda yense de Sultan İbrahim bir zaferin tadını uzun süre çıkaramayacaktı.

Sultan İbrahim, uzun süredir bir kısım zenginleri ortadan kaldırıp, buradan elde edeceği gelir ile sarayındaki birkaç odayı samur kürkleri ile döşemeyi düşünüyordu. Ancak bu gülünç ve haince planı ortaya çıkartıldı ve ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalanlar, sadrazamın oğlunun düğünü için verdiği tuzak kokan ziyafete gitmek yerine, yeniçerilerin de kendilerine katıldığı Orta Camii'nde buluştular. 6 bin kişi buraya toplandı ve şeyhülislâm ile ulema da asilerin çağrısına cevap verdiler. Sadrazam Hezarpare Ahmed Paşa'nın listelerini yeniden sıkı bir yoklamaya tâbi tuttuğu sipahiler, At Meydam'na toplanmışlardı. Başkentin kapılan kapatıldı ve halk sevinç naraları atmaya başladı.

Bunun üzerine veliaht şehzâdenin durumunu kontrol etmek üzere saraya bir heyet geldi. Bu, harekâtın niyetini açıkça ortaya koyan bir adımdı. Bostancıbaşı ve Valide Sultan, şehzâdenin hayatını garanti etmeye zorlandılar. Olaylar başladığında saklanan Sadrazam Hezarpare Ahmed Paşa, efendisinin yanına geldi ve ondan koruma istedi. Sultan İbrahim bostancılara direnmeye hazır olmaları emrini verdi ve Ahmed Paşa'yı şeyhülislâma venneyi reddetti. Şeyhülislâm, bunun üzerine efendisi sultanı devletin en yüksek dinî makamına davet etti. Sultan İbrahim, şeyhülislâmın bu konudaki fetvasını yırtıp attı. Sadrazam, zorunluluğa boyun eğmeye karar verdi ve öfkeli kalabalık tarafından parçalara ayrıldı . Aklını iyice kaçıran sultan bu arada elindeki hançeri ile oğlunu öldürmeye teşebbüs ediyordu.

8 Ağustos Cumartesi günü asiler saraya akın ederek, bostancıbaşı ve Valide Sultan ile pazarlıklara giriştiler. Sultan İbrahim herkes tarafından terk edildi ve bostancıbaşının emri üzerine tutuklandı. Yedi yaşındaki Şehzade Mehmed, ne kadar kaçmak istese ve ne kadar dirense de, tahta oturtuldu. Aynı gece küçük sultan sünnet ettirildi ve görkemli bir iktidar temenni etmek üzere önce Eyüp Cami'ine, oradan da Fatih Sultan Mehmed'in mezarının başına götürüldü . Yeni Sadrazam Mehmed Paşa tahttan indirilen sultanın "sessizce iple boğazlanarak yerine getirilen idamını emretti.

Cellada bunun için 500 altın verildi . Böylece hiçbir eğitime tâbi tutulmadan ve yeteneklerini göstermeye fırsat bulamadan, bir hamam görevlisini vezir yapan, bir pirinç tüccarının oğlunu yeniçeri ağalığına getiren, kendisini cambazlık yaparak eğlendiren bir çingeneyi devletin üst makamlarından birine getiren ve bir meşaleciyi beylerbeyi yapan akli dengesi bozuk bir sultanın sonu geldi . Sultan ibrahim herkesi getirdikleri hediyelere göre takdir ediyordu ve Evliya Çelebi'nin dediği gibi, "kendi vezirlerinden bile rüşvet alıyordu ". "Delilik doğasında vardı ve tahta cülûs ettikten sonra deliliği daha da azdı" diyor, Osmanlı İmparatorluğu'na dair Romen kaynaklarından biri. Osmanlı Devleti'nin, kardeşi büyük Sultan IV. Murad zamanında artan itibarı, Sultan İbrahim yüzünden en alt noktaya kadar düştü. Yedi yaşındaki Sultan IV. Mehmed ise askerlerin ve saray topluluğunun gücü ellerine geçirmek ve Osmanlı İmparatorluğu'nu sultan adına kendi çıkarları için kullanmalarını sağlayacak aynı derecede yeteneksiz bir hükümdardı.

Bu kanlı ayaklanmanın katılımcıları arasında kısa bir süre sonra anlaşmazlıklar çıktı. Tıpkı Genç Osman'ın öldürülmesinden sonra olduğu gibi, sultan kanının intikamını almaya niyetli gruplar ortaya çıkmaya başladı. Söylentilere göre Sultan İbrahim'in 13 milyon altından oluşan hazinesinde cülûs bağışı ve memurların ödüllendirilmesi için boşuna para arandı . Sipahiler, huzursuzluk yaratmaya başladılar ve Kandiye'nin 1 Mayıs'tan 10 Kasım'a kadar aralıksız kuşatıldığı Girit'e gönderildiklerinde Silivri'de durdular ve Büklü Mahmud Paşa'nın yönetiminde tekrar İstanbul'a geri döndüler. Gelir kaynaklarından birini oluşturan vergi tahsilatı haklarını, çocuklarının geçiminin sağlanmasını ve "kapı hizmetlerini" geri istediler . Sipahioğlanlan, saraya yedi yıldır aralarından hiçbir ağanın çıkmadığına dair şikayette bulunmuşlar ve hapishaneye benzemeye başlayan ocaklarını terk etmekle tehdit etmişlerdi.

Sadrazam, aralarından 350 kişiyi belirli makamlara getirdiğinde şehirde "çocuklar gibi bayram" yaptılar. Asiler, mevcut olduğu iddia edilen bir hatt-ı şerif yüzünden sadrazamın, şeyhülislâmın ve kadıaskerin, yani sultanın öldürülmesinde rol oynayanların başlarını istiyorlardı. Oğlunun intikamını almak için Sultan İbrahim'in annesi, eski Valide Sultan da onların tarafında idi. Kendilerine elçi olarak gönderilen Kenan Paşa tutuklandı ve saraydan yollanan ikinci bir elçi aslında yeniçeri olduğu hâlde "parçalara ayrıldı".

Yeniçeriler, 20 bin altın karşılığında ayaklanmayı bastırmaya razı oldular. Peygamberin sancağı altında sipahilerin ve saray oğlanlarının üzerine yürüdüler. Bir saat sonra İstanbul tekrar huzura kavuşmuştu.

Başkentte artık yeniçeriler hüküm sürüyordu, ama yeniçeri ağası ve kethüdası değil, reisülküttabın ıstışar ettiği ocak ağaları gibi düşük rütbeli subaylar. Sadaret mührünü teslim aldıktan sonra bile derviş cüppesini giymeyi tercih eden Sadrazam Derviş Mehmed Paşa, zengin şeyhülislâmın canına kastederek kendisinden kurtuldu, ancak daha sonraları Valide Sultan'ın ve yeniçeri ağası Murad'ın entrikaları sayesinde makamından alındı.

1649 yılında yapılan sefer için emrine yeterince gemi verilmediğinden şikayet eden kaptan-ı derya ile yine çekişme içinde idi. Buna rağmen Derviş Mehmed Paşa Venediklilerin tüm tekliflerini geri çevirdi. Sultan İbrahim'in son günlerinde Venedik temsilcisi Ballarino sekreterleri ile birlikte zindana atılmıştı ve Venedik öylesine para sıkıntısı içine girmişti ki, para toplayabilmek için 18 yaşındaki gençlere oy hakkı satılıyordu. Derviş Mehmed Paşa, Venedik'ten gelen tekliflere, İstendil'in nasıl olsa bir gün Osmanlı'ya ait olacağı; Arnavutluk'taki Parga'nın hiçbir değeri olmadığı ve Sultan İbrahim'in Kandiye Kalesi'ni almayı başaramadığı için öldürüldüğü cevabını verdi . Luigi Contarini'nin olağanüstü elçi olarak İstanbul'a geleceği haberi, hiçbir etki yaratmadı. Sadrazam, Venedik Balyosu'nu casus olarak görüyordu ve elinde olsa kovardı. Alman Kayser ile banşı uzatmayı ve aslen hekim olan Portekizli Yahudi devşirme olan Ahmed Ağa'yı, Don Juan'a Osmanlı hanedanından bir sultan kızı ile evlenmesini teklif etmek üzere Madrid'e gönderdi. Böylece Girit'in tamamını Bizans'ın mirasçısı olarak sultan için talep edebilecekti. Nihayet Venedik Balyosu'nu tutuklattı, öfkeli bir kalabalığın arasından geçirerek Yedikule zindanlarına gönderdi, hizmetlilerini zincirlere vurdurdu ve birinci tercümanı Giovanni Antonio Grillo'yu astırdı. Fransız ve İngiliz elçilerin tüm çabaları sonuçsuzdu .

Venedik, Giacomo Riva komutasında Çanakkale Boğazı'nda nöbet tutacak 13 İngiliz ve Hollanda gemisi kiraladı. Kaptan-ı Derya buna rağmen 1 Mayıs 1649 tarihinde 70 gemi ve 10 mavna ve 3 küçük gemi ile açık denizlere yol aldı. Burada Berberilerin 20 kadırgası ile buluşacaktı . Once Midilli'yi, Sakız Adası'nı ve Foça'yı ziyaret etti. Riva, Venedik komutanı olarak Foça'da Berberilerin birkaç kadırgasını ateşe vermeyi başardı . Kaptan-ı Derya [Voynuk Ahmed PaşaJ bunun üzerine Rodos'a yöneldi ve Berberilerin 50 gemisi ile buluştu. Riva veya genel kaptan Mocenio tarafından durdurulamadan Girit sahiline geldi (Temmuz). 19 Temmuz'da bir çatışma tehlikesi ortaya çıktıysa da, bu gerçekleşmedi. Kandiye'nin kuşatması tüm hızı ile devam ediyordu. Venedik Donanması Standia'da beklerken, Kaptan-ı Derya Giritli Hüseyin Paşa'nın birlikleri ile Suda'ya saldırdı ve kalenin surları önünde hayatını kaybetti. 13 İngiliz gemisi derhal Osmanlı Donanmasından ayrıldı.

Foça'nın kaybından dolayı yeniçeri ağası Valide Sultan'ın desteği ile sadrazamın daha Mayıs ayında hesap vermesini sağladı. Suçlanan sadrazam huzura kabul edilerek azledildi. Halefi tabii ki Yeniçeri Ağası Murad'dan başkası olamazdı. Valide Sultan, görüşmeleri izliyordu ve oğluna hor görülerek davranılmasına dair hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirdi. Derviş Mehmed Paşa tutuklandı ve Malkara'ya sürgün edildi. Ancak Malkara'ya giderken 80 yaşındaki eski sadrazam sultanın emri ile öldürüldü . Bundan birkaç hafta sonra Venedik Balyosu da tekrar serbest bırakıldı.

Girit'teki savaş, Kandiye Kalesi için yapılan sıcak çatışmalara rağmen hızlanmadı ve Hüseyin Paşa'nın emrindeki yeniçeriler ayaklanarak, İstanbul tarafından geciktirilen ulûfelerini talep etmeye başladılar. Yeni hükümet, Anadolu'daki asiler ile yeterince meşguldü. Haydaroğlu ve Katırcıoğlu (1648), Haydaroğlu İsparta'da Abaza Hasan Paşa'ya yenilip, ağır yaralı olarak asılarak idam edildiği haberi istanbul'a gönderilene kadar Anadolu'da birçok şehrin ellerine geçmesini sağlayan bir tür siyasi eşkıyalık kurmuşlardı. Canbolatoğlunun devri sanki geri gelmişti. Katırcıoğlu, Karahisar'da kendisinden daha güçlü olan Gürcü Nebi ile birleşti. O da öc almak üzere sahneye çıkıyordu ve idam edilen sadrazam ile öldürülen sipahiler için intikam istedi. Kendisine teklif edilen Mısır Beylerbeyliği'ni reddetti ve Bursa üzerine yürüdü. Ayrıca Sultan ibrahim'in katillerine karşı intikam hırsı hâlâ dinmemiş Valide Sultan tarafından destek görüyordu . Sadrazam, yeniçerileri ile üzerlerine yürüdüğünde asiler Üsküdar'a karargâh kurmuşlardı. Ama şeyhülislâmın, oğlunun ve kadıaskerin başını isteyen asilerle savaşmaya tereddüt o ediyordu. Nihayet savaşmak zorunda bırakıldı ve yeniçeriler Anadolu sipahilerine karşı zafer kazandılar . Katırcıoğlu, kısa bir süre sonra idam edilen müttefikini terk etti (Temmuz). Sonraki yıllarda Anadolu'da yine zayıf düşmüş İmparatorluğa karşı bazı isyanlar çıkartıldı.

7 Eylül'de General Colloredo'nun savunduğu Kandiye'nin kuşatması tekrar başlatıldı. 19 Ekim'de Osmanlılar tekrar geri çekildiler. Girit'in başkenti ve böylece adanın tamamı için verilen mücadelede Colloredo ve yedi paşa hayatını kaybetmişti. On kadırga ile Midilli'ye kadar gelen yeni Kaptan-ı Derya Haydarzâde Mehmed Paşa - selefi fırtına sırasında Suda'da kalmıştı - ile Venedik gemileri arasında herhangi bir çatışma meydana gelmedi . Sadrazam, Venedik Balyosu'na aynı dönemde Müslümanlara ait camilerin ve şehit mezarlarının bulunduğu Girit'ten vazgeçmeyeceklerini tekrarlıyordu.

1650 yılının başlarında Eğin Adası (Aegina)'nı da ziyaret eden Venedik kaptanı Riva önce Salamina Adası'na, daha sonra da önceki Valide Sultan'a ait bir mülk olan Volo önlerine geldi . Venedik kadırgaları yine Osmanlı Donanması'nın Çanakkale Boğazı'ndan çıkmasını engellemeye çalışıyorlardı Osmanlı gemilerinin ateşe verildiği Benefşe ve Ayatodori önlerinde (Temmuz) bir muharebe başlatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ayatodori tekrar geri kazanıldı. Amiral gemilerinin mürettebatı emirlerine riayet etmediler, ama kaptan-ı derya karayolu ile Sakız Adası'na geldi ve Osmanlı Donanması buradan Venedik kara birliklerinin Proveditore Giacomo Barbaros ve Marino Badoers'in ölümü ile birlikte İstiye (Sitia)'da önemli bir mağlubiyet aldıkları Girit'e doğru yol aldı . 1650 yılı, başka herhangi bir savaş çıkmadan sona erdi.

İstanbul'da yine değişiklikler meydana gelmişti. Yeniçerilerin kul kethüdası Sadrazam Kara Murad Paşa ile anlaşmazlığa düşmüştü. Valide Sultan, kul kethüdasının tarafını tutuyordu ve beraberce bir cinayet gerçekleştirmeyi planlıyorlardı. Kara Murad Paşa nihayet makamından aynlmaya karar verdi ve Alman Kayser ile müzakerelerde bulunmaya yetkili kılınmış olarak Budin Valisi oldu . Yerine ise Melek Ahmed Paşa sadrazamlığa getirildi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA

Re: Girit Savaşı, İlk Dönem(1656'ya Kadar), Ordu ve Saray

MesajGönderilme zamanı: 08 Tem 2011, 04:48
gönderen TurkmenCopur
1651 yılında, başarılı bir seferden sonra Girit'e 3 bin askeri götünneyi başardıktan sonra , (Ekim 1650'de bu makama getirilen) Kaptan-ı Derya Ali Paşa, Forlili mühtedi Mustafa'nın tavsiyesine uygun olarak Avrupa stilinde bir donanma kurmayı ve Girit'i Osmanlı'ya kazandırmayı planlıyordu . Venedik'in ticaretini tamamen yok etmek için ingilizler onu destekliyorlardı . Bu destek yine de ingiliz temsilcisinin kısa bir süre sonra para meseleleri yüzünden şeyhülislâm tarafından tutuklatılmasını engellemedi . Venedik Balyosu'nun, Türklerin Hanya ve Resmo'dan çekildikleri takdirde bu iki şehirde camilerine dokunulmayacaklarına dair teklifi, Bâbıâli tarafından tıpkı daha öncekiler gibi reddedildi. 21 Haziran'da kaptan-ı derya hiçbir zorlukla karşılaşmadan denizlere yelken açtı. Sakız Adası ve Santorina (Tera) arasında emrindeki 74 kadırga , 55 büyük gemi ve aralarında Hristiyan ve Berberi araçların da bulunduğu sayısız küçük gemi, Mocenigo komutasındaki 24 kadırga, 6 mavna ve 27 gemi ile karşı karşıya geldi . Muharebe, Nakşa ve Paros'a sıçradı ve 19-20 Temmuz arasında iki gün sürdü. Her iki deniz gücüne de büyük kayıplar verdirdi, ama beş Osmanlı gemisi batırılıp, üç gemi ateşe verilmiş olsa da, taraflardan hiçbiri nihai zaferi kazanamadı . Buna öfkelenen kaptan-ı derya, hainlikle suçladığı kendi kardeşini idam ettirdi ve oğlu sadece kaçtığı için aynı akıbete uğramaktan kurtuldu. Yeniçerileri mağlubiyetten sorumlu tuttu ve hepsini gemilerden kovmakla tehdit etti . Yılın sonuna kadar Mocenigo ve daha sonra yerine geçen yeni Kaptan Lionardo Foscolo komutasındaki Venedikliler, özellikle Sakız ve ele geçirdikleri Leros adaları olmak üzere, Takımadalarda birçok akma çıktılar. Girit'te silahlar susmuştu; Venedik, hem Ayatodori'yi, hem de İstiye'yi yıkmışlardı.

Büyük Sultan IV. Murad'ın aynı zamanda damadı, ancak artık iyice yaşlanmış olan yeni Sadrazam Melek Ahmed Paşa, uzun süre tutunamadı. Ozellikle maliyeye düzen getirmeye çalışması ve vezirlerin gelirlerini savaşlar için kullanma karan, sonunu hazırlamaya yardımcı oldu . 1650 yılının Ekim ayında yeniçeri ağasını ve kethüdasını ortadan kaldırmak istemekle suçlandı ve Melek Ahmed Paşa yeniçeri ocakları ile resmen barış yapmak ve barış yemeğine katılmak zorunda kaldı . Ama sonunu hazırlayan ne yeniçeriler, ne de kaptan-ı deryanın Nakşa'daki muharebeyi kaybetmesi değil, başta değeri düşük sikkeleri kabul etmek istemeyen eğerci loncası olmak üzere, İstanbul'daki tüccarların ve zanaatkarların ayaklanması oldu. Abaza Paşa'nın eskiden kölesi olan halefi Siyavuş Paşa'ya, sadaret mührünü teslim aldıktan sonra, tüccarların nefretini üzerine çeken saray topluluğunu dağıtma görevi düştü (21 Ağustos 1651). Yeniçeriler adına konuşan yeniçeri ağası, Siyavuş Paşa'ya iktidarın dizginlerini sadece yeniçeriler ile anlaşma hâlinde olduğu takdirde elinde tutabileceğini çok geçmeden açıkça belli etti . Onurlu bir adam olarak , böyle bir şeyi kabul edemezdi . Yeniçerilerin desteğini reddetti, ancak aynı zamanda musahiblerin de şüphelerini üzerine çekmiş oldu. Eski ve yeni Valide Sultanlar Kösem Sultan ve Turhan Sultan arasındaki rekabet, saray topluluğunu ikiye bölmüştü. Kösem Sultan'ın taraftarları o güne kadar yeniçeriler ile anlaşma içinde hareket ediyorlardı. Kösem Sultan'ın emirlerine itaat ederek Orta Cami'ide toplanan 10 bin yeniçeri, Turhan Sultan'ın etrafındaki nüfuzlu hadım kara ağaların ve Başlala Süleyman Ağa'nın öldürülmesini talep etti. Ancak bu komployu haber aldıktan sonra bunlar Süleyman Ağa'nın yönetiminde savunmaya geçtiler: Otuz yıl boyunca yönetici bir rol oynayan, Sultan IV. Murad'a olağanüstü enerjisini ve görkemini veren, hayırsever bir Müslüman olarak yaptırdığı vakıflar, özellikle de İstanbul'daki Valide Camii ile adını ebediyen yaşatan Rum asıllı, asil ve yetenekli bu kadın [Valide Mahpeyker Sultan], sarayın hadım ayak takımı ve akılsız oğlanları tarafından kısa bir dirençten sonra bir perdenin ipi ile en acı şekilde gece vakti boğazlandı. Saldırıya uğradığı andaki son narası: "Yiğitler, bana zalimlik etmeyin" oldu . 2 Eylül'de altın faytonu ile İstanbul sokaklarından geçerken defalarca sessizce selam verdiği İstanbul'u derinden sarsan bu acı haber yayıldı. Sadık hizmetkârları kapı ağası ve bostancıbaşı da onunla ölüme gittiler.

Sadrazam, bu olayı artık değiştirilemeyecek bir hadise olarak kabul etti ve kendi adına gece vakti sultanın yanma çağrıldıktan sonra buradan sağ çıkabilmiş olmaya seviniyordu. Validenin katillerine karşı bir fetvayı engellemek için derhal yeni bir şeyhülislâm atandı. Camide toplanan ulema nihayet dağılmak zorunda kaldı. Peygamberin sancağı açıldıktan sonra daha önce tereddüt hâlinde olan yeniçeriler de kararlılıklarının kalanını kaybettiler. Ağaların teklif ettikleri paralar bile öldürülen Kösem Sultan'ın davasını savunmaya devam etmelerini sağlayamadı. Saray muhafızlarının o güne kadar korku saçan liderleri azledildi ve uzaktaki beyliklere tayin edildi. Olümünden önce kesik başları Ayasofya Cami'ine kadar sıralamaya söz veren güçlü Bektaş Ağa, kötü bir at üzerinde İstanbul'un sokak çocuklarının hakaretleri altında, her türlü işkence ile idam edileceği meydana kadar getirildi. Diğer ağalar da aynı akıbete uğradılar ve yeni atandıkları makamları da onlan ölümden kurtaramadı. İstanbul tüccarlarının ve zanaatkârlarının yeniçerilere karşı düşmanca tutumu ve yüz binler hâlinde gelen halktan kişiler, saray topluluğunun 3 Eylül'de zaferini ilan etmesini sağladı ve ulema arasında yapılan kanlı katliam, bu zaferi sağlamlaştırmış oldu.

İstanbul, hâlinden memnundu: Yeniçeriler artık huzuru bozmuyorlardı; etler, yeniçerilerin temsilcileri tarafından yüksek fiyata satılmıyordu ve Sultan IV. Murad'ın düşmanları ile Sultan İbrahim'in katilleri olmalarına rağmen, her iki Valide Sultan'ın müttefiklerini oynamalarına izin verilen vezirler artık bütün güçlerini kaybetmişlerdi. İstanbul efradını sevince boğan birkaç hadımın ve hırslı, ama yetenekli olmayan bir kadının zaferi değil, yeniçerilerin ve vezirlerin tüm güçlerini kaybetmiş olmaları idi. İstanbul halkı ise bu kaba ve talepkâr efendilerde her zaman sadece inatçı, kana ve paraya susamış Hristiyan zıpçıktılar görmüşlerdi. Peygamberin kutsal sancağı altında o Eylül gününde sanki gerçek Türklüğün barış ve düzen sever ruhu tekrar canlanmıştı.

Anadolu'daki sipahiler ise eski Valide Sultan'a karşı işlenen cinayete öfkelenmişlerdi. Kendilerine gönderilen saray efradından bir veziri, bir ulemayı ve İstanbul'daki birliklerin bir temsilcisini büyük bir öfke ile karşıladılar. Başlarında eskisi gibi yine Abaza Paşa ve onun üzerine gönderilen İbşir Mustafa Paşa vardı. Ankara, onlara kapılarını açtı. Daha önce yeniçerilere karşı olan bu paşalar, artık düşen bu tiranların davasını savunuyorlardı. Asileri tekrar huzura kavuşturmak için resmi bir barış antlaşması yapıldı ve onlara yüksek makamlar verildi.

Sadrazam Siyavuş Paşa'nın asıl niyeti henüz belli değildi, ama zafer sarhoşluğu içindeki hadımağaları, "sünnet olmuş zenciler arasındaki köleye dönmüş olmasından" öfke ile bahseden bu adama haklı olarak şüphe ile yaklaşıyorlar ve bir düşman olarak görüyorlardı. Onlara itaat edecek bir sadrazam gerekiyordu ve bu sadrazamı, sultanların Anadolu'daki büyük başarılarının bir tanığı olan, ancak artık 90 yaşını geçmiş olduğundan yeni doğmuş bir çocuk kadar iradesiz olan Gürcü Mehmed Paşa'nın kişiliğinde buldular . Kızlarağası, 30 Ekim'de Siyavuş Paşa'nın elinden devlet mühürlerini zorla aldı. Siyavuş Paşa hiç direniş göstermedi ve katiller tarafından rahatsız edilmeden Valide Sultan'ın koruması altında ulaştığı Malkara'ya hiç huzursuzluk çıkartmadan sürgüne gitti .

Tıpkı bir sultan gibi bir perde arkasından Divân toplantılarına iştirak etmeyi alışkanlık hâline getiren Valide Sultan, sonunda herşeye katlanan ve anarşiye gittikçe daha fazla yer bırakan yumuşak ve yeteneksiz bu yaşlı "babalıktan" sıkılmaya başladı. 19 Haziran 1652 tarihinde borçluların hapishanesinden çıkartılan eski Kahire Beylerbeyi Arnavut Tarhuncu Ahmed Paşa, Gürcü Mehmed Paşa'nın yerine getirildi. Valide Sultan, daha yetenekli Giritli Deli Hüseyin Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesini önlemek için o gün Divân'a bizzat katılmıştı.

Tarhuncu Ahmed Paşa oldukça katı bir adam olup, para bulmayı biliyor, hadımağalarının işlerine ve faaliyetlerine karışmasına izin vermiyor ve çocuk sultanın hattı şerifleri ile Valide Sultan'ın denetiminden kurtulmayı çok iyi biliyordu.

Görevde kaldığı süre içinde biri ulemanın, bir diğeri de sipahilerin olmak üzere, iki ayaklanma atlattı, ama Karadeniz'de çok gerekli olan Osmanlı Donanması için büyük harcamalar yapılması kaçınılmaz olduğunda çekilen para sıkıntısına boyun eğmek zorunda kaldı. Kaptan-ı Derya Çavuşzâde Mehmed Paşa, Tarhuncu Ahmed Paşa'dan daha güçlü çıktı. Tarhuncu Ahmed Paşa, ölüm fermanım birkaç gündür bekliyordu ki, nihayet saraya çağrıldı ve böylesine sarsıcı bir karar için kullanılan genç sultanın ağzından ölüm fermanını aldı. Cesedi, sokağa atıldı.

Onun yerine eski Kaptan-ı Derya Derviş Mehmed Paşa geçti. İlk işi, Kösem Sultan'ın katili "kara hadım" Süleyman Ağa'yı görevden almak ve en az onun kadar güçlü olan "ak hadımı" [Abdurrahman Ağa] idam ettirmek oldu. Turhan Valide Sultan, sanki devletin bütün gücünü eline ve çevresindekilere geçirmeye çalışıyordu. Sadrazam Derviş Mehmed Paşa belki uzunca bir süre daha makamında kalabilirdi, ama 1654 yılının Ekim ayında felç geçirdi . Turhan Sultan'dan tek isteği, yerine bir yeniçerinin getirilmemesi oldu . Devletin en yüksek makamına aday olanların arasında Turhan Valide Sultan en az korkması gereken İbşir Mustafa Paşa'yı sadrazamlık makamına getirdi.

Daha önceleri de devlet yönetimine düzen getirilmesi gerektiğini savunan Halep Beylerbeyi İbşir Mustafa Paşa, Konya'da askeri güçlerle genel bir toplantı düzenledi ve Osmanlı Devleti'ni rüşvetten kurtarma görevini üstlendi. Kış aylarında Suriye'den yola çıkıp İstanbul üzerine yürüdü. Yanında bir ordu vardı ve saraya sormadan tüm makamlara kendi adamlarını getirdi. Daha karargâhındayken yönetici konumda olanların ve askerlerin saygı mektuplarını alıyordu. Eski dostu Katırcıoğlu da ona katıldı. Yüksek makamlarda bulunan birçok kişi makamlarından oldular. Vezirleri, Rumeli kadıaskerini, hatta şeyhülislâmı bile sadece at üzerindeyken huzuruna kabul ediyordu. Üsküdar'da nişanlısı Ayşe Sultan'ın sarayında kaldı ve İstanbul'a saray teşrifatına uygun olarak büyük bir görkemle muzaffer ve fatih olarak giriş yaptı (28 Şubat 1655).

Bir sultan gibi ortaya çıkabilmesi, sultanı olmayan bir dönem için önemli bir işaretti. Sultan IV. Murad'ın kızı Kaya Sultan'ın eşi olarak makamını güvencede gören kaymakamı [Melek Ahmed Paşa] azlederek, Van'a sürdü. Valide Sultan'ın himayesinde bulunan ve bir hatt-ı hümâyûn ile idamdan korumak istediği defterdarı Kıbrıs'a gönderdi. Ancak yoldayken katledildi. - Bununla beraber İbşir Mustafa Paşa genelde idamlardan kaçınırdı.- İbşir Paşa, hadımağalarına tek bir söz bile söylemedi ve hiçbir hediye getirmedi.

Yeniçeriler ve sipahiler sinmişti, ulema ve tüccarlar rahatlamıştı, İstanbul halkı bu sert adamdan korkuyordu, hadımağaları korkudan titriyordu, Valide Sultan şansının döndüğüne inanıyordu ve sultanın artık hiçbir önemi kalmamıştı:

Hepsinin üstünde artık sadrazamın mutlak iradesi yükseliyordu.

Bu, zamanın gerektirdiği gelişmelerden biri idi. Ancak henüz vezirler dönemi başlamamıştı. Ganimetler üzerindeki paylarından memnun kalmayan Anadolu sipahilerinin ve onların etkisindeki yeniçerilerin en küçük hareketi, İbşir Mustafa Paşa'yı yerinden etmeye yetebilirdi. Başlarına Kaptan-ı Derya Kara Murad Paşa geçti.

İstanbul'da bu değişiklikler olurken, Girit'teki savaş iyice yavaşlamıştı ve Venedik Donanması ile Osmanlı Donanması herhangi bir muharebeye girişmeden karşı karşıya geliyorlardı. Kandiye, Hüseyin Paşa tarafından sürekli olarak kuşatma altında tutuluyordu, ama fetih için uygun zaman ancak yıllar sonra gelecekti. 1652 yılında Venedik deniz kaptanları Çanakkale Boğazı'na, hatta Bozcaada'ya kadar yelken açmak için zorluk çıkartıyorlardı. Ancak ücretlerinin tamamı ödendikten sonra Luca Francesco Barbaro'nun komutasında gemi Boğazlara girdi. Rumların ödediği haracı almak üzere Sakız, Limni ve İşkiros (İskiri/Skiros) adalarına yapılan ziyaretler, bunların gösterdikleri tek kahramanlık oldu . 40 kadırga ile Temmuz ayında yelken açan kaptan-ı derya, daha ciddi bir teşebbüsde bulunabilecek durumda değildi . Venedik'in en iyi şekilde karşılanan yeni elçisi Cappello, Girit'in teslimini kabul etme yetkisi olmadığı için Edirne'ye gönderilip, burada gözetim altında tutuldu . Venedik'in tüm tekliflerini geri çevirmek için, öncelikle adada yerleşik sipahilerin hakları ve Berberilerin erzak temini için limanlara ihtiyaçları olduğu mazeretleri öne sürülüyordu.

1653 yılında 70 kadırga, 5 mavna ve 34 başka gemiye sahip Türkler, 22 kadırga ve 6 mavnası olan Kaptan Foscolo'nun Rodos önlerinde muharebe teklifin kabul etmediler. Kaptan-ı Derya, Girit'te Seline'yi işgal etti ve Ayatodori'yi tahkim ettirdi. Venedikliler bu arada Manyotlarla irtibata geçmek için Benefşe'ye geldiler.

Çavuşzâde Mehmed Paşa, 1653 yılının Kasım ayında yeteneksizliğinden dolayı kaptan-ı derya olarak görevden azledildikten sonra , 1650 yılında sadrazamlıktan feragat edip, uzunca bir süre Budin Beylerbeyi olarak Macaristan davasını yöneten Kara Murad Paşa, donanmanın yönetimini devraldı.

11 Haziran'da 70 gemiden oluşan bir deniz gücü ile - ki aralarında birçok Berberi ve Hristiyan gemisi de vardı - Çanakkale Boğazı'ndan denize açıldı. Giuseppe Dolfino sadece 25 gemi ile karşısına çıkabildi. En iyi Venedik kadırgalarından bazıları sıcak çatışmalar sırasında batırıldı. Esirlerin arasında Francesco Morosini de bulunuyordu. Büyük kayıplara rağmen, Osmanlılar için bu büyük bir zaferdi ki, bu zaferi elde eden Kara Murad Paşa, Valide Sultan'ın etrafındaki yeteneksiz musahiblerden oluşan mecliste oldukça sert sözler sarf edebiliyordu . Venedikliler, sadrazamın bizzat Girit'e geleceğinden korkuyorlardı . Ama Kara Murad Paşa, kendini 28 Temmuz'da Antimilio'da Scogli Brusadi'de karşısına çıkan Lionardo Mocenigo ile savaşacak kadar güçlü görmüyordu. Muharebeyi reddetti ve Sakız Adası'na döndü. Burada, İstendil ve Çuha adalarının elden çıkartılmasını içermeyen bir barış teklif etti. Venedik gemileri ve Osmanlı gemileri Çuha'da bir kez daha karşı karşıya geldiler. Mocenigo kısa bir süre sonra hayata veda etti ve yerine Francesco Morosini geçti.

Morosini 1655 yılında saldırıya geçti. Eğin Adası'nı işgal etti ve Volo'da (Mart ayında) çaresiz RumelP Beylerbeyi'nin gözleri önünde 27 topu ele geçirdi. İskados, Skopelos ve Helidoni adalan Venedik egemenliğini kabul ettiler . Kaptan Morosini bunun üzerine ayrıca 27 gemi, 25 kadırga, 4 mavna ve papa ile Malta'nın birlikleri ile Çanakkale Boğazı'na yöneldi .

Bu kötü haberler Kaptan-ı Derya Kara Murad Paşa'nın acilen müdahalesini gerektiriyordu. Ama Kara Murad Paşa, kendisini donanmadaki yeniçeri mürettebatını görevden alıp, yerine kendi seymenlerini getirmek istemekle suçladığı Sadrazam İbşir Mustafa Paşa ile hesabını görmeden İstanbul'dan ayrılmak istemiyordu. Yeniçeriler ve sipahiler ittifak kurarak, sadrazamın ve şeyhülislâmın başını istediler (10 Mayıs 1655) ve saraylarını talan ettiler. Sultan IV. Mehmed, asilerin isteklerine boyun eğdikten sonra, bostancılar devletin en güçlü adamını boğazladılar. Sarayın kısa bir süre için içten sarsılmış devleti istediği gibi yönetmesine izin verdiği adamın sonu böyle geldi .

İbşir Mustafa Paşa'nın yerine Kara Murad Paşa geçti. Yaptığı ilk iş, Anadolu sipahilerini herhangi bir şekilde kendi tarafına çekmeye çalışmak oldu. Eski ve yeni taleplerini yerine getirmeyi vaat ederek, en büyük kısmı ile banş sağladı. Abaza Hasan Paşa ise öfke ile Anadolu'ya geri döndü. Kara Murad Paşa'nın yenemediği tek adam yine Abaza Hasan Paşa ve onun oğlu Şeydi Ahmed oldu. Üsküdar'a geldiler ve Kara Murad Paşa ile şeyhülislâmın başlarını istediler. Sivas halkı Şeydi Ahmed'e kapılarını açarken, Abaza Hasan Paşa Halep'e saldırmaya hazırlanıyordu . Üçüncü bir asi olan Gürcü Mehmed Paşa bu arada ortadan kaldırıldı . Bu şartlar altında Kara Murad Paşa, kısa bir süre sonra tekrar sadrazamlıktan feragat etmek zorunda kaldı (Ağustos) ve devletin en yüksek makamı bu sefer Ayşe Sultan'ın eşi Süleyman Paşa'ya verildi . Ama Süleyman Paşa da ele avuca sığmaz Anadolu eyaletlerinin sürekli maddî sıkıntısını gidermeyi başaramadı. 1656 yılında Girit Beylerbeyi Deli Hüseyin Paşa sadrazamlığa getirildi ve her yerde birilerinin Deli Hüseyin Paşa'yı bu makama yükseltmekle sonunu hazırlamaya çalıştıkları şüphesi belirmeye başladı .

Birkaç gün sonra ulufelerini alamamış bir kısım yeniçeri ve sipahi, geçtikleri her yerde huzursuzluk yaratarak, İstanbul sokaklarını dolaşmaya başladı. İsyan bayrağının çekilmesine neden olan artık bir ağanın veya kethüdanın hırsı ya da düşük rütbeli subayların yönetim hırslan değil, birkaç askerin ele avuca sığmazlığı idi. Talepleri nihayet yerine getirilmek ve "ayakta", yani açık havada bir Divân [ayak divânı] toplanmak zorunda kalındı. Etrafı toplarla sarılı hâlde alay köşkünün parmaklıkları arkasında oturan sultandan ortaya çıkıp kendini göstermesi, musahiblerini, kaymakamı, şeyhülislâmı, hadımağalarını etrafından uzaklaştırması ve halkın şikayetlerini dinlemesi istendi. Artık 14 yaşında olan Sultan IV. Mehmed, eline verilen bir listeye göre en sadık hizmetkârlarını celladın eline teslim etmek zorunda kaldı. Hepsi gözlerinin önünde öldüler. Valide Sultan'ın en yakın arkadaşı Melek Hatun ve eşi de öldürülenler arasında idi ve Valide Sultan'ın kendisi, devleti yıllardır temelinden sarsan kötülüklerin kaynağı olarak ölmeyi hak etmiş olsa da, ölümden son anda kurtuldu. Asiler ayrıca bu ayaklanmanın meyvelerini toplamaması için kaymakamın da başını aldılar (5 Mart).

1 Nisan'da Siyavuş Paşa tekrar sadrazamlığa getirildi ve yine bir ayaklanmayı bastırmak zorunda kalacaktı. Ama gut hastalığı o kadar ilerlemiş ve yolculuk onu o kadar yormuştu ki, 25 Nisan'da hayata gözlerini yumdu.

Hızlı değişen vezirlerin sonuncusu olarak yerine Suriye Beylerbeyi Boynueğri Mehmed Paşa geçti .


Anadolu'daki asilerin üzerine gönderildikleri bahanesi ile Boynueğri Mehmed Paşa önce 5 Mart'ta zafer kazanan ve sultanın koruyucuları ilan ettikten sonra gitgide eşkıyalar hâline gelen askerleri uzaklaştırdı ve liderlerini cellada teslim etti. Anadolu'daki isyancı Şeydi Hüseyin Paşa, Silistre Beylerbeyi oldu . Böylece tüm dikkatler tekrar Girit'teki savaşa verilebilirdi .

8.800 yeniçeri ve 18 paşayı taşıyan 32 gemi ve 50, 60 veya 70 kadırga ile Kaptan-ı Derya Mustafa Paşa, 12 Haziran 1655 tarihinde Çanakkale Boğazı'ndan denize açılmıştı. 21 Haziran'da Venediklilerle büyük kayıplar verdiği bir çatışmaya girdi . Ama papanın Prior Lomellino komutasında birkaç gemisi Venedik'i desteklemek üzere gelmesine rağmen, yoluna devam edebildi. Kaptan Morosini'nin Benefşe'yi ele geçirme teşebbüsü (23 Temmuz-27 Eylül), bu sefer de başarısız oldu . Buraya gelen Kaptan-ı Derya Mustafa Paşa, tekrar çatışmaya girmedi. Bir buçuk ay boyunca direnen Benefşe'nin yardımına yanında 8 bin asker ve 4 top ile Mora Beylerbeyi geldi. Venedikliler bu arada Megara'ya saldırıp, ateşe verdiler . Sonuca gitmeyecekmiş gibi görünen savaş, bu yıl için böyle bitti.

1656 yılında Osmanlılar Çanakkale Boğazı'na daha erken geldiler, ama Lorenzo Marcello komutasındaki Venedikliler yine erken davranmışlardı. Sadrazam, sultanın bizzat katılma isteğini, deniz savaşını bilmediği gerekçesi ile reddetti. Yanında iranlıların düşmanı olan Hindistan Hükümdarı'nın elçisi duran Sultan IV. Mehmed'in gözleri önünde, Budin'den gelen yeni Kaptan-ı Derya Kenan Paşa 23 Haziran'da denize açıldı. Emrinde 28 büyük gemi, 35 kadırga, 22 bey gemisi ve 9 mavna vardı . Yine de Venedik Donanması ile karşı karşıya geldiklerinde daha fazla gemi talep etti, ama alamadı ve 26 Haziran'da muharebeyi kabul etmek zorunda kaldı. Birkaç saat sonra geri çekilebilecek durumda sadece 14 gemi kaldı. Venedikliler bu zaferi Amiral Lorenzo Marcello'nun ölümü ile ödemişlerdi. Türklere ait gemilerin bir çoğu zapt edildi, diğerleri üç gün boyunca alev alev yandı .

Malta şövalyeleri her zamanki gibi elde edilen ganimetteki paylarından memnun olmayıp, kendi yollarına gidince, Venedik Donanması vebanın kol gezdiği Girit'e değil, Bozcaada'ya yöneldi. Giacomo Loredano, 6 gemi, 4 veya 6 kadırga ve 2 mavna240 ile Çanakkale Boğazı'nda nöbet tutarken, diğer gemiler 3 Temmuz'da Bozcaada'yı koruyan kaleye yöneldiler. Birkaç gün sonra kalenin 50 topa sahip 1.500 kişilik müdafaa kıtası teslim oldu ve Sultan İbrahim'in eniştesi olup, adayı yöneten paşanın ayrılmasından sonra Giovanni Cotarini adanın yönetimine getirildi. 40 eski top bulunan Limni Adası'ndaki Türkler de güçlü kaleyi terk ettiler . Semadirek Adası vergi ödemeye başladı .

Sonraki Kaptan-ı Derya Seyyid Ahmed Paşa yönetiminde Valide Sultan ve saray efradının sağladığı paralarla yeni bir donanma kuruldu ve Sultan IV. Mehmed, başkentin surlarını tahkim etme emrini verdi. Halk, savaşın yönetimini bizzat üstlenmesini talep ediyordu. Bu taleplerden kaçabilmek için Edirne'ye taşınmak zorunda kaldı.

Girit'e bizzat gitmeyi düşünmüyordu, ama yakında reşit olacak sultan, Girit savaşının daha ciddi bir biçimde yürütülmesini gerçekten istiyordu. Sadrazamdan, en azından Dalmaçya'daki savaşın bizzat katılımı ile hızlandırılmasını istedi . Devletin en yüksek makamında oturan sadrazam, Şeyhülislâm Hoca-zâde Mesud'un entrikalarını kendisini idam ettirerek (Temmuz) sona erdirmiş ve diğer rakiplerini de zor kullanarak ortadan kaldırmıştı . Ama 90 yaşındaki sadrazam, kararlılıkla hareket etmesini bilse de para sıkıntısı ve istanbul'da hayatın gittikçe pahalılaşması karşısında eli kolu bağlı idi. Sipahileri susturma ve savaşın yönetimini daha genç ve güçlü kişilerin eline terk etme ihtiyacı gitgide daha bariz bir hâle geliyordu ve birçok felaketi atlatmış onbeş yaşındaki sultan, yaşlı sadrazamın görevden alınması gerekliliğinden kaçamayacaktı.

Birçok kez, 16. yüzyılın sonlarına doğru, Arnavut asıllı büyük vezirler Koca Sinan Paşa ve Ferhad Paşa zamanında, Osmanlı Devleti'nin çok şey borçlu olduğu Anadolu'da Arnavutların yaşadığı fakir Köprülü köyünden , Müslüman olarak şansını denemek üzere yola çıkan bir adamın sadrazamlığa getirilmesi birçok kişi tarafından tavsiye edilmişti. Önceleri sarayda aşçılık, daha sonra örnek aldığı Hüsrev Paşa emrinde defterdarlık ve baş mirahurluk yapmış ve Şam, Trablus ve Kudüs Beylerbeyi, kimi zaman da sürgün olarak Köstendil Beylerbeyi olarak görevde bulunmuştu. Bir süre için Gürcü Mehmed Paşa'nın yanında yer almış ve onunla birlikte sürgüne gitmişti. 1648 yılında Anadolu'daki asilerden Vardar Ali'ye karşı savaşmış, ama başarılı olamamıştı . Büyük saygı gördüğü ibşir Mustafa Paşa zamanında Köprülü Mehmed Paşa Trablus Beylerbeyiiği'ne getirildi, ama görev yerine gittiğinde saray tarafından tayin edilen bir başkasının bu makamda oturduğunu gördü . Son Vezir Boynueğri Mehmed Paşa ile birlikte istanbul'a geri döndü.

Büyük zorlukların aşılması gerekiyordu ve Sultan IV. Mehmed, sadece olağanüstü bir kişiliğin Osmanlı İmparatorluğu'nun fakirleşmesini, dağılmasını ve itibar kaybetmesini engelleyebileceği bir dönemde, devlet işlerini kendisine vermeden önce yeniçeri ağasının görevden alınmasını talep etti. Devlet, İbşir Mustafa Paşa gibi, ama ondan daha enerjik bir sadrazama; Sultan IV. Mehmed ise kendi yerine devleti yönetebilecek zeki bir memura ihtiyaç duyuyordu. Köprülü Mehmed Paşa, Valide Sultan ile yaptığı görüşmede tüm şartlarını açıkça ortaya koydu: Sultan, kararlarından hiçbirini geri çevirmeyecek, yaptığı tayinlerden başka tayinler yapmayacak, başka hiç kimseyi dinlemeyecek ve sadrazama atılan hiçbir iftiraya meydan vermeyecekti. Ancak tüm bu şartları kabul edildikten sonra, Arnavut bir köylünün oğlu olan Köprülü Mehmed Paşa, 70 yaşında sadece bir sadrazam değil, adeta ikinci bir sultan oldu .