1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Sultan IV. Murad'ın Mutlak Hükümdarlığı

MesajGönderilme zamanı: 27 Haz 2011, 02:13
gönderen TurkmenCopur
SULTAN IV. MURAD'IN MUTLAK HÜKÜMDARLIĞI VE DÜZENİN TEKRAR SAĞLANMASI. SULTAN MURAD'IN İÇERDEKİ FAALİYETLERİ.
İRAN SAVAŞI


Sultan IV. Murad, tahttan indirilen amcası Mustafa'yı hayatta bıraktı: Akli dengesi bozuk eski sultan sarayın içinde kapalı tutuluyordu. Etrafında sadece birkaç hizmetli vardı. İstanbul sakinleri kendisinden saygı ile "evliya" gibi bahsediyorlardı ve askerler Anadolu'da kazandıkları zaferler sırasında aralarında bulunduğunu anlatıyorlardı. Nihayet vefatıyla naaşı Ayasofya Camii'nde bulunan ve "Nuh-ı Nebî'den kalma" eski bir yağhane kubbesi olan kagir bina içine defnedildi. Sultan IV. Murad, ancak Revan Seferi sırasında yetenekli kardeşleri Bâyezid ve Süleyman'ı ortadan kaldırması gerektiğine karar verdi. Bunlar Harem kadınlarının kulelerden cellatlara taşlar ve oklar yağdırarak direnmelerine rağmen, boğduruldular.

IV. Murad, çok iyi bir tahsil görmüştü ve hakkında çok büyük umutlar besleniyordu. Ramazan ayında oruç tutmadığı, camileri çok nadiren ziyaret ettiği ve müezzinler ile zekâtlar için ayrılan paranın miktarını indirdiği için dindar sayılmıyordu, ama ahlaka çok önem veriyordu. Müslümanlara "yozlaşma mekanı olan" kahvehane ziyaretlerini ve tütünü yasakladı ve gençliğinde kendisi de değerli şarabları sevmesine rağmen, bozahâneleri ve meyhaneleri kapattırdı. Kitapları seven ve sekiz veya dokuz saatte Kur'an'ı ezbere hatim eden çalışkan öğrencilere kaftanlar, değerli eşyalar, altınlar veren eğitimli bir adamdı. Ünlü Seyyah Evliya Çelebi'yi, Farsça yazılmış Şehname okumak üzere saraya çağırmıştı . Hicivlerinden birini okurken düşen bir yıldırım sebebiyle böyle şeyler yazmasını yasakladığı ve daha sonra buna riayet etmediği için öldürtülecek olan Nefi Efendi'nin hicivlerini severek okuyordu .

Arkasında ayrıca kendi şiirlerini topladığı bir cilt bıraktı ve askerler tarafından öldürülen musahibi Musa Çelebi'yi anlatan şiirini okudukları zaman, bunu üzüntü ile dinliyordu:

Yola düşüp giden dilber - Musa'm eğlendi gelmedi Yohsa yolda yol mı şaşdı - Musa'm eğlendi gelmedi.

Tuğrakeşlikte nişancıyı bile geçiyordu. Sarayda olduğu akşamlarda emektar askerlere şanlı geçmişi anlattırıyor, müzik ve şiir dinliyor ve rakkasların oyununu seyrediyordu. Sultanın en sevdiği eğlencelerden biri, İstanbul ve çevresindeki bahçelerde gezinmekti. Sık sık Göksü, Çengelköy ve Sarıyer'de gezintiye çıkardı. Genelde cimri olup, büyük bir hazine topladığı hâlde adına bir cami bile yaptırmadı ancak, Üsküdar'da Kandilli, Beylerbeyi ve Revan köşklerini yaptırdı . iyi bir binici, rakiplerini genelde yenen iyi bir güreşçi ve Mısır'a kadar uzaktaki camilere ve dost hükümdarlara, hatta Almaıx Kayser'e bile okları ile deldiği kalkanları gönderen iyi bir okçu olarak eski soyun gerçek bir çelebisi gibi idi . Venedik Balyosu, kendi tebaa tarafından çok sonraları "Osmanlı Sultanları arasında en kanlısı" olarak tanımlanacak Sultan IV. Murad'ın "barışçıl karakterinden" övgü ile bahsediyordu.

Sultan IV. Murad'ın en büyük Sultanların ve Büyük İskender'in saltanatlarıyla kıyaslanacak hükümdarlığı, üzücü başladı. Hazine tamamen boştu - içinde sadece altı altın kesesi ve içinde değerli eşyalar bulunan birkaç sandık bulundu . Askerler cülûs bahşişlerini hemen istiyorlardı ve veziriazamın teklif ettiği gibi gümüş olarak değil, saf altın olarak. Hükümet, onurunu ayaklar altına alarak Hristiyan elçıjerden 4 milyon altın istedi, ama bu parayı bir kısmı vermek istemedi, bir kısmı da verecek durumda değildi . Genç Murad'ın sünnet düğünü saray içinde mütevazı bir şekilde yapıldı . Genç hükümdar, geceleri bostancıbaşı ve silahdar Melek Ahmed ile birlikte İstanbul sokaklarını dolaşıyor ve bozulan düzeni tekrar sağlamak için kanlı tedbirler alıyordu.

Anadolu'daki asilerin cezalandırılması o anda mümkün değildi. Bağdat Beylerbeyi Bekir Paşa da asilere katılmış , kendisine karşı gönderilen Diyarbakır Beylerbeyi Hafız Ahmed Paşa'yı yenmiş ve kuşatmaya alındığında, Şiilerin büyük saygı gösterdikleri Hz. Ali ve Hanefi mezhebinin kuruculan Ebu Hanife ile Abdülkadir [Geylani]'nin mezarlarının burada bulunması sebebi ile kutsal sayılan Bağdat'a İranlıları çağırdı. Bağdat Paşası ilan edilmeyi ve Hafız Ahmed Paşa'nın yerine geçirilmeyi başardı, ama İranlıların hakimiyetinden kurtulmaya çalıştığında, 1623 yılında İran komutanı Karçıgay'ın saldırısına uğradı. Osmanlı yardımcı birlikleri, İranlılar tarafından tuzağa düşürülen komutanlarını kaybettiler. Nihayet Bekir Paşa'nın oğlu Mehmed İranlılara Bağdat'ın kapılarını açtı. Hz. Ali'nin mezarının kutsallığını bozduklan iddia edileı?6 Sünniler arasında büyük bir katliam gerçekleştirildi. Bekir Paşa, oğlunun gözleri önünde yavaş yanan bir ateş ile işkence edildi ve neft doldurulmuş bir kayık üzerinde Dicle Nehri üzerinde yakıldı . Hafız Ahmed Paşa, kuzeyde Abaza Paşa'nın birlikleri ile savaşırken, Musul teslim oldu . Irak'ın bu ikinci başkenti aynı yıl içinde Türkler tarafından tekrar ele geçirildi.

Bu arada Sultan IV. Murad, Vezir Kemankeş Kara Ali Paşa ve enerjik, güzel annesi Çerkeş asıllı Kösem Sultan'ın etkisi altında idi . Kemankeş Kara Ali Paşa'nın konumunu sağlamlaştırmak için devletin en çalışkan ve yetenekli adamları olan şeyhülislâmı, Halil Paşa'yı ve Gürcü Mehmed Paşa'yı, birliklerin komplo kurmasını sağladıkları gerekçesi ile tutuklattı. Aynı şüphe ile Bağdat Beylerbeyi Bekir Paşa da saraya çağrıldı ve Kemankeş Kara Ali Paşa'yı makamından indirmek istediği için gizlice öldürüldü. Defterdar, Yedikule'deki zindana atıldı. Sultan IV. Murad, askerler tarafından sevilmediği için kendi eniştesi Bayram Paşa'yı yeniçeri ağalığından almak zorunda kaldı.

Ama yeni sultan yavaş yavaş kendi iradesinin farkına varmaya başladı.

Bostancıbaşı Mehmed Ağa'yı öldürttüğü sırada:

"Amcam gibi deli olduğumu mu sanıyorsun?", diye sordu. Genç Osman'ın, tecrübeli ve anlayışlı bir adamı olan kızlarağası, Mısır'dan geri çağrıldı, Halil Paşa ve yaşlı Gürcü Mehmed Paşa tekrar serbest bırakıldı. Fransız bir elçinin dediği gibi, efendilerinin katlinden sonra bir süreliğine uzak kalan "vieille meute" ("eski ekip") tekrar bir araya geldi . Bunlara, haklı olarak yerine veziriazamın kayınpederinin getirileceğinden endişe eden şeyhülislâm Esad Efendi de katıldı. Topal Receb Paşa ve eşi, Sultan Murad'ın kız kardeşi, sultanın gitgide asli danışmanları hâline gelmeye başlamışlardı. 1624 yılının Nisan ayında Kemankeş Kara Ali Paşa, tıpkı aylar önce Bekir Paşa'nın başına geldiği gibi, kendisini bekleyen akıbetten haberi olmadan saraya son kez gidiyordu. O da askerler ile birlikte komplo kurmakla suçlanarak idam edildi .

Hiç istememesine rağmen halefi olarak veziriazamlığa getirilen, Şam'dan yeni dönmüş eski silahdar Çerkeş Mehmed Paşa, derhal Anadolu'ya, Abaza Paşa'nın üzerine yollandı.

Abaza Paşa Sivas'ta yeniçerileri kana boğdu. Karahisar'a, üzerine gönderilen, ancak Sultan Mustafa'ya ihanet eden Maraş Beylerbeyi Murtaza Paşa ile birlikte muzafferen girdi. Burada kendisine bir süredir rahatsızlık veren Kalavun Paşa'yı idam ettirdi. Abaza Paşa'ya karşı gösterilen bütün çabalar sonuçsuz kaldı.

Anadolu insanının bağımsızlık duygusunun ve başkentteki kendini beğenmiş yeniçerilere yenilen Anadolu askerlerinin bunlara duydukları nefretin birleştiği bu asi, şimdi Çerkeş Mehmed Paşa'nın karşısına çıkacaktı .

26 Ekim 1624 tarihinde Boğdan Prensi Radu Mihnea, Abaza Paşa'nın kaçtığını ve birliklerinin dağıtıldığını yazıyordu. Çerkeş Mehmed Paşa, Konya üzerinden Kayseri Ovası'na inmişti. Yeniçeri Ağası Hüsrev'in yiğitliği ve Türkmenlerin kaçışı Ağustos ayında ordunun zaferi kazanmasına sebep olmuştu ve Veziriazam Çerkeş Mehmed Paşa Tercan'a kadar ilerleyebilmişti. Abaza Paşa ortadan kayboldu ve ailesi İstanbul'a getirildi. Sonbaharda asilerle antlaşma yapıldı ve Abaza Paşa'nın Erzurum'da kalabileceğine karar verildi. Sultan IV. Murad'ın bu affedici tutumu asi Abaza Paşa'nın karakterinden kaynaklanıyordu. Çoğu, özellikle de ulema sınıfı onun karakterinde, sadece Genç Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını isteyen ve imparatorluğun iyiliğini ve onurunu düşünen, dindar ve Osmanlı Devleti'ne yürekten bağlı sadık bir hizmetkârını görüyordu. Veziriazam Çerkeş Mehmed Paşa, aynı yılın sonuna doğru Tokat'taki karargâhta hayata veda etti .

Halefi, Diyarbakır Beylerbeyi Hafız Ahmed Paşa oldu. Mayıs ayında Diyarbakır dolaylarına geldi. Gürcüler
Tiflis'i ellerine geçirirken36, Sultan I. Mustafa'nın son aylarında Bağdat, Musul, Derbend, Şirvan, Şemahi, Revan, Nahcivan, Tebriz, Şeki, Ereş ve Merend'i işgal eden iranlılarla savaş tekrar başlatılacaktı .

Kerkük yakınlarında 1625 yılının Mayıs ayında Karaman Beylerbeyi İranlı bir birliği yendi. Aynı zamanda İran Şahı tarafından Gürcistan'a akın eden Magrav Han'ın yardımına gönderilen Karçıgay, Gürcü prense yenildi ve öldürüldü. Hafız Ahmed Paşa, bu haberi Diyarbakır karargâhında aldı .

Magrav Han, bağımsız yönetici olarak Gürcü kalelerinde bırakıldı ve Hafız Ahmed Paşa Bağdat'a hareket etti. Şehir, veziriazamın yanında getirdiği üç top ile - dikkatli veziriazam, ancak bu kadar top getirmeyi uygun görmüştü - 70 gün boyunca top ateşine tutuldu, ama boşuna. Yapılan hücum da sonuç getirmedi. Buna ve Şah Abbas'ın oğlu İsa ile yaklaştığı haberine rağmen, yeniçeriler ve sipahiler, burada sert geçmeyen kış boyunca kazdıkları hendeklerde kalmak istediler. Ancak 27 Mayıs'ta yapılan yeni bir meydan savaşı başansız olunca, birlikler isyan ederek, Hafız Ahmed Paşa henüz İranlılarla barış görüşmeleri yaparken, geri dönmek istediler. Ordu, sadece Diyarbakır'da ara verilen geri dönüş yoluna çıkınca, yine vahşi ve disiplinsiz bir çeteye benziyordu. Kış karargâhı bu sefer Tokat'a kuruldu.

1626 yılının bahar aylarında İstanbul'da bekletilen birlikler ayaklandı. Sultan IV. Murad'ı kaymakam Gürcü Mehmed Paşa'yı teslim etmeye zorladılar ve onu idam ettiler. Ayaklanmayı çıkartanlar, kısa bir süre sonra aynı akıbete uğradılar. Yeniçeriler aynı dönemde Halep karargâhında yeni bir ayaklanma çıkarttılar. Böylece Aralık ayında bir şair olan Veziriazam Hafız Ahmed Paşa görevinden alındı.

Hafız Ahmed Paşa'nın halefi yaşlı Halil Paşa, iki yıl boyunca Anadolu savaşlarında serasker olarak görev yaptı. Göreve getirildikten hemen sonra Abaza Mehmed Paşa üzerine gönderildi ve bir düşmanı bırakıp, bir diğerine yönelerek, plansız bir karargâh hayatı sürdü. 1627 yılının Mart ayında Halep'te idi. Ahıska'nın kuşatmadan kurtarılması için gönderdiği Dişlenk Hüseyin Paşa, İranlılar tarafından mağlubiyete uğratılıp, öldürüldü ve şehir İranlıların eline geçti. Halil Paşa'nın bizzat katıldığı Erzurum kuşatması, tıpkı selefi gibi anlaşılmaz bir biçimde topları geride bıraktığı için başarısız oldu. 1628 yılının baharında (Nisan), Halil Paşa yetersizliğini yeterince kanıtladığı için sadaret mührünü tekrar geri vermek zorunda kaldı.

Anadolu'daki savaşlarda dördüncü vezir Hüsrev Paşa, daha atik hareket etti. Faaliyetlerine Tokat'ta idamlarla başladı. Zamanında top temin etti ve Eylül ayında Abaza Paşa'dan daha erken davrandı. İki hafta süren bir direnmeden sonra asilerin başı Abaza Paşa teslim olmayı kabul etti. 18 Eylül'de hiç korkusuz Osmanlı karargâhına geldi ve İstanbul'a götürüldükten sonra Sultan IV. Murad'ı kendisine ve Genç Osman'ın davasına karşı sadakatine ikna etmeyi başardı. Beylerbeyi olarak Bosna'ya, daha sonra Tuna boylarına gönderildi. Hayata ancak 23 Ağustos 1634 tarihinde celladın elinde veda etti. Çoğu insan daha sonra ortaya çıkarak, Takımadalar'daki eşkıyalıkları ve Danimarka'daki esareti ile övünen başka bir Abaza'nın, celladın elinden kurtulmayı başaran bu kahramandan başkası olamayacağına inanıyordu. Aynı zamanda Ahıska ve Çıldır da tekrar ele geçirildi .

Bağımsız bir bey gibi hareket eden ve sultana bile rapor vermeyen Boşnak asıllı Hüsrev Paşa, ikinci bir sefer düzenleyerek Anadolu'daki karışıklıkları sona erdirmeye ve Osmanlı'nın onuru ile oynadıkları için İranlılardan intikam almaya kararlı idi. Kuyucu Murad Paşa'nın gerçek bir halefi olarak Anadolu'nun ve Suriye'nin kuyularını asilerin cesetleri ve kesik başları ile doldurdu. Ulûfelerini beğenmeyen sipahioğlanlarının başındakileri idam ettirip, ayaklanmalara katılanların umarlarının ellerinden alınmasını emrederek, genç sultana gelecek için iyi bir örnek oldu. Bu sert tedbirlerden, ancak bütün asilerin ortadan kaldırılmasından sonra vazgeçildi. Şarab bardağını en az kılıcı kadar kaldırmayı seven Şah Abbas'ın ölümü, İran'a yapılacak seferin zaferle sonuçlanmasını sağlayacak gibi görünüyordu.

Halep karargâhında önce Müslüman olan Magrav, oğulları ve tüm adamları ile birlikte Gürcistan Eyaleti'nde baskı uygulayarak para topladığı gerekçesi ile idam edildi. Daha sonra Osmanlı ordusunu beslemek üzere mülklerine el konuldu. Düşman topraklarına yapılan akınlar ayrıca erzak getiriyordu. 1629 yılının Aralık ayında uzun süren bir yağmur dönemi sırasında, Şehrizor Kalesi ele geçirildikten sonra Musul'da karargâh kuruldu.

1630 yılının Ocak ayında ordu Bağdat'a doğru hareket etti, ama çok yavaş ilerleyebildi. Ordunun bir kısmı Nisan ayında İran komutanı Zeynel'e büyük bir mağlubiyet yaşattı. Hüsrev Paşa, birçok kalenin tekrar kullanılır hâle getirilmesi ile bu eyaleti tamamen güvence altına almak istiyordu. Osmanlı ordusu Hemedan'dan ayrıldıktan sonra önceleri verimli olan bu şehirden sadece kalıntılar geriye kaldı. Dergezin'den sonra ordu tekrar "kutsal Bağdat" şehrine yöneldi. Şah Safi Mirza'nın adamları hiçbir yerde görülmüyorlardı.

Osmanlı ordusu ancak Ekim ayında Bağdat'a varabildi . Birçok kurban verilen kırk günlük kuşatmadan sonra Hüsrev Paşa öfke ile geri çekilmeyi emretmek zorunda kaldı ve kışı Musul'da geçirdi . 1631 yılı da daha iyi bir başarı getirmedi. Hüsrev Paşa, Bağdat'ı fethetmeyi bir kez daha denemekten vazgeçti. Komşu İran bölgeleri talan edilmişti ve yine hiçbir İran ordusu, hiçbir İran elçisi ortaya çıkmadı. Veziriazam Hüsrev Paşa nihayet üç yıldır doğru dürüst bir savaşa girmeyen ve terk edilmiş Hemedan dışında önemli bir şehri ele geçiremeyen askerlerin huzursuzlukları sebebi ile Musul'a geri dönmek zorunda kaldı. 1631 yılının Ekim ayında burada azledildiğine dair haberi aldı.

Bu haber üzerine yeniçeriler arasında genel bir ayaklanma çıktı. Anadolu'daki birçok şehirde müdafaa kıtaları Divân-ı Hümâyûn'un emirlerine itaat etmeyi reddettiA . Kısa bir süre sonra isyanlar İstanbul'a sıçradı.

Sultan IV. Murad, Hüsrev Paşa'yı kendi inisiyatifinden çok, Vezir Hafız Ahmed Paşa'nın, Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın, defterdarın, devasa yapılı güreşçi Deli Hasan'ın ve şeyhülislâmın sözlerine kanarak görevinden azletmişti. Yeniden veziriazamlığa getirilen Hafız Ahmed Paşa bu sefer de kararsız ve korkaktı. Murtaza Paşa, onu istediği gibi etkisi altına alabiliyordu, ama Anadolu'daki isyanlar ve son görev değişikliğinden sonra kaymakamlıktan alınan Topal Reçep Paşa'nın entrikaları ile aynı zamanda mücadele edecek durumda değildi.

Hafız Ahmed Paşa, 2 Şubat 1632 tarihinde saraya giderken üzerine taşlar atıldı. Yakındaki şifa yurduna ve sarayın bahçelerine sığındı. Sultanın yanına vardığında tanımadığı serserilerin saldırısına uğradığını söyledi. Ama 3 Şubat'ta tekrar sipahilerin saldırısına uğradı ve başından yaralandı. Attan düştü ve saraya yürüyerek vardı. 12 bin asi, Divân kapısına gelmek zorunda kalan vezirlerden, Hafız Ahmed Paşa'nın, defterdarın, yeniçeri ağasının başlarını ve şeyhülislâmın görevden alınmasını talep etti. Sultan, bu talepleri yerine getirmeye niyetli değildi, ama geri çekildiğinde arkasından tehditler yağdırıldı. Yeni bir Sultan katli mümkün görünüyordu. Bu yüzden Hafız Ahmed Paşa kendini kurban etmek zorunda kaldı. Sultan kızı olan eşine bir mektup yazdıktan sonra, talihsiz adam dizlerinin üzerine çöktü ve af diledi. Gözü dönmüş kalabalık cellatlarA7 iş bırakmadı: Hafız Ahmed Paşa ellerini gözlerine götürdüğünde, ellerini kestiler ve bedenini parçaladılar. Sultan IV. Murad bu sahneyi izlemek zorunda kaldı. Sıçrayan kanlar elbisesine değdiğinde yüzü kireç gibi oldu ve bu olayın etkisini günlerce üzerinden atamadı.

Birkaç gün sonra, 12 Mart'ta, Hüsrev Paşa'nın Murtaza Paşa tarafından Tokat'taki karargâhtan gönderilen kesik başı korku içindeki İstanbul'a geldi. Murtaza Paşa, şehri top ateşine tutacağına dair tehditlerde bulunmuştu. Bunun üzerine yeniçerilere ve sipahilere düşman olan saray ileri gelenlerinin aranmasına daha da ısrarlı devam edildi ve elçilerin evlerine kadar girildi. At Meydanı'nda, yeni veziriazamın penceresinin altında yeniçeri ağasının cesedi bir ağaca bağlandı ve üzerine oklar atıldı. Aynı ağaçta başı kesilen defterdarın cesedi de bulunuyordu. Sultanın en sevdiği musahibi Musa Çelebi, Topal Receb Paşa'nın kendisine verdiği tüm sözlere rağmen, asiler tarafından hançerlenerek öldürüldü . Kara listede bir ara Murtaza Paşa'nın da ismi yazıyordu.

Bu hadiseler, Sultan IV. Murad'ın iktidarının dönüm noktası oldu. Murad, o gün yaşanan zulmü; sadık veziriazamının gözlerin önünde parçalanmasından kaynaklanan aşağılanmışlık duygusunu; musahibi Musa'nın ölümünden duyduğu acıyı ve gözü dönmüş askerlerin hiddetli tehditlerini bir daha hiç unutmadı. Kalbi, sırf kendi hırsları sebebi ile bu hadiselere sebep olanlardan; sultanın kurduğu düzene karşı gelen asilerden ve ele avuca sığmaz serserilerden oluşan ayrıcalıklı yeniçeri ve sipahi sınıfından intikam almak için yanıp tutuşuyordu. Hüsrev Paşa'nın ve Kuyucu Murad Paşa'nın yaptıklarını yaparak; sürekli olarak bütün suçluları, direnenleri, hatta şüphelileri ve bazen de suçsuzları idam ettirerek, Osman Bey'in haleflerine, tepedeki sultana karşı eski mutlak itaat geleneğini tekrar geri getirmek için tek çare olan korkuya dayalı bir hükümdarlık kurmak zorunda kaldı.

Zamanının en güçlülerini; talepkâr ve doymak bilmeyen devşirme sınıfını; ayrıcalıklı askerleri, hatta ulema sınıfını hedef alan bu kurtuluş harekâtı, hâlâ etkili olan geleneklerin dışında, İstanbul'un gerçek Türk halkının sempatisi ile büyük ve beklenmedik bir destek buldu. Venedik Balyosu'nun yaklaşık bir milyon olduğum? * tahmin ettiği İstanbul halkının sadece yansı, ataerkil zamanlarından beri sade, dindar ve barış içinde yaşayan
"doğuştan Türk'tü". O kadar barış içinde yaşıyorlardı ki, dört yılda dört cinayet görülmemişti . "Dinlerini bir kenara bırakırsak", diyordu Venedik Balyosu "bu halkın bulunabilecek en iyi halk olduğunu söyleyebiliriz ve içlerinden Hristiyan devşirmeler ve Yahudileri çıkartılabilse, imparatorluğun bütün şehirleri neredeyse birer manastır olurdu diyebiliriz ". İstanbul'daki Türk loncalarının oluşturduğu birlikler, Sultan IV. Murad'ın Anadolu seferlerindeki en büyük dayanağı idi. Fazla tecrübeli olmayan, ama bozulmamış ve sadık bu savaşçıların arasında kendini yozlaşmış yeniçeriler ve başkentin en aşağı ayaktakımlarından toplanarak yeniçeri ocağına kaydedilen "Türk yeniçerileri" arasında hissettiğinden çok daha iyi ve güvende hissediyordu. Herkese korku salan IV. Murad, genç yaşta hayata veda ettiğinde, arkasından dürüst duygularla ağlayan yine İstanbul'un avam takımı idi, çünkü "korku salarak büyüklerin gücünü ve askerlerin kibirli cüretkarlığını kontrol edebiliyordu" .

Yeniçeri, sipahioğlanı, ağa ve yüksek makam sahibi olarak ruhani makamlann dışında herşeyi ellerine geçirmiş devşirmeler, ancak her zaman etkili olan bir tek araçla alt edilebilirlerdi. Yabancı elçiler, satılık İstanbul'dan bahsettiklerinde, para için herşeyi yapmaya ve herşeye göz yummaya hazır olan bir insan sınıfından bahsediyorlardı. Paraları olmamasına rağmen, israfı seven sultanlar, Genç Osman'ın, I. Mustafa'nın ve IV. Murad'ın ilk iktidar yıllarından maruz kaldığı hadiseleri yaşamaya mahkumdu. Zengin bir Sultan bu gibi aşağılanmalara daha az maruz kalıyordu. Bu yüzden IV. Murad mübah veya mübah olmayan tüm araçlara başvuruyordu ve kendi iç hazinesini [Hazine-i Hassa] doldurarak, en azından siyasi yeteneklere ve savaşçı özelliklerine hâlâ sahip ahlaksız yaratıkların para hırsını doyurabilecek güçte olup, gerçek efendileri hâline gelebilmek için dine ve törelere karşı hiçbir saygısızlıktan çekinmiyordu. Bütün vergi kayıtları yeniden gözden geçirildi; saray ileri gelenlerinin elinden timarları alınıp, gerçek savaşçılara verildi; İstanbul'da kesin bir nüfus sayımı emredildi ve üç ay içinde gerçekleştirildi . Dürüstçe veya çoğu zaman olduğu gibi yalan dolanla elde ettikleri varlıklarına el koymak için zengin insanları entrikaların içine çekmeye çalışıyordu. Elçilerin himayesi altında yaşayan Levantenler de güvende değildiler: Venedik Sekreteri Tarsia'nın kayınpederi zengin Zanetti idam edildi ve Murad, elbiselerinin üzerindeki altın düğmeleri kendi elleri ile kesti.

Memurlarının yolsuzluklarına, meyvelerini sonradan bizzat toplayacağı için göz yumardı. Bazı zenginler, sırf hükümdarın uyguladığı tedbirlerden kaçmak için kendilerini özellikle "fakir" gösterirlerdi, ki bu 16. yüzyılın sonlarına doğru görülmeye başlanan bir gelenekti. Ama boşuna; hiç kimse Sultanla nihai hesaplaşmanın nasıl sonuçlanacağından emin değildi. Sultanın huzuruna artık sadece eskisinden de daha değerli hediyelerle çıkılıyordu. Sarayda gereksiz herşey satıldı ve Mısır'dan gelen vergilere kadar değerli madenler, en iyi fiyata satılıyordu. Hristiyan devletlerin elçilerine karşı Sultan IV. Murad 1633 yılında gizlice silah depoladıkları gerekçesi ile 36 bin taler tazminat almak için rahatsız edici ve aşağılayıcı bir inceleme başlattı. Saray bütçesinin en küçük detayları ile bile bizzat ilgileniyordu . Fransiskenlerin ve Rumların arasında isa'nın mezarı konusunda geçen ve daha sonra açıklanacağı üzere, Batı devletlerinin de temsilcileri aracılığıyla katıldıkları anlaşmazlıkta Sultan IV. Murad için sadece para konusu önemli idi. Anlaşmazlık konusu objeyi, o anda hazinesine en fazla parayı sağlıyorsa, bir o devlete, bir bu devlete satıyordu . Böylece imparatorluğun gelirleri Anadolu'daki anarşik şartlar ve Berberistan'ın ayrılması sebebi ile en fazla 6 milyon altın olup, yarısı sultanın iç hazinesine akarken , sultanın kendine ait geliri kısa bir sürede 4 milyon ve iktidarının sonlarına doğru 30 milyon altına kadar yükseldi. Sultan IV. Murad bu sayede "Osmanlı İmparatorluğu'nun gelmiş geçmiş en zengin padişahı " hâline gelmişti.

Bazı paşalar, geri döndüğünde topladığı herşeyi kaybediyordu. Sultan Murad, gemileri gözlerinin önünde boşalttırıyordu. İran'a karşı yapılan savaş sırasında hayatını kaybeden Küçük Ahmed Paşa'nın mal varlığını Bedesten'e kadar takip etti.

Sultan IV. Murad'ın kendisine karşı en asil görevi, gücünün doruk noktasında olan, talebi üzerine öldürülen Hafız Ahmed Paşa'nın dul eşi ile nişanlanan ve düşmanlarının ayaklarının dibinde kan içinde yatarken görmüş olan kurnaz Topal Receb Paşa'yı hak ettiği biçimde cezalandırmaktı. Topal Receb Paşa ayrıca İstanbul'da süregelen anarşiyi bastırmakta yetersiz olduğunu kanıtlamıştı. Askerler hâlâ başlarındaki subayları istedikleri zaman öldürüyorlar ve başkentin daha zengin sakinlerinden hiç utanmadan fidye isteyebiliyorlardı . Bir kez ifadesi alınıp, artık her türlü şüpheden anıldığından emin olduktan sonra, yeni bir yeniçeri ayaklanması hazırlığı içinde olduğunu iddia eden silahdann tavsiyesi üzerine 18 Mayıs 1632 tarihinde saraya çağrıldı. Sultanla aralarında geçenlerden sonra, hayatı için endişe etmesine gerek yoktu. Ama Sultan IV. Murad, onu asiler saraya hücum ettiklerinden kullandığı sözleri aynen tekrar ederek karşıladı: "Abdest al!" bu, ölüm fermânı idi. Hadımlar, hükümdarlığı ve efendisinin hayatını kendi amaçlan için kullanmaya cüret eden bu adamı Sultanın gözleri önünde öldürdüler . Kethüdası da birkaç saat sonra efendisi ile aynı akıbete uğradı . İdam edilen Topal Receb Paşa'nın geride bıraktıkları arasında bir milyon değerinde para ve mücevher bulundu. Böylece halkın gözünde yolsuzluk sanatının bir ustası olarak gösterilebildi.

Onunla birlikte sadece devşimıe ruhunun güçlü bir temsilcisi değil, veziriazamın mutlak gücü de mezara gömüldü. Kendini sultana bile rapor vermek zorunda hissetmeyen bir Hüsrev Paşa; devlet işlerinde sözü hükümdarın emirlerini anında geçersiz kılacak biçimde hükümdardan fazla geçen; verdiği kâğıtlar bir hatt-ı hümâyûndan daha değerli sayılan; evinde yabancı elçiler ile dış işlerinin konuşulduğu bir veziriazam ve bunlar gibi birçok başka danışmanı, misyonunun tamamen bilincinde olan Sultan IV. Murad artık yanında istemiyordu . Veziriazam, bundan böyle sultanı ellerini kavuşturmuş olarak kapının önünde bekleyecekti .

Mısır'dan yeni gelen "bilgisiz olduğu kadar, yeteneksiz bir adam" olan Tabanıyassı Mehmed Paşa, Sultan Murad'a göre veziriazamlık makamının gelişimindeki bu yeni dönemi başlatmak için biçilmiş kaftandı.

Yeni veziriazam, efendisine sadık bir şekilde hizmet ediyordu ve yaşlı Arnavut bir emektar asker olarak? ' askerler üzerinde hüküm sürmeye yetecek kadar saygı uyandırıyordu. Sipahiler At Meydanı'nda toplantıya çağrıldılar ve bundan böyle yaptıkları gibi taleplerde bulunma alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda oldukları bildirildi. Sipahiler huzursuzluk çıkartmaya çalışırken, derhal sadakat yemini eden yeniçeriler üzerlerine salındı. Bu durum karşısında sipahilerin aynı belgeyi imzalamaktan başka bir çareleri kalmadı. Belgeler ulema huzurunda imzalandı ve ulemanın fetvası, bundan böyle kılıç hakkının sadece padişaha ait olduğu yönünde idi.

Üç gün sonra, sipahileri isyana teşvik etmeye çalışan "domuzlar" cezalandırıldılar. Yeniçeri ağası, birlikleri namert unsurlardan temizleme görevini üstlendi ve birçok asker bu çabalara kurban gitti. Sultan IV. Murad, savaşçılarının arasına atı ile bizzat dalıp, her türlü gösteriyi anında dağıtıyordu. Anadolu'daki bazı şehirlerin itaatsiz sipahileri de başkenttekilerden daha iyi durumda değildi. Maraş'ta Rum Mehmed Paşa kuşatıldı, esir alındı ve idam edildi. Şam Beylerbeyi, İstanbul'da cellada teslim edildi . Anadolu'da Manisa'yı ele geçirip, Midilli Adası'm işgal etmeye hazırlanan en güçlü asilerden biri Karesi Beylerbeyi İlyas Paşa, Karaman Beylerbeyi ve şüphelerini gidermek için Şam Beylerbeyliği'ne getirilen Küçük Ahmed Paşa'nın saldırısına uğradı. Bergama'da kuşatıldı ve teslim olmak zorunda kaldı. Hiçbir anlaşamaya veya vaade uymaya gerek görmeyen Sultan, onu Divân'da gözleri önünde boğdurdu. Yeni defterdarın cesedi, bir gün İstanbul sokaklarından birinde bulundu . Boğdanlılar, Prens Aleksandru Iliaş'ı tahttan indirip, yerine Lehistan'daki sürgünden dönen kaçak Miron Bamovski'yi istediklerinde, Sultan Murad onu vatan haini ilan ederek, 2 Eylül 1633 tarihinde idam ettirdi ve olayı keyifle pencere arkasından izledi.

Bu gibi kanlı olaylardan gitgide daha fazla zevk almaya başlıyordu. Kendisine gönderilen 76 Leh esirin yine gözleri önünde başlarını kestirdi86. Divân'ın penceresinden müdahale ederek, haksız bir davacıyı o anda öldürme emri verebiliyordu . Üsküdar'daki köşke gelen Emirlerden birini aşağı attı . Ahmed Paşa'yı iki ölüm fermânını kendi elleri ile yerine getirmeye zorladı . idam edilen askerlerin cesetlerini mezarlarından çıkarttırıp, onları seyrediyordu. Geçit törenleri sırasında geçtiği yollan kesik başlar ve taze cesetle kaplıyordu. "Atalanndan hiçbiri onun kadar korku salmadı; bu korkuyu kılıcının sertliği ile yaydı. Adı bile herkesi titretiyordu. Hiç kimse parmağını kaldırmaya, gözlerini kaldınp bakmaya veya sultana karşı bir söz söylemeye cesaret edemiyordu. Bugün bile aralarında olmamasına rağmen herkes Sultan Murad'ın saldığı korkunun etkisinde yaşıyor".

Sultan Murad, ordunun başına geçip, Anadolu'ya bizzat geçmek istiyordu. Asıl önemsediği Gürcistan, Ermenistan ve Mezopotamya'da kaybedilen yerleri ve eyaletleri geri almak değil, el koymalar ve idamlar sayesinde düzeni tekrar tesis etmekti. Faaliyet göstermeyen hükümdarlara, sadık olmayan vezirlere, kontrolsüz askerlere ve cimri yöneticilere alışık olan halka, sultanın mutlak gücünü tekrar göstermek için her yerde görünmek istiyordu.

Sultan Murad, ilk seferinden önce yeni bir ordu oluşturmak için tedbirini almıştı, zira yeniçerileri sevmezdi.

On iki yıl boyunca devşirme toplanmadı ve acemioğlanları getirilmedi . Böylece acemioğlanlarının sayısı -60 bin kişiden oluşuyorlardı - kısa bir sürede geriledi: 1634 yılında en fazla 30-40 bin acemioğlanı vardı. Ayrıcalıkları tamamen kaldırılmıştı. Yeniçeri ağası saraydan geliyordu, yani artık eski bir yeniçeri değildi. Odacıbaşı ve çorbacılar, ceza verme yetkilerini kaybettiler. Herkes gibi yeniçeriler de artık kadıların muhakeme yetkisine tâbi idiler. Gece vakti denize atılarak ve top atışları ile değil, artık gündüz gözü ile celladın baltası altında idam ediliyorlardı. Başı kesilen veya asılanlar halka açık meydanlarda gösteriliyorlardı. Bayram Paşa, bu gibi sahneleri engellemek isteyince kendi hayatını da tehlikeye attı. Yaşlı emektar askerler tıpkı gençler gibi savaşlara katılmak zorundaydılar. Sipahioğlanları da aynı muamelelere tâbi tutuluyorlardı.

Artık 40 bin kişi yerine sadece 20-25 bin sipahioğlanı ulûfe alıyordu .

Sultan, eyaletlerin kaba sipahilerini, eskiden olduğu gibi muzaffer ordulardan, özellikle de ganimet için denizlere açılan gemiler tarafından Hristiyanlığın en değerli unsurlarından seçilerek İstanbul'a getirilen insanlardan oluşmayan saray muhafızlarına tercih ediyordu. Sipahilerin soy kütüklerini bizzat inceliyor ve ordugâhta yaptığı teftişlerden sonra yetersiz gördüklerini kendi eli ile listelerden çıkartıyordu. Kısa bir süre sonra etrafına ondan ne para, ne de siyasi bir makam talep eden 180 bin -250 bin sipahi topladı . Diğer taraftan özellikle yeni elit birliklerin eğitimi ile ilgilenmekten hoşlanıyordu. 1634 yılında 500 müteferrikanın yanı sıra yeterli sayıda dökülen küçük toplar ile birlikte 4 bin topçusu - daha sonra sayıları 12 bine kadar yükseldi - 6 bin cebecisi ve 14 bin iyi silahlanmış bostancıları vardı. Ayrıca Bosna ve komşu topraklardan getirilen kırmızı başlıklı seymenler (Cündânî), İstanbul'da lüks, entrikalar ve huzursuzluklar içinde yetişmeyen paralı askerler olarak sultanın seferlerine katılabilecek kadar disiplinli idi. Sultan Murad'ın Boşnak asıllı musahibi Saraybosnalı Silahdar Beyceğiz Mustafa Paşa bu özel birliğin başında bulunuyordu.

Sultan Murad, İstanbul'dan hareket etmeden önce Kaymakam Bayram Paşa'ya başkentin surlarını tamir ettirdi ve hâlâ süren Kazak akınlarına karşı Boğaz'ın girişine iki yeni kale yaptırdı . Atak bir kadın olan Valide Sultan ve veliaht kabul edilen ve 1632 yılında hayatta olduklarından emin olmak için askerler tarafından kendilerine göstermeye zorlanan genç ve güzel yüzlü kardeşleri Orhan ve Bâyezid'den dokunaklı bir şekilde ayrıldı ve savaş sırasında askerler tarafından öldürülecek olursa, Genç Osman'ın kendi damarlarında akan kanının intikamını almakla görevlendirdi. Veziriazam, bu konuşmayı emri üzerine her yere yaymak zorunda idi .

1633 yılının Ekim ayında ordu Üsküdar'dan hareket etti. Birliklerini belirlenen saatte hazır tutmayan bütün komutanlar acımasızca cezalandırılıyordu. Sultan Murad, orduya İzmit'ten öteye eşlik etti. Veziriazam burada ayrılarak, Halep'e doğru yol alıp, Aralık ayının ortalarında Halep'te kış karargâhına çekilirken, Sultan Murad İzmit'i ziyaret etti. Şehrin iyi durumda olması oradaki kadının sultanın teveccühüne nail olmasını sağladı, ama İznik yollarının bakımsız olduğu ortaya çıkınca, aynı kadı bu sefer bu ihmalkârlığı hayatı ile ödemek zorunda kaldı. Bursa'ya tıpkı İstanbul'daki gibi bir bostancıbaşı tayin edildi. Bursa'da atalarının mezarlarını ziyaret ettiğinde Sultan I. Bâyezid'in mezarını ayağı ile itti ve "Burada bir hükümdar gibi hangi hakla yatıyorsun? Sen ki, Osmanlı'nın onurunu zedeledin ve Tatarlara esir oldun", dedi.

Sultan Murad, Bursa'da İzmit Kadısının idam edilmesinden dolayı onuru kırılan ulemanın bir taht değişikliği planladıkları haberini aldı. Acilen Üsküdar'a geri döndü. Şeyhülislâm Ahizâde (Hüseyin) Efendi ve oğlu sürgüne gönderildi. Ahizâde Efendiyi daha sonra Yeşilköy'e getirtip öldürttü. Osmanlı tarihi boyunca bir daha eşi benzeri olmayan bu olayı haklı çıkartmak için, rüyasında Halife Hz. Ömer'i gördüğünü ve kendisine hain şeyhülislâmı cezalandırması için kanlı bir kılıç verdiğini söyledi. "Tanrının temsilcisi" olarak artık ulema sınıfı üzerinde de hüküm sürebileceğine inanıyordu. Karargâhında hocaların sınavlarını bizzat yönetiyordu. Venedik Balyosu, Sultan IV. Murad hakkında şöyle yazmıştı: "Sultan sanki Tanrı'nın işlerine karışmak istiyormuş gibi davranışlar sergiliyor.

Bu arada veziriazamın kendisine gösterilen güveni hak etmediği ortaya çıktı. Askerler, Halep karargâhında yeniçeri ağasının görevinden alınmasını, hatta birkaç başka subayın ölümünü talep ettiler. Yeniçeri ağası, İstanbul'a geri gönderildi. Burada Sultan Murad tarafından tekdir edildi ve başı kesildi. Kethüda da yine aynı akıbete uğradı.

Veziriazam Tabanıyassı Mehmed Paşa, önemli bir teşebbüste bulunmadan tam bir yıl kaybetti. Sultan Murad bunun üzerine bahar aylarında Kaptan-ı Derya Cafer Paşa'yı 1623 yılından sonra yine huzursuzluk çıkartmaya başlayan Maanoğlu Fahreddin üzerine gönderdi. Maanoğlu, Şam'a saldırmış, Trablus'u yerle bir etmiş, komşu sancakları rahatsız etmiş, Araplarla ittifak kurmayı denemiş ve veziriazamın ordusuna zarar vermişti; ayrıca
isteği üzerine Sayda'ya gelen Floransa konsolosunun himayesine güveniyor gibi görünüyordu108. Cafer Paşa'ya 40 gemi eşlik ediyordu; hâlâ kötü durumda olan, mürettebat bulunamayan donanmanın neredeyse yarısı. Buna rağmen, Hazine her yıl mürettebat olarak toplananlar için bir milyon altın ödüyordu109. Beyrut, Sayda ve Akkâ (Akkon) Limanları kolayca işgal edildi. Şam'da sipahilerle yapılan meydan savaşında, 15 Ekim 1633 tarihinde Maanoğlu Fahreddin'in oğlu Emir Ali hayatını kaybetti. Safed'de alınan bir mağlubiyetten sonra yaşlı emir dağlara geri çekildi. Fahreddin ve iki oğlu burada uzun takiplerden sonra bulundu ve gemi ile İstanbul'a getirildi. Babaları celladın elinde can verirken, genç emirler Enderun'a verildi. Vergi vermeye hazır bir emir, fetihleri tekrar geri alınan Fahreddin Maanoğlu'nun mirasını devraldı.

13 Nisan 1635 tarihinde Sultan Murad, İran'daki savaşa yeni enerji katmak üzere İstanbul'dan yola çıktı. Geçtiği her yerde her zamanki gibi ihmalkârları, vergilerini ödemeyenleri ve şüphelileri idam ettirdi ve el konulan mallar o kadar çoktu ki, orduyu beslemeye yettiği gibi, sultana fazladan bile para kalıyordu . Bu sefer öldürülenler arasında Sivas Beylerbeyi ve sultanın eniştesi Murtaza Paşa tarafından şikâyet edilen Erzurum Beylerbeyi Halil Paşa vardı. Yerine Küçük Ahmed Paşa geçti. Veziriazamla birleşen Sultan Murad, 3 Temmuz'da bu sınır şehrine merasimle girdi. Ordu, Erzurum'dan Revan'a hareket etti ve Temmuz sonunda buraya vardı. Kuşatmanın yedinci gününde demir zırhı içinde askerlerinin arasında beliren ve onları "kardeşlerim", "kurtlarım", "aslanlarım" gibi naralarla teşvik eden Sultan Murad'ın bizzat emri altında taarruza geçildi. İran Şahı'na birçok yer kazandırmış olan Emirgûne 8 Ağustos'ta kaleyi teslim etti. Yusuf Paşa adı ile Halep Beylerbeyliği'ne getirildi ve daha sonra İstanbul'a gelerek, sultanı verdiği nükteli cevaplarla eğlendirdi . Sultan IV. Murad'ın ölümünden sonra Kemankeş Kara Mustafa Paşa tarafından boğularak öldürüldü114. Yedi gün yedi gece sevinç bayraklarının sallandığı Revan'da Sultan IV. Murad İstanbul'da kalan kardeşlerinin katline ilişkin fermanı imzaladı.

Daha ay bitmeden zengin ve verimli Tebriz'e varıldı. Kanuni Sultan Süleyman zamanlarından beri bir İran'ın, bir Osmanlı'nın eline geçen dünyaca ünlü bu şehir, hiçbir İran ordusu tarafından savunulmuyordu.

Sultan Murad, kalabalık bir ticaret şehri olan Tebriz'in birçok sarayını, hanını ve bahçesini tahrip ettirdi116. Daha sonra, düşmanı ile meydanlarda hiç karşı karşıya gelmeden, geri döndü. Ekim ayı başlarında Diyarbakır'da idi. Veziriazam, İranlıları kontrol altında tutmak için Anadolu'da kaldı. Eniştesi Kenan Paşa'nın Ahıska'yı tekrar ele geçirdiği haberi üzerine Sultan IV. Murad 26 Aralık'ta istanbul'da zaferini kutladı.

Başında altından bir miğfer üzerine işlenmiş, beyaz bir tülbent, buna İran tarzında yanlamasına iliştirilmiş pırlanta süslü tuğ ile yedi Arap atının takip ettiği Nogay atının üzerinde, başkentin, sevdikleri için ondan korkmayan avam takımının önüne muzaffer halifelerin ve masal dünyasının İranlı kahramanları şeklinde çıktı.

İkinci vezirliğe getirilen silahdarı, vekili olarak yanında atını sürüyordu. Gemiler top atışları ile sultanı selamlıyorlardı ve yolun her iki tarafında tüccarlar askerlere hediye edilen kadife ve brokardan çadırlar kurmuşlardı. Muzaffer sultan, bu şekilde Eyüp Camii'ne kadar geldi . Anadolu'daki eyaletlerde düzeni tekrar sağlaması, savaştaki becerikliliği, kapılan kırıp, topları kullanmasını sağlayan beden gücü ve tehlikedeki herkese yardım etmeye hazır olması, Sultan IV. Murad'a, başarılarının devamı hakkında hiçbir şüphe bırakmadan, büyük itibar kazandırmıştı . "Tıpkı avını yakalamış bir aslana benziyordu", der Evliya . Murad'ın boşuna beklediği İran ordusu, kış ortalarında aniden Revan önlerinde belirdi.

Şehir, yiğitçe savunuldu ve Murtaza Paşa, efendisinin ünlü celladının hançeri altında ölmektense şehit olmayı tercih etti:

Evliya, pırlanta yüzüğünü yuttuğunu söyler. Kaleyi eline geçiren şah, müdafaa kıtalarına hiç acımadı : Osmanlı askerlerinden bir çoğu nehirde boğuldu.

Tereddütleri, veziriazamın Revan'ı zamanında kurtarmasını engelleyen beylerbeyleri - kimileri de Murtaza Paşa'nın azlini sağlamak için özellikle tereddüt ettiklerini söylüyordu - acımasız bir muhakemeye tâbi tutuldular. Mısır Beylerbeyi, geri döndükten sonra idam edildi ve sultanın eniştesi, eski Kaptan-ı Derya Canbolatzâde Mustafa Paşa, Erzurum'da hayatını kaybetti . Mihriban Muharebe alanında, Musul Beylerbeyi olan Küçük Ahmed Paşa, muharebe sırasında hayatını kaybetti. Şah onu büyük bir saygı ile Şam'da defnettirdi.

1636 yılında veziriazam İranlılara karşı hiçbir harekette bulunmadı. 1637 yılının Şubat ayında görevinden alınıp, serhad boylanna gönderildi . Çeşitli hediyelerle gelen İran elçisi, artık İstanbul'da her gün içki içen ve yeni yeni gaddarlıklar düşünen Sultan IV. Murad tarafından Davud Paşa'nın sarayında tutuklandı ve yanındakilerden birkaçının kulakları ve burunları kesildi. İran'a yeni Veziriazam Bayram Paşa gönderildi.

1637 yılının Mayıs ayında Bayram Paşa askerlere Sivas'ta ulûfelerini dağıttı. Genelde gösterdiği tüm faaliyetler kalelere para ve erzak sağlamakla sınırlı idi. Sultan Murad, bu arada İran elçisine Bağdat'a bizzat gideceğini açıklamıştı . Van Kalesi'ne yapılan bir saldırı, bu yeni seferi sadece hızlandırdı . Çocuğu olmayan Sultan IV. Murad'ın diğer kardeşi şehzâde Kasım boğdurularak ortadan kaldırıldıktan sonra , müneccimler tarafından belirlenen günde Divân avlusuna tuğlar dikilirdi ve halka böylece hükümdarın sefere çıkacağı bildirilirdi. Hüseyin Paşa, Avrupa birliklerini; Sultan Murad'ın eniştesi Kenan Paşa da Anadolu birliklerini yönetecekti. Kaymakam olarak, eski Budin Beylerbeyi Musa Paşa İstanbul'da kaldı. Sultan IV. Murad 1 Nisan 1638 tarihinde savaş merasimi eşliğinde Boğaz'ı geçti, ama ayın sonuna kadar İstanbul'un Anadolu kıyısındaki ordugâhında kaldı. 8 Mayıs'ta ordu nihayet Üsküdar'daki ordugâhtan ayrıldı.

Bu sefer de öncekilerden farklı değildi: Ataların mezarına yapılan ziyaretler, güreşler ve idamlar tekrarlandı.

İdam edilenlerin arasında "İsa Peygamberi" beklediğini söyleyen bir derviş de vardı . Sultan Murad, 26 Temmuz'da Halep'e vardı. Birkaç hafta sonra Bayram Paşa, uzun süredir çektiği bir hastalıktan dolayı hayata veda etti. Diyarbakır'da o güne kadar Musul Beylerbeyi olan Tayyar Mehmed Paşa veziriazam oldu. Sultan Murad, bundan kısa bir süre sonra nüfuzlu bir kişi olan Ruznâmeci ibrahim Efendi'yi de kaybetti . Ordu, ancak Kasım ortalarında Bağdat önlerine geldi.

Sayısız top ve bir Padualı ile bir Hollandalı tarafından hazırlanan suni ateşler (fişenk?) kullanılarak, Bektaş Han tarafından savunulan kutsal Bağdat şehri kuşatıldı . 40 gün sonra, 24 Aralık'ta, büyük bir taarruz emri verildi. Veziriazam başına isabet eden bir kurşunla hayatını kaybetti, ama Bağdat ertesi gün teslim oldu . İran kıtaları çekilmek istemediklerinden sultan askerlerini istedikleri gibi yağma ve kaüiam yapmakta serbest bıraktı. Geri çekilmeye karar verilene kadar, fethedilen Bağdat'ta binlerce Şii öldü. Zamanın tarihçileri 30 bin kesik baştan bahsederler. Diyarbakır'da daha sonra Fahreddin'in kızı suya atılarak boğuldu .

10 Haziran 1639 tarihinde Sultan IV. Murad ikinci İran zaferini kutladı. Üzerine Özbek Hanı'nı saldığı görünmez İran Şahı'm daha fazla takip etmeye niyeti yoktu. Bu yüzden Eylül ayında elçi Mehmed Kulu oldukça nazik karşılandı. Bağdat'ı elinde tutmak için Sultan Murad Revan'dan ve Gürcü ve Mekril'deki bazı vadilerden ve güzel köleler olarak verdikleri vergiden vazgeçti. Elinde kalan bölgelerden, her üç yılda bir 80 bin arşın keten gönderiyorlardı. Arabistan da, uzun bir süreden beri Yemen ve Mısır Beylerbeylerini rahatsız eden oradaki asilere bırakıldı.

1640 yılı Ocak ayının ilk günlerinde Veziriazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa İstanbul'a vardı. İçkiye gittikçe daha düşkün olmaya başlayan ve uzun süredir sara nöbetleri geçiren Sultan Murad, daha Eylül ayında iki saat boyunca baygın yatmasına sebep olan bir felç geçirmişti. İki hafta süren bir hastalık döneminden sonra 9 Şubat 1640 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Sultan IV. Murad'ın ölüme mahkum ettiği ve öldüğünü sandığı kardeşi ve halefi İbrahim, onun hakkında "Büyük bir padişah, ama gaddar bir adam" diyecekti ve sade, yumuşak huylu adamın bu sözleri, İmparatorluğa kısa süren hükümdarlığı sırasında büyük yeteneklerinden, özellikle de insanüstü enerjisinden beklenebileceklerin sadece bir kısmını sunabilen Sultan IV. Murad'ın olağanüstü kişiliğini tanımlayacak en doğru sözlerdi .

Hristiyan bir elçi, Sultan Murad'ın kendi çocukları olmadığı için son saatlerinde son kardeşinin ölümü ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun da sona ermesini dilediğini anlatır. Neticede ise, onunla birlikte reform sistemi mezara gidecekti.

Saray muhafızlarının gücünü kırmak istemiş ve binlerce yeniçeriyi ve ulûfeli sipahiyi idam ettirmişti. Binlercesi Anadolu'da, yan amacı belki de bu olan seferler sırasında heba olmuştu. Hayatının son aylarında, yine birçok kurban alacak ve hükümetin yükünü azaltacak Malta üzerine yapılacak bir seferin hazırlıkları içerisinde idi. Ama imtiyazlı ve organize olmuş bir birliği yok etmek çok zor bir işti ki, azaltılması ve öneminin düşürülmesi bile tüm gücünü almıştı. Ayrıca yeniçerilerin yerine kimi getirebilirdi ki? Eskilerin hatalarını ve ahlaksızlıklarını tekrarlamayacak çalışkan askerleri nereden bulacaktı? Özel birlikler önceki muhafız kıtalarının örneğine göre gelişmeye devam etti ve seymenler, Sultan Murad'la birlikte kayboldular.

Birkaç yıl sonra yine yeniçeriler ve sipahioğlanları, savaş meydanlarında hiçbir zafer kazanmasalar da İstanbul'un beyleri hâline geldiler.

Sultan IV. Murad, devşinne sınıfından da kurtulmak istiyordu. İdam etmekten zevk aldığı "kâfirlerden" ve "domuzlardan" nefret ediyordu. Onun gözünde, çoğu zaman dürüst olmayan devşirmeler, geldikleri Hristiyan toplumların kusurlarını taşıyorlardı. Ama takip edip, onları baskı altında tuttuğunda, aslında başta altın başlık takan ve kendisine İstanbul'da İbrahim Paşa'nın sarayları verilen silahdarı olmak üzere, doğal olarak kendi musahiblerini himaye ediyor ve zenginleştiriyordu. Ancak bu yeni musahibler de Osmanlı siyasetinin diğer yöneticilerinden çok farklı değildiler, zira onlar da birer devşirme olup, devşirme sınıfının geleneklerine göre yetiştirilmişlerdi. Gerçek Türkler, iki yüzyıl boyunca ihmal edilmiş ve fakirliğe, bilgisizliğe itilmiş ve iktidara karşı duydukları korku ve savaş ile her türlü çabaya karşı besledikleri nefretle iyice sindirilmişlerdi. Bu yüzden onların arasından bir yönetici sınıfının çıkması beklenemezdi. İntikamlarını alan sultanı saygı ile selamlamak ve erken ölümünün ardından gözyaşları dökmekle yetindiler.

Sultan IV. Murad, devleti tek başına yönetmişti. Vezirlerine harfi harfine uyulan kurallar ve ani öfke çıkışları ile sürekli olarak sadece istediği anda tekrar yokluğa itebileceği köleler olduklarını hatırlatmıştı. Herşey onun ellerinden geçiyordu ve veziriazam, boynunda asılı altın mühre rağmen, sadece emirlerinin uygulayıcısı idi. Tüm bunları gerçekleştirmek için bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile bir taraftan hayranlık uyandırırken, diğer taraftan korku salan bir kişilik gerekiyordu. Sultan IV. Murad'dan sonra tahta cülûs eden kardeşi Sultan İbrahim, şeyhülislâma büyük saygı ve hayranlık duyan, her gün Kur'an okuyan ve Osmanlı tarihi ve güzel yazı yazma sanatı ile uğraşan dindar bir adamdı. Uzun yıllar süren esaretten kurtulduğuna seviniyordu ve korku dolu gözleri ile yamuk bir boynu olan bu zayıf adam, hayatını ata binerek, tekne gezintileri yaparak ve veziri evinde ziyaret etmekle geçiriyordu. Herkese karşı yumuşak davranıyor ve Sultan IV. Murad'ın kısa bir süre önce korkudan titreyen köleleri tarafından, İmparatorluğa bir veliaht bile veremeyecek hastalıklı ve akli dengesi bozuk, acınacak hâldeki bir varlık olarak kabul ediliyordu .

Sultan IV. Murad'ın en yetenekli vezirleri celladın ellerinde hayatlarını kaybetmişlerdi. Eniştelerinden, Murtaza Paşa'nın, Bayram Paşa'nın ve Canbolatzâde Mustafa Paşa'nın ölümünden sonra sadece Kenan Paşa ve yeni Kahire Beylerbeyi Mehmed Paşa kalmıştı. Sultan IV. Murad'ın en büyüğü, tasarruf ettiği bir milyon altın ile kaçmayı yeğleyen silahdar ile sözlü olan kızları, çok daha sonra evlendiler . Böylece Sultan IV. Murad'ın ölümünden sonra devlet yönetimi Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın eline geçti. Arnavut asıllı eski bir yeniçeri olan bu veziriazam, henüz elli yaşlannda idi. Sultan IV. Murad, çalışkanlığına, yiğitliğine ve cimriliğine saygı gösterirdi ve okuma bilmediği hâlde devletin iki kez reddettiği en yüksek makamına getirdi. Sultan Murad'ın uygulamaya koyduğu kurallara göre ayrıca kaymakam ve Kaptan-ı Derya görevlerini de üstlenmişti. Yeni Sultan İbrahim, veziriazam ile elbiselerini ve silahlarını değişirdi ve Hristiyan elçilerini huzura kabul ettiğinde, Sultan veziriazamın görkemi yanında sönük kalıyordu. "O, devletin ikinci adamı, hatta Valide Sultan enerjisi ve yetenekleri ile oğlunun zayıflıklarını kullanmayı bilmese, bundan daha fazlası bile denilebilir". Burada adı geçen Valide Sultan, Rum asıllı olup, Sultan IV. Murad'ın eski saraya sürgün etmek istediği, ancak yine de enerjisinden bir şey kaybetmeyen Valide Kösem Sultan'dır . Veziriazam Kemankeş Mustafa Paşa, tıpkı Sokollu Mehmed Paşa gibi, içinde 2 bin kişinin ve 600 atın barındığı büyük bir sarayda oturuyordu ve geliri, yarısını tasarruf ettiği günlük 10 bin altını buluyordu.

Özellikle "İslâm'ın büyüklüğünü gözeten", Hristiyan düşmanı bu adam158, Sultan IV. Murad'ın ölümünden sonra devleti yönetmeye başladı. Hem kendi amaçlarına ulaşmak, hem de askerleri hareketsiz bırakmamak için, Sultan İbrahim kendi hâlinde hayatına devam edip, kısa bir süre sonra melankolik bir akli dengesizliğe düşerken, Azak Seferi ile Hristiyanlara karşı yeni bir din savaşı dönemini başlattı. Gerileme döneminde gösterilen olağanüstü çabaların sonuçları bir felakete sebep olacak olsa da, sürekli anarşi içinde yaşayan imparatorluğu kurtarmanın tek yolu bu idi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA