Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Lehistan'daki Karışıklıklar ve Lehistan Seferleri

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Lehistan'daki Karışıklıklar ve Lehistan Seferleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Haz 2011, 01:25

LEHİSTAN'DAKİ KARIŞIKLIKLAR VE LEHİSTAN SEFERLERİ

Almanlara karşı yürütülen savaşlardan önce Divân-ı Hümâyûn'da Leh elçiler çok sıcak karşılanmazdı, zira Osmanlılar eski Yagellonların devletini, otonomisi sadece geçici olarak kabul edilebilir bir vasal devlet olarak görüyorlardı. Türklerin Lehistan'a son müdahaleleri, Lehleri Divân-ı Hümâyûn'a yıllık vergi, Tatar Hanlarına da hediyeler vermeye zorlamıştı. 1594 yılı başlarında bir Leh elçisi beklenen parayı getirmeden İstanbul'a geldiğinde, önce sultanın huzuruna kabul edilmesi engellendi ve veziriazama yanındaki mektupları göstermediği için neredeyse birkaç günlüğüne zindana atılacaktı. Ama bir yıl sonra 1595 yılının sonbaharında Koca Sinan Paşa, Zamoyski ve Tatar Hanı arasında yapılan Tutora Antlaşmasını, Lehlere neredeyse sınırsız olarak Boğdan'daki prensleri tayin etme hakkı vermesine rağmen, kabul etmek zorunda kaldı .

Sultan III. Mehmed, tahta cülûsu sırasında Lehistan'ın himayesi altında olarak bu devlete vergi vermek zorunda olan Jeremia Movila'nın Boğdan tahtına çıkmasını kabul etti. Jeremia'nın kardeşi Simeon da Lehistan'a vergi ödüyordu ve Boğdan ile Eflak temsilcileri engellenmeden Leh meclislerine katılıyorlardı. Türklerin tahtı zorla ele geçiren, asi ve sadakatsiz Sigismund Bathori'nin aleti olarak gördükleri Razvan'ın cinayete kurban gitmesi, İstanbul'da memnuniyetle karşılandı.

Zamoyski'nin Alman karşıtı politikasını benimseyen genç sultan, Turla (Dinyester) Nehri'nin diğer kıyısındaki dostlarını 1596 yılı için Viyana'ya yapılması planlanan saldırıya katılmaya davet etti, ya da en azından Tatarlarla birlikte Osmanlı Devleti'nin isyancı vasallarına karşı yardım etmesini bekliyordu. Yeni Haçlı Seferini düzenleyen ülkelerin çağırdığı Kazakların yolu Lehler tarafından kesildi: Liderleri Nalivayko esir alındı, mahkemeye çıkartıldı ve başı kesildi ve birkaç bin Kazak'ın Mihail'in bayrağı altında toplanması, sadece Romen Prensi Cesur Mihail'in dostu Kiev Knez'i Vassili'nin onları Tuna Nehri'ne kadar getirmeye başardığı içindi.

Veziriazam bu arada eski Eflak Prensi Aleksandru'nun Kazaklar ile antlaşma içinde olduğundan şüphelenerek, Aleksandru'yu "hain" olarak darağacında astırdı. Lehler bu arada 8 Ekim 1599 tarihinde Tatarlarla bir antlaşma imzalayarak, her yıl Akkirman'daki Tatar Hanina mutad hediyeleri göndermeyi taahhüt ettiler.

Divân-ı Hümâyûn ile Lehistan11 arasındaki iyi ilişkiler, Mihail'in Tuna boylarındaki ikinci Leh vasal?0' Simeon'u Eflak'ta tahta oturtmak için Eflak'a saldırmış olmasına rağmen, Zamoyski'nin Mihail üzerine yaptığı sefer sırasında bile devam etti. Erdel'deki asilzâdelerin Mihail'e karşı ayaklanmasından ve Mihail'in tahttan indirilmesinden önce Leh Kralı III. Sigismund, Osmanlı Devleti'nin, sadece Boğdan için ödenen vergiyi 2 bin altına düşürülmesini değil, Osmanlı'nın komşu Prenslik üzerindeki hakimiyet haklarına dayanarak bu prensliği de "en azından" 30-40 yıllığına isteyebileceğini düşündürecek kadar zayıflamış ve onuru kırılmış olduğunu düşünüyordu . Türklerin yardımı ile, Kuzey Macaristan'da, tarihi haklara istinaden kendisine ait olduğunu düşün1doü ğü şehirleri, özellikle orada hüküm süren karmaşadan istifadeyle, kolayca ele geçirebileceğini ummaktaydı.

Ayrıca gerek kendilerine tahsis edilen kraliyet Umarlarından memnun kalmayan Stanislas Kostka'nın Kazakları, gerekse Tatarlar bu yıl her zamanki akınlarından neredeyse tamamen vazgeçmişlerdi.

Prens Mihail'in ölümü ile birlikte Eflak'ı aslında büyük bir mesele olarak gören Türklerin Lehistan ile ilişkileri yine bozuldu ve Leh Kralı, zayıf gördüğü Osmanlı üzerinde tahmin ettiği gibi bir tasarrufta bulunamayacağını ve kendi amaçları için kullanamayacağını anlamış oldu. Mihail'in ölümünden hemen sonra Simeon'a karşı araştırmalar yapıldı ve tahta cülûs edemeyeceği iddia edilerek, onun yerine 1601 yılı sonunda prenslik alametleri küçük yaştaki Radu Mihnea'ya verildi. Simeon, aynı zamanda İmparatorun adayı olan Radu Şerban'a karşı çıktı ve hediyelerle Silistre Beylerbeyi Ali Paşa'nın desteğini de almayı bildi . Hatta 1602 yılının Şubat ayında sultandan taht için onay aldı ve çocuk Radu Mihnea, Türklerin artık kendisinden esirgedikleri yardımı Boyarlar'da aramak zorunda kaldı. Simeon'un komutasındaki Lehler, Radu Mihnea'yı kaçırdılar ve Erdel Prensi Sigismund Bathori'nin tahttan feragatinden sonra bu dertten kurtulmuş olan Almanlar Radu Şerban'ı, bu sefer uzun bir süre için tahta çıkartana kadar Movila ailesinden bu ikinci Simeon, yaza kadar Eflak tahtında oturdu. Tatar Hanı, kaybettiği tahtı için Simeon'a yardıma geldi, ama boşuna. Nihayet Simeon'u da alıp, Boğdan'a geri döndü ve yaşadıkları başarısızlığın suçunu Simeon'a atmaktan büyük bir memnuniyet duydu.

Simeon'un kaderi bu şekilde değişirken, iki Leh elçi sadece Eflak'taki prensin tahtta kalmasını talep etmekle kalmayıp, ayrıca Tuna boylarındaki bu iki prensliğin de Lehistan'a bırakılmasını istedi. Bu sayede Akkirman, Kili, İsmail ve Bender ile birlikte daha önce kaybedilen ve Tatarların yerleştiği Kuzey Besarabya'yı da almış olacaklardı. Tüm bu eyaletler için Leh Kralı cömertce yılda iki bin altın vergi ödemeyi teklif ediyordu.

Elçiler daha karşılandıkları anda, Osmanlı'nın gücünü hiç de hesaba katmadıklarını anladılar . Macarların, hiçbir Alman yönetimi kabul etmeyen Erdel'deki yeni liderleri Moses Szekely, Almanlar ve Radu Şerban ile savaşırken, Divân-ı Hümâyûn Moses Szekely'ye Tatarları yardıma gönderdi ve Leh Kralı'ndan sadık hizmetkârına yardım etmesini istedi19. Aynı dönemde Kazaklar, Tatarların işgali altındaki Soroca'da, Bucak'tan ismail ve Isakçı'ya kadar ve Dobruca'da talana çıkmışlardı.

Sultan I. Ahmed, Zamoyski'nin ölümünden sonra Lehistan'a bir çavuş göndererek, ilk hükümdarlık yılına başlıyordu. Dostane ilişkileri tekrar kurmak için Lehistan'dan her zamanki elçi topluluğunun gelmesini bekliyordu . Boğdan Prensleri 32 bin skudi dışında faytonlar, değerli köpekler, kurt ve tilki postları, yüzlerce at ve binlerce koyun gönderirken, 1607 yılında Lehistan'ın temsilcisi sadece üç samur kürk, dört şahin ve dört av köpeği ile geldi ve buna rağmen Kralı adına büyük taleplerde bulundu: Jeremia'nın oğullarına Eflak üzerinde miras hakkı. Macaristan'daki şehirler meselesine daha 1607 yılında Nikolas Danilowicz'in yenilenen antlaşmayı "bir keseye koymuş olarak" ülkesine geri getirdiğinde temas edilmişti.

Danilowicz, 1608 yılında Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki ahidnâme dışında ayrıca Leh Kralı için Romen prenslerini tayin etme hakkını ve genç Konstantin Movila'nın Boğdan tahtı üzerindeki miras hakkını istiyordu ve kendi götürdüğü antlaşmanın sahte olduğunu iddia ediyordu .

Türkler, Konstantin Movila'nın Lehler tarafından silah zoruyla tahta getirilmesine ses çıkarmamışlardı. Simeon, Eylül 1607 sonlarına doğru hayata gözlerini yumdu. Simeon'un dul eşi oğlu Mihail'i prens ilan ettirdi, ama o dönemlerde Lehistan'da süregelen anarşide Jeremia'nın dul eşi, damatları Wisniewiecki ve Potocki'yi kendi oğlu Konstantin lehine Boğdan'a saldırmaya ikna edebildi. Danilowicz, sözde "sahte" antlaşma ile geri döndüğünde Lehistan beylerini savaşta buldular ve Konstantin'in taraftarları Yaş'ı fethettiler. Böyle olmakla beraber, Konstantin kısa bir süre sonra ülkeden kovuldu. Ama Lehler, Divân-ı Hümâyûı?1 tarafından onaylanan Mihail'in de tahtta rahat oturmasına izin vermeyeceklerdi. Prut Nehri kenarında Ştefaneşti karargâhında Mihail, Lehliler ile karşılaşmayı bekliyordu. Ancak Aralık ayının ortalarında Tatarlar onu yalnız bıraktılar ve zaferi Konstantin'in Kazakları kazandılar. Konstantin, "Tanrının ve Türk Sultanının teveccühü ve Lehistan Kralı'nın izni ile" hakimiyetini ilan etti. Mihail, Eflak'ın başkentinde hayata veda etti ve genç prens Konstantin Tatarların akınından sonra sultanın onayını satın aldı.

1607 yılında, Sultan I. Ahmed gittikçe daha fazla ortaya çıkan Kazaklara karşı tedbirler almak zorunda kaldı. Şaban Paşa, içlerinde daha önceleri düşmana teslim olan Papa Kalesi'nin mustahfızları olan bazı Fransız hainlerinin de bulunduğu küçük bir filo ile Karadeniz'e açıldı . Ruslara karşı sürdürdüğü başarılı bir savaşla meşgul olan Leh Kralı, Kazakları "çeşitli halkların haydutlarından oluşan güruh" olarak adlandırıp, Gregor Smolki aracılığıyla barışı bozan Tatarlan şikâyet ederken , Türkler Ozi sınırının anahtarı olan ve yarım yüzyıldan beri Kazakların tehdidi altında bulunan Ozi Kalesi'ni tekrar kurmakla meşguldüler.

Gabriel Bathori'nin bitmez tükenmez hırsı ve Tuna boylarında çıkarttığı huzursuzluklar, Lehistan ile uzun sürecek anlaşmazlıkların çıkmasına ve işin, Kral Yanoş Albert'ten beri ilk kez açık bir savaşa varacak kadar büyümesine sebep olacaktı.

1610 yılının yaz aylarında Lehistan Meclisi "Boğdan ve Eflak elçilerini" bekliyordu: Boğdan elçisi, kendi kardeşinin karısı tarafından zehirlendiği iddia edilen amcası Simeon'un çok kısa süren iktidarından sonra Boğdan tahtına oturan Konstantin adına Leh Kralı'na bağlılık yeminini edecekti ve Radu Şerban tarafından gönderilen Eflak elçisi vergiyi, ama belki de olağan hediyeleri getirecekti . Radu, kısa bir süre sonra Gabriel Bathori'nin adamlarından kaçmak zorunda kaldı. Konstantin'in ülkesinde yeni birlikler topladı, düşmanının topraklarına tekrar saldırdı ve acilen buraya gelen Bucak Tatarları tarafından Boğdan'a kadar kovalanıp, Alman komutan Forgach ile birlikte Bacau'da yenildi. Türklerin himayesi altında bulunan Radu Mihnea ise yeniden başkentine yerleşebildi . Şimdi sıra, Divân-ı Hümâyûn'un henüz gözden çıkarmadığı bir vasalına karşı yürüttüğü cüretkâr ve bağımsız politikası için genç Konstantin Movila'dan intikam almaya gelmişti.

Konstantin, 20 Şubat 1611 tarihinde Alman elçi Cesare Gallo aracılığıyla, tıpkı daha önce Almanlar tarafından tahta çıkartılan ve korunan Radu Şerban gibi, resmi bir antlaşma ile Almanların himayesine girmişti ve elçi heyeti resmen Macar Kralı'nın huzuruna kabul edilmek üzere Viyana'ya ve Prag'a alenen gitmişti .

Leh Kralı'na, Alman topraklarına geçen Radu Şerban'ı Osmanlılara teslim etme çağrısı yapıldı. 20 Kasım 1611 tarihinde, I. Tomşa'nın oğlu olduğu iddia edilen Stefan II. Tomşa Boğdan Prensi ilan edildi. Stefan Tomşa, hem Fransız-İspanyol savaşında, hem de Osmanlıların İran Şahı ile savaşında asker olarak hizmet vermişti ve şimdi yaşlı bir adamdı. Konstantin, sürgün olarak İstanbul'a gitmek istemediğinden, Sefer Paşa gerektiğinde Leh Kralı'nın müdahelesini önleyerek tahta oturtmak üzere, yeni voyvoda ile birlikte ülkeye geldi. Tatarlar ve Radu Mihnea'nın Eflakları, Türk ordusunun kuzeydoğudaki düşmanlarına karşı üssü hâline gelen Dobruca'daki Babadağ'dan yola çıkan Türk ordusuna eşlik ediyordu. Konstantin, danışmanı Nistor Ureche ile Hotin'e ve Leh birlikleri tarafından işgal edilen bu kaleden yola çıkarak, Turla (Dinyester) Nehri'nin diğer tarafındaki Kamaniçe'ye kaçtı.

Türkler, Lehlerden bu kaçak prensin de teslim edilmesini istediler. Leh Şansölyesi'nin vezire verdiği cevap şöyle olmuştu:

"Haşmetli efendimin kralımın ahidnâme ve antlaşma şartlarından haberdar olduğu ve böylece uyarılardan ve tehditlerden etkilenmediği unutulmamalıdır."

1612 yılının Haziran ayında bir Leh elçisi İstanbul'a geldi ve Türklerin barışı ihlal ettiklerine dair şikâyetlerini bildirdi.

Konstantin, birkaç hafta sonra, eniştesi Stefan Potocki komutasındaki Boğdanlılar, Kazaklar ve Lehlerden ve isyancı Kantemir komutasındaki Tatarlardan oluşan küçük bir ordu ile tekrar Boğdan'a saldırdı, ama Ştefaneşti'de Tomşa'nın Türklerin ve Tatarların da katıldığı ordusuna yenildi. Birçok genç Boyar esir alınıp, öldürüldü ve Potocki de Türklere esir düşüp, İstanbul'a götürüldü. Konstantin, Tatarları esir olarak yanında götürdü, ama geri dönüş yolunda, muhtemelen Ozi'nin dalgalı sularında hayatını kaybetti .

Boğdan için yapılan bu yeni savaşlar ve Konstantin'i akraba kabul eden Lehlerin işe karışması, kralın elçilerinin 1612 yılının Ekim ayına kadar İstanbul'da tutulmalarına sebep oldu. 8 Ekim'de Leh Kralı yeni Boğdan Voyvodası ile bir antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre Hotin Kalesi, Türk-Leh anlaşmazlıkları çözülene kadar komşu ülkede kalacaktı. Esirler karşılıklı olarak değiştirilmelerine rağmen, Poticki serbest bırakılmadı. Yeni Leh esirleri ve Leh maktullerin kesik başları İstanbul sokaklarında gezdirilirken, Potocki Yedikule zindanlarında yatıyordu . Sultan, Hotin Kalesi'ni ve Konstantin'in kaçak Boğdanlı yoldaşlarını istiyordu. 1613 yılında Lehistan elçisi Tomşa'nın kovulmasını talep ettiğinde, her ne kadar nazik karşılanmış olsa bile, hükümdarının isteğini yerine getiremeden geri dönüş yoluna çıkmak zorunda kaldı . 1614 yılında Türkler, Silistre Beylerbeyi Yahya Paşa'yı Kazakların üzerine gönderecekmiş gibi görünüyordu. Rumeli Beylerbeyi 3 bin atlı yeniçeri ve Bucak Eyaleti'nde Akkirman, Kili ve Bender'den topladığı ayrıca 3 bin yeniçeri ile birlikte Tuna Nehri'ne geldi ve Kırım Tatarları Dnyester'in diğer kıyısından bu tarafa çağrıldı .

Movila hanedanını iktidara getirmek, yani Lehistan'a dayalı oligarşik bir rejim isteyen Boyarlar, Kili'de bulunan birkaç Boğdan köyünü Türklere vakıf arazisi olarak veren Tomşa'ya karşı 1615 yılında bir isyan başlattılar. Jeremia'nın hırslı ve dur durak bilmeyen dul eşinin yanında Jeremia'nın hâlâ iki oğlu, Aleksandru ve Boğdan, yaşıyordu. Ama Yaş'ın dış mahallelerinden birinde isyancıların liderleri ağır bir mağlubiyete uğradılar ve asilzâdeler arasında büyük bir katliam gerçekleştirildi (Eylül). Kısa bir süre sonra Elizabeth yeni prens Aleksandru ve damatları Wiszniewicki ve Korecki eşliğinde Turla Nehri'ni geçti ve daha sonra 1616 yılında şansını tekrar deneyecek olan Tomşa'yı yendi.

Genç prens Aleksandru gerek Bethlen, gerekse Eflak Prensi ve İstanbul'daki Fransız ve Hollandalı elçilerden destek gördü ve Divân-ı Hümâyûn'da karşı konulmaz "altın ve gümüş mızraklarla" başarılı olmayı umuyordu. Ama kaymakam, bu işgalciyi kabul etmeye niyetli görünmüyordu ve Silistre Beylerbeyi İbrahim Paşa'nın yaklaşmakta olduğunu öğrenen Lehler, Wiszniewicki öldükten sonra Hotin'e geri döndüler. Stefan Tomşa, bir türlü huzur bulamayacaktı. Radu Şerban, Eflak Prensliği'ni tekrar nasıl geri kazanacağını düşünürken, Korecki tekrar Boğdan'a saldırdı ve Boğdan'ı gerçek Prens Aleksandru'ya geri verdi. Bunun üzerine İskender Paşa, işgalci prensin ve hamisinin üzerine yürüdü. Once prensin hamisi ile pazarlığa oturacakmış gibi görünüyordu, ama 2 Ağustos gecesi Leh-Boğdan karargâhına saldırdı ve Jeremia'nın dahâ sonra bir ağa ile evlendirilecek dul eşini; Korecki'nin eşi olup, bir Tatara cariye olarak verilen ve daha sonra iki çocuk dünyaya getiren kızını; her ikisi de daha sonra Müslümanlığı kabul eden Aleksandru'yu ve onun küçük kardeşini ve Tercüman Gratiani'nin para karşılığında özgürlüğünü satın almak istediği Korecki'yi esir aldı. Tomşa, kaymakamın vazifeden alınması üzerine başarısız olduğu gerekçesi ile azledildi ve Boğdan, 7 Temmuz'da Eflak Prensi Radu Mihnea'ya teslim edildi. Sultanın sadık bir hizmetkârı olarak bilinmesine rağmen, Radu küçük oğlu Aleksandru'yu rehin olarak vermek zorunda kaldı44. Ve bu olaylardan sonra yine Tomşa'nın yerine bir beylerbeyinin atanması konuşulmaya başlandı45.

1616 yılının Haziran ayında, Türklerle savaş çıkarmaya niyetli görünen Leh Hatman Stanislas Zolwkiewski, Lehistan'ın tüm birliklerini Silistre Beylerbeyi İskender Paşa'ya karşı savaşa çağırdı46. Lehler, Tatarlar hakkında şikâyetlerini bildirdiklerinde, sultan bunun karşılığında onlara suda ve karada savaşmaya kararlı olduğu Kazakları örnek gösterdi.

Bu görev, yine "Lehistan'ı yok edebilecek" güçte olduğu ile övünen İskender Paşa'ya düştü, ama vasal prenslerin hiçbiri ordusuna katılmak için acele etmiyordu. Gerek Radu, gerekse Bethlen, ülkeleri için oldukça rahatsız verici bu savaşı önlemek için tüm nüfuzlarını kullanıyorlardı. Ama Kazakların Akkirman'a yeni bir saldırısı (Temmuz 1617), henüz tereddütte olan İskender Paşa'yı Tuna Nehri'ni geçmeye zorladı. Bethlen, ancak Ağustos'un ortalarında 10 bin asker ile Boğdan'a geldi, ama Lehlere karşı hiçbir harekette bulunmamaya kararlı idi. Bethlen'in arabuluculuğu ile 22 Eylül'de Turla Nehri kenarında Yaruga (Bosa) Antlaşması yapıldı ve Boğdan-Lehistan sınırında huzur tekrar sağlandı.

Tatarlar, kendilerini bu antlaşmaya bağlı görmüyorlardı. Aksine Lehistan topraklarına en acımasız biçimde akın ettiler ve bu yüzden Koniecpolski komutasında Tatarlara iyi bir ders vermek üzere büyük ve güçlü bir ordu toplandı. Hatman, Turla Nehri kenarında Kalgay ve Kantemir tarafından yönetilen birliklerin karşısına çıktı, ama savaş yapılmadı. İskender Paşa ve Eflak Boyarlarının Prens Aleksandru'ya karşı isyanlarını bastırmak üzere Tuna boylarına gönderilen eski Kaptan-ı Derya Davud Paşa komutasındaki Türkler, çıkan küçük çatışmalara katılmadılar. Boğdan Prensi Radu Mihnea, taraflara tekrar arabuluculuk yaptı ve başarı sağladı. Petru Ozdze, barışı kesinleştirmek için İstanbul'a gönderildi . Bosna yerine Silistre Beylerbeyliği'ne getirilmiş olan İskender Paşa, savaşı sevmeyen ve gözlerinde bir hastalık olan Radu'nun feragati ile Boğdan'ı o güne kadar İstanbul'dan Dük olarak Nakşa ve Paros'u yönetmiş olan, tecrübeli diplomat Gratiani'ye vererek, barışı daha da sağlamlaştırabileceğine inanıyordu (4 Şubat 1619). Yeni voyvoda Gaspar, bu arada vergiyi 40 bin altına yükseltmişti . Ve burada banşı sağlayan Gratiani, daha sonra kendisi bir savaşa sebep olacaktı.

Gratiani, iktidarının ilk yılında kendisinden beklenen barış umutlarını gerçekten yerine getirecekmiş gibi görünüyordu. İskender Paşa, Akkirman'da ve Gratiani'nin daha sonra elçi Kochowski ile birlikte geleceği Ozi'de huzur içinde kalabildi. Tatarlara beş yıldır ödenmeyen yıllık 7 bin altın hana teslim edildi ve Hieronimus Otwinowski Divân-ı Hümâyûn'a gönderildi. 1620 yılının Mart ayında tekrar Karadeniz'e inen Kazaklar, önemli bir hasar vermediler ve İskender Paşa'nın yapmayı planladığı sefer bu yüzden gerçekleşmedi. Gratiani'nin planlan için bir engel olarak gördüğü Eflak Prensi Gabriel Movila, Temmuz ayında azledilerek, yerine Radu Mihnea getirildi.

İstanbul'da çok kötü bir eve yerleştirilen Otwinowski,nin şikâyetlerine Nisan ayında Türklerden gelen cevap:"Antlaşmaları kafana iyice sok" oldu. Almanların temsilcisi de çok kötü karşılanmıştı. Bethlen, Alman Kayser'in ordularına tekrar saldırdı, ancak bu sefer karşısında Avusturyalıları Macarlara, Bohemyalıları ve Alman Protestanlara karşı Katolik inancın savunucuları olarak gören Lehleri de Avusturyalıların doğal müttefikleri olarak karşısında buldu. Gratiani'nin Erdellilere karşı düşmanlığı henüz bitmemişti. Tahta cülûs ettikten sonra yapmak istediği tek şey Erdel Prensi'nin yerine Homanay'ı getirmek veya Cesur Mihail'in yaptığı gibi bu zengin ülkeyi kendisi için kazanmaktı. Ama Bethlen Divân-ı Hümâyûn tarafından bir de "Macar Kralı" ilan edilince, Haçlı Seferi taraftarı ve Radu Şerban tarafından kurulan Mukaddes Topraklar Tarikatının üyesi olduğu iddia edildi ve azledileceği kesinleşti. Azlini önceden tahmin eden ve Prut'taki karargâhına yerleşen Gratiani'nin, İstanbul'a dönme emrine verdiği cevap, etrafındaki tüm Türkleri öldürtürp, isteği üzerine Ozi'yi'i geçip Zolkiewski'nin yönetimi altında Hotin'e gelen Lehlerin tarafına geçmek oldu ?1' (1 Eylül). Ordu, ancak 13-15 bin askerden oluşuyordu.

Boğdanlı Boyarları ve Leh emektar askerleri, muhtemelen İskender Paşa'nın, Kalgayın birlikleri ve Kantemir ile güçlendirilen Türk ordusunu, Gratiani'nin kısa bir süre önce derinleştirdiği ve azil haberini aldığı Tutora'daki eski tabyalarda bekleme tavsiyesinde bulundular. Bu konudaki anlaşmazlıklar 17 Eylül'den 20 Eylül'e kadar üç gün sürdü ve Gratiani'den hoşlanmayan Boğdanlılar, davaya ihanet ettiler. Birkaç bin Leh asker, Zolkiewski'den bu yönde hiçbir emir almadıkları hâlde, karargâhtan ayrıldılar. Gratiani, Türkler ile Lehler arasında yapılacak yeni bir antlaşmanın ödülü, kendi hayatı olacağından endişe duymaya başladı ve daha sonra Boyarlar'dan biri tarafından öldürüleceği dağlara kaçtı. Karargâhta kalan birlikler, para ile Dinyester'e giden yolu açmaya çalıştılar, ama boşuna: Zorlu dönüş yollarında her gün etrafta dolaşan Tatar çetelerinin saldırılarına uğruyorlardı. Çok azı ancak 8 Ekim'de sınıra ulaştı ve Turla Nehri kenarında binlerce yorgun Leh, düşmanın eline düştü. Slobozia-Saucai'de Lehistan'ın Hatman'ı da hayatını kaybetti.

Zolkiewski'nin oğlu ve yeğeni, 30 bin altın karşılığında Bethlen'e teslim edilen komutan Koniecpolski ve daha önce istanbul'dan kaçtığı için hakkında ölüm fermanı bulunan Korecki, Tatarlara esir düştüler. Ayrıca 120 top ve birçok kağnı da ele geçirildi.

Felaket o kadar büyüktü ki, Hollandalı elçi:

"Gratiani'nin kötü tavsiyesi Lehistan'ın başına çok büyük bir felaket açtı", diye yazdı .

Tahta yeni cülûs eden müteşebbis Sultan II. Osman'ın (Genç Osman) ilk hükümdarlık yılı böyle bir zaferle başladı. Genç Osman, muharebeden önce zafer kazanıp, tadını çıkartabilmek için hiç kimseden tavsiye dinlemek veya görüş almak istememişti. Seferi daha görkemli hâle getirmek için Anadolu'dan filler bile getirtilmişti. En büyük komutanları yönetimindeki büyük bir Leh ordusunun yok edildiği haberi, Genç Osman'ın yeniçerilerini zayıf düşmüş Lehistan üzerine bizzat götürme kararına daha da güç kattı. İlk durağı, Gratiani'nin kale komutanı Annibale Amati'nin Prut Nehri kenarındaki mağlubiyetten sonra Leh Kastellan Kalinovvski'ye teslim ettiği Hotin Kalesi olacaktı.

Kış boyunca Lehistan'dan Batı Avrupa'ya yardım yazıları gönderildi, ama Avrupa artık Haçlı Seferi fikrine hiç de sıcak bakmıyordu. Leh Meclisi, 30 bin savaşçıdan oluşan bir ordu toplayıp, paralarını ödemeye ve Kazaklar'dan yardım istemeye karar verdi. Yönetim bizzat Kral'da olacaktı. Ama karargâha sadece kralın oğlu Ladislas (Vladislav) ve Litvanyalı Hatman, seksen yaşındaki Chodkiewicz geldi. Liubomirski'nin komutasındaki Leh öncü birlikleri Boğdan'ı Yaş'a kadar talan ve harap ettikten ve Gratiani'nin yerine atanan Prens Aleksandru İliaş'ı yendikten sonra, Hotin birliklerin toplanma yeri olarak belirlendi. Bunlara daha sonra 20 bin kadar Kazak da katılacaktı.

Genç Osman, kendini güvencede hissetmek için kardeşi Şehzade Mehmed'i öldürttü ve 21 Mayıs 1621'de istanbul'dan yola çıktı. Yanında 12 bin yeniçeri , topçu ve cebeci ile özellikle sayısız Anadolu, Halep ve Şam sipahisi vardı. İskender Paşa bu seferde padişahına eşlik edemiyordu, zira O, Akkirman'da rivayete göre Tutora'daki zaferin tadını tek başına çıkartmaya çalıştığı için kalgay tarafından içirtilen zehirle hayata veda etmişti.

Osmanlı ordusu gelmeden önce Lehler Haziran ayında ve 30 Ağustos'ta Tatarlar ile girdikleri çatışmalarda birkaç küçük zafer kazandılar. Nihayet Eylül ayının başında Genç Osman, Turla Nehri kenarına karargâh kurdurdu, ama kısa bir süre sonra bu büyük orduda iyi bir yönetimin olmadığı görüldü.

Hadiselerin bir tanığı:

"Türklerin arasında liderlik yapabilecek ve orduyu yönetebilecek hiç kimse yok. Bu yüzden tam bir düzensizlik ve karmaşa hakim", diye yazar. 3 Eylül'de Kazaklar büyük bir zafer kazandı. 4 Eylül'de sipahiler başarısız bir biçimde Leh tabyalarına saldırdılar ve 5 Eylül'de Türk topçular tüm başarısızlıklarını gösterdiler. Topçuların karşısında duran Kazaklar birkaç topu bile ellerine geçirdiler.

Türkler, 7 Eylül'de tüm güçleri ile taarruza geçtiler ve geri püskürtüldüler. Akşama doğru gerçekleştirilen yeni bir taarruz, yine başarısız oldu. Ama Leh ordusu da büyük kayıplar verdi ve ancak Chodkiewicz'in çabaları sayesinde felaketten kurtulabildi.

Eflak Prensi Radu Mihnea'nın danışmanı Giritli Konstantin Battista Vevelli aracılığıyla başlattığı görüşmeler devam ediyordu. Boğdan Prensi Aleksandru İliaş, bu arada köprü yapımı sırasında görevlerini yerine getirmediği için azledilip, tutuklanmıştı.

15 Eylül'de Türkler Turla Nehri'nin sol kıyısında Leh topraklarına geçmişlerdi. Budin Beylerbeyi Karakaş Paşa da birlikleri ile gelmişti ve Leh ordusunun Zwaniec'teki karargâhına yapılan saldırıyı yönetiyordu, ama çatışma sırasında başına isabet eden bir kurşunla hayatını kaybetti. Bu kaza Osmanlı ordusunun cesaretini öylesine kırdı ki, yeni bir taarruz yapılmadı. Diğer taraftan Hristiyanların karargâhında, Chodkiewiczin de birkaç gün sonra hayatına mal olan bir salgın çıkmıştı. Erzak sıkıntısı baş gösterdi, zira ülkenin iç kısımlarına kadar her yer Tatarların akınına uğramış ve harap edilmişti. Litvanyalılar, geri çekilmeye hazırlanıyorlardı.

Genç Osman, çadırının bulunduğu tepeden her gün yeniçerilerinin ve sipahilerinin Kazaklar, Lehler ve yeni Hatman Liubomirski ile çatışmalarını seyrediyordu. Öldürülen Hristiyanların kesik başlan ayaklarının dibine atılıyordu ve ölen Lehlerin ve Kazakların kesilen dillerinin sayısı gittikçe yükseliyordu. "Çadırının görüntüsü, Müslümanların cesaretini körüklüyordu", diye yazıyor Türk tarihçi Naima . Gözlerini güçlü Kamaniçe Kalesi'ne diken Genç Osman, yeni veziriazamından nihai zaferi bekliyordu. Ancak kısa bir süre sonra bu zaferin gelmeyeceğini anladı, zira Leh Kralı Livov'a çekilmişti ve 9 Ekim'de Jakob Zielenski ile Hotin barışı kararlaştırıldı. Kazaklar ve Tatarlar ile ilgili her zamanki antlaşmaların dışında bu geçici antlaşma ayrıca Hotin Kalesi'nin gerçek sahibi Boğdan Prensi'ne verilmesini öngören bir madde içeriyordu .

Genç Osman, vasal devletlerine önemli bir kaleyi geri kazandınnış olmak ve Lehlerin taleplerinin yapılan bu antlaşmada tamamen göz ardı edilmiş olması ile övünürken, Leh Kralı III. Sigismund Hristiyan dünyasının dikkatini, sultanın barış istemiş olması ve barış antlaşmasını "yasalara karşın kendi topraklarında" yapmış olduğuna çekiyordu.

Yine de 1621 yılının teşebbüsü Türk tarafı için hedefine ulaşamamış bir sefer olarak kaldı.
30 Aralık'ta istanbul'a zafer edası ile gelen Genç Osman, sabırsız gençliğinin başarısızlığını kısa bir süre sonra hal'i ve katli ile ödeyecekti.

Hotin Antlaşmasinın bir maddesine istinaden 1622 yılında Zbaraz Dükü 300 kişilik görkemli bir topluluğun başında İstanbul'a geldi. Adarının İstanbul sokaklarında gümüş nallarını kaybettikleri söylenir. Dük Zbarawski, Genç Osman'ın yeniçeriler tarafından istenmediği ve Anadolu'ya yeni bir savaş hazırlığı içinde olduğu için hayatına mal olan yeniçeri ayaklanması sırasında İstanbul'a geldi. Genç Osman'ın yerine aklından zoru olan I. Mustafa geçmişti. Leh elçi, zar zor kalacak bir yer buldu, zira kendisine tahsis edilen evdf1' sipahiler oturuyordu ve çıkmayı reddediyorlardı. Bir süre sonra günlük tayinatı da alamadı ve sürekli olarak zindana atılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı . Leh elçi, etrafında olan bitenleri idrak edemeyen sultanın huzuruna ancak büyük gayretlerden sonra çıkabildi. Tatarlar ın akınlarına karşılık olarak Kazaklann sadece Boğdan'a değil, Anadolu topraklarına kadar uzanan akınları huzura kabul edilmesine muhtemelen katkıda bulunmuştu. Leh elçi Kasım ayında tehditlere ve hakaretlere maruz kaldı ve yaşlı vezir, Leh Kralı'nı "Yahudi ve hırsız diye adlandıracak" ve elçisini boynuna zincir vumıakla tehdit edecek kadar ileri gitti. Sipahiler, Zbarawski'nin İstanbul'dan ayrılmamasını istediler. Yedi yıllık barış ve ittifak talebi ile gelmiş olan Rus temsilci de Leh elçinin bu şekilde muamele görmesine sebep olmuştu. En önemli sebep ise İstanbul'da iktidar değişikliğinden kaynaklanan anarşik durumdu.

Leh Kralı'nın imparator lehine olarak Macaristan meselesine karışmayacağına ve Çarla Rusların aleyhine olamayacak bir banş imzalamalarını öngören maddeler içerdiği iddiasıyla, elçiye verilen antlaşma belgesi sahte kabul edildi. Bu yüzden antlaşma belgesi İstanbul'a geri gönderildi . Kazaklar, bu arada Samsun'u ateşe verdiler . Antlaşma ise ancak 1624 yılında, bu sefer ilk hâli ile onaylandı .

Tatarların aynı yıl içerisinde Radu Mihnea ve oğlu tarafından yönetilen prensliklere yaptıklan ve büyük zararlar verdikleri akınlardan sonra Kazaklar şaykalarıyla Trabzon, İstanbul ve Anadolu kıyısında Üsküdar'a kadar uzandılar . Lehistan ile dinî anlaşmazlıkları olmasına rağmen, bu maruf deniz eşkıyaları 1625 yılında Kaptan-ı Derya [Çatalcalı Hasan Paşa] ile çatışmaya girdiler . 1626 yılında istanbul'un [Boğaz girişindeki] Fener mahallesine kadar akın edip, Karahannan'ı işgal ettiler . Bu tehlike sebebiyle Genç Osman da hükümdarlığı sırasında çevredeki nüfusu zorla başkente çekmek istemişti . 1627 yılının Temmuz ayında Kaptan-ı Derya 10 kadırga ve Kazak tipinde 250 şayka ile Kili önlerinde belirdi. Kaptan-ı Derya çekildikten sonra Türk şaykalar Şaykacıbaşı'nın yönetimi altında Tuna'nın aşağı taraflarında kaldı. Şaykacıbaşı Kazaklar tarafından sürekli huzursuz ediliyordu ve hatta bir seferinde onlara yenildi90. Anne tarafından bir Movila ve kısa bir süre önce ölen Radu Mihnea'nın damadı, ayrıca tam bir Leh dostu ve Leh vatandaşlık belgesi sahibi olan yeni Boğdan Prensi Miron Bamowski, barışı muhafaza etmek için elinden geleni yapıyordu. Özi'ye gitt? ve 1627 yılında burada, barışın en az bir yıl daha uzatılmasını sağlayana kadar iki ay kaldı.

1628 yılında Kazak eşkıyalar tekrar denizlerde ortaya çıktılar ve Kefe'yi kuşatma cüretinde bulundular.

1630 yılında Aleksander Piaseczynski Divân-ı Hümâyûn'a geldi . Ancak barışın muhafaza edilmesine Leh elçilerinin tüm açıklamalarından; eski Boğdan Prensi Simon'un oğlu yeni Kiev Başpiskoposu Peter Movila'nın yönetimi altında Ortodoks dinlerinin bilincine varan ve Lehlerin Katolik propagandalarına isyan eden Kazakların dinî menfaatlerinden; Divân-ı Hümâyûn'un Anadolu'daki sorunlarından ve İstanbul'daki sürekli iç karmaşalardan daha çok katkıda bulunacak başka bir hadise vardı: Türkler, körü körüne sultanın amaçları için kendini kullandırtmayarak, kendine saygınlık kazandıran şahsî siyasetini yürüten güçlü bir han olan, Kantemir Mirza'nın Bucak Tatarları şahsında Kazakların üstesinden gelip, onları cezalandıracak uygun bir araç bulmuşlardı.

Alman-Türk savaşından beri herşey Tuna boylarında bir Tatar hakimiyetinin kurulmasına katkıda bulunmuştu. Osmanlı tarihinde ilk defa kendine özgü bir Tatar Devri başlayacaktı.

Tatarlar, daha Kanunî Sultan Süleyman'ın zamanında yapılan Macaristan savaşları ve daha sonra Sultan III. Murad zamanında gerçekleşen Anadolu savaşları sırasında kullanılmıştı ve sultanla vasalları arasındaki ilişkiler daha sıkı olmuştu. Kayser'e karşı savaş başladığında, yetenekli, cesur ve disiplinli birliklerin yokluğu ve artık eski isimleri altında nam yapmayan ve düşman topraklarını talan etme, düşmanın yollannı kesme, bilgi toplama ve düşmanın erzaklarını elinden alma görevlerini başka birliklere bırakan akıncıların korkaklığı sebebi ile -ilk kez belki de Koca Sinan Paşa'nın fark ettiği gibi-, Tatarları gelecekteki büyük savaşlar için vazgeçilmez bir unsur hâline getirmişti.

Tatar Hanı ve mirzaları, yeni bir sefer başladığında hizmetleri karşılığında ya nakit - 50 ile 100 bin altın arasında "çizme bahası", "çizme parası" diye anılan meblağlar -, ya da kaftan ve silah gibi değerli hediyeler alıyorlardı. Tatar "saray" efradı, bir yıl boyunca geçimini Osmanlı Hazinesinden sağlıyordu. Bunun karşılığında her türlü akına hazırdılar vOe Tatarları kış karargâhında görmek, etraftaki bölgeler için tam bir bela anlamına geliyordu. Girdikleri toprakları ancak binlerce esir alarak terk ediyorlardı ve böyle bir akın Bosna'da bile yapmışlardı , istanbul'a binlerce köle gönderiyorlar ve başta sultanın kendisi olmak üzere, sarayın ileri gelenleri ganimet olarak birçok güzel cariyeye sahip oluyorlardı. Macaristan'daki Türkler, bu insanlık dışı akınlara göz yumulmasını protesto ediyorlardı. Ancak Tatar Haninin Osmanlı Sultanı ile ilişkileri, tüm Hristiyan komşularına, Kırımlı bir Ceneviz olan Gian-Antonio Spinola veya İstanbul'a kaçan bir Paleolog gibi Batılı ve Doğulu temsilciler ve Kantemir Ağa, Mustafa Çelebi ve Sefer Gazi gibi Tatar elçiler aracılığıyla barış teklifleri getirmesini engellemiyordu. Her yıl ödenecek "önemsiz" bir ücret karşılığında düşmanlıklarını durdurmaya hazırdılar.

Sonuç olarak Kırım Tatarları çok da güvenilir vasallar değildiler. Ayrıca talepleri de verdikleri hizmetlere orantılı değildi: Tatar Hanı, 1594 yılında hırslarından rahatsız olduğu kardeşleri için Romen prenslikleri istedi ve Gazi Giray Han bir yıl sonra Boğdan'a yaptığı bir akın sırasında sultanın ülkeyi Bender Sancakbeyi, yeğeni Ahmed'e verdiğini iddia etti . Bu yöndeki tüm umutlarını kaybedip, o dönemde barış görüşmeleri yapan Prens Mihail'in yönettiği Eflak'a akın etmeleri de yasaklanınca, Tatar Hanı ayaklanacaklarına dair bir tehdit savurmaktan çekinmedi. "Allah'ın yardımı ile", diye yazıyordu Hristiyan komşularına, " Karı kılıklı Türklerin birlikleriyle ne yapmayı düşündüğümü ve Türklerin Macaristan'a ne tür birlikler göndereceklerini herkes görecek. Bundan böyle Türklerin davası ile ilgilenmiyorum ve onlarla tüm ilişkilerimi kesiyorum." Bu yüzden Divân-ı Hümâyûn güvence olarak, tıpkı Romen prensliklerinde yaptığı gibi, Gazi Giray Han'ın bir kardeşini İstanbul'da rehin olarak tutuyordu ve han, her yerde çok sevdiği kardeşinin özgürlüğünü satın alabilmek için para dileniyordu. Daha sonra Osmanlıların yaptığı her seferde Tatarların katılımı kural hâline gelince Nogay Tatarlarının Tuna Nehrinin güneyinde Kili, İsmail ve Akkirman kalelerini kapsayan Bucak Eyaleti'ne, Dobruca'daki soydaşlarının bulunduğu köylerin karşısına yerleşmelerine izin verildi. Divân -ı Hümâyûn ayrıca genelde sürgün yeri olarak kullanılan Kütahya veya Rodos'ta her zaman Giray Han'ın bir akrabasını veya azledilen bir kalgayı veya hanlıkta iddiası olan birini elinin altında bulunduruyordu .

Zamanın siyasetine yapılan müdahaleler, hanın uzun süre uzak kalması ve bir çoğunun tek başlarına büyük ganimetler getirecek akınlar düzenleme çabaları ile nihayet Gazi Giray Han'ın kendini şiire vermesi, Tatarların Osmanlı Sultanı'na karşı kayıtsız şartsız bağlılıklarının zayıflamasına sebep oldu. Bu gelişme ilk kez sırasında, daha sonra da Gazi Giray'ın kardeşi Fethi Giray'ın isyanı sırasında (1595) açıkça hisse dildi. Cığalazâde S inan Paşa, onu himayesine altına almış ve hanlığın başına getirebileceğini umuyordu. Ama Damad İbrahim Paşa, önceki hanın tarafını tutuyordu ve bu daha sonra onay belgesini alarak, İstanbul'dan hareket ediyordu. Fethi Giray, 1596 yılının sonlarına doğru boyun eğmek zorunda kaldı ve hırsını, sadece kendi hayatı değil, oğullarının da hayatı ile ödedi. Birkaç yıl sonra, 1601 yılında Giray Han'ın bir diğer kardeşi Saadet Han'ın oğlu Devlet, amcasına karşı ayaklanmayı denedi. Giray Han, bayram günü verilen bir ziyafet sırasında yeğenini ve itibarı büyük Şirin ailesinden birkaç taraftarını öldürttü. Ama Giray ve Şirin hanedanlarından bazıları Akkirman ve Kefe'ye kaçmayı başardı. Tatar Kalgayı da Macaristan'a gönderilen Tatar birliklerinin komutanlığı kendisine verilmeyince Turla Nehri kenarındaki Türk kalesine yöneldi.

Gazi Giray'ın ölümünden sonra (Kasım 1607), halefi olarak belirlediği oğlu Toktamış Han değil, İstanbul'da han olarak tayin edilen kardeşi Selamet tahta geçti. Onun ardından tahta cülûs eden Canbek, kendini bu arada öldürülmüş olan Toktamış'a karşı değil, daha çok onun kardeşi Sefer Han, Çerkeslere sığınan kendi kardeşi Mehmed, Yedikule Zindanları'nda bir süreliğine esir tutulan Mehmed Giray ve Şahin Giray adında başka bir akrabasına karşı savunmak zorunda kaldı. Şahin Giray, daha sonra Akkirman ve iran'a geçti . Burada Tatarların başında savaştı. Tatarlar yine Leh eyaletlerinde akınlara çıktılar ve yanlarındaki Osmanlı subaylarının itirazlarına rağmen, Romen prensliklerine de akın ettiler. Canbek Han, Rodos'ta yaşayan kuzeni Mehmed'in gemi ile ülkeye getirildiğini haber aldığında, kardeşi eşliğinde hazinesi ile birlikte İstanbul'a doğru yola çıktı ve 1623 yılının Haziran ayında başkent sakinleri, Osmanlı tahtına en yakın vasallardan biri olan Müslüman bir hanın, İstanbul kapıları önünde kaderini beklediğini gördüler.

Ancak o dönemlerde Tatarlar arasında ilk sırayı, azledilen Canbek Han veya 1623 yılında Rodos'tan getirilen halefi, Saadet Han'ın oğullarından biri olan116 Mehmed Han değil, aksine Giray hanedanından olmayıp, çok yetenekli bir adam olan ve Osmanlı'nın Lehlere verdikleri tüm vaatlere rağmen sadece Bucak Eyaleti'ni elinde tutmakla kalmayıp, Genç Osman'ın iktidarı sırasında, 1621 yılında öldürülen kahraman İskender Paşa'nın halefi olarak Silistre, Babadağ ve Özi Paşalığı'na, Leh-Kazak sınırının ve Tuna boylarındaki üç vasal prensliğin "muhafızlığına" yükselen Kantemir Mirza alıyordu. Emrinde kendisine körü körüne bağlı 40 bin kadar Tatar vardı ve kendisine "oğlum" diye hitap eden birçok veziriazamın dostluğuna sahipti. Kantemir Mirza, daha sonraları "Karadeniz kıyıları ve Tuna mansabı serdarı ünvanını da alacaktı.

Hotin barışı, Kantemir Mirza'nın Kazakların akınlarına kendi akınları ile cevap vermekten
alıkoymuyordu. Leh elçilerinin ısrarları üzerine elinden alınan Silistre'den vazgeçmeye hiç niyeti yoktu ve gerçekten de 1623 yılında bu beyliği de onaylandı. Hotin Antlaşmasının arabulucusu Vevelli'yi esir aldı ve Boğdan'da Leh düşmanı olduğu bilinen Tomşa'nın tahtta kalması için çaba gösterdi . 1623 yılında Boğdan Prensi'nin yerine geçen ve Eflak'ı oğlu Aleksandru'ya bırakan Eflak Radu Mihnea, Lehler için arabuluculuk yaptığı için Kantemir Mirza'nın gözüne battığından, önce Radu'nun uzaklaştırılmasını talep etti ve 1624 yılında Boğdan'a ve Eflak'a büyük zararlar veren bir akın düzenledi . Aynı şekilde karşısına çıkan Boğdan sınır beyleri Kantemir Mirza'nın Tatarlarına büyük zararlar verdiler. Bir diğer akıncı çetesi, Lehistan'da Sniatin'e kadar uzandı . Sultan IV. Murad'a gönderilen Rus elçilerini öldürdükten ve Ağabey Mehmed Giray Han'ın menfaatlerini Kırım'a gelen Kapudan Paşa'ya karşı açık bir muhaberede başarı ile savunduktan sonra Akkirman'a gelen Şahin Giray, pervasız Kantemir Mirza'yı durdurmaya cesaret edemedi .

Kantemir Mirza, 1625 yılında görünüşte Bucak Eyaletinden uzaklaştırıldı ve yerine Silistre Beylerbeyi olarak Diak (?) Mehmed Paşa getirildi 1 . Ama ne bu tedbirler, ne de hanın Çerkeslerle savaşı, Tatarların 1625/1626 yılında tekrar Lehistan'a akın etmelerini engelleyebildi. Lehistan, haracını ödemekte geciktiği için kalgay, Selmanşah ve Kantemir, Livov'a kadar uzandılar. Koniecpolski ve Liubormirski, Tatarların karşısına çıktı ve Tatarların birkaç liderini esir almayı başardılar .

Boğdan Prensi Radu 15 Şubat 1626 tarihinde hayata veda etmişti . Kantemir Mirza'nın dostu, yeni Prens Miron Barnowski, özellikle de 1627 yılında kendisine Ozi'yi tahkim etme görevi verilince, Bucak ve Kırım Tatarlarını Lehistan ile barıştırmayı başardı. Birkaç hafta sonra, Eylül ayında Kantemir Mirza, Kapudan Paşa'nın tavsiye mektubu ile İstanbul'a geldi ve Mehmed Giray Han'ın azledilmesini talep etti. Han'ın kardeşi Şahin Giray, eşini ve çocuklarını zorla esir alıp, hatta ateşte kızarttığı Kantemir Mirza'yı öfkelendirmişti . Silistre Beyliği'ni artık istemiyordu. Ziyaretinin asıl amacı, Canbek Hanı tekrar Tatarların başına getirmekti. Tekrar Tuna boylarına dönerek, eski düşmanı Şahin Giray'ı yendi. 6 Mayıs 1628 tarihinde İstanbul'da eski hanı ve kardeşi kalgayı Rodos'tan geri getirme ve yeni bir tayin belgesi hazırlama kararı alındı. Yeni han daha sonra 50 kadırga ile birlikte Kantemir Mirza'nın Bahçesaray'da Şahin Giray'ı kuşatma altında tutan Kırım'a hareket etti. Osmanlı birlikleri Kefe'ye çıktı ve Mehmed Giray, herkes tarafından yalnız bırakıldığını anladı. Eskisinden de güçlü bir duruma gelen Kantemir Mirza'ya bir onur kılıcı, bir kaftan, Silistre ve Akkirman ile Yanbohinun yönetimi ile vezirlik makamı verildi . Şahin Giray, Bucak Eyaletinde uğradığı yeni bir mağlubiyetten sonra İran Şahı'nın yanına sığındı ve Mehmed Giray, muharebe alanında ölülerin arasında bulundu .

Hüseyin Paşa ve kısa bir süre önce Anadolu' da isyan çıkartmış olan yeni Bosna Beylerbeyi Abaza Paşa Tatarların iç savaşını nihayet sona erdirdiler.
Lehler Şahin Giray'ın davasını destekledikleri, Kazaklar ise Sözebolu'ya kadar uzandıkları ve Sakız Adası'nın Paşası'nı esir almalarının cezası olarak Kantemir Mirza 1629 yılı sonbaharında Lehistan'a büyük bir akın düzenledi . Lehlerin himayesi altındaki Barnowski'nin ortadan kaldırılması sınırdaki durumlara bambaşka bir nitelik kazandırdı. Yapılan barışı sağlamlaştırmak için Divân-ı Hümâyûn eski Budin Beylerbeyi Murtaza Paşa'yı Silistre ve Özi'ye gönderdi. Murtaza Paşa bu makamda Kazaklara karşı başarılar kazanarak kendini kanıtladıktan sonra, 1631 yılında yerine Abaza Paşa tayin edildi.

Abaza Paşa, iki kez Eflak'a saldıran Eflaklı kaçak Matei Basarab'ı, kendisine aslında onu kovma görevi verilmiş olmasına rağmen, Divân-ı Hümâyûn ile barıştırmayı başardı. Matei, kısa bir süre önce Aleksandrı?2 İliaş'ın oğlu, Boğdan Prensi Radu'ya Osmanlı bayrağı teslim etmek üzere aralarında İmparatorluk subayının da bulunduğu bir Boğdan ordusunun karşısına çıkmıştı. Matei, yanında 600 kişi ile İstanbul'a geldi ve selefi Tomşa'nın oğlu Leon'un etrafını saran Rumların şantajları hakkında şikâyetlerde bulundu. 1633 yılında, vergiyi sözde 100 bin altına yükselttikten sonra, sultanın onayını aldı. Abaza Paşa, Boğdan Boyarlarının ve halkın Aleksandru'nun etrafındaki Rumlara karşı çıkarttıkları bir ayaklanma yüzünden Lehistan'dan gelen Barnowski'yi İstanbul'da kendisini bekleyen ölümden kurtaramadı (Temmuz), ama Boyarların tekrar geri istedikleri Moise Movila şahsında Divân-ı Hümâyûn kendisine tâbi olacak bir prens bulduğuna inanıyordu.

Hırsı ve kibri ile yanında hiçbir rakibi barındırmayan Abaza Paşa veya Murtaza ve Kenan Paşa, Aşağı Tuna boylarında yönetime geldiğinden, Tatar Kantemir'in bağımsızlığı imkânsız hâle gelmişti. Önlenemez mücadeleler sırasında zaferin Türklerden yana olacağı şüphe götürmezdi.

1632 yılında Tatarlar yine Lehistan'a akınlar düzenledi ve 1633 yılında yeni bir Kazak akını öngörülüyordu. Kantemir Mirza, Lehistan sınırını geçtikten sonra, dönüş yolunda Lehistan ordusunun saldırısına uğradı ve Tatarlar 4 Temmuz'da Ştefaneşti yakınlarındaki Cornul-lui-Sas'ta yenildiler. Abaza Paşa bu sefer Kantemir Mirza'nın tarafını tuttu, hatta 1621 yılında Genç Osman'a karşı Leh ordusunu yöneten (ve 1623 yılında iktidara gelen) Kral Ladislas'dan intikam alması için ona yetki bile verdi. Ruslar, bu sefer ateşi başarı ile körüklemişlerdi.

Eylül ayında Silistre Beylerbeyi'nin birlikleri Prens Matei'nin Eflak birlikleri ile birleşti ve Ekim ayı ortalarında Turla kenarında Kamaniçe önlerine geldi. Romenler tarafından sadece görünüşte desteklenerek, yakınlardaki Studeniec Kalesi'ni aldı ve İbrail'e geri döndü. Yılın sonlarına doğru İstanbul dolaylarında bulunan Leh elçisi, Serdar-ı Ekrem'in karargâhına gönderildi. İkinci bir elçi, Aleksander Trzebynski, huzura kabulü talep etmekte gecikince, Abaza Paşa daha erken davranarak, Leh elçisi 1 Mart 1634 tarihinde İstanbul'a gelmeden önce başkente vardı. Konuşmalar en yabancı ve en uygunsuz konulara getirildi ve Trzebinsky'ye verilen mektupta, Abaza Paşa'nın planladığı sefer yalanlanıyordu. Kısa bir süre sonra Abaza Paşa, sürgün olarak olmasa bile, bir mazul olarak sultanın gitmekte olduğu Edirne'ye çağrıldı . 2 Ağustos'ta boğdurulan Abaza Paşa'nın naaşı toprağa verildi. Abaza Paşa, azlinden önce Boğdan Prensi'ni hain olarak ortadan kaldırtmış ve onun yerine kurnaz Arnavut Vasile Lupu'yu getirmişti. Moise Movila, tıpkı daha önce Barnovvski'nin yaptığı gibi, Lehistan'a sığındı ve bir daha bu ülkeden çıkmadı.

Kaptan-ı Derya, Kazakları cezalandırmak üzere Karadeniz'e çıktı, ama vezirler bir yıl önce muharebede bulunan Koniecpolski'nin teklif ettiği barışı kabul ettiler. Ruslarla savaş sona erdikten sonra Tuna boylarının yeni seraskeri Murtaza Paşa, Hatman ile görüşmek üzere Tuna boylarındaki sınıra geldi. Ağustos ayı başlarında Yergöğü'nde Tuna Nehrini geçti. Bethlen'in halefi, 1631 yılında Divân-ı Hümâyûn tarafından tanınan ve Prens Matei tarafından desteklendiğinden, kendini Romen prenslerin hamisi olarak gören Georg Rakoçi, o güne kadar bağımsız hareket ettiği için, güvenliğinden endişe duyuyordu.

Şahin Giray, bu arada sultan adına Lehlerden sınır kalelerinin yok edilmesi, Tatarlara verilecek hediyelerin belirlenmesi ve Kazakların cezalandırılmasını talep etmek üzere Lehistan Meclisine gelmişti. Talepleri açıkça reddedildi ve meclis aksine savaş için gerekli kararları aldı. Ama Divân-ı Hümâyûn'a gönderilen mektuplar barışçıl bir üslupla yazılmıştı. Divân-ı Hümâyûn, bunun karşılığında Lehistan tarafından talep edildiği takdirde Kantemir Mirza'nın gücünü kırmayı vaat etti. Uzun ve zorlu geçen görüşmelerden sonra Şahin Giray nihayet Leh elçisi eşliğinde Ekim ayı başlarında İstanbul'a geldi ve bir ay sonra elçi olarak gönderilen Leh asilzâde onay mektupları ile geri döndü.

Kantemir Mirza, bir kez daha Bucak'tan aynldı ve 1635 yılında tekrar akınlarına başladı. Bundan rahatsız olan komşularının İstanbul'a ilettikleri şikâyetler boşuna idi, zira geçmişini inkâr edemiyordu. Leh dostu Canbek Giray Han'ın yerine geçen İnayet Giray Han hakkında Divân-ı Hümâyûn'a sık sık gönderdiği haberler, İnayet Giray Han'ın Kazakların müttefiki ve Osmanlı'nın düşmanı olduğu konusunda hiçbir şüphe bırakmıyordu, zira Kefe Beyini ve kadısını öldürtmüştü. Bucak Sancağinın Tatar Beyi böylece sultanın gözünde daha fazla itibar kazanıyordu. 1635 yılının Nisan ayında İstanbul'a gelen bir Leh elçinin tehditleri hiçbir etki bırakmadı, zira Kantemir'i Anadolu'ya gönderip, ona orada bir sancak verme vaadi kesinlikle ciddiye alınacak gibi değildi.

Türklerin, Erdel Prensliğine Stefan Bethlen veya Moses Szekely'yi getirme denemesi, Tımışvar Beylerbeyi'nin Szalonta'da uğradığı mağlubiyetten (3 Ekim), Erdellilerin Yanova'ya kadar ilerlemeleri ve Matei'nin müdahalesinden dolayı başarısız olduktan sonra, 1637 yılında Sultan IV. Murad'ın İran'dan yeni dönen ve Tuna boylarına gönderilen eniştesi Damad Kenan Paşa'nın yeni bir seferi bekleniyordu. İnayet Giray Han ordusu ile Kantemir Mirza'ya saldırdı ve Mart ayında yenilen Kantemir, Dobruca'ya geri çekildi. İnayet Giray Han, Varşova'da Leh Kralı ile ittifak kurup, zayıf iradeli entrikacı Vasile Luppu'nun (Kurt Vasil) elinden Boğdan'ı alıp, Lehistan'a vermeyi teklif etti. 23 Nisan'da Türklerin gözünden düşen Kantemir Mirza, mütevazı bir şekilde İstanbul'a geldi.

Kantemir'in yokluğunda yeğeni Selmanşah, İnayet Giray Han'ın kardeşleri ile bir olup, Bucak Sancağı'nı yöneten kalgayı (Hüsam Giray) ve nureddini (Saadet Giray) öldürdü. Cesetleri sultana gönderildi. İnayet Giray Han, kısa bir süre sonra azledildi. Selamet Giray'ın en büyük oğlu Bahadır, Tatarların başına getirildi. Azledilen İnayet Giray Han, Kantemir'e karşı başarılarını ve Hristiyanlarla kurduğundan şüphelendikleri ilişkilerini hayatı ile ödemek zorunda kaldı. Kısa bir süre sonra Kantemir'in oğlu bir cinayetten dolayı mahkemeye çıkartıldı ve yaşlı Kantemir, görünüşte Anadolu'da Karahisar Sancakbeyliği'ne getirildi ve Sultan IV. Murad'ın huzuruna çıkartıldıktan sonra Üsküdar'da idam edildi. Kantemir'in ezeli düşmanları olan ve çarın hizmetine giren Kazaklar, onun ölümünü Azak'ın fethi ve Leh dostlarının Bucak'a yaptıkları akınlarla kutladılar.

Eski Vezir Mehmed Paşa, Tuna boylarındaki yönetimi ve uzun süren Tatar isyanlarının son izlerini silme görevini devraldı. Romen prensleri, birliklerini yaşlı ve tecrübeli paşanın birlikleri ile birleştirdiler ve ordu İsmail'den Akkirman'a hareket etti. Yeni Rumeli Beylerbeyi Arslan Paşazade Ali Paşa, bu fırsatta Hristiyan vasal devletlerin güvensiz yöneticilerini azletmek üzere birlikleri ile buraya geldi. Mehmed Paşa ise Bucak Sancağının "temizlenmesi" ile yetindi. Tatarlann yedi lideri, özür dilemek üzere paşanın huzuruna gelmek zorunda kaldı ve Kırım'a götürüldüler. Selmanşah ve Orak, Lehistan'a kaçtılar. Leh Hatman bu trajik sonu sevinerek izlemişti. Nihayet "Lehistan Devleti'ne bir zamanlar bu kadar zarar veren herkes ortadan kalkmıştı".

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir