Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hristiyan Ahalinin Hoşnutsuzluğu ve Fesadı, Yeni Haçlı Sefer

Venedik, Fransa, İspanya, Lehistan ve Avusturya ile İlişkiler

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Hristiyan Ahalinin Hoşnutsuzluğu ve Fesadı, Yeni Haçlı Sefer

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 04:02

VENEDİK, FRANSA, İSPANYA, LEHİSTAN VE AVUSTURYA İLE İLİŞKİLER. HRİSTİYAN AHALİNİN HOŞNUTSUZLUĞU VE FESADI.
YENİ HAÇLI SEFERİ PROJELERİ


1583 yılında yüksek mevkideki bir memur: "Gavurlar, İran savaşı sebebi ile baş kaldırıyorlar, ama savaş bir gün sona erecek. O zaman sultanın gücünü görecekler", demişti1. Bu tehdit sadece bir övünme idi, zira Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'da bir savaşa hazırlıklı değildi ve sultan, ne batıda "Frenklerin" ülkesinde, ne de doğuda "Kızılbaşların" ülkesinde savaşmaya niyetli değildi.

Venedikliler, Kıbns savaşında doğudaki ticari menfaatleri için "sultanı el üstünde tutmak" zorunda olduklarını anlamışlardı . Koca Sinan Paşa, Korfu'ya bir saldın düzenlemek; Ferhad Paşa devlete Kotor'u; diğer vezirler de önemli bir yer tutan Zara'yı veya Novigrad'ı ve Cığalazâde Sinan Paşa "Takımadaların feneri" olan Çuha Adası'nı kazandırmak istiyorlardı . Ayrıca Uskoklar da Osmanlı toprağındaki eşkıyalıklarına devam ediyorlardı ve Pastroviç klanı meselesi Venedik-Türk ilişkilerinde bir krize sebep olmuştu. Yine de her iki tarafın tutumuna bakılırsa savaşın çıkması muhtemel görünmüyordu. Venedik'in doğudaki ticareti, Yahudilerin Doğu Akdeniz'deki faaliyetlerini gittikçe genişletmelerinden dolayı oldukça gerilemişti, özellikle yün ve kumaş ticareti eskisi kadar gelir getirmiyordu. Ama Venedik cam ve kâğıt ürünlerine hâlâ büyük bir talep vardı ve Venedikliler büyük ve kalabalık şehirleri için Osmanlı'ya ait yerlerden ithal edilen buğdaya ihtiyaç duyuyorlardı.

Bu yüzden Venedik Balyosu her zamanki gibi yanında büyük bir toplulukla sultanın huzuruna çıkıyordu ve şahinler veya başka hediyeler getiriyordu. Raporlarında ise daha sonra Türklerin cüretkarlıkları hakkında şikâyette bulunuyordu, zira ölüm veya başka küçük düşürücü tehditlerle karşılaşmıştı. Balyoslar, bir süredir biraz Türkçe de alılıyorlardı ve Venedik Türkçe dersi almak üzere genç adamları hocalara gönderiyordu.
Kahire, Halep ve Sakız Adası'nda yine Venedik konsolosları vardı .

En azından kısa süre için Akdeniz'de İspanyollara karşı yürütülen deniz savaşında kendini kanıtlamış olan Fransa'nın nüfuzu oldukça zayıflamıştı. "Türkler", diyor bir Fransız elçi, "ne düşmana, ne de dosta değer vermeyecek kadar küstah, kibirli ve kör oldular ". Fransa'nın Doğu Akdeniz'de aktif bir ticaret yapması imkânsız hâle gelmişti. Sadece Halep'te yıllık 80-100 bin arası bir gelir elde ediliyordu. Bir mercan şirketi Cenevizli rakiplerine karşı dayanamadı ve Cezayir, Tunus ve Trablusgarb konsoloslarının fazla işi yoktu.

Fransa Kralı'nın temsilcileri şimdi de hediyeler, saatler, kadın sultanlar için makyaj malzemeleri, aynalar, yelpazeler, vs. getiriyorlardı, ama talepleri çok yüksekti: İstanbul'da imtiyaz hakları, doğudaki Latin kilisesi üzerinde egemenlik haklarının tanınması, elçiler tarafından tespit edilen esirlerin serbest bırakılması, buğday ihracatında öncelik hakkı ve Eflak tahtına Fransa Kralı'mn da kabul edebileceği bir adayın tayin edilmesi. Bu aday, III. Henri'nin himayesi altında uzun bir süre Paris'teki sarayda kalan Petru Cercel idi . Fransızlar ayrıca yüksek mevkideki Türklerle konuşurken oldukça heyecanlı, ama yine de meydan okuyarak davranıyorlardı. Sokollu Mehmed Paşa bir gün Acqs Piskoposu'nu "ne ve kiminle konuştuğunu" unutmaması gerektiği yönünde uyardığında, piskopos ona "Bir köle ile" diye cevap vermişti. Veziriazam sessiz kalmıştı, ama bu hakareti asla unutmadı.

Fransa'nın prestijine en fazla zarar veren, sadece kralın Türk elçilerini resmen kabul etmekten çekinmesi değil - elçi Mahmud'un 1570 yılında gelmesi rahatsızlık vermişti - çeşitli elçilerin ve cüretkâr planlayıcıların din kavgaları sırasında dikkatli Osmanlı devlet adamlarına yapılan tuhaf tekliflerdi. Bir seferinde 200 Türk gemisinin Aigues-Mortes sularında Fransız Hugenotlar ile birleşip İspanyollara karşı savaşmalan talep edilmiş başka bir zaman Anjou Dükü Türk ordusunu İtalya'ya karşı savaşa götürmeyi teklif etmiş, ya da Valoislerin İspanyol rakibi II. Phillip'e karşı kullanılmak üzere Cezayir'de bir krallık istemişti . Fransa Kralı, yeni Erdel Beyi Stefan Bathori için Reiux hanedanından "var olan en ahlaklı ve güzel kadınlardan biri olan" Matmazel de Chasteauneuf şahsında uygun bir gelin adayı teklif etmişti. Eski Yagellon hanedanının yok olmaya yüz tuttuğu bu dönemlerde Lehistan'da Fransa Kralı'mn kardeşi Henri'yi tahta oturtmak için her türlü çaba gösteriliyordu ve en azında bu plan gerçekleştirilebildi.

Kıbns Savaşı sırasında Uluç Ali Reis, Tunus Şehri'ni ele geçirmişti . Cezayir'e disiplinli birlikler yerine daha çok ele avuca sığmaz bir savaşçı sınıfı olarak hareket eden yeniçeriler yerleştirilmişti. Uluç Ali Reis'in yetiştirmesi Hasan Reis 1577 yılında bunların başına getirildi. Berberiler kaderlerine boyun eğmişlerdi. 1580 yılında son ayaklanmaları da bastırıldı . Kısa bir süre sonra komşu Fas'ın Şerifi de Osmanlı hakimiyetini tanıdı ve elçileri, aralarında fildişinden iskemlelerin de bulunduğu hediyelerin yanı sıra 5 bin altın vergiyi getirmek üzere istanbul'a geldi . Burada ispanyolların nüfuzu tamamen yok edilmişti ve bu sayede İspanyollar ile yeni anlaşmazlıkların çıkması da engellenmişti.

Kadırgalarıyla, korsanlıkta gösterdikleri başanlardan dolayı sultanın öfkesini kabartan Floransalılar, 1578 yılında banş yaptılar. Bongianni Gianfigliazzi aralarında atlar, kristal kupalar, mermer masalar, Ceneviz şekerlemeleri ve büyük, geniş ve kapsamlı bir dünya haritasının da bulunduğu birçok hediye getirdi.

Dolaylı ticarî çıkarlardan çok, doğrudan İspanya ile ilgili anlaşmazlıklardan dolayı Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında ilk bağlantılar bu dönemlerde başladı. Sokollu Mehmed Paşa 1579 yılında Kraliçe Elizabeth hakkında bildiği, sadece "kraliçenin yaşlı ve bir Rafızî olduğu" idi . Kraliçeyle papanın izdivacı, sadece tehdid altındaki vicdanları selâmete kavuşturabilirdi. Sadece birkaç gemi Fransa bayrağı altında Doğu Akdeniz'e geliyordu . Birkaç ingiliz atı ile Eflak'tan geçiyordu ve Eflak Prensi Aksak Petru bu güne kadar görmediği bu yabancılara ülkesinde at satın alma izni verdi . Sokollu Mehmed Paşa ayrıca ingiltere ile 35 maddelik bir kapitülasyon imzalamak istedi, ama Ekim ayının sonunda Fransızların entrikaları sebebi ile böyle bir antlaşma gerçekleşmedi . Metal, demir ve değerli madenlerden hediyelerle gelen Harborne ancak uzun süren ısrarlar sonucunda 1580 yılında sürekli İngiliz temsilcisi olarak İstanbul'da kalabildi. Ancak 13 Mayıs 1580 tarihli onay mektupları kısa bir süre sonra Fransızların ısrarları üzerine geri alındı. Harborne tekrar İstanbul'a geldi ve bu sefer güçlü hamiler buldu. 1582 yılında İngiltere kraliçesi tarafından sultana ve Sokollu Mehmed Paşa'ya yazılmış mektuplar sundu. Yeni elçiyi taşıyan İngiliz gemisi, top ateşleri altında İstanbul'a geldi. 3 Mayıs 1583 yılında Sultan tarafından kabul edildi ve Dostluk ve Ticaret Antlaşması (kapitülasyon) yenilendi. Cığalazâde Sinan Paşa İngiliz elçi ile birbirine düşman da olsa - veziriazamın önünde birbirlerini girmişlerdi - Harborne 1588 yılına kadar İngiltere adına tanınmış temsilcisi olarak kaldı .

Türkler 1576 yılının Mayıs ayında "Lehistan Devleti'ndeki halkların, padişahın gölgesi ve koruması altında barış içinde ve düşmanlarına karşı güvende yaşadıklarını" ve Leh soylularının "diğer beylerden" hiçbir farkı olmadığını iddia ederek, İmparatoru Lehistan tahtı ile uğraşmaktan vazgeçirdiler . Divân-ı Hümâyûn'un Yagellon hanedanının eskiden şanlı devletine karşı politikası bu sözlerde saklı idi.

1569 yılında Sokollu Mehmed Paşa, İran'a daha rahat geçebilmek için Volga Nehri'nin Don Nehri ile birleştirilmesi için bir proje hazırladı . Rus birlikleri, kanal işleri ve denetiminden sorumlu yeniçerileri ve akıncıları geri püskürttükleri için bu proje hiçbir zaman gerçekleşmedi ve Azak'da savaş için depolanan mühimmat ve erzaklar sonbaharda bir yangında heba oldu . Kazan ve Astrahan, barış antlaşması derhal yenilenen (1570) Rus Çarı'nın elinde kaldı.

1572 yılında, saltanatı sırasında Osmanlıların zayıflamış Lehistan'ı rahat bıraktıkları Kral Sigismund August hayata veda etti. Bunun üzerine kurulan geçici hükümet sırasında zayıflayan devleti, talepler ve istekler, Leh elçilerine uygulanan tedbirler ve sultanın vasallarına gönderilen mektuplar ile küçük düşürmeye başladılar. Daha Kral Sigismund August zamanında, Aleksandru Lapuşneanu'nun küçük oğlu Boğdan, asil bir Leh hanedanından kendisine eş olarak bir prenses aramak üzere sınırı geçtiğinde ve Leh ileri gelenlerinden biri ile yaptığı kavga sırasında yaralanıp, esir alındığında Osmanlı Sultanı, "kaçak" Boğdan'ın yerine babası yaşlı Boğdan'ın başka bir oğlu olduğu söylenen birini tayin etti ve Aleksandru Lapuşneanu'un her iki oğlunun (1572) da Boğdan'ın Miliecki ve Lehlerin desteği ile Boğdan topraklarına saldırdığı gerekçesi ile teslim edilmesini talep etti . Boğdan meselesi Lehistan'ın olumsuz cevabı ile çözülmeden kaldı.

Vezirler, İstanbul'daki Leh elçilerine aşağılayıcı bir biçimde davranırken, dost ülke Fransa'ya bir kralı tavsiye etmeye, ya da en azından Osmanlı'nın kabul edemeyeceği bir adayı tahta getirmelerini engellemeye çalışıyorlardı. Sokollu Mehmed Paşa, Ortodoks Prens Konstantin'i Ostrog Palatin'i olarak tercih ediyordu. Bu prensin sultana vergi ödeyeceğini ve sürekli bir tehlike olan Tatar Hanı için 30 bin altın değerinde bir hediye umuyorlardı . Ancak Fransızlar Valois Dükü Henri'nin seçilmesini ısrarla istediklerinde, Divân-ı Hümâyûn Fransızların Boğdan ve Eflak'ın Lehistan ile birleşmesi, Tatarların hizmetlerinden vazgeçilmesi, vs. gibi kabul edilemez ve fantastik tekliflerini görüşmelerden çıkarttılar40, ama Sokollu Mehmed Paşa devletin ileri gelenlerini Fransız taht varisi lehine etkilemeyi kabul etti. Sultan III. Murad, "kendi aralarından Lehistan tacı için uygun bir aday bulamadıkları için" bir Fransız adayın tahta geçirilmek üzere seçildiğini öğrenince, Leh vasallarını bu karardan dolayı tebrik etti.

Kral Henri, ailesinin hırslan ve fantastik planlara eğilimine rağmen, Osmanlılar için çok rahat bir komşu idi. Divân-ı Hümâyûn'un yeni para taleplerinden dolayı iyice çaresiz kalan Boğdan Prensi Ioan-Cel-Cumplit, yerine getirilen Aksak Petru lehine tahttan feragat etmek istemeyip, isyan bayrağını çektiğinde Lehistan sarayında hiçbir destekçi bulamadı. Sadece Nisovyalılar, Hatman Şvirşevşi komutasında Rusça "İvonia" dedikleri gözüpek Boğdan Prensi'ne yardıma geldiler. Asi prens bu cüretkâr atlılar ile Bender'den Tuna Nehri'ne kadar uzanan bölgenin tamamını talan etti ve Eflak'ta Vintila adında bir prensi tahta oturttu. Nihai muharebede Türklerin karşısına kendi ülkesinin Boyarları ile çıktığında ise Boyarlar onu terk ettiler ve Roscani'de yapılan muharebeye katıldıktan sonra Osmanlılara teslim olmak zorunda kaldı ve hayatını kaybetti.

Ancak eşi Maria, kayınpederi Lupea Huru ve hazinesi Lehler tarafından Osmanlılara teslim edilmedi (Haziran 1574).

Kısa bir süre sonra Kral Henri, Fransa tahtına cülûs etmek üzere Lehistan'dan ayrıldı. Yeni bir ara hükümet dönemi Divân-ı Hümâyûn'a Lehistan'a karşı tehditkâr bir müdahalenin kapılarını tekrar açtı.

Özi Nehri kenanndaki komutanlar ile Tatarlar arasındaki düşmanlıklar yeniden başlamıştı. Elçi Andreas Taranovski'nin İstanbul'da bulunduğu bir sırada Georg Jaslowiecki'nin Tatar Hanı'nın atlılarını yendiği, oğlunu esir aldığı ve birçok Tatarı öldürdüğü haberleri geldi.

Tatarların buna cevabı hanın dört oğlunun ve birçok yeğeninin eşliğinde 1575 yılı içerisinde Lehistan'a büyük bir akın oldu. Fransız Alençon Dükü'nün de katıldığı yeni taht mücadelesi sırasında Sokollu Mehmed Paşa önce son Yagellon'ın kız kardeşi ile evli bulunan İsveç Kralı'ndan yana oy kullandı. Turla Nehri'nin çizdiği Kazak-Leh sınırında Hristiyan eşkiyaların akınlarını engellemek üzere bir kale kuruldu. Tatarlar ve Lehler arasındaki çatışmalar devam ediyordu.

Divân-ı Hümâyûn, daha sonra ilk adayından vazgeçti ve daha uygun görülen, 1571 yılında ikinci ve son Zapolya, zayıf Yanoş Sigismund'un yerine geçen Erdel Voyvodası Stefan (İştvan) Bathori'yi desteklemeye başladı. 13 Mart 1575 tarihinde Sultan III. Murad, Lehistan'daki tüm asilzâdelere vasalını tavsiye ettiği bir mektup gönderdi. Yaz aylarında İstanbul'a gönderilen Kristoforos Dzierzek üzerinde aynı yönde etki yapıldı. Hatta Lehleri tavsiye ettikleri vasal tahta geçmediği takdirde, Tatar Hanı'nın büyük bir akını ile tehdit ettiler.

Bathori, Aralık ayında gerçekten de tahta çıkarıldı, ama ondan Divân-ı Hümâyûn'a tâbi bir vasallık ilişkisi bekleyenler kısa bir süre sonra hayal kırıklığına uğrayacaklardı. Tahta henüz yabancı olduğu sürece Türklere karşı hassas davranmaya çalıştı ve 1577 yılında Danzig'e doğru hareket etti, ama Kazakları krala bağlı bir hatman yönetiminde yeniden organize etmesine rağmen , iktidara geldikten birkaç ay sonra Boğdan'a yaptıkları bir akını engelleyemedi.

Önce Tatarlar, Varşova'ya kadar her yeri talan ettiler (Mart 1577) ve İstanbul'daki köle tüccarlan için çok sayıda esir aldılar. Daha sonra, tam da Divân-ı Hümâyûn'da her yıl buraya hediye olarak gönderilecek değerli samur kürklerden bahsedilip, Sultan III. Murad ile yeni bir antlaşma görüşülüp karara bağlanırken, Aksak Petru'nun prensliğine akın ettiler ve yeni ortaya çıkan düzmece bir Yanoş'u tahta geçirmek için harekete geçtiler (Haziran) ve birkaç hafta sonra yine bir düzmece Yanoş şansını denedi. İkinci kez geldiğinde "gerçek mirasçı" olarak tahtı ele geçirmeye başardı (Kasım). Başlarında yeni Leh Kralı'mn kardeşi Erdel Voyvodası Kristoforos'un bulunduğu Eflaklar ve Erdellilerden destek alarak Aksak Petru kısa bir süre sonra Boğdan'a geri döndü (1 Ocak 1578). Boğdan'a gönderilen Silistre ve İzmit sancakbeylerinin müdahalelerine
gerek kalmadı.

Stefan Bathori daha 1577 yılında Rus Çara karşı savaşmak üzere Türklerden, özellikle Tatar birlikleri olarak yardım istemişti, ama boşuna. Taranovski, yeni Han Mehmed Giray'ın huzuruna çıkıp, korktuğu bu komşusunun dostluğunu talep ettiğinde, zindana atıldı ve Markus Sobieski bu olayı şikâyet etmek üzere İstanbul'a gönderildi. Tatar Hanı 1576 yılında Moskova Knezi'ne karşı muharebede yenilmişti, ama şimdi Lehistan'ın bu iki baş düşmanı arasında bir antlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya istinaden Tatarlar komşu Leh eyaletlerinde, özellikle Ostrog Palantini, Prens Konstantin'e ait olan Podolya'ya akın edebileceklerdi. Tatar Hanı sadece her zamanki gibi her yıl gönderilecek hediye yün giysileri değil, Sigismund August'un ölümünden sonra geriye dönük olarak yapılmayan tüm teslimatları da istiyordum.

Ahmed Çavuş tekrar Divân-ı Hümâyûn'a gelip, onaylanan antlaşma ile birlikte yapılan saldırı için Yanoş Podkova'nın mazeretlerini de beraberinde getirdiğinde Özi kahramanları [Kazaklar], bu sefer Aleksandru adında düzmece bir taht varisini tahta geçirmek üzere yine Boğdan'da idi. Sokollu Mehmed Paşa'nın öfkesi o kadar büyüktü ki, yabancı bir elçinin karşısında tüm nezaket kurallarını unuttu ve: "Tatar Hanı'na lanet olsun!

Neden kralı bütün beyleri ile birlikte esir alma fırsatını kaçırdı ki? ", dedi. Lehler, sanki iki yıl içinde 700 bin koyun çalan ve yeni sınır kalesi İslâm Kerman'ı tahrip eden Nisovyalılardan ve Boğdan'daki karışıklıklar için intikam alır gibi, savaşla tehdit edildiler58. Lehistan'daki "köle" nihayet efendisinin öfkesini hissedecekti.

Aleksandru, Erdellilere yenildi ve hainlerin çarptırıldığı ölüm cezasının infazı için İstanbul'a gönderildi. Bitmek bilmeyen para hırsı yüzünden Romen topraklarındaki karışıklıklara sebep olan Mihail Kantakuzenos boğduruldu. Bathori, Türkleri iyi niyetine ikna etmeye çalıştı: Kazak Hatmam uzaklaştırdı ve yönetimindeki bazı isyancıları idam ettirdi. Ama hem kendi onuru, hem de devletin onuru için büyük bir kurban daha vermesi gerekti: 16 Haziran'da herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan cesur Yanoş Podkova, Livov'da bir çavuşun gözleri önünde, meydanda idam edildi. Son sözleri idamı seyreden herkesin uzun süre daha hatırında kaldı: "Sevgili insanlar, neden başımı keseceklerini biliyor musunuz? Çünkü kılıcımı Türklerin kanı ile ıslattım ve hem sizin, hem de tüm Hristiyanlann düşmanına karşı defalarca hayatımı tehlikeye attım".

Uyarı niteliğindeki bu idama rağmen kısa bir süre sonra Boğdan'ın kardeşi Petru Lapuşneanu, Podkova'nın oğlu Konstantin ve Stefan Lacusta'nın oğlu diğer Konstantin gibi başka Boğdanlı prensler etraflarına Kazakları toplayıp, tekrar "yabancıların" eline düşen "miraslarını" geri almaya çalıştılar. Türkler, bir kez daha Lehistan'daki çaresiz vasalı tahttan indireceklerini açıkça beyan ettiler. 1579 yılının tamamı boyunca Kazaklar Boğdan'da kaldılar. Ama acilen İstanbul'a giden Taranovski bir kez daha Türklerin öfkesini dindirmeyi başardı. Ayrıca 30 bin taler değerinde bir haraç almış olan Tatarların Ruslara karşı destek vereceklerini umuyordu . Ama bu talebi geri çevrildi ve Aksak Petru'nun (sonbahar 1579) tahttan indirilmesi ve Petru Raresin gayri meşru oğlu olan Saksonyalı Yanku'nun tahta getirilmesi Ozi Nehri'nin Uskokları olan Kazakların akınlarını sona erdirdi. Sokollu Mehmed Paşa'nın ölümü, özellikle de Koca Sinan Paşa'nın veziriazamlığa getirilmesiyle Türkler ile Lehler arasındaki anlaşmazlıklar daha da büyüdü. 1581 yılında ölen Kristoforos Bathori'nin ve yerine seçilen henüz reşit olmayan oğlu Sigismund'un yerine Erdel Prensliğine maceraperest Paul Markhazy'yi getirmek isteyen Erdel ileri gelenleri, Kral Stefan Bathori ve İstanbul'daki yöneticilerin arasının düzelmesine fazla katkıda bulunmadılar. Koca Sinan Paşa için Stefan Bathori Divân-ı Hümâyûn'u memnun etme çabalarına karşın, sadece ehlileştirilmesi gereken "kurnaz bir itti". Tatar Hanı, Kazakların esaretinden kralın eline geçen iki aile üyesinin serbest bırakılmasını talep etti. Yeni Boğdan Prensi de komşusuna düşmanlık besliyordu ve Lehistan'ın ticaretini mümkün olduğunca engelliyordu.

Bunun sonucunda sınırda bulunan Leh subaylar Boğdan'ın doğusunda çıkan bir ayaklanmaya destek verdiler ve daha sonra bu ayaklanmayı çıkartmakla suçlandılar. Leh elçi Dzierzek, Divân toplantısında Boğdan elçisi ile kavga etti. Sınır boylarına ilişkin çatışmalar, Giray hanedanından esirlerin serbest bırakılmasına rağmen devam etti, ama artık bu çatışmalar düşman akrabanın sarayına değil İstanbul'a taşınmıştı. Leh Kralı, Livov'da Divân-ı Hümâyûn tarafından azledilen Prens Yanku'nun başını kestirdi (Eylül 1582) ve itaatsizlik ve sadakatsizlikten dolayı teslim edilmesi istenen bu kaçağın idamının Divân-ı Hümâyûn'un öfkesini kabartmayacağından emin olabilirdi.

1583 yılında Bender'deki Türkler, Lehistan kıyılarında "köyler kurmak" için Özi Nehri'ni geçtiler. Kazaklar bu barış ihlalinin intikamını Akkirman'ı kuşatıp, oradaki beyi öldürerek ve Bender'i ele geçirmeye çalışarak aldılar. 15 bin kişiden oluşan bir Boğdan ordusu işgalcilerin karşısına çıktı ve sonbahara kadar Aksak Petru'nun askerleri muharebe için hazır beklediler.

Rumeli Beylerbeyi kuzeye yöneldi ve uzun bir süre Edirne'de kaldı. Yeni Leh elçi Podlodovski'nin Edime dolaylarında öldürüldüğü anlatılır. Podlodovski'nin ardından kısa bir süre sonra ikinci bir elçi (1584 yılı başlarında) kralının özürlerini iletmek üzere geldi. Yine bazı Kazak başları vuruldu ve 38 top bir çavuşa teslim edildi. Krakov'da ayrıca Özi kahramanlarının lideri Samuel Zborovski'nin de başı vuruldu.

Tatarlar aynı dönemde yine birçok esir aldıkları akınlarına başladılar65. Birkaç ay sonra Kazaklar hem Bender önlerinde, hem de Tatarların bölgesinde görüldüler. 1586 yılında Tatarlar intikamlarını aldılar: Bender bölgesi üçüncü kez Tatarların akınına uğradı. Kral Stefan Bathori işte böyle üzücü ve karışık şartlar altında 1587 yılında hayata gözlerini yumdu: Savaşı istememişti, ama barışı zorla elde etmeye de gücü yetmemişti .

Divân-ı Hümâyûn artık her zaman huzursuz, ama korkak Lehistan'a gerçek bir vasal devlet olarak davranma zamanının geldiğine inanıyordu. Önce Erdel'deki genç vasalı Sigismund'u tercih ediyor gibi görünürken, daha sonra kuzeni Kardinal Andreas Bathori'yi, gayri meşru birkaç Yagellon'ı veya bir süre için Lehistan'ın Ortodoks Kralı olmayı umut eden yaşlı Boğdan Prensi Aksak Petru'yu onayladı. Dzierzek, bu teklifleri ısrarla geri çevirdi ve Leh asilzâdelere karşı kullandığı tonla şikâyette bulundu. Tabii bu konuşmalar vezirleri hiç etkilemiyordu ve nihai karar, Lehlerin tahta hiçbir "Alman, İspanyol, İngiliz, Fransız veya Rus" seçmemeleri yönünde oldu, zira aksi takdirde yine Tatarlann akınına uğrayacaklardı.

Kazaklar her zamanki gibi hem Boğdan Prensi'nin topraklarında, hem de Bender Sancağı'na bağlı bölgelerde akma çıkıp, her yeri talan ederlerken, Lehler 22 Ağustos 1587 tarihinde kral seçimini yaptılar ve Zborovski'nin taraftarları tarafının tercih ettikleri aday olan Avusturya Arşidükü Maksimilyan'i kral seçtiler. Üç gün sonra azınlıkta kalan İsveç Kralı Sigismund Vasa'nın taraftarları ikinci bir toplantıda Sigismund Vasa'yı kral ilan ettiler. Kazaklar, çifte seçimi Özi Nehri kenarında Özi'ye ve Bender ile Akkirman bölgelerine yaptıkları akınlar, Tatar Dobrucasında Babadağ Şehri'nin ateşe verilmesi ve Yanoş Voda adında Boğdan tahtı üzerinde hak iddia eden yeni birini getirerek kutladılar. Niğbolu Sancakbeyi bu ısrarlı eşkıyaları cezalandırmak için Doğu sınırına gelmek zorunda kaldı.

Maksimilyan, bu arada Lehistan'da gücü eline geçirmeye çalıştı, ama 24 Ocak 1588 tarihinde, iyi bir komutan ve Kral Stefan'ın siyasetinin ve gelecek planlarının mirasçısı, ülkenin âlim, zengin ve güçlü adamlarından biri olan şansölye Johann Zamoyski, Maksimilyan'i Silezya'da esir almayı başardı ve Maksimilyan bir sonraki yılın Mart ayında Beuthen barış antlaşmasında tüm haklarından feragat etmek zorunda kaldı. Bu başarı Zamoyski'yi uzun bir süre Lehistan'ı yöneten adam hâline getirdi ve onun güçlü kahraman figürünün yanında çaresiz kukla Kral III. Sigismund tamamen kayboldu.

Zamoyski'nin yürüttüğü siyaset fetihlere doymayan Avusturya'ya direnmek, Erdel hanedanından gelen talepleri geri çevirmek, teorik olarak birer vasal devlet olan Boğdan ve Eflak prensliklerinin ilhakını mevcut tüm araçlarla sağlamak ve bu amaçla görkemli elçi toplulukları, sayısız değerli hediyeler ve nezaket ile Türklerin dostluğunu muhafaza etmekti.

Bu kurnazca planlanan ve ustalıkla gerçeğe dönüştürülen siyasi sisteme tek uymayanlar Kazaklardı. Neredeyse tamamen bağımsız ve herşeyden önce ehilleştirilemeyen savaşçı halk, varlığını saldırılar, akınlar ve taht üzerinde hak iddiasıyla ortaya çıkanları desteklemeyi ticaret hâline getimekle sürdürüyordu. Bu yüzden o güne kadar yürüttükleri faaliyetlere devam ettiler ve 1588-1589 yılları arasında sınır şehirleri Özi ve Koslov'u ateşe verdiler. Türkler ise ordu komutanı ve şansölye Zamoyski'nin tüm beyanlarına ve açıklamalarından bıkmışlardı ve bu meydan okumaya hakaretler ve tehditlerle cevap veriyorlardı. 3 Temmuz 1589 tarihinde Rumeli Beylerbeyi Haydar Paşa, Tuna boylarına doğru harekete geçti.

Haydar Paşa, Tatar Hanı ile birleşecekti, ama Türkler Bender'e vardıklarında han ganimet olarak aldığı binlerce esir ile birlikte dönüş yolunda idi. Bu yüzden Osmanlı ordusunun Sniatyn'e kadar ilerleyen öncü birlikleri geri dönmek zorunda kaldı. Kamaniçe'ye planlanan saldırı gerçekleşmedi ve Haydar Paşa Hotiı? karargâhında geri dönüş emrini verdi. Niğbolu Sancakbeyi'nin emrinde altı sancakbeyi Bender'de kaldılar. Haydar Paşa ise kış boyunca Silistre'de karargâh kurdu.

1590 yılının ilk günlerinde Paul Uchanski yeni Leh elçisi olarak İstanbul'a geldi. Türkler, 100 bin akçe vergi, Kazakların yok edilmesini ve Leh topraklarında iki sınır kalesi'nin kurulmasını talep ediyorlardı. Uchanski, görüşmeler sırasında öldü ve Kazakların yeni planları hakkında dedikodular ve daha sonra Kazakların yeni akınları ve verdikleri zararlar hakkındaki haberler savaşı yeniden başlatacakmış gibi görünüyordu. Ama Zamoyski, korkak Boğdanlı Petru, Rum asıllı olup, Mihail Kantakuzenos'tan çok farklı ve nüfuzlu bir adam olan Ban Yani, para alan birkaç yüksek makamlı Türk, artık Boğdan'da Boyar olarak faaliyet gösteren eski İspanya temsilcisi Bartolomeo Bruti ve ikinci İngiliz elçi Burton barışın tekrar sağlanması için ellerinden geleni yaptılar.

Haziran ayında şansölyenin kuzenlerinden bir Zamoyski ve Bruti İstanbul'da görüşmeleri tekrar başlattılar. Nakit ödenecek vergi yerine Türkler şimdi Kazakların elinden ölüme giden sayısız Müslüman için tazminat olarak yüz samur kürk istiyorlardı.

Bu temele dayanarak kısa bir süre içinde antlaşma sağlandı, ama Lehistan'daki iç karışıklıklar sebebi ile bu antlaşmanın onaylanması uzun sürdü. Dzierzek ve Bruti ancak Eylül ayında İstanbul'a gelebildiler ve bir sonraki yılın Ocak ayında Divân-ı Hümâyûn ile Lehistan arasındaki iyi ilişkiler nihayet tekrar kurulabildi.

1592 yılında Lehistan'ın vergisi 25 bin altın ve iki katı değerinde hediye olarak hesaplandı. En azından Tatarlar artık Lehistan yerine Rusların bölgesine akın yapmayı düşünüyorlardı ve Rus Çarı her zamanki haracını zamanında ödemediği takdirde anında bir akın düzenleniyordu .

Türkler, Lehistan ile savaşa hazırlıklı değildiler. Öncelikle "Leh beylerinin" birlikleri ile savaşa gitmek için yeterince tecrübeleri yoktu ve zenginliklerinden dolayı oldukça nüfuz sahibi olan Romen prensler, böyle bir savaşı hem masrafları, hem de tehlikesi sebebi ile istemiyorlardı. Rumeli Beylerbeyi Haydar Paşa'nın seferi sırasında yerlerine bir beylerbeyinin getirileceğinden endişe duymuşlardı ve sultanın, küçük oğlu Stefan'ı Müslümanlığa geçmeye zorlamaya çalışacağına inanan Aksak Petru, 1591 yılında Lehistan'a sığında ve üç yı£5 sonra burada öldü. Divân-ı Hümâyûn'un prensleri yeni sisteme istinaden ödedikleri altınların ağırlığına göre tayin etme alışkanlığından dolayı, prensler bu paraları Rumlardan, Ermenilerden veya zengin yeniçerilerden borç alıyorlardı. Bu parayı verenler, her yere ulaşabiliyordu ve her yerde dinleniyorlardı. Özellikle zengin yeniçeriler bir veziri devirebilecek, hatta sultanı bile öldürebilecek güçteydiler. Neticede parayı veren tüm bu şahıslar, serhad boylarında süregelen durumların aynen muhafaza edilmesinden yanaydılar, zira başarılı bir Türk-Leh savaşı şartları kendi aleyhlerine çevirebilirdi.

Divân-ı Hümâyûn'un Avusturya hanedanı ile ilişkileri ise tamamen farklı idi. Türklerin tamamı Viyana'daki krala karşı savaş istiyorlardı. Hiç kimsenin daha zayıf olan bu komşuya karşı düşmanlıkları engellemekten bir çıkarı yoktu ve sürekli güvensiz ve huzursuz Erdel ile asıl Macaristan'daki sınır çatışmaları her zaman bir savaş ilanı için yeterince malzeme sağlıyordu.

1570 yılı başlarında nüfuzlu Gaspar Bekes, Erdel elçisi olarak Maksimilyan ve Yanoş Sigismund Zapolya arasında nihai bir barış sağlamak üzere Viyana'ya gitmişti. Zapolya, Erdel ve dış eyaletlere sahip olacak, ancak bunun karşılığında kral ünvanından vazgeçecekti. Türkler tarafından kovulduğu takdirde ayrıca Şilezya'da sığınma hakkı tanındı ve Alman Kayser'in yeğeni ile evlilik vaat edildi. ErdeFin asilzâdeleri bu gizli barışı - ki Türkler bundan tabii ki haberdar oldular ve bir çavuş aracılığıyla vasallarına bir uyan gönderdiler - şüphe ile de olsa kabul ettiler.

Ama kısa bir süre sonra (Mart 1571) güçsüz Jan Sigismund (Stefan Yanoş) hayata veda etti ve hiç çocuğu olmadığı için bu prensliğin taht meselesi yine çözülmeden kaldı.

Hırslı Bekes'e karşılık olarak oylama başlamadan önce Osmanlı Sultam'nın bir emrinin okunduğu meclis, Erdel tahtına daha sonra Lehistan Kralı olacak olan Stefan Bathori'yi seçti (25 Mayıs) . Bu boşluğu fırsat bilerek Erdel'i işgal edeceğinden şüphelenilen Divân-ı Hümâyûn , vergi ödendikten sonra Boğdan ve Eflak için prenslik onuru olarak verilen kırmızı sancak ve kaftanları göndererek Bathori'yi onayladı. Bu onay ve onur nişaneleri 200 at ve birkaç deve ile seyahat eden görkemli bir elçi topluluğu tarafından getirildi . Çavuşa başka hediyelerin yanında 9 bin altın ve yanındakilere 6 bin altın bahşiş verildi . Yeni Erdel Prensi'ne daha sonra onay belgesi de gönderildi.

Maksimilyan, bu arada Fogaras Kalesi'nde hadiselerin sonuçlanmasını bekleyen Bekes'i Erdel Voyvodalığına getirmeye çalıştı, ama Macar beyleri hiç vakit kaybetmeden sının geçtiler ve küçük çatışmalar meydana geldi. 1573 yılında Zigetvar Sancakbeyi, Kanije'yi ateşe verdi ve talan etti. Divân-ı Hümâyûn ayrıca kendisini rahatsız eden Kalo Kalesi'nin yıkılm00asını talep etti . Herhangi bir savaş ilan edilmeden esir alınan Hristiyanların sayısı 1574 yılında 15 bin idi ve sınır boylarının masraflarının karşılanması için bir milyon dolayında altın harcanıyordu.

1573 yılında Almanların yeni elçisi David Ungnad barışın sekiz yıl daha uzatılmasını sağladı. Maksimilyan, Bekes'i desteklediğinden dolayı özürlerini iletmişti ve Budin Beylerbeyi'nin şikâyet ettiği kale komutanlarını uzaklaştırdı. 1574 yılı sonlarına doğru Tercüman Mahmud Bey barış antlaşması ile Prag'a gitti.

Türk elçi, Maksimilyan'in bu başkentinde hayata veda edecekti.

Bekes, Almanların teşviki ile Lehistan'daki ara hükümet sırasında Kosice'de birlikler topladı ve prensliği tekrar ele geçirmeyi denemek üzere Szekler'e de başvurdu. Ama Szent-Pal'de (Temmuz 1575) tamamen yenildi ve Almanların işgali altındaki Szathmar'a kaçmak zorunda kaldı . Türkler, barış ihlalinden dolayı şikâyette bulundular ve Almanlar yine hadiseler yüzünden istanbul'da özür dilediler . Ancak aynı zamanda babasından kalan barış andaşmasını devam ettimıek zorunda olmayan yeni bir sultan tahta cülûs ettiği için, Budin Beylerbeyi Sokollu Hasan Paşa ve Bosna Beylerbeyi Ferhad Paşa Almanların bölgelerinde istedikleri gibi akına çıktılar. Birçok köy ateşe verildi ve Macaristan'dan birçok köle alındı . Auersperg Dükü, oğlunun esir alındığı muharebede hayatını kaybetti. İstanbul'daki Alman temsilci, babasının başının İstanbul sokaklarında nasıl dolaştırıldığın seyretmek ve halkın sevinç nidalarını dinlemek zorunda kaldı. Oğul için Divân-ı Hümâyûn 80 bin altın istiyordu. Macaristan'daki akınlara katılan Türklerin sayısı yaklaşık 4 bin idi. 22 Kasım 1575 tarihinde yeni Sultan III. Murad tarafından onaylanan barış antlaşmasında Almanlar Kallo Kalesi'ni yıkma taahhüdünde bulundular . Her zamanki 9 bin talerin yanı sıra Sokollu Mehmed Paşa'ya bundan böyle de barışın muhafaza edilmesine yardımcı olması için ayrıca 1.200 altın verildi ve Sokollu Mehmed Paşa gerçekten de Macaristan'daki Habsburg hakimiyetine karşı ayaklanma çıkarma planından vazgeçti.

Lehistan tahtı için yeni bir Alman adayının belirlenmesi barış ihlali sayılmıyordu, ama bir çavuş Viyana'ya gelerek kaysere, Lehistan'ın yaklaşık "130 yıldır" Osmanlı'ya ait olduğunu ve bir Habsburglunun kral olarak kabul edilemez olduğunu hatırlattı. Alman temsilciden raporlarını tetkik edilmek üzere göndermesi istendi ve temsilci, bu aşağılayıcı şarta boyun eğmek zorunda kaldı . Sınır boylarındaki anlaşmazlıklar aynen
sürüyordu, ama Kayser Rudolf 1 Ocak 1577 yılında barışın yeniden onaylanmasını sağlayabildi.

Sonraki yıllarda bu sefer Almanlar birkaç kalenin yıkılmasını ve birkaç kalenin de geri verilmesini talep ettiler. Sınır boylarındaki beyler her zamanki gibi kendi çıkarlarını düşünüyorlardı ve Eğri'de bir Alman kalesi inşa edildi.

1579 yılında bu güvensiz barışın sanki sonu gelmişti. Arşidük Kari, Boşnaklara karşı düşmanlıkları başlattı, birkaç kaleyi işgal etti ve sının sağlamlaştırdı. Yardıma gelen Zigetvar Beyi Ali Paşa yenildi.

Rumeli Beylerbeyi Sofya'ya geldi ve Hırvatistan'a saldırmak üzere hazırlıklar yapmaya başladı . 1580 yılında tekrar kuzeye yöneldi. Aynı yıl içinde Arşidük Kari, daha sonra bu görevden alınan Budin Beylerbeyi ile karşı karşıya geldi. Serhad boylarının komutanı muharebe sırasında öldü. Sultanın Macaristan'a karşı Serdar-ı Ekrem olarak Kanijeli Siyavuş Paşa'yı atayacağı söylentileri dolaşmaya başladı. Türkler, Solnuk'tan kovuldu ve Pojega Sancakbeyi İskender Bey öldürüldü.

1585 yılında sınır savaşlan yine devam ediyordu. Turn Kontu Boşnakları gözetim altında tutuyordu . Bu gibi hakaretlerin intikamını mutlaka alacak olan Ferhad Paşa, 1589 yılında cimriliği sebebi ile öfkelerini kabarttığı kendi askerleri tarafından öldürüldü ve neredeyse her yıl Zigetvar'daki Türkler ve Budin Beylerbeyliği'nin diğer kaleleri ile kayserin tarafındaki Macar asilzadeleri veya Hayduk reisleri ile çatışmalar çıkıyordu: 1585 yılında Zrinyi'nin Zigetvar Sancakbeyi Hasan ile çatışması; 1587 yılında kayser ordularının Balaton Gölü kenarında vergilerini ödememiş köylere saldırısı; Kopan'ın ele geçirilmesi; Ferhad Paşa komutasındaki Budin Türklerinin eşkıyalara karşı zaferi; yeni Zigetvar Beyi'nin akınlan, ki Georg Zrinyi, Nadasdy ve Palffy tarafından geri püskürtüldü ve Mohaç Sancakbeyi bu sırada öldürüldü; 1588 yılında Budin Türklerinin Sikso'da itaat etmeyen halka saldırısı; komşu Hristiyan kale kıtalarına karşı mağlubiyetlerle ünlü Sikso Muharebesi daha sonra tekrar geri verilen Gestesy Kalesi'nin Sırp Voyvoda Radiç tarafından ele geçirilmesi, 1588 yılında Estergon'da bir çatışma . Ayrıca Iran savaşı devam ediyordu ve kayserin her yıl İstanbul'a gönderdiği 45 bin taler para ve 60 bin taler değerindeki hediyeler o dönemde o kadar değerli idi ki, bundan vazgeçilemezdi.

Savaşın tekrar çıkmasını tüm samimiyetiyle dileyen bir tek Koca Sinan Paşa idi . Konumunu iyice güçlendirip, İran'daki tehlike artık birlik ve para harcanmasını gerektirmediği anda eski planını gerçekleştirdi.

Ancak bu savaşı anlayabilmek için önce eyaletlerin durumu hakkında bilgi sahibi olmak ve Hristiyanların yavaş yavaş hareketlenmeye başladıklarının işaretlerini takip etmek gerekir.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Hristiyan Ahalinin Hoşnutsuzluğu ve Fesadı, Yeni Haçlı S

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 04:02

Marcantonio Barbaro, Kıbrıs'ı kaybettikten sonraki ruh hâli içinde:

"ilhak edilen tüm halklar Türklere düşmanca bir tutum içinde; özellikle de Batı'daki kesim", diye yazmıştı. Venedik Balyosu ise 1576 yılında "Eyaletlerde iyi memurlar olsa, bütün yükler rahatlıkla taşınabilirdi", demişti . işte yüzyılın sonlarına doğru maddi durumların kötüleşmesini hızlandıran ve çaresiz düşünce ve faaliyetler için zemin hazırlayan durumlar memurların sürekli değişmesi ve buna bağlı olarak şartların sürekli kötüleşmesi idi. Bu yüzden Hristiyanların İnebahtı zaferinden sonra besledikleri büyük umutlar - ki yakın gelecekteki genel bir ayaklanmadan söz ediliyordu ve bu ayaklanmanın önde igel en temsilcilerinden İstanbul ve Pera'da yaşayan 40 binden fazla Hristiyan halk" olacağına inanılıyordu - hiç de hayal ürünü değildi ve yavaş yavaş gerçeğe dönüşmeye başlıyordu .

Anadolu'da Hristiyan tebaa bütün önemini kaybetmişti. Açıkça "Anadolu'da çok az Hristiyan olduğu için artık doğru dürüst kiliseleri bile olmadığı ve en önemli yerlerin ya terk edilmiş, ya da Türkler tarafından iskan edildiğini" söyleyen Metropolit artık Anadolu'da oturmuyordu. Aksine genelde İstanbul'da yaşıyor, ya da patrikler için bağış toplamak üzere Tuna boylarında geziniyordu , tıpkı iznik metropoliti gibi . Bu beyanları dinleyen vaiz Gerlach, eskiden canlı olan bu bölgelerde artık sadece "bir yıl içinde tüketeceği kadar ekin eken tembel bir halk görüyordu"; Hristiyan köylüler çocuklarını saraya gönderebildikleri zaman seviniyorlardı.

Türk komşuları eski geleneksel tarzda sade ve uyum içinde hayvancılık, balıkçılık ve çiftçilik yaparak yaşıyorlardı. Osmanlı ordusuna sayısız asker gönderiyorlardı, ama bu askerlere Rumeli devşirmeleri kadar değer verilmiyordu.

Şehirlerde hâlâ birçok Rum vardı. Gerlach, Bursa'da Aziz Havariler Kilisesi'nde kalan bir Rum metropoli ile karşılaştı. Hristiyanların, özellikle ipek kumaşlar üreten ve satan bu önemli ticaret şehrinde her bin Hristiyan için, üç papazın yönetimi altında iki kiliseleri vardı . İznik'te üç kilise vardı: San Theodor, San Georg ve Pantokratorun kilisesi; bu kiliselere ait olan yerler 50 papaz barındırıyordu . Ulubad'ın Rum halkı sayıca daha büyüktü ve üç papazın yönetimi altında altı kilisesi vardı . Anadolu'nun diğer şehirleri hakkında ise bu gibi bilgiler ne yazık ki mevcut değil .

Suriye'de Şamlıların 1573 yılında İstanbul'daki Patrik vekilliğini devralan bir piskoposları vardı.

Antakya'nın Süryani Patriği, başkent ile çok nadir irtibat kuruyordu. Türkler tarafından birçok takibe maruz kalmıştı. Hatta papazlardan birinin Müslümanlar tarafından tanınmayan inancının üstünlüğünü göstermek için zehir aldığı bile söylenir . Yetmişli yıllarda bu yüksek ruhban makamında yaşlı Mihail oturuyordu. Rivayete göre yüz yaşın üzerinde idi ve muhtemelen Rum asıllı olmasına rağmen Arapça ve Suriye dilini konuşuyordu . 1583 yılında İstanbul'a gelip, ooğu'nun diğer üç patriği birlikte Eflak Prensi Petraşku'nun cenazesine katılmıştı . Halep, eski önemini Şam'dan daha iyi koruyabilmişti. Azledilen Romen prenslerin burada ara sıra bulunmaları oradaki Hristiyan toplumunun sosyal hayatına renk katıyordu . Şehirde yaşayan Süryaniler daha sonraları ayaklanmaya meyil gösterdiler ve Hasan Paşa 1598 yılında güçlü ve seçkin bir birlikle bu ayaklanmayı bastırmak zorunda kaldı . Yine de Süıyanilerin genel bir hoşnutsuzluğundan bahsedilemezdi. Ayrıca Şam'ın müdafaa kıtalarını oluşturan yeniçeriler çalışkan ve yiğit askerler olarak kabul ediliyorlardı.

Birçok keşişi barındıran beş Rum manastırın bulunduğu Kudüs'te ise Rum ruhban sınıfında zaman zaman ayaklanma kıvılcımları hissedilebiliyordu. 1570 yılına doğru Patrik Sofronios, Eflak tahtı üzerinde hak iddia eden Miloş aracılığıyla "dünyanın efendisi" olarak Alman Kayser'e başvurdu ve "İmparator Hazretlerinin Yunanistan'daki Hristiyanlara acımasını ve büyük bir güçle ... Türklere topraklarına saldırmasını ve yakıp yıkıp tahrip etmesini istirham etmekteydi. Zira Tanrının yardımı ile İmparator Hazretleri sadece İstanbul'da değil, kutsal Kudüs şehri ile birlikte tüm dünyaya hakim olacaktır" diyordu. Rum ruhbanları İspanya Kralı'ndan -yılda 6 bin altın kadar- Sicilya Kral vekilinin karısından ve papadan yardım alıyorlardı . San Sabbas Manastırı önemli gelirler elde ediyordu ve Boğdan'da Yaş'ta bir manastır kurulmuştu.

Sina Dağı daha o zamanlar o dönemden çok az bildiğimiz Aynaroz Dağı gibi büyük özgürlüklere sahipti. Keşişler zengin sermayelere sahiptiler, Romen prenslerin şantajla elde edilen servetlerini muhafaza ediyorlardı, yüksek faizlerle borç veriyorlardı ve II. Philipp ile Rusların Çarından yılda 500 altın ile destekleniyorlardı143. Gelecekteki kurtarıcıları olarak Alman Kayser'e de başvurmuşlardı.

Daha 1584 yılında Moskova'dan bir elçi İstanbul üzerinden Kudüs'e geldi145. Çarlar, Doğu'da yeni bir Ortodoks İmparatorluğu kurma hayalleri kurmaya başladılar, ya da en azından ileri görüşlü Venedikliler bunun böyle olduğunu tahmin ediyorlardı: "Türkler, Çarın da tıpkı Bulgaristan, Sırbistan, Bosna, Mora ve Yunanistan'daki halklar gibi Ortodoks inanca ait olduğu için endişe duyuyorlar. Bu halklar ona büyük saygı duyuyorlar. Hepsi silahlara sarılıp, Türklerin hakimiyetinden kurtulmak ve Çar'ın egemenliğini tanımak için ayaklanmaya hazır görünüyorlar". İstanbul Patriği Jeremias ise sadece Romen ülkelerini ziyaret etmekle kalmayıp, Moskova'ya da gitmiş ve büyük miktarda bağışlar toplayıp, 1589 yılında döndükten sonra İstanbul'da Rus kilisesi için beşinci bir Doğu Patrikliği kurmuştu . Başpiskopos Paleologos 1603 yılında Çarın tavsiye mektupları ile Prag'a gelmişti.

Mısır'da şantajlar gittikçe yayılıyor ve ağırlaşıyordu, zira gelen her paşa daha yüksek makamlara gelebilmek için yönetimine verilen bölgenin gelirlerini artırmak istiyordu. Kahire ayrıca savaş hazinesine de katkıda bulunmak ve başkente erzak göndermek zorunda idi. Fakir Fellah köylüleri ise ayaklanmayı düşünmüyorlardı. Binlerce yıl süren bir kölelik neticesinde körü körüne itaat etmek üzere yetiştirilmişlerdi.

Sadece Avrupa'daki savaşlarda da kullanılan eski Memlûk süvarileri baskı altında tutuldukları idareye karşı hoşnutsuzluklarını gösteriyorlardı: 1578 ve 1589 yıllarında ayaklandılar ve Mısır Beylerbeyi aylarca sarayından dışarı çıkamadı. Ama isyancılar bir süre sonra boyun eğmek zorunda kaldılar ve cüretkâr faaliyetleri için birçok aşağılayıcı tedbirlere maruz kaldılar . Ağır baskı kendini ülkenin her yerinde hissettiriyordu. Her yerde casuslar vardı . İstanbul'da sıkça görülen ve kentinde kimi zaman Radu Paisie gibi azledilen Romen prenslerine sığınma hakkı tanıyan İskenderiye Patriği'nin hiçbir otoritesi yoktu. Ona bağlı Rumlar Meletios Pegasve Cyrillus gibi daha sonraki patrikler altında da önemli bir rol oynamadılar. Ayrıca şehirdeki ticaret çöküşte idi ve Venedik konsolosu ile zaman zaman Fransa konsolosu da burada boşuna kalıyorlardı.

Andros, Değirmenlik, Nakşa, Paros adaları ile bunların İtalyan prenslerinin kaderi daha farklı idi. 16. yüzyılın ilk yıllarında İtalyan prensler henüz Venedik tarafından onaylanıyorlardı ve Venedik 1518 ve 1520 yılları arasında Paros beylerinin mirasını devralabileceğim bile ummuştu. Ama Barbaros Hayreddin Paşa 1537-1538 yıllarında Takımadalar'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını ortadan kaldırdı. Işkiros (Skiros), Işkapelos (Skopelos), İşkatos (Skiathos) adaları Türk beylerinin yönetimine verildi; Nakşa, Andros, Değirmenlik ve diğerleri vergi ödeyerek - Nakşa için 5 bin altın, Andros için 35 bin akçe - eski tarzda yönetimlerine devam etme iznini satın almak zorunda kaldılar. 1562 yılında örneğin Andros'ta bir Sommarippa ve Nakşa'da Jakob IV. Crispo hüküm sürüyorlardı. 1566 yılında ise Piyale Paşa onları da ortadan kaldırdı.

Boğdanlı "despot" Johann Basilikos, Sisam ve Paros "kontluklarının" kendi mirası olduğunu iddia ediyordu. Rum maceraperestten sonra burası Büyük Yahudi'nin [Josef NassiJ eline geçti ve Takımadalarının oluşturduğu birçok adayı bir araya toplayarak, kendine burada Hristiyan bir vekil tayin ettiği bir düklük oluşturmaya başardı. Dük Josef Nassi öldükten sonra Cığalazâde Sinan Paşa burasının timar olarak kendisine verilmesi için çaba gösterdi. 1579 yılında Fransız elçi Germigny ve Çavuş Süleyman Nakşa Düklüğü'nün tekrar kurulmasını talep ettiler. 1583 yılında Türkler, Takımadalar'da çıkan bir isyanı Mehmed Paşa komutasındaki askerlerle bastırmak zorunda kaldılar.

Hristiyan beylerin idaresi altında kısa süren bu özerklik genelde etkisiz kaldı ve ada sakinleri üzerinde ayaklanma ve öfkeyi canlandıracak hiçbir iz bırakmadı.

Sakız Adası'nda ise henüz eski asil Frenk aileler yaşıyordu ve Dominikenler küçük bir kilisede ayinlerini yapıyorlardı. Adanın başkentinde ise Osmanlılar neredeyse tüm haneleri ve zenginliklerini ele geçirmişlerdi. Piyale Paşa'nın burada 12 sarayı ve 32 bahçesi vardı. Adanın Rum sakinleri arasında özgür siyasi bir hayata dair hiçbir kıpırtı görülmüyordu .

Rodos, 16. yüzyılın sonralarına doğru zayıf, ama çoğunlukla Rumlardan oluşan bir nüfusa sahipti. Başkentte ise sadece Türkler ve Yahudi tüccarlar yaşıyordu. Rodos Beyi, Rodos Şövalyeleri'nin iyi durumda bulunan kalesinde oturuyordu. Rodos'un başkenti ayrıca Rum bir metropolitin kaldığı yerdi. Batılı tüccarlara San Jean kilisesi hizmet veriyordu. Boğdan ve Eflak prensleri felaket zamanlarında Rodos Kalesi'ne sık sık geliyorlardı. 1570 yılından sonra burada Boğdan Prensi'nin aynı isimdeki oğlu Petraşku ve Boğdan'ın sonraki prensi Yanku Sasul kalmışlardı. Burada edebiyat ve kaligrafi ile uğraşıyorlardı. Daha sonra Prens Mircea, Trablusşam'a gönderilmeden önce ailesi ile birlikte burada iki yıl kaldı . Rumlar, Rodos Şövalyeleri'nden daha fazla baskı altında tutulmadıkları hâlde Türklerin hakimiyetinden hoşnut değildiler. Kendilerini, Girit tarafından yapılan, ancak zamanında keşfedilip engellenen bir ayaklanmanın tahrikine kaptırdılar. Bu hadiseden sonra - daha yetmişli yıllarda - Rodos önlerinde gerek adayı, gerekse etraftaki suları denetim altında tutmak üzere sürekli yetmiş kadırga hazır bulunduruluyordu . Kıbrıs'taki yeniçeriler aynı dönemde Arap Ahmed Paşa'yı "öyle paralamışlardı ki, parçalarını toplamak zorunda kaldılar". Böyle bir örnek, Rumlar üzerinde ancak teşvik edici bir etki bırakabilirdi.

Filibe'den İstanbul'a kadar uzanan Trakya eyaletleri özel bir konuma sahiptiler. Bazı imtiyazlara sahiptiler ve imparatorluğun diğer bölgelerinden daha fazla esirgeniyorlardı. Yemyeşil topraklar buğday, mısır ve bazı yerlerde çeltik tarlaları ile bezenmişti. Filibe'nin kendisi ahşap ve kil evler, kirli sokaklar ve fakir olduğu kadar temizliğe önem vermeyen Bogomil Katolik Bulgarlardan oluşan ve sayıca Türklerden ve Rum, ya da Ragusalı
tüccarlardan çok daha fazla olan halkı ile tamamen bakımsız kalmış bir şehirdi.

En büyük huzursuzluk, İnebahtı Muharebesinden beri Mora'nın Rumları arasında görülüyordu, zira Venedik'e ihracatın yasaklanması ile gitgide daha fakirleşmeye başlamışlardı ve yeni bir Hristiyan geleceğini umut eden yabancı ajanlar ile kendi papazları ve keşişleri tarafından sürekli tahrik ediliyorlardı.

Morali bir piskoposun ihanet dolu planlarla İtalya'ya gittiği söyleniyordu. Aynca sürekli olarak Avusturya Prensi Don Juan'ın gönderdiği ajanlardan ve Selanik, Skarpanto ve Aynaroz Dağindaki keşişler ile yapılan antlaşmalardan; Osmanlı komutanlarının Hristiyanlara sergiledikleri dostane tutumlarından, Mainotlann, tıpkı 1568 yılında denetlenmelerini sağlamak için bir kalenin kurulduğu ayaklanma gibi bir isyan çıkartmaya niyetli olduklarından bahsediliyordu. Ayrıca Selanik Başpiskoposu'nun gelecekteki ayaklanmanın liderliğine seçildiği söylentileri dolaşıyordu . Tümü Rum asıllı olan Hristiyanlar 20 kilise ve 4 manastıra karşılık sadece 6 caminin bulunduğu Selanik; - 60 kiliseye karşılık sadece 2 caminin bulunduğu söylenen - Atina ve Korint gibi nüfusu yüksek şehirlerden destek almayı umuyorlardı.

Ama aşağı tabakanın ulusal bilinci henüz gelişmediği için böyle bir isyan meydana gelmedi. Sadece 1602 yılında, Türklerin Almanlarla savaş yaptığı dönemde Mora'nın Rumları ayaklandı. Liderleri Yenişehirli metropolit Dionisios İspanyollar ile işbirliği yaparak, Roma ve Napoli'den mektuplar göndererek Kayser Rudolf'u yardıma çağırmıştı. Kısa bir süre sonra "Yunanistan ve sonra da Avrupa'nın kalan kısımlarının" Türklerden arındırılmış olacağından emin görünüyordu.

Arnavutların papazları, genelde Rum asıllı olmalanna rağmen, aralarında Arnavut asıllı olanlar da vardı . Arnavut halkı eski cesaretini muhafaza etmişti, ama kanı devşirmeler ile Osmanlı İmparatorluğu'na karışmıştı. Kendi topraklarında kalan Arnavutlar, eski dönemlerdeki klanlar gibi birçok kabilelere bölünmüştü ve birbirleri ile sürekli savaş halindeydiler . Kıbrıs savaşı sırasında asi Arnavutlar Sopoto Kalesi'ni işgal ettiler, ama Rumeli Beylerbeyi kısa bir süre sonra kaleyi tekrar ellerinden aldı . Magosa'da Arnavutlar da savaşıyordu . 1580 yılından önce Hersekli bir Fransisken rahibi olan keşiş Domeniko Andreassi, Alman Kayser'e Balkanlarda Sırp Grdan Voyevod liderliğinde genel bir ayaklanma önermek üzere Batı'ya gelmişti.

Trebinye Piskoposu'nun ve İpek Patriği'nin bu planı kabul ettikleri söylenenler arasın dadır . Daha sonra Ohri Patriği Gabriel, yani "Bulgaristan'ın, Sırbistan'ın, Makedonya'nın, Arnavutluğun, Boğdan'ın ve Eflak'ın" patriği, istenen "18 bin Macar altını" tutarındaki yüksek vergiyi şikâyet etmek ve yardım istemek üzere Alman Kayseri'ni ve papayı ziyaret etti . 1595 yılına doğru Dukakinlerin halefleri tarafından tahrik edilen bazı Arnavutlar papaya gizli bir elçi grubu gönderip, Ülgünlü birinin önderliğinde genel bir ayaklanma ve İşkodra, Ülgün ve Akçahisar kalelerinin teslimini vaat ettiler ve bunun karşılığında silah, bir komutan ve 500 piyade talep ettiler. Bu konudaki görüşmeleri yapmak üzere Stefano Piskoposu görevlendirildi.

Yine Yanya'dan oranın piskoposu adına ve birkaç top isteyen Arnavutların temsilcisi olarak İspanya'ya Rum bir keşiş geldi . Kendisine Ohri Patriği Athanasios Risea diyordu ve "Tesalya, Epir ve Makedonya'daki tüm Hristiyanların" bu sırrı bildiklerini ve Yenişehir (Larissa), Naupakt ve Arta piskoposlarının kutsal kurtarma savaşını başlatmak için ondan sadece haber beklediklerini iddia ediyordu . Yanında yeğeni ve Pelagonya ve Pirlepe metropoliti Jeremias vardı . 1598 yılında ise "Ohri Başpiskoposu Nektarius" Moskova'ya gitti .

1596 yılında Arnavutlar silahlanıp, Sırplarla birleşerek önemli bir ticaret şehri olan Kiprovaç'ı ateşe verdiler . İşkodra'yı da İspanyol birliklerine teslim ettikleri söylenir . Çok daha sonraları, Akçahisar Piskoposu'nun Roma'da bulunduğu 1611 yılında Dalmaçyalı olup, İspanyol ajanı olarak Bosna'yı, Arnavutluk'u ve Makedonya'nın tamamını ayaklanmaya teşvik ettiği ile övünen Maltalı "Şövalye peder Francesco Antonio Bertuccio" adında bir maceraperest, Fransa Kralı ile Arnavutluk'un kurtarılmasına dair görüşmeler yapan "Pastroviçli Aleksander Cieco" adında birinden bahseder.

Toskana Dükü ve Papalığın Arnavutluk müfettişi Stefano Piskoposu Nikolas Topia da Bertuccio adında birindenı oscöz ederler . Aynı yıl bir Arnavut istanbul'a getirtilip, papaz cüppesi ile istanbul sokaklarında dolaştırıldı . Nihayet 1621 yılında Venedik'te Johann Andreas Angulas adında bir "Makedonya Prensi" ve "Drivasto ve Draç Dükü" ortaya Bulgarlar, "zavallı", ama "yarı vahşi" insanlar olarak, durumlarından çok fazla şikâyet etmeyerek sade şartlar altında yaşıyorlardı. "Köleliğe uygun bir halk", diyor Gerlach onların hakkında. "Dayak atmadan hiçbir şey yapmıyorlar ve ancak dayak yedikten sonra koşup, isteneni yerine getiriyorlar. Ama ondan önce yerlerinden bile kıpırdamıyorlar ." Bulgarların görevi Balkan Dağları'nda nöbet tutmak ve davullarla düşmanın gelişini bildirmekti. Köyler, dayanışma içinde barışın korunmasından sorumlu tutuluyorlardı .

Özgür Bulgar köylüler - Voynuklar - her yıl istanbul'a gelip, sultanın atlarını gezdiriyorlardı, odun kesiyorlardı, vs. Alçak tavanlı barakalarda yaşayan Bulgarlar gezginlerden çekinmiyorlardı ve onlara erzak satıyorlardı190. Bazı manastırlarda din dersleri veriliyordu. Sadece Rylo eski önemini kaybetmemişti. Sofya hâlâ çeşitli uluslara ve inançlara ait tüccarları barındıran büyük bir şehirdi. Osmanlılar buraya 13 cami yaptırmışlardı. Hristiyanlar ayinleri 14. yüzyıldan kalma eski kilisede yapılıyordu. Ayrıca San Nikolas, Santa Paraskeve, Santa Marina, Başmelek (Cebrail), Santa Kiryake, vs. kiliseleri vardı. Vaiz Gerlach'ın yetmişli yıllarda "ince ve nazik bir adam" olarak tanıdığı metropolit, 300 kilise ve iki kilise okula nezaret ediyordu .

Bulgar hiyerarşisinde neredeyse sadece Rumlar bulunuyordu. Bulgar köylüler hayatlarından memnun olup, insancıl bir sipahi ve adil bir paşaya sahip olmaktan başka bir şey talep etmezken; Sofya'nın ve birkaç başka ticaret şehrinin Hristiyan sakinleri Osmanlı İmparatorluğu'ndaki barışın muhafazasında işlerinin canlanması için bir garanti görürken, Rum ruhbanlar tıpkı Sina Dağı, Kudüs, İstanbul, Rodos, Selanik ve Arnavutluk'taki

soydaşları gibi, sadece uluslarının "zavallı" durumunu ve temizlikten yoksunluklarını ve gülünç giysilerinden, huzursuz ve dikkatsiz davranışlarından dolayı hor gördükleri Batinin "Latinlerinin" yardımına başvurmak zorunda kalsalar da Osmanlı Devletinin yakında çökeceğine dair kehanetleri düşünüyorlardı. Daha birine Lehistan ara hükümet döneminde Albert Laski'ye Bulgar papazlan, "birkaç birlik ile buraya geldiği ve İsa'nın haçını taşıyan bayrağı kaldırdığı takdirde, herkes hiçbir fark gözetmeden Türklere karşı ayaklanmaya hazır olacağına " dair teminat vermişlerdi. Eflak Prensi Aleksandru zamanında (1593 yılına kadar) bir grup asker Bulgaristan'a gitti ve sadece 60 kişiden oluşan güçlü bir grup, muhtemelen orada yaşayan insanların desteği ile ülkede serbestçe dolaşabildi194. Bir süre sonra Mihail Kantakuzenos'un yeğeni Tırnova Dionisius Ralli, Bulgaristan'ın ruhban sınıfı üzerinde önemli bir nüfuz kazandı ve Lofça, Rusçuk, Şumnu piskoposları ile Niğbolu'daki zengin toprak sahibi Teodor Ballina, Dinoisius ile ilk fırsatta Türklere karşı ayaklanmak üzere antlaşmaya vardılar. Niğbolu civarındaki Bulgarlar Rumların teşviki ile daha sonra Osmanlılara karşı silahlanan Erdel Prensi'ne başvurdular ve Balkanların hoşnut olmayan tüm diğer unsurları gibi asker ve bir komutan talep ettiler. Dionissius bu arada kendi taleplerini de bu mektuba eklemeyi unutmadı .

Bosna'da Ferhad Paşa'dan başlayarak, tüm paşalar ve beyler ülkenin acımasızca kanını emiyorlardı. Yine de Bosnalı Hristiyanlar, Türklerin Almanlarla savaşı sırasında hiçbir huzursuzluk göstermediler. 1597 yılı başlarında Gırdan Voyvod, sancakbeyinin karşısına Nikşiç ve Onogost'ta düşmanca bir tutumla çıktı. Gaçkopolye Muharebesinde Voyvod büyük bir mağlubiyet aldı ve Vidin Beyi Hadım Hafız Ahmed Paşa ile barış yapmak zorunda kaldı. 1605 yılının bahar aylarında, Prag'da, ona bu görevi verenler tarafından hazırlanan ayaklanma için bir lider talebinde bulunmak üzere bir Bosna elçisi bulunuyordu, ama görevi başarısız oldu.

Sırbistan, sanki tamamen sessiz kalacakmış gibi görünüyordu. Belgrad'da dört çarşıya dağılan Slav, Rum, Ragusa, Macar ve Yahudi asıllı birçok tüccar bir arada yaşıyordu. Kale iyi durumda idi ve büyük bir erzak deposu barındırıyordu. İçinde beş kilise bulunan tahkim edilmemiş Niş, Avrupalı ziyaretçilerin kitabeler ve eskiçağa ait izler aradıkları önemli bir ticaret merkezi idi. Osmanlılar, burada camiler, kervansaraylar, köprüler ve evler kurmuşlardı. Verancsics 1553 yılında bunların arasında Lukavitsa'da Küçük Bâli Bey'in evinden bahseder.

Sokollu Mehmed Paşa, eski Sırp kilise hiyerarşisini tekrar kurmuştu: İpek'teki patrikler Makarij, Antoni Gerasim, Sırp bölgesindeki kiliselerin tamamını yönetiyorlardı. Eflak ve Boğdan kiliseleri Patrik Niphon altında İstanbul'daki Patrik okulu ile yakın ilişki içinde bulunurken, prenslerin Kalvenizmi kabul etmiş olmalarından ötürü zor günler geçiren Erdel Romenlerinin henüz organize olmamış "doğru yoldan sapmamış" ve kilisesinin de yönetimini almışlardı. Opovo'daki okul ve San Nikolas Manastırindaki okul gittikçe daha fazla ziyaretçi akınına uğruyordu , ama "papazları Sırp köylüsü gibi giyiniyor ve dizlerine kadar çıplak dolaşıyordu." Belgrad Papazı Lazar ise daha önce bir boyacı idi.

Rumların hırsı gittikçe artsa ve Doğu Roma'nın Ortodoks İmparatorluğu'nun tekrar kurulmasını isteseler de, ne Sırbistan'da, ne de iyice fakirleşmiş ve nüfusunun büyük bir çoğunluğu İslâm dinine geçmiş, geriye kalanları ise eski Patarenizm inancına sadık kalmış olan Bosna'da hiçbir etkileri yoktu.

Ama Tuna, Sava ve Drava nehirlerinin diğer kıyısında, Osmanlı'nın eline çok daha sonraları geçen bambaşka bir Sırbistan vardı. Eskiden Macaristan hakimiyetindeki bu bölgede Sırp köylüleri çok daha serbest şartlar altında yaşıyorlardı. Yanova Şehri'nde 1590'lı yıllarda zaman zaman Lippa'da da kalan Teodor adında bir Vladika (Piskopos) vardı. Muhtemelen 15. yüzyılda kurulan Hodos Bodrog Manastın'nda keşişler yaşıyordu. Dokian gibi voyvodalar verimli köyleri yönetiyor ve emirlerinde ücreti karşılığında her davaya hizmet eden, ancak inanç ve özgürlük ve bütün Sırp şarkılarında lanetlenen kâfirlere karşı savaşmak, hayatlarının en büyük özlemi olan Hayduklar vardı. Ünlü Hayduk lideri Baba Novak, Orşova'da bir adadan geliyordu. Tımışvar'da Batı'daki Hristiyanlann büyük gücünü anlatan kurnaz Ragusalı ajanlar vardı. Burada, öfke ateşini tutuşturmak için tek bir kıvılcım yeterdi ve komşu Erdel Voyvodası bazıları tarafından geleceğin Sırp Kralı kabul ediliyordu.

Asıl Macaristan'ın Türk Eyaleti hakkında o dönemde yaşamış biri şöyle der:

"Ülke cennet gibi idi, ama şimdi üzüntü o kadar büyük ki, buna alışık olmayanın içi kan ağlar".

Şehirler bakımsız kalmıştı. Geçmişe ait birçok iz taşıyan Budin'de ticaret zamanla azalmış, iki cami ve zavallı hâldeki dükkânları ile Belgrad'ta rekabet bile edemiyordu. Yönetici sınıfı Almanların veya Erdel hakimiyetine giren Macarlar, ölü gibi sessiz kalıyorlardı. Venedikli bir elçi yanlış bir biçimde Macarların "Araf'ta bekleyen ruhlar gibi, onları Türklerin boyunduruğundan kurtaracak bir ışık aradıklarını" söylüyor . 1572 yılında Türklerin kovulacağım öngören ve zavallı Hristiyanlann saldırdıkları her kalenin nihayet ellerine düşeceğini garaOn1tiTeden "kara adam" Nagy Banyalı Karacsony veya Ladislas Szeks gibi vaizler çok ender görülüyorlardı . Bunun dışında ne fakir köylüler, ne de fakirleşmiş şehir sakinleri eski Hristiyan devlet yönetimini tekrar istediklerine dair hiçbir işarette bulunmuyorlardı. Aksine, bir yıl sonra Sava Nehri kenarındaki köylüler "Kral" Matyas Gubek yönetimi altında, Hristiyan Macar feodal beylerinin uranlığına bir son vermek üzere bir araya toplandılar . Türk bir Macaristan vardı, ama içinde yaşayan Macarlar, kökenini hatırlayan ve umut eden bir ulus olarak tarihin sayfalarından silinmişti.

Erdel, son 10 yıllarda barış içinde Osmanlı'nın gölgesinde yaşıyordu. Genç Zapolya'nın son yıllarına kadar kral ünvanını taşıyan Erdel Voyvodası veya Prensi, komşu Romen prenslerden daha asil olduğuna inanıyordu. Bunların resmi veya gizli elçilerini kabul ediyordu, Divân-ı Hümâyûn'da onlar adına nüfuzunu kullanıyordu ve İstanbul'dan artık doğrudan gönderilen vergi tahsildarlarına karşı Romen ayaklanmalarını bastırmak gerekiyorsa, Karpatlardan askerî birlikler gönderiyordu. Sakson şehirleri ve saraylar zamanı geldiğinde Suçava, Yaş veya Bükreş ve Tırgovişte'ye gönderebilecekleri taht müddeilerini barındırıyordu.

Bunlara rağmen Erdel de vergi ödüyordu ve Erdel Prensi bir süredir verginin artırılmasını bile kabul etmek zorunda kaldı, istanbul'daki güçlülere hediyeler gönderiyordu ve Stefan Bathori ücret karşılığında Inebahtı'da zarar gören Türk donanmasının tekrar kurulması için kenevir elyafı teslim ediyordu .

Temelde Boğdan ve Eflak prensleri ile güçlü, onurlu Macaristan Krallığinın bu sözde mirasçısı arasındaki tek fark, Erdel'deki prenslerin İstanbul'da paranın ve burada çıkarları olan Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve yeniçerilerin nüfuzu ile atanmayıp, sadece eski zamanlardan beri var olan asilzadeler sınıfı tarafından seçilmesi idi. Ama Kristoforos Bathori, İstanbul'dan onay işaretleri olarak kırmızı sancağı, altın kenarla kırmızı solak başlığını, kaftanları ve atları kabul etmek zorunda kaldı.

Zayıf karakterli oğlu Sigismund, Cizvit rahipleri tarafından özel bir eğitime tâbi tutulmamış olsa idi belki daha sakin bir hayat sürmüş ve zamanı için daha önemli bir rol oynamış olacaktı. Ama 16. yüzyılın ikinci yarısı, Hristiyan-Ortodoks Doğu'daki karşı reform hareketlerinin gittikçe daha fazla faaliyet gösterdiği ve şahsi çıkarlarla şan ve şöhret arandığı dönemlerdi. Cizvitler, Lehistan'a iyice yerleşmişlerdi ve Livov'daki merkezlerinde Lehistan'da yaşayıp, yarı yarıya kazanılmış sayılan Ruslar ve Romenler arasında çok güçlü bir propaganda yürütüyorlardı. Aksak Petru, Boğdan başkentinde pederlerin bir delegasyonunu saygıyla karşıladı; metropoliti Jorj (Georg) Movila Batı inancının doğruluğunu kabul etti; nüfuzlu Arnavut Bartolomeo Bruti Cizvit ve Fransisken rahiplerinin çalışmalarını etkili bir biçimde destekliyordu; prensliğin Sakson ve Macar halklarına Protestan veya Kalvinist inançlarından vazgeçmeleri için baskı yapılıyordu ve 1583 yılında Galiçya'da ilk Rus İncili yayınlandı ve böylece Roma inancını temel alan Slav din kuralları kitabının baskısı başladı . Eflak Prensi Aleksandru, Roma'daki kiliselere bağışlar yapıyordu ve haleflerinden biri olup, İtalyanca şiirler yazan ve Fransa Kralı III. Henri'nin himayesi altında bulunan Petru Cercel, Roma Kilisesi'nin en ateşli taraftarlarından biri kabul ediliyordu .

Bu yüzden Katolik Lehistan Kralı'nın yeğeninin Cizvitler tarafından yetiştirildiğine şaşmamak gerekir. Ona zamanın tüm görgü kurallarını öğretiyorlardı, ama en önemlisi ona kendi ideallerini aşılamaları idi: Eskiçağın kahramanlarına hayranlık duyup, kendini onlarla bir tutmak istiyorsa, dinin yayılması için çaba göstermek zorunda idi ve Türklerin adı bile onun gözlerinde kendi yaşındaki tüm prenslerin korkaklığının simgesi idi. Bir Aşil, Bir Büyük İskender gibi hayatını sadece tek bir esere adamak istiyordu ve bu ancak Doğu Avrupa'yı nefret beslediği Türklerin hakimiyetinden kurtarmak ve Doğu'daki gerçek imparatorluğun kurucusu olarak Osmanlı Sultaninin yerine geçmekle olabilirdi .

Tabii ki megalomanisine, gençliğine ve muvazene bozukluğuna rağmen Sigismund Bathori bile Erdel'in bu büyük eseri tek başına yaratacak güçte olmadığını biliyordu. Ama eskiçağın tarihi haklarına istinaden vasallar olarak gördüğü Romen prenslerinin yardımından emindi, zira Boğdan ve Eflak için her ay peşin istenen vergi artık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı ve bu eyaletler yeniçerilere, saraya, başkente, Divân-ı Hümâyûn'un ileri gelenlerine para ve Osmanlı ordusuna da ayrıca buğday, arpa, odun, yağ, bal, vs. göndermek zorunda idi.

Bunun önlenemez sonucu Tuna boylanmn gittikçe fakirleşmesi idi . Para işlerinde hiçbir bilgisi olmayan köylüler, tarlalarını yurt dışına yaptıkları ticaret sayesinde ellerine OnTaOkit para geçen Boyarlara satmak zorunda kalıyorlardı ve bununla birlikte özgürlüklerini de kaybediyorlardı . Bazılarında tek başına yüz kadar köy üzerinde hüküm süren bu asilzâdelerin zenginleşmesi ve güçlenmesi ile içlerinde "kâfirlerden" yaptıkları "acımasızlıklar" için intikam alma arzusu da gittikçe güçleniyordu. Daha yüksek vergi talebi ve genç oğlunun Müslümanlığa geçmeye zorlanması sebebi ile Lehistan'a ve buradan Avusturya'ya kaçan ve hayatının sonuna kadar bir zavallı olarak Bozen'de yaşayan Petru Skiopui örneğinde görüldüğü gibi, Romen prensler de İstanbul'daki Rumların isyancı ruhunu taşıyorlardı.

Aralarında en hareketlisi, babası Petraşku'nun tahtına nüfuzlu Ban Yani ve Andronikos Kantakuzenos sayesinde çıkan yeni Eflak Prensi Mihail idi (daha sonra "Cesur Mihail" olarak anılacaktı). Azledilen, kaçan veya ölen selefleri adına teslim aldıkları ve gittikçe artan borçlar, yüksek faizler ve İstanbul'daki hamilerinin doymak bilmez para hırsı, en sakin ve korkak karakterli prensi bile İoan-Cel-Cumplit'in yaptığı gibi
çaresizlikten kaynaklanan bir savaşa sürüklerdi .

Bathori'nin, Mihail'in ve yeniçerilerin himayesi altındaki Boğdan Prensi Aron'un birleşik güçleri bile devasa Osmanlı İmparatorluğu'na savaş açmaya yetmezdi. Ama Rum ruhban sınıfının ve vasal prenslerin tutumu ile Papa VIII. Klemens'in Lesina Piskoposu Pierto Celdini'nin ünlü bir yazıda iyimser bir biçimde tarif ettiği yeni bir Haçlı Seferi sayesinde Papalığa tekrar eski saygıyı kazandınna çabaları, 1593 yılında Avusturya hanedanı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında başlayan savaşın nasıl beklenmedik bir öneme sahip olduğunu, neden uzun sürdüğünü ve Alman Kayser'in ve papanın bayrağı altında nasıl kutsal bir savaşa dönüşebildiğim biraz olsun açıklamaya yeter.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron