Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Ordusunun II. Selim ve III. Murad İle Gerileme

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Ordusunun II. Selim ve III. Murad İle Gerileme

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 03:32

OSMANLI ORDUSUNUN II. SELİM VE III. MURAD ZAMANINDA GERİLEMESİ.
İRAN SAVAŞI


"Dünyanın en iyi askerlerinin" sayıca üstünlükleri ve disiplinleri, yükselme devrinden bir yüzyıl sonra gerilemeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu'na daha uzun bir süre zaferler ve fetihler kazandırmasa bile en azından o güne kadar kazandığı itibarını korudu. Ama o dönemin Türk ordusundan hor görerek bahsetmek çok aşırı olabileceği gibi, yine de birkaç 10 yıl önce büyük saygı gören bu fetih ve ilhak aracının yavaş yavaş zayıflamakta olduğuna dair işaretler görülüyordu.

Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümünden sonra Rumeli Beylerbeyi'nin emrinde 33 sancakbeyi ve 20 bin savaşçı varken, Budin Beylerbeyi'nin emrinde 12 bin asker vardı . 1583 yılına doğru Avrupa'da üç beylerbeylik daha oluşturuldu: Almanlara karşı Bosna Beylerbeyliği, Lehlere ve Ruslara karşı Kefe Beylerbeyliği ve İranlılara karşı Demirkapı Beylerbeyliği. Daha sonraki sayılara göre Avrupa kısmındaki sipahiler 60-80 bin kişiden oluşuyordu. Tuna boylarında Sofya'ya kadar ve Selanik dolaylarında her zaman 30-50 bin akıncı hazır bulunduruluyordu. Anadolu birlikleri 14 beylerbeyi ve 150 sancakbeyinin emrinde olup 1590 yılında 100 bin sipahiden oluşuyorlardı, ama değerleri açısından Avrupa kısmındaki sipahilerle kıyaslanamazlardı. Sultan Süleyman zamanında yaşamış bir Venedik Balyosu toplam 300 bin sipahi olduğunu hesaplamıştı. 1592 yılında ise sadece 200 bin, 1581 yılında 150 bin ve 1573-1576 yılları arasında sadece 130-140 bin sipahiden bahsedilmektedir. İran savaşından dolayı sipahilerin sayısı artırılmıştı .

Timarlı sipahiler köylerde yaşıyorlardı ve köylüleri normal mahsul vergisinden daha fazla vergi alarak baskı altında tutuyorlardı. Fetihlerden önceki Rum, Slav ve Latin zamanlarındaki gibi toprak sahipleri olmuşlardı.

Efendilerinin açgözlülüğü ve gaddarlığından sadece tek bir köylü değil, bütün bir köy bile kaçıyordu .

Timarın ilk defa verildiği döneminin değerlerine göre hesaplanmış olarak, yılda 10 bin akçe kadar gelir olanlar, bir cebelü ile birlikte bizzat görev yapmak zorunda idi. Sonraki her bir 4-5 bin akçe için bir cebelü hazır tutuluyordu. Bazılarının üç cebelü ve bir kölesi, bazılarının dört cebelü ve iki kölesi ve daha zengin zaimlerin altı cebelü ve dört kölesi vardı.

Artık zaman zaman sipahilerin belirlenen günde gelmediği ve yeniçeriler ile elit birliklerden oluşan ordunun eski hızla bir araya toplanmadığı oluyordu. Sultanın bizzat katılımını talep ediyorlar , Kıbrıs savaşında olduğu gibi görevden para ile kaçmaya çalışıyor , veya askerlik hizmetinden kaytarmak için kadınların ve musahiblerin nüfuzunu kullanıyorlardı. İran savaşı sırasında, Müslüman hükümdarlar arasında bir savaşın dine aykırı olduğunu iddia ettiler . Karargâha yine de gelenler eski Osmanlı süvarilerin iyi özelliklerini taşımıyorlardı. Aralarında sadece 30 bin iyi atlı vardı; diğerlerinin giysileri kötü idi, atları cılız ve yorgundu ve silahları bile zor taşıyorlardı. Dinî şevkleri kaybolmuştu. Bu büyük insan topluluğunun ilahi korumaya olan inancı iyice zayıflamıştı .

Timarlar artık sarayın musahiblerine, ilmiye sınıfına, herhangi bir himayeye nail olan yaşlı insanlara ve kadınlara ve yasal cebelü ve köle çıkartamadıkları gibi, bu onlan savaşa götürebilecek kapasitede de olmayan feodal beylere verildiğinden, asker sayısı gitgide azalmakta idi . Sultanın timarları yeniden belirlenen değerlerine göre yoklamaya tâbi tutup, çıkaracakları cebelü sayısı esas olmak üzere timar sahiplerinden Umarlarının bir kısmını azaltması, mevcut memnuniyetsizliği daha da artırıp, askerî timar sisteminde önemli bir aksaklığa sebep oldu .

Bunun aksine padişahın artık sürekli İstanbul'da bulunan ve sipahioğlanları, silahdarlar, ulûfeciler, çakırcılar veya müteferrikalar olarak ortaya çıkan sayısız sipahiden oluşan bir saray muhafız birliği vardı. Bunlar bir çeşit imtiyazlı askerlerdi. Savaş çıktığında her birine 20 altın ödeniyordu . Parasını kendine saklamak isteyeı? padişah, bu kadar adamı beslemeyi gereksiz gördüğünden sayıları 1590 yılında 20 bin kişiye kadar düşürüldü . Önceleri "panter ve leopar postlar" ve "uzun kurt derileri" giyerken - vaiz Gerlach onlan bu şekilde gördü - birkaç yıl sonra iyice fakirleştiler.

Ordunun çekirdeği hâlâ yeniçerilerden oluşuyordu. Sultanın bu çocukları, Enderun mektebinin bu talebeleri, bir zamanlar padişaha eşlik ediyor ve onu koruyordular. Gözlerinin önünde cesaretlerini kanıtlamışlar ve teveccühüne ve adaletine inanarak ödül olarak zengin bir timara sahip olmayı ummuşlardı. Şimdi ise tembel, hasta, eğlenceye düşkün sultanların hareketsizliği yiğitliklerini de alıp götürmüştü. 1579 yılında bir yeniçeri ağası Vezir Sinan Paşa'ya eşlik etmeyeceğini açıkça beyan etmişti .

Yeniçerilerin sayısı, özellikle İran savaşı sırasında yükseltildi. 1573 yılında Sultan Selim zamanında her iki ayda bir ödenen günlük 4 akçe ulûfe alan demir gibi sert yeniçerilerin sayısı 12-14 bin kişiden oluşuyordu. Her birinin elinde silah vardı ve birkaç bin topçu deposu Saraybosna'da bulunan topları kullanıyorlardı.

1576-1581 yılları arasında sadece 12 bin yeniçeri vardı, zira görünürde herhangi bir savaş olmadığından sayıları azaltılmıştı . Kısa bir süre sonra doğudaki sınırı korumak üzere yeni yeniçeriler hizmete alındı.

1583-1585 yılında yeniçeri birliği 16-19 bin kişiden oluşurken, 1590-1592 yılları arasında 24-25 bin kişiden oluşuyordu . Ancak parasızlıktan dolayı bazı subaylar ordudan ihraç edilmişti . Yeniçerilerin çoğu artık günde 8 akçe alıyorlardı.

Eskiden de olduğu gibi yine her dört yılda bir köylerin kocabaşları aracılığıyla köylerden daha sonra yeniçeri olarak hizmet verecek acemioğlanlarını hizmete almak üzere köylere memurlar gönderiliyordu. Genelde ailenin tek erkek çocuğu, gençliğini imparatorluğun önemli yolları üzerindeki yerleşim yerlerinde geçiren v@ evli, ya da nişanlı olan gençler hizmete alınmıyordular. Bu yüzden Arnavutlar ve Bulgarlar, henüz büyüme çağında olan çocuklarını bir an önce evlendiriyorlardı. Yine de bazen 20-24 yaşlarında, kendi hanesi olan, hatta kiliselerin hizmetinde bulunan gençlerin de götürüldüğü oluyordu. Divân-ı Hümâyûn memurlarında rüşvet önemli bir rol oynuyordu. Bu yüzden fakir köylüler acımasız sertliklerinden kaçmak zorunda kalıyorlardı. Bu yüzden yetmişli yıllarda Parga'nın tüm sakinleri başka bir yere taşınmışlardı . Diğer taraftan bazı Hristiyanlar fakirliklerinden dolayı çocuklarını, devletin önemli makamlarına gelmelerini umarak gönüllü olarak veriyorlardı.

Rüşvet, bazı bölgelerin ıssızlaşması ve bahtsız İran savaşı sebebi ile yeniçeri ocağında açılan boşluğu doldurmak için daha Kanunî Sultan Süleyman zamanında, 1560 dolaylarında ve daha sonra özellikle Sultan II. Selim ve Sultan III. Murad zamanında ailelerinin onlara başka bir kariyer şansı tanıyamayacağı genç Türkler ve İstanbul'un yeniçeri börkü altında ulufelerini ve tayınlarını alıp, dilencilik ve soygun yapabilecek ve kavga çıkartabilecek serseri takımına başvuruluyordu. 1573 yılında bir Venedik Balyosu disiplini bozacak eğitimsiz ve itaat etmeyen böyle bir takımın toplandığını haber veriyor . Artık bu ünlü ve zafer dolu birliklere katılmak için para verenler bile vardı. 1586 yılında başka bir Venedikli temsilci de eski sistemin artık çöktüğünü onaylamış ve sitemde bulunmuştu. 1590 yılından sonra Müslüman devşirmelerin evinde veya gerçek Türklerin yanında yetiştirilen acemioğlanlarının sayısı sarı başlıklar ve mavi giysiler içinde memurların yönetimi altında eyaletlerden getirtilen acemioğlanların sayısından daha büyüktü. Ayrıca artık belirli bir tazminat karşılığında çocuklarına parlak bir gelecek sağlamak için Hristiyan çocukların yerine kendi çocuklarını veren Türkler vardı. Yeniçeriler ise eskiden tamamen devşirmelerden oluşan yeniçeri ocağınA girmelerini sağlamak için kendi oğullarını, kardeşlerini ve başka akrabalarını, hatta para karşılığında arkadaşlarını seçiyorlardı . Ayrıca evli yeniçerilerin özel izinle artık sınır boylarında, uzaktaki herhangi bir köyde değil, İstanbul'da bulunmaları da istisna değildi.

Yeniçerilerin önemli bir bölümü çeşitli garnizonlara dağıtılmıştı; örneğin tehlike altındaki Garb Ocaklarında 7 bin yeniçeri bulunuyordu. Yeniçerilerin üçte biri genelde tahkim edilmiş şehirlerde, diğer üçte biri ise varsa savaşta oluyordu. Bazıları, üstlerinin haberi olmadan da olsa köylerde hiçbir iş yapmadan yatıyorlardı.

Kalan üçte birisini oluşturan yaklaşık 10 bin yeniçeri ve 600 acemioğlanı padişahın muhafız kıtası olarak sürekli İstanbul'da kalıyordu.

İstanbul'da bulunan yeniçeriler genelde kırmızı kumaşlara bürünmüş muhafızlar olarak ortaya çıkıyorlardı. Alınlarında "üzeri değerli taşlarla bezenmiş yaldızlanmış gümüşten uzun bir bant" taşıyorlardı. Silahlan "kadife kaplı ve ipek püsküllerle bezenmiş hançerler ve Hristiyanlardan aldıkları değişik tüfekler ve mızraklardı". Bazılarının güzel işlemeli kılıçları da vardı. Delilerin ise leopar derileri ve kartal kanatları vardı. Artık çıplak yerde yatmıyorlardı, aksine karargâhları değerli samur kürkleri ile döşenmişti.

Kışlalarda ocağın kurallarına göre yoldaşça yaşayıp, kendilerini cezalandırmak için vuranın elini öperken, sokaklarda herkes onların huzursuzluk çıkarmalarından korkuyordu. Büyük bir gürültü ile yangınları söndürmek üzere dolaşıyorlar ve bu esnada ellerine geçen herşeyi soyuyorlardı . Israrla bahşiş istiyor, hiç çekinmeden hırsızlık yapıyor ve sarhoş bir şekilde sokaklarda dolaşıyorlardı. Yeniçeri ağası içki içmelerini yasakladığında ona itaat etmeyi reddettiler ve yeniçeri ağası sancakbeyi olarak Anadolu'ya tayin edildi . Öfkelerinden kimse kaçamıyordu.

Ulufelerinin artırılmasını sağlamak için bir Anadolu seferinde Vezir Özdemiroğlu Osman Paşa'nın çadırının iplerini kestiler. Kanunî bile onlardan çekiniyordu ve birçok sultanı yerlerine Osmanlı hanedanından başka bir veliaht getirmekle tehdit ediyorlardı . Sultan II. Selim'in tahta çıkışı sırasında cülus bahşişi istedikleri için üzerine ateş ettiler . Sultan III. Murad, iktidarının ilk yıllarında sarhoş acemioğlanlarının hakaretine maruz kaldı. Penceresinin altına geldiler ve sokaklarda efendilerinin şerefine içki içtiler. Subaşılara sarhoşlan toplama emri verildiğinde yeniçeriler ve sipahiler arasında açık bir isyan başladı. Sokollu Mehmed Paşa'ya bağırarak uzun kaltak diye seslendiler ve bir çoğu bir sonraki savaşta veziriazamı ve padişahı öldüreceklerini haykırarak kabadayılık yapıyorlardı. Sonunda meyhanelere gitme izni verildi .

Ayaklanmayı bastırmak ve sipahilerin öfkesini dindirmek için Sultan III. Murad, Rumeli Beylerbeyi'ni ve defterdarı kurban etmek ve 500 bin skudi ödemek zorunda kaldı. Yeniçeriler, Diyarbakır'da paşa olduğu zamanlarda yeniçerilere karşı çok acımasızca davrandığı için yaşlandığında Canfeda Hatun'un ağabeyi ve sultanın musahibi olan [Deli/Divâne] İbrahim [Paşa]'nın evine saldırdılar. Ayrıca kendilerine iyi para vaat eden bir adayın Boğdan veya Eflak Prensliği'ne atanması talebinde bulundular .

Ayaklanmaları sırasında kurban ettikleri düşmanlarının kesik başları sokaklarda yuvarlanıyordu. Suçlular sadece bazen gizlice denize atılıyorlardı; meydanlarda idam artık imkânsız hâle gelmişti. Sultanların ağırlığı işte böyle sadece savaş, onur ve ganimet peşinde olan iyi eğitilmiş bir orduyu yabancılardan oluşan, gerek devlet ileri gelenlerinin, gerekse sultanın bizzat çekindiği bir zavallılar sınıfı hâline getirmişti.

Osmanlı donanması Kıbrıs Savaşı'ndan ve Tunus'un tekrar fethinden birkaç yıl sonra da değişik yerlerde görülüyordu ve önemsiz herhangi bir İspanyol Kalesi'nin ele geçirilmesinden veya bir kalenin kurulmasından sonra top ateşleri altında İstanbul'a geri dönüyordu. Yine de bu zamanlarda San Stefan tarikatının Toskana Dükü'ne ait kadırgaları İyonyen Denizi'nde ve Takımadalar sularında rahatça dolaşıp, ganimet toplayabiliyordu . 1581 yılında Fas'a yapılan bir sefer, Cezayir'deki yeniçerilerin isyanı ve sıkışık durumdaki Fas Şerifi'nin etrafa para dökmesi sebebi ile gerçekleştirilemedi.

Donanma 1590 yılında 300 büyük ve 100 daha küçük gemiden oluşmakta olup, gemilerde kürekçi olarak 10 bin esir çalışıyordu. Azaplara savaş ve ganimet yeterliydi. Avarız vergileri ile de kadırgalar donatılıyordu. Kenevir elyafı Marsilya'dan geliyordu; gıda gibi diğer malzemeler çeşitli eyaletlerden temin ediliyordu. Ücret karşılığında çalışan reisler gemilerin yapımından mürettebatın seçimine kadar herşeyle ilgileniyorlardı.

Osmanlı Imparatorluğu'nun ileri gelenleri ve zengin Rumlar sultana gemi hediye etmek zorundaydılar.

İnebahtı Muharebesinden sonra hızlı bir biçimde tekrar oluşturulan bu donanma aslında Ali Paşa'nın yerine getirilen Uluç Ali Reis'in (ölümü Haziran 1587) eseri idi. Uluç Ali Reis, Li CasteliPde doğmuş kaba, ama hizmet konusunda demir gibi bir karaktere sahip bir devşirme idi. Kaptan-ı Derya olarak İstanbul, Basra, Süveyş tersaneleri dışında Pera, Gelibolu, İnebahtı şehirlerini ve Rodos, Midilli, Sakız ve Eğriboz adalarını yönetiyordu. Ayrıca donanmaya yararlı hizmetlerde bulunan korsanlar da onun yönetimi altında idi.

Yetiştirmesi Hasan Reis, Cezayir Beylerbeyi idi. Kaptan-ı Derya'nın emrinde şahsen 2.500-3 bin köle vardı.

Gelirleri o kadar yüksekti ki, Tophane'de yeni bir cami yaptırabildi. Hristiyanlara karşı genelde kaba olan bu adam Venedik Balyosu'nun iltifatlarına karşı bir seferinde padişahının kulu olarak böyle iltifatlara ihtiyaç duymadığı cevabını vermişti . Uluç Ali Reis, daha önce tersaneler Rum ve Gianfrancesco Giustiniani gibi İtalyan ustaların elinde iken, Türkleri gerçek deniz savaşı ve gemi yapım sanatına alıştırdığı için övülmektedir . Her gemiye bir büyük ve dört küçük topun yerleştirilmesi de onun sayesindedir .

Uluç Ali Reis, Müslüman işçileri, geldiği yere uygun olarak Yeni Kalabriya adını verdiği bir köye yerleştirmişti . Etrafına topladığı yine İtalyan asıllı mühtedilerin arasında Osmanlı donanması tarafından 1563 yılında esir alınıp, Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselen (1587-1589) ve aslen fakir bir Venedikli olan Cezayirli Hasan gibi en yetenekli son reisleri çıkmıştır . Sultan III. Murad, Hasan Reis'e büyük bir muhabbet besliyordu ve onun yönetiminde Haliç gezileri yapıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu'nda artık paranın satın alamayacağı hiçbir şey yoktu. Askerler para hediyeleri ve fidye bedelleri alıyordu. Osmanlı Devleti'nde sürekli gelişen bir şey varsa o da ordu, mülki idare ve devlet saygınlığının temeli olan Hazine idi. Uluç Ali Reis zamanlarında ve öncesinde Venedik'e ait topraklardan, Girit'ten ve Iyonyen adalarından gelen Rumlar Türk kadırgalarında çalıştırılıyorlardı . Bir süre sonra Venedik'in aldığı tedbirler ve işsizlik, yani talan ve soygun fırsatının çıkması sebebiyle Hristiyan denizcilerin sayısı gittikçe azalmaya başladı ve savaşlar sona erdiği ve devam etmediği için Macaristan'dan, Rusya'dan vs. gelen esirlerin sayısı da 3-4 bin kişiye kadar düştü. 1580 yılından önce bunların disiplinsizliği endişe yaratmaya başlamıştı. Kaptan-ı Derya, zorunlu askerlik sayesinde bazı Türk bölgelerinde, yetenekli ve denizlere aşina seleflerini çok aratan Türk kaptanları ve Rum köylüler bulmaktan bile memnun kalmak zorunda kaldı.

Artık açgözlü reisler de makamlarını kötüye ve ticaret için kullanmaya başlamışlardı. Askerlik hizmetinden kaçmak isteyenlerden para alıyorlar; malzemelerin yarısını kendileri için kullanıyorlar veya satıyorlar; gemi yapımı için yaş odun kullanıyorlar ve böylece gemilerin en fazla bir yıl dayanmalarına sebep oluyorlar ve temin edilen erzakları kendi zimmetlerine geçirerek zenginleşiyorlardı . 1590 yılına doğru İstanbul'da 200, İskenderiye'de 104 ve Dimyat'ta, Rodos, Anadolu limanlarında, Takımadalar'da ve Kıbrıs'taki diğer kadırgalar için 360 reis, 3 bin sipahi, 4 bin topçu, 4 bin cebeci ve 600 kalafatçı hizmet veriyordu .

Devletin gelirleri tür olarak aynı kalmıştı. On iki yaşından büyük Hristiyan tebaanın Cizye vergisi özellikle camiler için kullanılıyordu. İstanbul'da oturan Hristiyanlar, İstanbul dışında oturanlardan alınan 40 veya 70 akçeden - eski değeriyle 40 akçe = 1 duka altın - daha fazlasını ödüyor ve ayrıca vergi memuruna 4 akçe veriyorlardı. Vergi payları her bireyin varlığına göre hesaplanıyor ve 48 ile 200 akçe arasında değişiyordu.

Aileleri olan yabancılar ve takiplerden kurtulmak isteyenler de vergiye tabiydiler . Fatih Cami imamlarının ve talebelerinin geçimi, camiyi yaptıran padişahın fetihleri oldukları için, İstanbul ve Pera, Kefe, Eğriboz Adası ve Takımadalar'dan gelen cizye vergilerinden sağlanıyordu. Buna uygun olarak Bâyezid Cami'inin imam ve talebelerinin geçimi de Koron, Modon, İnebahtı ve Draç'tan gelen cizye vergilerinden karşılanıyordu. Bu vergiler 1558 yılında 2 milyon ve yüzyılın sonlarına doğru 3 milyon altın gelir sağlıyordu ve Sultan III. Murad, bu gelirlerin büyük bir kısmını kendi "iç" hazinesine aktarmakta hiçbir sakınca görmüyordu .

Ayrıca hayvanlar için yüzde onluk âşâr vergisi alınıyordu. 1558 yılında buradan 2 milyon altın, daha sonraları biraz daha az gelir sağlanıyordu . 1553-1558 yılları arası buğdaydan 800 bin, daha sonra 1.5 milyon; madenlerden 1553-1558 yılları arasında 1-1.5 milyon, daha sonraları sadece 500 bin (1590); miras vergisi 1553-1558 yılları arasında 200-300 bin, daha sonra bir milyona kadar (1573); fermanların hazırlanması için alınan harçlar 1553-1558 yılları arasında 100 bin altın gelir getiriyordu. Gümrükler Hazine'ye oldukça büyük meblağlar kazandırıyordu: Örneğin 1.200.000 (1553) ile 2 milyon altın arası. Bunların yarısı hediye olarak Mekke'ye gönderiliyordu . icarların getirdiği gelir ise 400 bin altındı. Vasallardan alınan vergiler ise 1558 yılında şöyle idi: Boğdan ve Eflak 20 bin; Macaristan 30 bin; Erdel 10 bin; Nakşa 6-8 bin; Sakız Adası 10-12 bin; Zenta 500; Kıbrıs 8 bin; Ragusa 12.000-12.500 altın. Sultan II. Selim zamanında ise Boğdan 35 bin - daha sonraları sadece 26-29 bin; Eflak 55-60 bin; Erdel 1575 yılına kadar aynı tutarı, daha sonra 15 bin ve Macaristan yine 30 bin altın ödüyordu. Zenta, Takımadalar ve Ragusa da yine aynı meblağları ödüyorlardı. Sakız Adası ve Kıbrıs fethedildikten sonra vergiden muaf oldular. Neticede bu vergiler Hazine'ye beklenenden daha az, 500 bin altın civarında bir gelir getiriyordu .

Defterdar, timarlardan gelen yıllık 18 milyon altına dokunmaya çekiniyordu. Bazı eyaletlerin gelirleri ise bizzat padişahın kendisine aitti; örneğin Mısır - ki oradaki gelirlerden Memlüklere ödeme yapılıyordu -Arabistan, Suriye ve Mezopotamya - ki bu son iki eyalette de askerlerin parası yine padişah tarafından ödeniyordu - ve Sultan II. Selim'in fethettiği yerler: 1558 yılında Kahire 500-700 bin, hatta 1 milyon altın ödüyordu. Arabistan 500 bin, Halep 300 bin, Bağdat 250 bin altın ödüyorlardı. Ayrıca tüm tayinlerde "iç hazineye" oldukça büyük meblağlar akıyordu. Bir Eflak veya Boğdan Prenslikleri tahtının fiyatı 1590 yılından sonra 400 bin altındı.

16. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu'nun gelirleri toplam 9-10 milyon altın dolaylarında, yani Sultan II. Selim zamanından 1-2 milyon fazla idi . 1573 yılında, gelirlerin sadece 8 milyon altın olduğu zamanlarda hazinede her zaman 2 milyon altın fazlalık oldu ; daha önce Kanunî Sultan Süleyman zamanında bu fazlalık 1 milyon altın dolayında idi.

İç hazine bir zamanlar devletin işleri için kullanılırdı ve sultan, kendi hazinesinde neredeyse hiç para olmadığını söylüyordu. Daha sonra ise sultanın hastalıklı açgözlülüğü sebebiyle güvensizliğe mahal vermemek için genelde herşey kapalı ve kilitli tutuluyordu. Ancak İran savaşı çok daha fazla giderlere sebep olduğu ve Anadolu'daki gelir kaynakları bazen azaldığı için Divân-ı Hümâyûn para krizini aşmak için yeni tedbirlere başvurmak zorunda kaldı. Sultan, Hristiyan tebaa ve farklı dinlere mensup herkesin mallarını istediği gibi kullanma hakkına sahip olduğu gerekçesi ile genelde sadece deniz savaşları sırasında toplanan avarız vergilerini her yıl tahsil ettirmeye başladı ve vasal devletlerden de yardım paraları talep etmeye başladı . Olen memurların ve yüksek makamlara kadar gelmiş kulların miraslan da oldukça büyük bir gelir kaynağı idi: Beylerbeyi Hasan Paşa'nın ölümünden sonra iç hazineye birçok değerli taşın yanı sıra nakit 40 bin altın akmıştı. Seksenli yıllarda dokuz paşanın mallarına el konulması ile hazineye 3,5 milyon altın kazandırıldı .

Bunlara rağmen, askerler kimi zaman paralarını alamıyor ve bu yüzden sarayda ticaret yapan tüccarların dükkanlarını soyuyorlardı . Yedikule'deki hazine artık yoktu . 1593 yılından sonra verginin peşin olarak neredeyse her ay tahsil edilmesi, Romen prensleri Osmanlı imparatorluğu'ndan ayrılmalaya itti y . Zengin Rumlardan ve Yahudilerden yüksek faizle borç almak bu gibi zorlukların henüz bilinmeyen çözümleri idi . Bunun yerine sultan gümüş akçelerin değerini düşürdü ve böylece bir Venedik veya Osmanlı altını 40 yerine 60 veya daha fazla akçe geliyordu. Aynı zamanda altın sikkenin değeri sultanın emri ile iki katına çıkartıldı. Birçok dalgalanmalardan sonra nihayet kesin bir kur kararlaştırıldı: 80 akçe = 1 taler; 120 akçe = 1 altın.

Sipahilerin günlük 8 akçesi ve ulûfeleri bu yeni sikkelerle ödendi . Defterdarlar ise bunun karşılığında bir altına 60 akçe gelen sikkeleri kabul ediyorlardı. Tabii askerler bu durumda yine ayaklanıyorlardı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı Ordusunun II. Selim ve III. Murad İle Gerileme

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 03:41

İRAN SAVAŞINDA OSMANLI ORDUSU

Sultan III. Murad'ın ilk hükümdarlık yıllarında yeniden başlayan İran savaşı, uzun süreden beri doğal bir liderden, adalet kaynağından, övgüden ve haklı ödüllerden mahrum kalan ordu için önemli bir meydan okuma olacaktı.

Sultan II. Selim'in tahta cülûsundan iki yıl sonra yeni Osmanlı hükümdarı ile barışın onaylanmasını görüşmek üzere İranlı bir elçi topluluğu geldi . Bu topluluk, askerleri ve hizmetlileri dahil 800 kişiden oluşuyordu. Şah Tahmasb'ın en büyük oğlu İsmail, Erzurum Beyi'ne yaptığı bir saldırının intikamı için Osmanlılar tarafından esir tutuluyordu. Yaşlı şah, Kürtler tarafından korunan sarayından çıkmıyordu, günde beş kez giysilerini değiştiriyordu, değerli taşlarının ve paralarının hesabını tutuyor, mücevherlerle spekülasyonlar yapıyordu ve üzerinde tamamen hakimiyet kuran falcılar ve kadınlarla vakit geçiriyordu. Kardeşlerini ya doğal ölüm, ya da cinayetten dolayı kaybetmişti; yeğeni İndus Nehri kenarlarında bir yerlerde dolaşıyordu; oğulları ise devlet işlerine karışamıyorlardı. Böylelikle halkın taparcasına saygı gösterdiği yaşlı şah, günlerini mutluluk içinde geçiriyordu. Mirasçılarının Osmanlı Sultanı ile arasını da düzeltmişti. Devletin çok az olan gelirinden - Hristiyanlardan alınan yüzde 10 vergi, vs. - yıllık 3 milyon altın dolayında geçimini sağladığı Kürtler, kendisine bağlı elli hanın her biri 300-500 dolayında atlı ve sayısız hizmetli sağlayabilecek güçte feodal birlikleri ve en iyi silahlarla donatılmış piyadeler , onu Osmanlılara karşı koruyordu.

O dönemlerde Osmanlılar Arabistan'da yeterince meşguldüler. 1569 yılında Koca Sinan Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşa komutasında, yine Divân-ı Hümâyûn'un birbiri ile çelişen birçok emrinin sonucu olarak neredeyse tamamen elden çıkmış bu eyaleti tekrar geri kazanmak için Yemen'e birçok birlik gönderildi.

Osmanlıları o dönemde İran'ın buradaki problemlere müdahale etmesinden daha çok korkutan bir şey yoktu.


Daha Arabistan'da Şeydiler tarafından çıkartılan bu ayaklanmalarda, ordu yönetimindeki aksaklıklar açıkça ortaya çıkmaya başladı. Önce Lala Mustafa Paşa serasker tayin edilmişti, ama 3 bin Türk'ün hayatına ve topların kaybına mal olan bir mağlubiyetten sonra diğer vezirlerin entrikaları sebebi ile geri dönmek zorunda kaldı . Özdemiroğlu Osman Paşa'nın Taaz gibi önemli bir şehri ele geçirdikten sonra geri dönüp, başkentte Sokollu Mehmed Paşa'nın rekabeti ile uğraşmak zorunda kalmasının sebebi Koca Sinan Paşa idi. Osmanlı donanması Mayıs ayında Aden9 Şehri'ni ele geçirdi ve Koca Sinan Paşa, Sanaa Şehri'ni kuşattı. Asilerin imamı ve aynı zamanda siyasi liderleri [Topalj Mutahhar ile anlaşmaya varmayı başardı ve Sultan Selim kaybettiği toprakları ve egemenlik haklarını geri aldı. Bu zorlu sefere katılan Behram Paşa, tekrar Türk olan Yemen'de sancakbeyi olarak kaldı.

Anadolu'daki barış beş yıl sürdükten sonra, 1576 yılının Mart ayında, bu sefer tahta cülûs eden Sultan III. Murad'a saygı gösterisinde bulunmak üzere yine bir İran elçi topluluğu İstanbul'a geldi. Mayıs ayında Rumeli Beylerbeyi tarafından Üsküdar'da merasimle karşılandılar. Yeniçeri Ağası yeniçerileri ile birlikte Yahudi (Çıfıt) Kapısında bekliyordu. Uluç Ali Reis, misafirlere limana demirlemiş otuz kadırgadan birinde büyük bir ziyafet verdi. Top ateşleri eşliğinde yabancı elçiler yeniçerilerin saf tuttuğu sokaklardan geçerek şehre girdiler. Elçiler, zengin işlemeli brokar, ipek ve kadife giysileri ile sokaklardan geçiyorlardı ve arkalarından birçok atlı ve 500 deve geliyordu. Başlarında Sultan Tokmak olmak üzere kalacakları yere kadar geldiler, istanbul'un iranlı gavurlara nefret besleyen ayaktakımı özenle uzak tutulmuştu.

İranlıların getirdikleri hediyeler oldukça değerli ve çeşitli idi: Kur'an el yazmaları, değerli taşlar ve inciler, halılar, silahlar, devekuşu tüyleri, "Horasan keçeleri, renkli ketenler", vs. Sultan Tokmak daha sonra başlarında Sultan III. Murad'ın bulunduğu ve Osmanlı Sultanı'nın görkemine şahit olacağı 10-12 bin askerin katıldığı bir geçit merasimini izledi.

Şah Tahmasb 85 yaşında zehirlenerek öldüğünde elçi henüz Sünnilerin İstanbul'unda idi. Şah Tahmasb'ın en genç oğlu ve halefi Haydar, tahta cülûsundan kısa bir süre sonra Şahların sarayındaki Gürcülerin yerine gözlerini diken Türkmenler tarafından öldürüldü. Bunun üzerine askerler tarafından desteklenen "Deli" İsmailA Haşhaşilerin eski kalesi Alamut'taki zindandan çıktı ve şah olarak ilk işi kör olduğu için tehlikeli saymadığı Muhammed Hüdavendi dışındaki tüm kardeşlerini öldürtmek oldu. Şah İsmail de yine cinayete kurban gitti. Bu cinayetin sorumlusu olan prenses, devlete çok büyük bir iyilik yapmış ve daha büyük gaddarlıklardan kurtarmıştı.

Şah İsmail'in tahta cülusu sırasında İstanbul'da yaşayan Gerlach: "İran'daki yeni kral harekete geçtiğinde sanırsın ki doğudaki tüm ülkeler İran'a dahil olmak üzere Türklerden ayrılacaklar", diye yazmıştır. Ancak kısa bir süre sonra Şah ismail'in banş istediğine ve bir elçi göndereceğine dair haberler gelmeye başladı . Şah İsmail'in ölümünden sonra ise Şah Tahmasb'ın kör oğlu tahta cülûs ettiğinde ve devlet işlerini yönetmekteki beceriksizliğinden dol1aRy ı oğulları Hamza, Abbas ve Tahmasb arasında savaş başladığında, İran'daki Özbekler rahatça dolaşıyorlardı ve birçok vezir artık Doğu'daki ezeli düşmanı yok etme ve "pastayı kesme" zamanın geldiğine inanıyordu.

1578 yılının bahar aylarında Erzurum'da savaşa girmeye çok da niyetli görünmeyen 5 bin yeniçeri, 3 bin sipahioğlanı ve 400 tüfekçiden oluşan bir ordu toplandı. Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı Karaman, Sivas, Karahamid ve Erzurum sancaklarından 4 bin sipahi geldi. Erzurum'dan gelen birliklerin başında Behram Paşa vardı. Diğer birlikler Suriye, Irak ve Maraş'tan çağrıldı. Mısırlı Memlüklerin de gelmesi bekleniyordu ve Koca Sinan Paşa'yı yerinden ederek doğudaki savaşın tek seraskeri ve padişahın temsilcisi hâline gelen Lala Mustafa Paşa'nın sancağı altında birçok akıncı toplanmıştı. Emrinde birçok büyük ve bazı küçük top vardı, ama Portekiz komşularından bir süre önce kendi toplarını aldıklarından ve kendi tüfeklerini de ürettiklerinden beri İranlılar artık bu silahlardan korkmuyorlardı . Ayrıca ellerine birkaç Osmanlı topu da geçmişti. Osmanlı ordusunun yanında 1.500 deve ve 275 bin altın değerinde bir hazine vardı .

13 Nisan'da yeniçerilerin öncü birlikleri Trabzon'a doğru yola çıktı ve Lala Mustafa Paşa bir süre sonra Üsküdar'daki karargâhından kalkıp, onları takip etti (5 Mayıs). Sultan III. Murad, başında bulunmaya reddettiği ordunun görkemli ayrılışını bizzat seyretti. Serasker Lala Mustafa Paşa Konya ve Sivas üzerinden Çermik'teki ordugahında uzun süre kalacağı Erzurum'a geldi.

Birlikler, özellikle para ve erzaklar çok yavaş ilerliyorlardı. Haziran ayının sonlarına doğru Lala Mustafa Paşa henüz eski Ermeni Kalesi'nin surlarının dibinde idi. Maraş Beylerbeyi Ahmed Paşa, sultanın tüm yetkiyi verdiği serasker Lala Mustafa Paşa'ya itaat etmemiş ve öncü birliklerin lideri olarak yola çıkmamıştı. Ahmed Paşa derhal görevinden alındı, ama bu hadise, ordunun tutumunu açıkça gösteriyordu.

Savaşın yapılacağı yer olarak Gürcistan toprakları belirlenmişti. Burada Dede Semid Hatun'un Tiflis'i kazanmak isteyen oğulları İmiretya Prensi Georg Bahaçuk, Levan, Kaheti ve Minuçihr ile Gregor iktidarı bölüşüyorlardı. Tiflis'te ise Şah Tahmasb'ın, kendine han dedirten ve İran'ın çıkarlarını koruyan kayınpederi Davud hüküm sürüyordu . Bu ülkeye girerken öncü birliklerin başında Karahamid Sancakbeyi bulunuyordu.

14 Ağustos'ta Çıldır Kalesi'ni ele geçirdi ve bu kalenin hemen yakınında 16 Ağustos'ta kimilerine göre Tokmak , kimilerine göre Muhammed Han yönetimi altında 25 bin İranlı ve 7 bin Gürcü'ye karşı büyük bir muharebe meydana geldi. Osmanlı ordusu, sert bir taarruza maruz kalan kanatlarda 13 sancakbeyini kaybetti ve ordu ancak Özdemiroğlu Osman Paşa'nın müdahelesiyle mağlubiyetten kurtuldu. İranlılardan 5 bin kişi savaş alanında hayatını kaybetti ve 3 bin esir arasında Gürcü prens de vardı.

Gürcistan'a girildiğinde Prens Minuçihr'e ait bölgeler işgal edildi. Minuçihr birkaç kale ve sancakbeyi ünvanını talep etmişti. O güne kadar Hristiyanların elinde bulunan Tiflis, İran yandaşı sözde han tarafından terk edildi ve buraya 36 büyük top ile birlikte Türk müdafaa kıtaları yerleştirildi. Gürcüler bir yıllık vergiyi ödemek ve Osmanlı Sultanı'nın hakimiyetini tanımak zorunda kaldılar.

Sonbaharda erzak yokluğu baş göstermeye başladı. Bataklık araziler ordunun ilerlemesini zorlaştırıyordu. Birlikler dar vadilerde atları için yem ve buğday aramaya çıktıklarında Gürcülerin ve İranlıların saldırısına uğruyorlardı. Emir Han'a karşı ikinci bir muharebenin yapılması gerekti. Kanak Nehri kenarında birçok İranlı asker ve asilzade hayatlarını kaybederken, Türkler de 10 bin askerini kaybetti .

Yorgun düşmüş savaşçılar açlıktan ölme tehlikesi ile karşı karşıya geldiler. Nihayet açık isyan başladı. Yeniçeriler, Nehri geçmeyi reddettiler. Memnun olmayanlar Behram Paşa ve Derviş Mehmed Paşa şahsında liderlerini bulmuşlardı. Ne kötekler ne de cezalar artık fayda ediyordu. Lala Mustafa Paşa, savaşın devam ettirilmesinde ısrar ediyordu. Dönüş yolu için 12 bin altın dağıttı ve kendisi karşı kıyıyı ele geçirmek istedi ve boğulacak olursa, cesedinin bir çuval içinde oraya gömülmesini vasiyet etti. "Sultan Murad'ın ekmeğini yiyip, hizmette tereddüt edeni lanetliyorum", dedi. Seraskerin bu enerjisi etkisini gösterdi. Bütün askerler onu takip etti, ama nehir yatağında 5 bin asker hayatını kaybetti. Serasker tarafından ödül olarak verilen değerli onur kılıçları da kabaran sularda kayboldu.

Yorgun ordunun kalanı Ereş (Araş)'e ilerledi ve burayı ele geçirerek Şemahi (Sumah)'ye doğru yol aldı ve buraya da birkaç birlik bırakıldı. Tatar Hanı'nın kardeşi Adil Giray, Kafkaslardaki ünlü Demirkapı Geçidi'ni eline geçirdi. Daha sonraları İranlıların eline düştü ve düşmanlarının kadınlarına fazla ısrarcı iltifatlarda bulunduğu için idam edildi.

Lala Mustafa Paşa nihayet geri dönmeye karar verdiğinde fethedilen ve fethedilecek bölgeleri dört beylerbeyliği hâline getirdi: Şirvan, Tiflis, Sohum ve Gürcistan, bir Hristiyan'ın, Levan'ın oğlu Aleksandr'ın yönetimine verildi. Beylerbeyi'nin emrinde dokuz sancakbeyi vardı. Ama bu çok ziyaret edilen, fakat hiç de korkmuş gibi görünmeyen ve tam olarak ilhak edilmemiş sınır bölgelerinde Beylerbeyi olarak kalacak kimse bulunamadı. Kürtler ve prensleri af dilemiş ve kardeşlerden Minuçihr ve Gregor seraskerin karargâhında bulunmasına rağmen Gürcüler, yeniden saldırıya geçmek için ordunun çekilmesini bekliyorlardı. Sadece Özdemiroğlu Osman Paşa burada kalma cesaretini gösterdi ve serasker vekili olarak tayin edilerek emrine 10 bin sipahi, 2 bin tüfekle donatılmış yeniçeri ve topları ile birlikte topçular verildi. Özdemiroğlu Osman Paşa? Şirvan yakınlarındaki dağ ülkesinin güçlü kralının kızı ile evlendi ve Türklere teslim olan Derbend de onun emrine verildi.

Behram Paşa, Ereş bölgesindeki yönetimi teslim almayı reddedince bunu başı ile ödemek zorunda kaldı ve zar zor Haydar Paşa ile bu onurlu makamdan kaçmayan bir adam bulundu. Serasker nihayet Tiflis'e geri döndüğünde artçı birlikler bölgenin eski hükümdarının yeğeni Simon ve Ali Kuli Han'ın İranlıları tarafından sürekli olarak rahatsız edildiler (Kasım). Yağan yoğun kar, geri dönüşü daha da zor hâle getirdi.

Lala Mustafa Paşa, 56 Anadolu Sancakbeyi ve Şam'dan gelen sipahiler ile güçlenmiş bir vaziyette Erzurum'da kış karargâhına çekilirken, Özdemiroğlu Osman Paşa'nın durumu kısa bir süre sonra tehlikeli bir hâl almaya başladı. İranlıların, Şirvan valisi komutasındaki ilk saldırıyı başarı ile geri püskürttü . Ama daha sonra saldıranlar, Kör Şah'ın eşi ve onun veliahtı olan Selman Han'ın 50 bin süvarisi idi. Aynı zamanda Haydar Paşa Ereş'te Emir Han tarafından öldürüldü ve kale tekrar İranlıların eline geçti. Emir Han, Özdemiroğlu Osman Paşa'yı Şemahi'de kuşattı ve yakınlara İranlı bir gözcü birlik yerleştirdi.

Osman Paşa, genç Tatar Hanı [Mehmed Giray] ile birlikte bu birliği gece yapılacak bir baskında, özellikle Tatarların ani taarruzu ile yok etmeye, ya da en azından dağıtmaya, Ereş'i ele geçirmeye, kadın hanı buradan kovmaya ve kendi beyliğine birkaç kaleyi kazandırmaya çalıştı. Ama Şemahi'den ayrılmak zorunda kaldı ve ancak bir süre sonra kayınpederinin yardımı ile beyliğinin başkentini tekrar ele geçirebildi. Kayınpederinin bölgesini de kendi hakimiyeti altına alabilmek için kayınpederini sığındığı Demirkapı'da zehirleyerek öldürdü . Aynı dönemde Ali Kuli Han, Tiflis önlerine geldi ve Gürcü Simon gittiği her yerde kendi soydaşları tarafından sevinçle karşılandı.

Lala Mustafa Paşa, ancak 1579 yılı yazının sonlarına doğru, Tatarların da kendisine katıldığı Erzurum'daki karargâhtan aynlabildi . Emri altına verilen yeniçerilerin yarısını kaybetmişti ve İstanbul'da açılan boşlukları doldurmak için yeniçeri ocağına her kesimden insan toplandı .

Lala Mustafa Paşa, öncelikle Kars Kalesi'ni 24 gün süren bir çalışma ile tahkim etmek için ikinci seferine Temmuz 1579 tarihinde çıktı . Sultan III. Murad tarafından sefere katılmak üzere davet edilen ve emrine bir yeniçeri birliği verilen Tatar Hanı, Özdemiroğlu Osman Paşa ile birleşti ve birlikte Şirvan'ın henüz İranlılara ait bölümü ile Prens Aleksandr'ın bölgelerini talan ettiler. Ordunun öncü birlikleri Maraş Beylerbeyi'ni yönetimi altında Tiflis'e kadar ilerledi, ama İranlıları burada bulamadı. Şam Beylerbeyi Sokollu Hasan Paşa, Ali Kuli Hanı esir aldıktan sonra 2 bin yeniçeri ile şehre girdi. Lala Mustafa Paşa, beş günlük bir yürüyüşten sonra, İran tarafından gelen barış tekliflerine kulak asmadan Revan'a vardı. 15 Kasım'da serasker tekrar Erzurum'a döndü ve burada görevini bırakma emrini aldı . Sokollu Mehmed Paşa ölmüştü ve Lala Mustafa Paşa'nın de derhal hareket ettiği (Nisan 1580) istanbul'da veziriazamlık için kavgalar başlamıştı .

İstanbul'da entrikalar yumağı henüz bir çözüme ulaşmamışken, İran Şahı'nın elçisi Mesud aracılığıyla yeniden barış talebi ve Şirvan'ı teslim etmeden Tiflis ve Kars'ı teslim etmeyi vaat etmesine rağmen, Koca Sinan Paşa 700-800 top ve ocağa yeni kaydedilen yeniçeriler ile birlikte Anadolu'ya gönderildi . Yeni Serasker Koca Sinan Paşa Erzurum'dan Kars'a (15 Temmuz), oradan da beylerbeyini artık Yusuf diye çağrılan eski Gürcü Prensi Gregor ile değiştirdiği Tiflis'e geçti. İran ordusu şahın bizzat yönetimi altında Tebriz'de kalırken, Çıldır Ovası'na geldi. Herhangi bir çatışma çıkmadı. Türkler savaştan bıkmışlardı ve seraskerlerinin sert mizacı da buna katkıda bulunuyordu. Koca Sinan Paşa ise sadece daha önce de sahip olduğu veziriazamlık makamını düşünüyordu. Bu yüzden sonbahar başlarken, İranlılar ile her ne pahasına olursa olsun, gerektiğinde Şirvan'ı da boşaltarak, barış yapmaya kararlı bir vaziyette Erzurum'a döndü ve hiçbir yetki veya emir almadan İstanbul'a hareket etti.

Van'a sınır nöbetçileri olarak Halep Beylerbeyi ve Lala Mustafa Paşa'nın yeğeni Mehmed Paşa ve Aleksandr'ın düşmanı olarak Minuçihr gönderildi: Mehmed Paşa yenilip, bir Gürcü tarafından yaralanarak Erzurum'a kaçtı. Doğu eyaletleri artık İranlıların saldırılarına açıktı. Ama Türklerin şansına İran'da taht mücadeleleri başlamıştı. Divân-ı Hümâyûn da imparatorluğun bu bölümü ile o dönemde hiç ilgilenmediğinden, 6 Ağustos 1581 tarihinde 10 Gürcü esir ile merasimle İstanbul'a giren firari Koca Sinan Paşa veziriazam olarak görevine devam edebildi.

Ateşkes antlaşması imzalandıktan ve "değersiz Rafızî " ile daha sonraki banş görüşmeleri kesildikten sonra Koca Sinan Paşa'nın rakibi Ferhad Paşa'ya 1581 yılında Anadolu'daki karmaşaları nihayet sona erdirme görevi verildi. Gürcistan'daki ordu sürekli olarak erzak yokluğundan şikâyetçi idi. Tiflis'e erzak götürmekle görevlendirilen bir birlik saldırıya uğradı ve iki beylerbeyi ile üç sancakbeyi hayatlarını kaybetti. Artık şahın damadı olan Simon ile irtibata geçen Minuçihr Mustafa, isyan bayrağını çekti. Bu başarısızlıkların ve kayıpların faturası Koca Sinan Paşa'ya asıl şimdi çıkartıldı ve veziriazamlık görevini Kanijeli Siyavuş Paşa'ya devretmek zorunda kaldı. Ferhad Paşa, aynı zamanda seraskerlik makamına getirildi. Ordu, Ferhad Paşa komutasında önce Kars'a ve daha sonra büyük surlarla tahkim ettirdiği ve elli üzerinde top ve bir sancakbeyi bıraktığı Revan'a doğru hareket etti . Osmanlı'ya ihanet eden Minuçihr'i cezalandırmak üzere birliklerin bir kısmı Altınkale'ye gönderildi .

1582 yılında Ferhad Paşa, Nahcivan'a saldırmak ve Tiflis'e destek kuvvetleri götürmek üzere Erzurum'daki karargâhından ayrıldı. Tomanis yeniden tahkim edildi. Gürcülerden Simon'un kardeşi Davud teslim olduğunu açıkladı ve neredeyse Simon'un kendisi de ele geçiriliyordu. Ama talihli başlayan sefer çok üzücü bir şekilde son bulacaktı: Gürcü eşkıyalar Osmanlılara çok büyük zarar getirdiler; Rumeli sipahileri isyan ettiler ve yeniçeriler ellerine geçen her yeri talan ettiler. Ferhad Paşa, kendisinden beklenenleri yerine getiremeden İstanbul'a geri çağrıldı.

Özdemiroğlu Osman Paşa'nın, İran Şahı'nın kısa bir süre önce yaptığı barış tekliflerine rağmen , Gürcülere ve İranlılara karşı dördüncü serasker olarak tayin edilmesi ile durum yine değişmedi. Doğu'da tek başına bırakıldığından, Tatarlardan beklenen yardımı da alamayınca daha da çaresiz hâle geldi. Nihayet 1582 yılında destek vermek üzere bir Türk ordusu harekete geçti ve Rumeli Beylerbeyi'nin yönetimi altında Kefe üzerinden Çerkeş bozkırlarını geçerek büyük zorluklar altında Derbend Kapı'ya geldi.

Serhad beylerinin görevi, 1583 yılında Ali Kuli Han'ın 50 bin İranlı askerini zararsız hâle getirmekti. Osmanlı öncü birlikleri yenildi, ama tüm güçlerini kullanan Osman Paşa 9 Mayıs'ta Derbend yakınlarındaki Beştepe'de önemli bir muharebeyi kazandı. Tataristan'da güvenli bir dosta sahip olmak için Divân-ı Hümâyûn, Mehmed Giray Han'ın yerine daha önce Mevlevi dervişi olarak yaşayan kardeşi İslâm Giray'ı getirdi ve kendisine İstanbul'da bu yöndeki onay fermânını verdi . Bunun üzerine yapılan merasim, beylerbeyi tayinlerinde yapılan merasime benziyordu: Kırmızı sancak, hançer ve at eksik değildi. Kaptan-ı Derya yeni hana ülkesine kadar eşlik etti ve soydaşları onu nihayet kabul etmek zorunda kaldılar. Giray hanedanının şerefi o kadar düşmüştü!

Osman Paşa, Kastamonu'daki karargâhını bozup, Erzurum'a34 doğru hareket ederken (1 Ağustos), İran Şahı'nın oğlu 1585 yılının yaz aylarında 20 bin asker ile Tebriz'e geldi . Eski ünlü Çaldıran Muharebe alanında İran şehzâdesi Hamza, Türklerin öncü birliklerini yok etti ve Van Beylerbeyi Cığalazâde Sinan Paşa'nın ve Karahamid Beylerbeyi'nin gelmesi de bu mağlubiyeti engelleyemedi . Ali Kuli Han'ın emrinde sadece birkaç Türkmen olduğu ve Sultan Süleyman'ın aldığı bu zengin ve ünlü şehirden ayrılmak zorunda kaldığı için Özdemiroğlu Osman Paşa Tebriz'i ele geçirebildi. Yeniçeriler tam üç gün üç gece Tebriz'de her yeri talan ettiler. Ama Ali Kuli Han kısa bir süre sonra tekrar ortaya çıktı: Serasker Osman Paşa'nın bir hastalığı sırasında daha önce de yenmeyi başardığı beylerbeylerine ikinci kez darbe vurdu. Osman Paşa düşmanını 27 Eylül'de Şenb-i Gazan'da büyük bir vuruşmaya davet ettiğinde, Türkler ağır bir mağlubiyete uğradılar. Karahamid Beylerbeyi ve Trabzon Beylerbeyi hayatlarını kaybettiler ve Karaman sipahilerinin komutanı esir düştü . ikinci bir mağlubiyetten sonra Özdemiroğlu Osman Paşa, hastalıktan ve üzüntüden yorgun düşmüş vaziyette hayata veda etti . Onun yerine Cığalazâde Sinan Paşa geçti ve seraskerliğine sonbaharda topçuların kazandıkları bir zaferle başladı. İstanbul'da baş gösteren karışıklıklar sayesinde Ferhad Paşa elinde serakerlik fermânıyla Erzurum'a geldi ve savaşın yönetimini devraldı.

Bölgedeki gelişmeler, önderleri birbirleri ile mücadele içinde olan zor durumda kalan Türklerin yardımına yetişti. İran, Kuli Han'ın memnuniyeti için gözleri dağlanan ve zindana atılan çok sevdikleri liderleri Emir Han'ın öldürülmesinden ötürü Özbeklerle savaş halindeydi. Şehzâde Tahmasb'ı tahta getirecek olanlar işte bu tip askerlerdi. Türklere birçok mağlubiyet yaşatan yiğit Hamza cinayete kurban gitti. Şah Abbas'ın tahta cülûsu Türkmen beyleri arasında mücadeleye sebep olmuştu. Nihayet İran tarafından yeni barış teklifleri getirildi.

1587 yılının yaz aylarında Ferhad Paşa bazı İranlı sultanlara karşı zafer kazandı. Cığalazâde Sinan Paşa Bağdat'a gitti ve bu şehrin yönetimini devraldı. Ferhad Paşa 1588 yılında Karabağ'a geldi ve Gence Şehri'ni işgal etti.

Bir önceki yılın sonlarından itibaren barış görüşmeleri başlatıldı: Şah'ın yeğeni Hamza Mirza bu amaçla İstanbul'da idi. 1590 yılında imzalanan barış antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu Şirvan'ı, Gürcistan'ı, Tebriz'i ve Karabağ bölgesini kazandı. Gürcü prensler Simon ve Minuçihr ile Gilan Prensi Osmanlı'nın vasalları hâline geldiler.

Yeni eyaletler çok fazla gelir getirmiyordu. Buraya yerleştirilen sipahiler, tarlada çalışacak adam bulamıyorlardı. Yeniçeriler ise eşleri ve çocukları ile ayrı bir sınıf oluşturuyorlardı. Askerlerin ayaklanması nadir görülen bir şey değildi. Halk, oldukça güvensizdi: Anadolu'nun içlerine kadar silah taşımak yasaklandı. Gürcü Simon, sadece halktan korktuğu için tekrar ayaklanmaktan çekindi. Gelirler, idarenin giderlerini bile karşılamıyordu . Bu ağır savaş, özellikle ordunun çöküşüne, devlet sisteminin gevşemesine, eyaletlerin fakirleşmesine ve yönetimdeki insanlar arasında rüşvetin yaygınlaşmasına sebep oldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir