Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hakimiyet Altına Alınan Milletler:Frenk,Ermeni,Yahudi,Rumlar

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Hakimiyet Altına Alınan Milletler:Frenk,Ermeni,Yahudi,Rumlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 03:17

HAKİMİYET ALTINA ALINAN MİLLETLERİN (FRENKLER, ERMENİLER, YAHUDİLER, RUMLAR) İMPARATORLUĞUN YÖNETİMİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Bitmek bilmeyen değişimler ve kavgalar ortamında, yorulmayan entrikacıların ve para avcılarının ve hazinesinden ve çocukça eğlencelerden başka bir şey düşünmeyen görünmez bir padişahın yönetimi altında neredeyse tüm bir yüzyıl boyunca hiçbir faaliyet göstermeyen uluslar, geçmişlerinin veya muhtemel bir geleceklerinin bilincine vararak olmasa da, yine harekete geçmeye başladılar.

Bu ulusların çoğu, serbest ticaretin yanında hiçbir mesleğe sahip değildiler, örneğin çoğu İtalyan asıllı Levantenler olmak üzere Pera'daki Frenkler, Ermeniler ve Yahudiler.

Avrupalılar, iyi bir şarab içmek ve müzik dinlemek, ya da Batı tarzında oyunlar görmek istediklerinde Frenk mahallesine gelirlerdi1. Yerleşik Frenklerin hayat kadınları ile "melankoli ve üzüntüyü dağıtmak için zaman geçirdikleri" bu mahalleye yabancı tüccarlar ve elçi topluluklarının üyeleri gelirdi . Bu mahallede İtalyan ve bazen de Macar papazların yönetiminde sekiz kilise veya manastır vardı: San Francesco, San Benedetto, San Pietro, San Giorgio, Santa Maria, Santa Anna, Santa Klara ve San Giovanni . Her birinde düzenli olarak ayinler yapılırdı. Ayinleri seyretmek üzere bazen Türkler de gelirdi. Nöbetçi yeniçeriler buna müdahale etmezdi. Eski Ceneviz ve Venedik Perası'nın caddelerinde dini geçit törenleri serbestçe yapılırdı. Perhiz zamanı vaazlar verilirdi ve 1576 yılının Haziran ayında İstanbul'un Latin Patriği kilise örgütü içinde kendisine tâbi olan buralan ziyarete gelmişti. 17. yüzyılın seksenli yıllarında Katolik topluluk genelde Sakız Adası Piskoposu'nun yönetimi altında idi. Fransız elçiler ve Venedik Balyosu kimi zaman onların himayesine başvururlardı. Venedik Balyosları'ndan biri ve Alman temsilci Albert von Wyss, Frenk Mahallesi'nin kiliselerinden birinde toprağa verildi. Burada Türk yönetimi ile fazla ilgilenmeyen farklı bir dünya dönüyordu. Dini açıdan sadece Rumlardan korkmaları gerekiyordu, zira Rumların papazları 1570 yılı dolaylarında 2 bin'den fazla Katolik'i kendi taraflarına çekmişlerdi . Ticaret çıkarları ve devlet işlerinde menfaatlerden dolayı sıkça yapılan aile birleşimleri ve çıkar ortaklıkları eski yerel Ortodoks inancının yayılmasına katkıda bulunuyordu. Vezirlerin kimi zaman kendi soydaşları ile görüşmelerini bile yasakladığı Katolik güçlerin elçileri, inanca ihaneti engelleyebilecek nüfuza ve bağımsızlığa sahip değildiler.

Pera'daki hekimler, Hristiyanlar arasında sarayın kapılarını rahatlıkla açan Berberi veya Yahudi meslekdaşlarından daha fazla itibar görüyorlardı. Sakız Adalı "alim ve çok nazik bir adam" olan Dr. Franz, Boğdan Prensi tarafından getirtilmişti. Günlük tayınatının yanında her yıl 200 korun ücret alıyordu. Bir diğer Peralı "hekim" Bernardion Rosso, 1570 yılından sonra 10 bin altına Eflak tahtını satın almak istedi ve bu amaçla Boyarlar tarafından imzalanmış olup, Eflak'ın krallık soyundan geldiğini belgeleyen bir mektup sundu. Ama Eflak'ta iktidarda olan prens, büyük hediyeler ile rakibinin, muhtemelen daha sonra denize atıldığı Yedikule zindanlarında kaybolmasını sağladı.

Verancsics'e borç veren Benedetto da Gagliano (Gajan), Babali ve Luccari gibi Levanten ve Ragusalı zengin bankerler de Pera'da oturuyorlardı. Özellikle Benedetto da Gagliano olmak üzere, bu bankerlere Şemsi Paşa tarafından tanınan koruma tabii ki yine kendi çıkarlarına dayanıyordu. Bankerler, Vezir Şemsi Paşa sayesinde devlet işleri üzerinde de büyük bir nüfuza sahiptiler. Benedetto, Eflak hanedanı ile oldukça yakın ilişki içinde idi. Aleksandru Mircea'nın dul eşi Prenses Katerina'ya "kardeşim" diye hitap ediyordu. Katerina, doğuştan Sakız Adalı Salvaresso hanedanındandı. Annesinin ilk eşi Vallarga ailesindendi. Bu evlilikten olan kızı Romen geleneklerine göre Marioara adını almış, ama Katolik olarak kalmış, bir Adorno ile evlenmiş ve son günlerini Venedik'te Murano Manastırında geçirmişti. Rum maceraperest Sakız Adalı Jakob Paleologos Eflak'a geldiğinde, akrabaları tarafından büyük bir görkemle karşılandı . Aksak Petru'nun eşi Maria Amirali, Rodos asıllı idi ve Prens Yanku Sasul'un eşi de adalardan birinden gelen bir Paleolog'du. Her ikisi de Ortodoks Rum'dular ve görünüşe göre, tüm bu prensleri pekçok defalar parayla destekleyen Katolik Levantenler topluluğu ile hiçbir ilişkileri yoktu.

Türk ve İran Ermeni bölgelerinden İstanbul'da büyük bir mahalleleri olan birçok Ermeni kuyumcu ve tüccar geldi. Patrikleri, Yedikule yakınlarında yönettiği San Georg Kilisesi'nin de bulunduğu mahallede yaşıyordu. Sultan III. Murad zamanında burada ulusal kilise meclisi (Sinod) toplantıları bile yapılıyordu. Ermeniler ayrıca Romen prenslerine borç para vermiş olarak Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasi bir rol oynuyorlardı.

Osmanlı ahlakının ve sağlıklı devlet politikasının çöküşü esnasında Yahudilerin isimlerine oldukça sık rastlanmaktadır. "Büyük Yahudi" lakaplı Josef Nassi'nin hayatı daha önce de belirtildi. Nassi, Vezir Ahmed Paşa'nın, Valide Sultan'ın ve kızının destekleri ile hiç kesintisiz her yıl 13 bin Korun kazandığı şarab vergisinin icarcısı ve Nakşa Dükü olarak kaldı. Sultanı, yeni yeni yemekler ve içkilerle kendi tarafına çekmeyi biliyordu. Nassi, kardeşi ve 500 Yahudi ile Hristiyanlıktan eski inancına geçti. Kendisi gibi onlar da önceki inançlarına geri dönmüştü . ilk sermayesi 300 bin altındı . Onun dışında ikinci bir Yahudi olan D. Bendus, "Yahudi'nin oğlu" olduğu söylenen Sultan Selim'in güvenini kazanmıştı. Sokollu Mehmed Paşa ve daha sonra Ferhad Paşa, yabancı devletlerle yapılan en gizli görüşmelere bile aslen Udine doğumlu olduğundan İtalyanlar tarafından Rabbi Salomon Tedeşi diye çağrılan Alman Nathan Salomon Askenazi'yi hiç yanından ayırmazdılar. Gerçek mesleği hekimlik olan bu adam üçüncü kişiler üzerinden ticaret ve tefecilik yapıyordu ve evi tüm elçilerin paraları ve hediyeleri ile dolup taşıyordu. Salomon'un bir kardeşi - üçüncü kardeşi Paul Viyana'da yaşıyordu - Vezir İbrahim Paşa'nın himayesi altında idi . Vezir Lala Mustafa Paşa'nın Yahudisi ise Rabbi Isaak'tı . Kanijeli Siyavuş Paşa'nın hizmetindeki bu tür işlere uygun biri ile Yahudilerden Abraham ve Haim'in adlan siyasi meselelerde arabulucu olarak geçer .

Aralarından vezirlerin bu "danışmanlarının" ve casuslarının da çıktığı bazı İstanbul Yahudileri, geniş kapsamlı ticaret işleri ile uğraşıyorlardı. Venedikliler, artık yünleri daha yüksek fiyatla Yahudilerden almak ve kumaşlarını daha düşük fiyatlara satmak zorundaydılar. Sof [yünlü kumaş] ticaretini de tekeline geçirmişlerdi ve bu baskın bağımlılıktan kurtulmak için gösterilen tüm çabalar başarısız kalıyordu . "Yahudi kurnazlığı" hepsinden baskın çıkmıştı. Ragusa, Filibe ve Edirne'de Yahudi evleri vardı. Ankona ile ticaret bu evler üzerinden yürütülüyordu . Yahudiler, Venediklilerin yerine geçtikten sonra onlara karşı nefret beslemeye başlamışlardı. Salomon Askenazi, Venedik Balyosları'nın etrafına casuslar yerleştirmişti ve Kıbrıs mağlubiyetinden sonra açıkça hakaret ediyordu . "Gerçek vatandaşlardan çok yabancılar gibi hareket etseler de Türkiye aslında onların memleketi "idi. Bu dönemde ayrıca Hristiyanlıktan Yahudiliğe geçenlerden de bahsedilmektedir . Ama bu şekilde Hristiyan dinini kirletenler ölüm cezasından çok nadiren kurtuluyorlardı.

Türkler, zengin Yahudilere karşı kıskançlık duyuyor ve onları takip ediyorlardı. Yeniçeriler, iktidar değiştiğinde Yahudi dükkanlarını talan ediyorlardı. Sultanın kadırgalarını donatmayınca ölümle tehdit ediliyorlardı ve Sultan Murad'ın çıkardığı bir yönetmelikte sadece gündüzleri, fakir giysiler içinde, başlarında dilenci başlıkları ile dışarı çıkmaları ve asıl İstanbul'un dışına çıkmamaları emrediliyordu . Buna rağmen en güzel evlerle ortaya çıkıyor, ipek kumaşlar giyiyorlardı ve bir Yahudi kadının yanında 40 bin altın değerinde mücevherler taşıdığı oluyordu. Zengin bir Yahudi'nin mal varlığı kısmen mülk, kısmen de nakit olarak 200 bin altın değerinde olabiliyordu, ama genelde gizli tutuluyordu.

Yahudilerin bazıları tefecilikle zengin olmuştu. Genel olarak altın sikkeleri tırtıkladıkları söylenirdi.

Örneğin yetmişli yıllardaki balık vergisi gibi gümrük vergilerini icara alıyorlardı . "Yarım doktor" olan Yahudi kadınlar hekim olarak saraya geliyorlardı ve yeni değerli elbiseler ve parlak mücevherlerden başka bir şey düşünmeyen miskin saray kadınlarına çeşitli değerli eşyaları, bazen vadeli olarak satıyorlardı. Aynı zamanda kadınlara şehirden ve İmparatorluk hakkında gerçek veya yalan yanlış bir sürü bilgi getiren yine onlardı. Cariyelerin ve sultan eşlerinin güvenini kazanıyorlardı ve Yahudi kadın Kira, III. Murad'ın oğlunu istediği gibi yöneten dul eşi üzerinde büyük bir nüfuz kazandı . Sultanın ve devletin ileri gelenlerini hekimleri olarak Arap asıllı hekimbaşının denetimi altında birçok Portekiz Yahudisi hekim de hazır bulunuyordu' Salomon Askenazi dışında Haim Abenksuksen, Hamon ve başkaları . Sultan III. Murad Berberilerden bir de saz takımı oluşturmuştu, ama Yahudi oyuncuların ve rakkaselerin sayısı daha çoktu. Yahudi kadınlar, Rumlar tarafından cenazelerde ağıt yakmak üzere bile kullanılıyordu .

Bir yüzyıl önce Bizans İmparatorluğu'nun yönetici sınıfını oluşturan ve yeni bir güce kavuşan Rum unsurunun nüfuzu ise çok daha büyüktü.

İstanbul fethedildikten sonra asil ailelerin ve ruhbanların çoğu Mora'ya, Venedik'in adalardaki Hristiyan yerleşimlerine ve eskiden beri Rum San Georg Kilisesi'nin bulunduğu Venedik'e kaçmıştı. Teodor Gaza, Roma'ya gitti ve Laskariler Messina'ya yerleşti. Modon'da bir Spandugino Kantakuzenos; Ceneviz kolonilerinde bir Manuel Kantakuzenos yaşıyordu.

Bir çoğu mülteci (Stratiyot) olarak Venedik'in hizmetine girdi ve kahramanlıkları, bir Manoli Blessi'nin ve diğerlerinin başarıları yeni Rum halk şiirine uzun şiirler kazandırdı. Nasıl ki Rodoslu Georgillas Limeanites yaşlı Bizans kahramanı Belisarios'un hayatını terennüm ediyor ve Rodos'taki vebaya dair ağıtlar okuyor ve Manuel Sklavos Koron'un düşüşüne üzüntüsünü dile getiriyor ise; 1519 yılında Koronlu Johann, yanında Rumların da savaştığı Arnavut reis Merkurios Bua sayesinde yeni Yunan edebiyatında yerini alıyordu .

Fransa'ya kadar ulaşan Rum bir kaçak, bir stratiyot, bilime Osmanlı İmparatorluğu'nun Kanunî Sultan Süleyman zamanında en iyi anlatımlarından birini kazandırdı ve bu eserini Fransa Kralı'na ithaf etti. Paris'te 1478 yılında, öğrencilerinden biri ünlü Alman hümanist Reuchlin-Kapnion olan Lakedemon Hermonimos, Yunan dilini öğretiyordu. Aynı zamanda 14. yüzyılın sonunda yaşlı Krisoloras'ın faaliyet gösterdiği Floransa'da Demetrios Kalkokondilas'ın okulu kuruldu. Girit'te Hermodoros Lestarkos ünlü seminerlerini veriyordu. Boğdan tahtına çıkan Jakobos Basilikos, Johann Laskaris'in yanında onu meslektaşı olarak kabul etti. Venedik'te Türklerle savaşa dair uyarılarından ve sevgilisi Hellas'ı kurtarmasından tanıdığımız Laskaris yaşıyordu. Türkler, İstanbul'da Rum Ortodoks Kilisesi mensuplarının ilk patriği olarak Gennadios Skolaris'i tayin etmişlerdi.

Aziz Havariler Kilisesi'nde Metropolit Herakle tarafından takdis edildi . Etrafında sadece çok az ruhban vardı. Kiliseye yüksek memurlar verebilecek asilzadeler ve zengin tüccarlar yoktu. Tahtını kaybeden hanedanın henüz hayatta olan fertleri için kaybettikleri imparatorluğun başkentinde yaşamak siyasi ve sosyal açıdan imkânsızdı. Despotlardan biri papanın parasal desteği altında İtalya'da yaşıyordu ve ailesi ile birlikte Katolik olmuştu. Kardeşi Demetrios Trakya'daki mülklerinde yaşıyordu. Sultana para meselesi yüzünden şikâyet edildi, ceza ve aşağılanma olarak sultanın huzuruna atsız gelmek zorunda bırakıldı. Thomas'ın İstanbul'da kalan birkaç arhont'un geri çağırdıkları oğlu Manuel'e Fatih Sultan Mehmed, Siretzion ve Ampelitzion köyleri ile ayrıca iki köy, iki köle ve iki güzel cariye ve günlük 100 akçe tayınat verdi.

Manuel, mezarının bulunduğu Siretzion köyünde hayata veda etti. Kardeşi Andreas, Fatih Sultan Mehmed'in sarayındaki gençlerden biri oldu. Üçüncü kardeşi Johann İstanbul'da öldü ve Patrikhâne'de mütevazı bir mezara gömüldü. Sultan II. Murad'ın Serez'de mülkleri olan dul eşi Mara, despot Thomas'ın Bosna'da esir alınan torunu Kralitza'yı barındırıyordu. Mateos Asanes Fatih Sultan Mehmed'e Bosna seferi sırasında eşlik ediyordu. Gidos Paleologos'un oğlu Has Murad adı ile Rumeli Beylerbeyi oldu. Son Trabzon İmparatoru idamına kadar Serez'de Prodomos Manastırı'nda kaldı ve ayrıca Demetrios Asanes'in kızı, Atina Dükü'nün dul eşi ile evlenmeyi düşünen Başmabeynci Kabazites de Trabzon'dan geliyordu . Nüfuzlu Rates Amirutzi'nin oğullan hemen Türk oldular . Basilis Mara dışında bu bahtsız esirlerin, geçmişlerini unutmaya çalışan bu devşirmelerden hiçbiri İstanbul'da "Büyük Kilise'nin" hamisi olarak ortaya çıkmak niyetinde değildi veya fırsatı yoktu. En fazla Mehmed Bey ve Amirutzi'nin oğullarından biri, efendileri olan sultana Hristiyan dinî hakkında bilgi vermek için Geıınadios'un halefi Patrik Maksimos'tan Hristiyan dinine ilişkin bilgiler alıyorlardı.

Bu şartlar altında Rum Patrikhânesi İstanbul'da ne siyasi, ne de kültürel veya ulusal bir rol oynayamazdı.

Patrik Gennadios, Rum işçilerin de çalıştığı bir darphane hâline getirilen Havariler Kilisesi'ni terk etmek zorunda kaldı. Sadece Rumların oturduğu bir mahallede bulunan eski rahibe manastırı Pammakaristos'a yerleşti. Patrikler daha sonra Eflak Sarayı'nda, yani Eflak Kapu Kethüdası'nın kilisesinde oturmaya başladılar. Sultan II. Bâyezid, Rumların elinden camiye dönüştünneden birkaç kilise daha aldı. Böylece oğlu Yavuz Sultan Selim bunları değerleri karşılığında tekrar eski sahiplerine satabildi . Rum Patriği'ne sadece birkaç metropolit ve keşiş yardımcı oluyordu: Ereğli, Ankara, Efes, Kayseri, İzmit, Pisidya, Sakız, Kizikos (Avlaki) , Selanik Metropolitleri; bir vaiz ve birkaç başka ruhban, Antakya, Kudüs ve İskenderiye Patrikleri'nin ancak Suriye ve Mısır'ın Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilmesinden sonra irtibata geçeceği ilk patriğin maiyetini oluşturuyorlardı . Muhtemelen Mara'nın müdahalesiyle Rafael ile (1475) başkentin patrikliğine bir Sırp getirildi. Rumlar, "yabancı dilde" konuşan bu patrikten nefret ediyorlardı, ama bu makama getirilmesini engelleyememişlerdi. Patrik Nifon'un da (1486-1489; 1502) babası Arnavut'tu ve kendisi de Slavca konuşulan bölgede Ohri Patriği Nikolas'ın öğrencisi idi. Nikolas'ın halefi Zakarias, Osmanlı Sultanı tarafından makamından alınıp, yerine Rum Markos Ksilokarabes getirildiğinde İstanbul'a geldi.

Patrik, baştan beri - en azından Simeon'dan itibaren - Hazine'ye her yıl pişkeş adı altında belirli bir vergi ödüyordu. Ayrıca patrik koltuğuna oturmak isteyen herkes Divân-ı Hümâyûn'a her zamanki hediyeleri sunmak zorunda idi. Osmanlı Sultanı, Rum Kilisesi'nin liderlerine mirasları üzerinde tasarrufta bulunma hakkı vermiyordu ve İskender Bey adını alan devşirme Amirutzi, Osmanlı defterdarı olarak sadece ölen Patrik Simeon'a ait olan şahsi malları değil, kiliseye ait 3 bin altın değerinde eşyaya el koydu. Yeni Patrik Niphon, Patrik Simeon'un bir yeğenini bulup getirdiğinde kovuldu ve şahit olarak görev yapan üç keşiş sakat bırakıldı.

Yeni kiliselerin yapımı kesinlikle yasaktı. Patrik Joachim böyle bir teşebbüsde bulunduğu için makamından alındı. Vergileri, tıpkı vasal prensliklerde veya şehirlerde olduğu gibi her fırsatta artırılıyordu. Dramalı Joachim zamanında (1498-1502) iyice fakirleşmiş kilise öncekinden bin altın fazla, toplam 3 bin altın ödüyordu ve bu bir süre sonra 3.500 altına çıkartıldı. Bir patrik vaat edilen meblağları ödeyemediği zaman en ağır hakaretlere maruz kalıyordu. Patrik Rafael, vergiyi ödeyemediğinde boynunda bir zincirle İstanbul sokaklarında dilencilik yaparken görülüyordu ve ihanet eden memurların ve vatan hainlerinin atıldığı zindanda hayatını kaybetti . Patrik Pahomios öldükten sonra kilise başka bir dine sahip olan devletin inancının o kadar etkisine girmişti ki, Yanyalı Theoleptos patrik koltuğuna oturmak için doğrudan Edirne'ye, sultanın yanına gitti. "Doğu'nun ve Batı'nın" ruhban meclisi onu kabul etmek için ancak sultan onayını verdikten sonra toplandı. Aynı Theoleptos'a karşı dava açabilmek için ulusal ruhban meclisinin üyeleri yine önce sultanın iznini istediler.

Ancak Kanunî Sultan Süleyman zamanında Rumlar arasında yeni bir ruh canlanır gibi oldu. Sofyalı Patrik Jeremias, Kudüs'e bir ziyarete çıkmak üzere olduğu bir zamanda makamından alındı ve en büyük rakiplerinden biri olan Sözebolulu Yoinnikos vergiyi 4 bin altına çıkartarak patrik koltuğuna sahip oldu. Ama İstanbul ve Galata'daki dindar halk onu karşılamayı reddetti. Yoannikos, Kudüs'teki Jeremias ve diğer patrikler tarafından aforoz edildi ve gerçek patrik, "iyi huylu" İbrahim Paşa sayesinde halkın sevinç nidaları altında yine geri döndü. Bunun üzerine Divân'da rakibi ile karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Ancak taraftarları artırılan verginin zamanında ödeneceğini garanti ettikten sonra çavuşbaşı eşliğinde Patrikhâne'ye geri dönebildi . Jeremias'tan sonra, Karamanlılar ve Galata'daki Rumlar arasındaki anlaşmazlıklara rağmen, Jeremias tarafından belirlenen ruhban Dionisios, Türkler tarafından toplantıya çağrılan ruhban meclisi tarafından usulüne uygun olarak patrik seçildi.

Ama yeni patriğin düşmanlarının dine ve ulus bilincine sığmayan çabaları, yeni yeni dirilmeye başlayan kilisenin tekrar aşağılanmasına sebep oldu. Seçime hile karıştığını iddia ettiler ve yeni serbest bir seçim taleA<)î ettiler. Türkler bunun üzerine başta Rüstem Paşa olmak üzere, para talepleri ile geldiler. Dionisios, Galata'da gizlendiği yerden çıkartılıp, beratı almak üzere Divân'a getirildi. Kısa bir süre sonra Rüstem Paşa, Patrikhane'nin üzerindeki haçın İstanbul'a hakim olduğu görüntüsünü verdiği için sökülmesini emretti . Haç yeri olarak ünlü San Demetrios Kilisesi aynı vezir tarafından Rumların elinden alındı ve taşlarını söktürüp, başka bir yere taşıttı. Bu gibi kutsal yerleri birçok Türk kadını da ziyaret ediyordu.

Böylece Ortodoks Kilisesi'ne sadece 7-8 kilise kaldı:

San Nikolas, San Georg, San Konstantin ve Galata'da Panigaia ve Krisopige ile İstanbul'daki bir rahibe manastırı, Patrikhâne'nin mülklerinden o dönemlerde sadece İstanbul'da birkaç üzüm bağı kalmıştı . Piyale Paşa daha da ileri gitti ve patriğe belirlenen metropolitleri zorla tayin ettirdi , ama Yahudi bir hekimin de bunda parmağı olduğu söyleniyor .

Ne İstanbul'daki Rumların, ne de etraftakilerin Patrikhane için gerekli meblağları tek başına bulmaları mümkündü. Bu yüzden önce beş yılda, daha sonra dört, hatta üç yılda bir Patrikhâne'nin temsilcileri, genellikle ruhban sınıfına ait olanlar, bazen de patriğin kendisi bir yeniçerinin koruması altında Rumların oturduğu eyaletleri ve birçok piskoposluğun oldukça iyi geliştiği Akhaya ve Mora bölgelerini gezer ve "Büyük Kilise'nin" faizlerini toplardı . Genelde bir önceki yüzyıla kadar kilise sayısı azalmış Trakya'yı ve Çanakkale'yi, bazen de adaları gezerlerdi. Anadolu'dan çok az para geliyordu. Orada bulunan Rumların kitleler hâlinde İstanbul'a taşınması ve birçok köyün İslâm dinine geçmesi eskiden Ortodoksların yaşadığı birçok bölgeyi ıssızlığa terk etmişti. Anadolu'dan İstanbul'a kitlesel göç (Trabzon ve Sinop ile eskiden Ortodoks inanca sahip olsalar da Türkçe konuşan Karamanlıların İstanbul'da ayrı bir mahalleleri olup, patrik makamına kendi adaylarını gösteriyorlardı ) ve kendilerine daha kolay geldiği için birçok köylerin Müslüman olmaları, eskiden ortodoks olan nüfusun giderek azalmasına yol açmıştı. "En önemli yerler terk edilmiş ve Hristiyanlar varsa bile çeşitli mezheplere ayrılmıştır." Trabzon'dan Antalya'ya kadar ve Giresun'da, İznik, Kadıköy, Bursa, İzmit, İzmir ve Efes'te Rumca ; Alaşehir ve Sivas bölgelerinde ise sadece Türkçe konuşulurdu . Anadolu'daki piskoposlar ise genelde patriğin yakınlarında kalıyorlardı.

Patrik Joachim, defterdarlardan bir süreliğine kaçmak ve oradaki prenslerden ve ileri gelenlerden para dilenmek için Gürcistan'a kadar gitmişti88. Halefi Pahomios, daha sonra Boğdan'a böyle bir ziyaret yapacaktı, ancak verginin artırılması ile kilisenin yüklerini sırf kendini kanıtlamak ve patrik makamına sahip olmak için anlamsız yükler yüklediği gerekçesi ile Büyük Stefan veya halefi Boğdan tarafından kabul edilmedi. Sadece dindar Eflak Prensi Radu onu barındırdı. Radu'nun başkenti Tırgovişte'de bu patrik daha sonra hayata veda etti . Elli yıl sonra Patrik Josef yine Boğdan'a geldi ve burada 1562 yılının ilk günlerinde Prens Aleksandru Lapuşneanu, Boyarlar ve üç piskopos tarafından sevinçle karşılandı.

İstanbul'daki Patrikhane Kilisesi'ndeki vaizler "nazik, gramatik kaidelere uygun, ama safça" konuşuyorlardı. Ellerinde Palaiopatrai metropoliti Arsenios gibi birkaç iyi müzisyen vardı ve Atinalı Nikeforos Karikios ilahi söylemekteki yeteneğinden dolayı Rum Kilisesi'nin liderlerinden biri hâline geldi . Benefşeli (Monemvasialı) Arsenios, Tırnovalı Arsenios, Naupaktlı Damaskenus, Efes ve Şam Metropolitleri vaizleri olan Mattheos ve Hierothos ile Venedik himayesi altında yaşayan meslektaşları Cerigolu Maksimos ve Venedikli Gabriel Severos âlim keşişler olarak ün yaptılar. Logofet Hieraks Bizans'ın çöküşüne dair manzum bir kronoloji hazırladı ve daha sonraki vaiz Anabolulu Theodosios Zigomalas Yunan tarzını iyi biliyordu ve kendisinden önce Morali Manuel gibi iyi bir yazardı. Selanik'te de yeni Patrik Josef Argiorpulos'un yetiştiği ve rivayete göre bir matbaanın kurulduğu iyi bir okul vardı .

Padua'da o dönemde birçok öğrenci eğitim görüyordu ve Diakon Demetrios, eski Yunan edebiyatına duyduklan ilgiden dolayı âlimlerinin yeni Rum halkına karşı sempati gösteren Wittenberg'e kadar gitti. Melanchthon, Patrik Josef'e mektuplar yazıyordu ve Jakob Basilios, dostu Diasorinos ve Jakob Paleologos gibi okumuş Yunan maceraperestler Almanya'da kutlamalarla karşılanıyorlardı.

Aralarında Niphon'un da bulunduğu iki patrik çıkartan Aynaroz Dağı 18 bin taler vergi sayesinde resim, güzel yazı çalışmaları ve edebiyat gibi konularla ilgilenen 6 bin keşiş için özgür bir Cumhuriyet hâline gelmişti. Bazı metropolitler yine de basit birer bahçıvan, boyacı, vs. idi. Hatta yetmişli yıllarda Edirne metropolitinin okuma yazmayı bile doğru dürüst bilmediği söylenir . "Kötülükler" ve "skandallar" bir çoğu için hayatlarının bir parçası hâline gelmişti ve vaizlerden biri kendi oğlu ile para ve makam için mücadeleye girişmişti.

Kanunî Sultan Süleyman'ın son yıllarında Patrik Josef kiliseyi daha sağlam maddi bir temele oturtmuştu. Bu yetenekli adam, Türklerin vergiyi 1000 altın indirmelerini sağladı, Patrikhâne'yi güzelleştirdi ve büyüttü. O dönemlerde soydaşları ve sürekli hamileri Sokollu Mehmed Paşa sayesinde Ipek'te (Peç) aynı bir Patrikhâne sahibi olan ve Erdel'deki piskoposları da tayin eden Slavlar belki istanbul'daki Patrikhâne ile hiyerarşik bir birleşmeye ikna edilebilirlerdi ki, bu, aslında patriğin diğer Rum Ortodoks Kilisesi patrikleriyle tüm meselelerde dayanışma içinde çalışmak kadar önemli acil bir görevdi. Ama İstanbul Patrikhânesi'nin yönetimi altında Ortodoks Birliği'nin kuruluşu çok daha sonra, yüzyılın sonlarına, özellikle de yeni yüzyılın ilk dönemlerinde gerçekleşti. Ohrili Sofronios daha o zamanlar İstanbul'daki meslektaşları ile Kastoria ve Görice (Koritsa)'deki piskoposluklar yüzünden küçük bir anlaşmazlığa düşmüştü110, ama eski düşmanları tarafından makamından alınan Josef genel bir kilise meclisi topladığında sadece Anadolu'daki Rum meslektaşlarını değil, Ohrili Sofronios'u ve " Sokollu Mehmed Paşa'nın kan kardeşi" İpekli Makarios'u da çağırdı. Azlini isteyen kilise meclisine Slav veya Slav-Rum kökenli Kastoria, Strumnitsa ve Melenikos'un Makedon metropolitlerinin yanı sıra Ohrili Paisios da katılmıştı .

Josef tamamen çekildikten sonra İstanbul Patrikhanesinde yerine Kayserili Metrofanes geçti. Onu kısa bir süre sonra âlim, ahlaklı ve çalışkan, ayrıca "nazik ve iyi huylu" bir rahip olan Yenişehirli (Larissalı) Jeremias takip etti (1572). Jeremias daha ilk günden itibaren aşağılanmalara ve sürekli boyun eğmeye maruz kaldı, zira İstanbul'daki kilise ile Rum ve Slav Ortodoks hiyerarşisi artık bağımsız değildi. Aksine imparatorluğun gevşek temelleri üzerinde hızla yükselen ve yeni, ama saf ve asil olmayan yeni bir Rum sınıfı oluşturan arhont sınıfının eline geçti.

16. yüzyılın ilk yarısında Türk hakimiyetine rağmen, daha doğrusu Türk hakimiyeti sayesinde yeni bir şehirli zengin Rum sınıfı gelişmişti. Sadece İstanbul'da değil, patrikleri Venedikli Zenta Valisi'nin dostu olan ünlü Leonardo Emo olan İskenderiyeliler de Antwerp'e kadar ticaret yapıyorlardı. Reaya Rumları Venedik adalarındaki soydaşları ile oldukça yoğun bir ticaret ilişkisi içindeydiler. Giritlilerin Galata'daki zengin hamisi Leonino, 1580 yılı dolaylarında ve daha sonraları da yüksek ruhbanlar ve Romen tahtında iddiası olanlarla irtibat hâlinde olan önemli bir kişilikti . Livov'daki Ortodoks Kilisesi'nde kurucusu olarak bilinen Giritli Konstantin Korniaktos, Aleksandru Lapuşneanu zamanlarında Boğdan'ın finans işlerini yürütüyordu. Bir diğer Giritli tüccar, Konstantin Battista Vevelli yine Boğdan'da nüfuzlu bir makama getirildi . Birçok Rum, Levanten ve Ragusalı voyvodanın alacaklıları, gelirlerin ve gümrüklerin icarcıları olarak ülkede önemli bir rol oynamak üzere buraya geldiler. Prens Yanku Sasul'un Lehistan'a kaçan dul eşi için ilk evliliğinden olan oğlu Philipp, Benefşe şarabı ve Almanya'dan gelen Leh kumaşları ile ticaret yapıyordu119. Özellikle Mircea Ciobanul'un çevresindeki Rumlar halklarının eski geleneklerine göre ticaret, tefecilik ve müteşebbislik ruhu ile zengin olmak ve kazandıkları paralarla daha sonra rüşvetin kol gezdiği İstanbul'a geri dönerek, büyük bir nüfuza ve özel onurlara sahip olmak için Tuna Nehri'nin diğer kıyısına geçmişlerdi . Örneğin Asprokastronlu Kaliani, Büyük Stefan zamanlarında Boğdan'ın en büyük kapitalistlerin biri kabul edilir.

Romen prensliklerin kapı kethüdaları, prenslerin İstanbul'da rehin olarak yaşayan oğulları ve kardeşleri ve sürekli huzursuz ve her zaman yeni bir iktidar değişikliği bekleyen sürgünlerle çok iyi tanışıyorlar, bazen çok iyi dost, hatta evlilikten dolayı akrabaydılar. Romen hanedanlanmn temsilcileri, genellikle gayri meşru çocuklar, maceraperestler ve dolandırıcılar, başkentteki veya sürgün yeri olarak tercih edilen Sakız, Rodos, Kıbrıs, Kütahya, Konya ve Halep'teki Rumlar arasında uzun süre kalmaktan, bazen de Rum eşleri veya annelerinden dolayı belli bir Rum tarzı edinmişlerdi, dolayısıyla Boğdan'da ve Eflak'ta ticaret yapan tüccarlar böyle "soydaşların" himayesi altında kendilerini çok rahat hissediyorlardı .

Bu dönemlerde artık asil kökenlerini çok iyi pazarlayan ve saf Avrupalılar tarafından Yunan dilinin taşıyıcıları ve öğreticileri olarak saygı gören ve bunun için para alan Rum maceraperestler ortaya çıktı. Birçok âlim ve kral için Jakob Basilios, Hariklidlerin ve Sırp despotlarının doğrudan halefi ve Paros'un gerçek mirasçısı idi. Arkadaşı Diasorinos, ünlü bir hanedandan gelen bir asilzâde; "Andreas'ın oğlu Theodoros Olimpidareios'in oğlu" Jakob Paleologos eski Bizans hanedanının bir ferdi kabul ediliyordu . 1595 yılında Venedik Cumhuriyeti, Pescheira komutanı Lusignano Paleologos'a stratiyot olarak kendi hizmetleri ve "büyükbabasının, babasının, amcalarının ve diğer atalarının birçok hizmetleri" sebebiyle imtiyaz tanıdı .

Alim Rhallis, 1570 yılında Roma'da papanın bir Rum okulu olduğunu söylüyordu . Latinlerin Rafızîliğina ilişkin eski ön yargılar ve bunun bulaşabileceği endişesi sadece halkın aşağı tabakalarında kalmıştı . Yukarı tabakalarda, birçok Romen taht müddeisinin uzaklardaki Doğu'ya gitmesine sebep olan bitmek bilmeyen maceraperestlik diğer tüm hislerin önüne geçmişti.

Tüm bunlara rağmen Rumlar ne tüccar olarak Boğdan'a veya Moskova'ya, hatta Frenk Antvverp'e kadar giden tüccarlarda, ne de ünlü sahte isimlerle ortaya çıkan maceraperestlerde kendilerine bir lider bulamadılar. Böyle bir liderlik rolünü üstlenecek hırsa sahip olan kişiden zenginlik, kökeninin gerçekten İmparatorluk hanedanlarından birine dayanmasını, diplomatik yetenek ve Türk ileri gelenleri ile iyi irtibatlar bekliyorlardı.

Patrik Josef'in makamından indirilmesinde büyük Sakellarios Anastasios ve büyük Logofet Hieraks'ın yanı sıra Mihail Gabras ve Antonias Kantakuzenos'un da parmağı vardı . Antonias Kantakuzenos, Galata'da oturuyordu ve lider olarak Rum mahallelerinde önemli bir rol oynuyordu . Aynı yerde Paleolog Konstantin'in de güzel bir evi vardı; eşi ise bir Kantakuzen'di . Akrabalarının entrikalarından dolayı Paleolog Konstantin daha sonra Kırım Hanı'nın yanına sığındı. Kantakuzenoslardan biri keşiş olarak Aynaroz Dağı'nda hayata veda etti . Tıpkı Bilgin Rhallis'in Roma'da yaşadığı gibi, Osmanlı imparatorluğumdan da kızına çeyiz olarak yarısı nakit olmak üzere 50 bin altın verebilecek zenginliklere sahip Rumlar yaşıyorlardı. Ruhban sınıfından olan Dionisius, Tırnova Metropoliti olarak Hristiyanların Osmanlı rejimine karşı ilk ayaklanmaları sırasında siyasi bir kişilik hâline geldi. Zengin Rum asıllı Skarlatti'nin cenaze alayına patrik bizzat katıldı . Koressi, Muzalon, Vatatzes ve Diplovatatzes, Asanes, Krisoloras ve Laskaris -Laskarisler ancak 1550 yılında tekrar oraya çıkmışlardı - aileleri İstanbul ve liman şehirleri Midya, Misivri ve Sözebolu'daki asil Rum hanedanlarından birkaçı idi. Rhallislerden biri Rusya'ya yerleşti ve güzel evi başka bir arhont ile Boğdan Prensi tarafından satın alındı.

Bu yeni aristokrasi, zaman zaman mühürlerinde çift başlı kartalı kullanan, eski isimlere sahip bu "asil beylerin", balıkçılardan, darphane çalışanlarından ve tersanede çalışan işçilerden ve dükkan sahiplerinden oluşup, Türkler tarafından hor görülen Hristiy1a n Rum ayaktakımı ile hiçbir ilgisi yoktu . Atlarla dolaşır ve saraylar inşa ettirirlerdi; etraflarında yeniçeri nöbetçiler bulunurdu; vezirlerle en sıkı ilişkiler içindeydiler; devletin gümrüklerini icarla alırlardı ve eşleri Batı'daki herhangi bir kraliçenin giydiği elbiselerden çok daha değerli elbiseler giyerdi. Altın işlemeli saç süsleri, alınlarında değerli taşlar, değerli metallerden bilezikler, zincirler ve gerdanlıklar ile "gümüş terlikleri" dikkat çekiyordu.

"Yaşlı ve komik görünüşlü", "eski Kantakuzen hanedanından", "en büyük asilzade", "Hristiyanların direği", Rumların "ilahi" koruyucusu, Patrikhâne'nin hamisi, balık gümrüğünün satıcısı, deniz tuzunun kazanıldığı Anhialo timarının beyi, daha sonra sultanın toptancısı, Sokollu Mehmed Paşa'nın dostu ve iki sultanın musahibi, kısa bir süre için Eflak Prensi Petru Skiopul'un eniştesi Mihail Kantakuzenos, 1570 yılı dolaylarında bütün soydaşlarının arasından sivrildi. Sultana her yıl 160 bin taler vergi ödüyordu, sultan için 20-30 kadırga inşa ettirdi ve devletin ileri gelenlerinin evlerini değerli hediyelerle doldurdu. Bunun karşılığında onu rahatsız eden soydaşlarını kutsal dağa sürgüne gönderebiliyor veya kaçmaya zorlayabiliyor; Tuna boylarındaki prensleri istediği gibi değiştirebiliyor ve en önemlisi patriklerin ve metropolitlerin makamları üzerinde tasarrufta bulunabiliyordu. Kardeşi Konstantin, en büyüğü İmparator adı olan Andronikos'u taşıyan, ama babasının yine de kötek tehditlerinden kurtulmayan oğulları, üç damadı, kız kardeşi ile evlenen Rhallis ve onun patrikliğe getirdiği oğlu Dionisios ve birçok dostu ve müşterisi, Mihail Kantakuzenos'un etrafında tıpkı bir prens gibi bir topluluk oluşturuyordu. Sokollu Mehmed Paşa'nın son günlerinde 100 bin koronluk tuz vergisini ödemediği için bir seferinde zindana atıldı ve herkes talihinin artık sona erdiğini düşünüyordu. Ama 55 bin altın ödeyerek çok sayıdaki düşmanlarının intikamından kurtulabildi. Ancak 1576 yılında Boğdan'da yeni iç savaşların ve Kazak akınlarının haberleri geldiğinde gizli gönderilen bir kapıcıbaşı tarafından Ahyolu'da boğduruldu.

Bu önemli adamın nüfuzu gerek İmparatorluk, gerekse kendi halkı için oldukça zararlı, Türklerin resmi dosyalarda bile kendisine taktıkları lakap gibi "şeytanın oğlunun" işi idi. Gittikçe yaygınlaşan rüşvetin bir temsilcisi olarak her iki Tuna prensliklerinin kanlarının emilmesinin asıl sebebi idi. Boğdan Prensi İoan-Cel-Cumplit'ten 50 bin altın talep etmesi150 ve Boğdan'ın vergisinin artırılması için çaba göstermesi, bu kararlı prensin 1574 yılında ayaklanmasına sebep oldu. Ayaklanma Cığalazâde Sinan Paşa'nın birlikleri tarafından bastırıldı ve İoan develere bağlanarak parçalara ayrıldı. Ama yardıma çağırdığı, para karşılığında müttefikleri olan ve son ana kadar yanında savaşan Kazaklar, artık Özi Nehri'nden gerçek ve düzmece veliahtlar getirmekten bıkıp usanmadıkları Suçava ve Yaş (İaşi) ile Türk kaleleri Bender, Kili ve Akkirman'a giden yoh?1( uzun zamandır öğrenmişlerdi.

"Ahlaklı bir adam" olan patrik Josef, Mihail Kantakuzenos ve onun siyasi müttefikleri ile bundan çıkarları bulunanların marifetiyle makamından alınmıştı. Alim Metrofanes, her zamanki verginin dışında talep edilen 2 bin altını ödeyemeyince, selefi ile aynı akıbete uğradı. Makamından alınmasına gerekçe olarak keşiş olduğu zamanlarda Roma'ya gidip, papanın ayağını öpmüş olması gösterildi . Yeni patrik II. Jeremias, "Kantakuzenos'un kölesi gibi" ve tahsildarı idi. Emirleri almak üzere haftada bir Kantakuzenos'a gelirdi. Büyük arhont Kantakuzenos, Patrikhâne'ye hiç ayak basmazdı; evinde kendi ibadet yeri vardı. Jeremias, genç Andronikos'un düğününde ayini yönetmek üzere Ahyolu'na da getirilmişti.

Metropolitler gerçekte Kantakuzenos tarafından tayin edilirler ve bunun karşılığında Kantakuzenos'un daha sonra Sokollu Mehmed Paşa ile bölüştüğü 600 altın öderlerdi. Patrikhâne, bu hamisine ve Türk ileri gelenleri arasındaki hamilerine yılda 12 bin altın gelir getiriyordu . Kantakuzenos, kendi çıkarı ve veziriazamın menfaati için Jeremias ve huzursuz Metrofanes arasındaki mücadeleyi körüklemekten yana idi. 1577 yılında Divân'da rakipleri dinlendi ve davayı Jeremias kazandı, ama rakiplerine tazminat ödemek zorunda kaldı . Sokollu Mehmed Paşa öldükten sonra 24 Aralık 1579 tarihinde Metrofanes patrik asasını tekrar geri alarak, öldüğü 11 Ağustos 1580 tarihine kadar patrik olarak kaldı. Türkler için sürekli şikâyetler ve mücadeleler Patrikhâne'nin kaldırılmasından bahsetmek için sadece bir bahane idi.

Sultanın sürekli sarayda kalması; Frenklerin, Yahudilerin, Ermenilerin, Rumların temsil edildiği her türden ve kökenden devşirmenin yönetici bir sınıf oluşturması ve tembelliğe alışan bir toplumun lükse düşkünlüğü, eskiden hükümdarını, ordusunu ve yönetimini aylarca, hatta yıllarca surları arasında görmeyen İstanbul'u birden etrafında tarifi imkânsız bir görkem ve sayısız hizmetlileri olan bir hükümdarın gerçek ve sürekli başkenti hâline getirmişti. Halkı sadece kendi günlük geçimi ve sultanları ile patriğin haraçları için çalışan eyaletler gittikçe fakirleşirken, sultanlar tarafından yaptırılan ve Hristiyanların girmesi yasak olan birçok camisi, saraylan ve bahçeleri ile eşsiz bir yer teşkil eden İstanbul'un görkemi gittikçe artıyordu. Sadece italyanlar ve belki de daha ince bir sanata alışık olan iranlılar ile başka yabancılar bu görkemin parlaklığına kapılmıyorlardı.
Başkentin dar sokaklarında artık Batı tarzında inşa edilmiş güzel evler - Gritti'nin sarayı yüz hizmetli ve beş yüz atı barındıracak yere sahipti - kuruluyordu. Bu evlerde sultan kızları ile evlenen ve genelde eşlerinin yanında kalan vezirler oturuyordu.

Türk kadınların elbiseleri, tıpkı Ermeni ve Rum kadınlarındaki gibi gittikçe daha israfil bir hâl alıyordu:

"Erkeğin zenginliği kadının üzerinde gösteriliyordu; gelenek böyle idi".

Yemekler de eski sadeliğini kaybetmişlerdi . Düğünlerde ve sünnet düğünlerinde Türkler o güne kadar tahmin edilemeyen bir lüks gösteriyorlardı. Sultan III. Murad'ın oğullarının sünnet düğününde yapılan gösteriler ve verilen ziyafetler görkemli başkentte geleneklerin gelişimi açısından oldukça ilginç birer örnektir.

Meydanlarda, özellikle Bâyezid Cami çevresinde her gün belirli bir kitle toplanıp, maymunların ve köpeklerin; soytarıların; taşlarla göğüslerini yumruklayan ve ellerine, ya da ağızlarına kızgın demirler alan, kuş tüylerini takmak için başlarına kesikler açan, ya da kendilerini başka bir şekilde sakatlayan dervişlerin; Allah adını duyduğunda başını sallayan geyikler getiren dilencilerin; kutsal eşyalar satan ve kutsal sancağı taşıyan Arapların ve havaya atılan bir mangırı orada toplananlar arasında bulmayı başaran kuşların gösterilerini izlerdi. Burada ayrıca "taşlar ve baklalar, zarlar ve kitaplarla" geleceği gören "hokkabazlar ve falcılar" da bulunurdu. Müslümanlar meyhanelere giremezlerdi. 1575 yılında çıkarılan bir emirle sultanın hizmetinde bulunan herkesin içki içmesi yasaklanmıştı . Ama Hristiyanların ve Yahudilerin işlettikleri meyhanelerde sıkça çaşnigirler, çavuşlar, hatta yüksek makamlı müteferrikalar görülürdü . Askerler hiç çekinmeden içki içerlerdi. Karşı gelenlere direnirlerdi ve büyük skandallar yaratırlardı . Sokaklarda her zaman sarhoşlara rastlamak mümkündü. Türk ileri gelenleri, içki içmek için elçilerin yanına gelirlerdi ve Ayasofya ile Süleymaniye camilerinin hocaları bile bu amaçla ziyaretlere gitmekten çekinmezlerdi . Vezirler ayrıca Kur'an'ın yasaklamadığı afyonu içerlerdi: Piyale Paşa, Ahmed Paşa ve birçok başka vezir afyon tutkunuydular . Aynı zamanda daha sonra Türklerin millî içeceği hâline gelen "afyonlu kara su", "kahve denilen bir bitkiden hazırlanan ve uykuyu dağıtacak güçte olduğu söylenen kaynak suyla hazırlanmış siyah su" hızlı bir şekilde yaygınlaşmaya başladı.

İmparatorluğun tüm kesimlerindeki insanların bir araya geldiği ve birbirleri üzerinde etki bıraktığı başkentteki dindarlık ister istemez azalıyordu. Yarı Hristiyan batıl bir inanç yaygınlaşmaya başladı ve çok kısa bir sürede idama mahkum olan kâhinler yarattı. Özellikle kadınlar arasında çocuk vaftizleri, mucizeler yaratan yerlere ve azizlerin resimlerini ziyaret ve papazların takdisleri çok yaygındı. Yalan yere yeminler etmek, İstanbul'daki avare takımının gelir kaynağı hâline gelmişti .

Halkın kanını emen subaşılarından biri:

"Benim adım: Allah'tan korkmazdır ." demişti bir seferinde. Aynı subaşıların uyguladıkları işkenceler ve diğer gaddarlıklara ve aynı mahallede oturanların aralarındaki dayanışmaya rağmen , asayiş eskisi kadar düzgün değildi . Alimler, 1592 yılında sultanın sarayını ateşe verdiler ve daha sonra da gösterileceği gibi, askerler huzursuzluk çıkarıyorlardı.

Koca Sinan Paşa zamanında İstanbul'un erzak temini hususunda henüz sıkıntı yaşanmıyordu, ama ondan sonra gelen vezirler bu önemli görevi iyice ihmal ettiler; sahtekâr fırıncılar hakkında şikâyetler görülmeye başladı; yüzlerce, binlerce insan fırınların önlerinde toplanır ve bir parça ekmek alabilmek için fırıncılara ve kalfalarına "beyim" ve "sultanım" diye hitap ederlerdi .

Başkentin kötü yönetimi, vezirlerden ve hocalardan tutun da, en fakir sarhoşuna kadar gittikçe yaygınlaşan rüşvet, afyon tutkunları ve kahvehanelerin ziyaretçileri yetmezmiş gibi, ordunun ileriki bölümlerinde ele alınacak disiplinsizliğin imparatorluk için belki de en büyük tehlikenin özü yatıyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir