Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Gerilemenin Sebebleri ve Yeni Macaristan Savaşına Kadar Süre

Faaliyet Göstermeyen Sultanlar: "II. Selim ve III. Murad" ve Musabihler ve Kadın Saltanatı

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Gerilemenin Sebebleri ve Yeni Macaristan Savaşına Kadar Süre

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 02:59

GERİLEMENİN SEBEBLERİ VE YENİ MACARİSTAN SAVAŞINA KADAR BUNUN İLK İŞARETLERİ.
FAALİYET GÖSTERMEYEN SULTANLAR: "II. SELİM VE III. MURAD". MUSAHİBLER VE KADIN SALTANATI. YENİ DEVŞİRMELER


Sultan Süleyman, son nefesine kadar imparatorluğunun şanının sağlamlaştırılması için çaba göstermişti. Geleneklere, kutsal ananelere uygun olarak padişahın her yıl yeni bir sefere çıkma zorunluluğuna hep riayet etmişti.

Oğlu Selim, en azından yeni bir eyalet fethetmek istiyordu:

Kıbrıs.

Böylelikle hepsinde hâlâ eski asker ruhunun canlı tutulduğu vezirlerinin beklentilerini yerine getirmiş oldu. Alman elçi bir seferinde Sultan Selim döneminde fatih olarak önemli bir rol oynayan Lala Mustafa Paşa'ya barışın getireceği faydalarından bahsettiğinde daha sözünü bitirmeden aldığı cevap, "Benim gibi insanlar için düşmana karşı sefere çıkmaktan daha büyük zevk yoktur; bu, üstünü başını para ile donatmaktan ve önüne leziz yemekler konulmasından çok daha güzeldir" oldu .

Sultan Selim, savaş konularında çok da tecrübesiz sayılmazdı. Ne de olsa Osmanlı tahtını kılıcı ile savaşta almıştı, ama burada da Lala Mustafa Paşa gibi büyük bir komutan, onu zafer kazanmaya zorlamak zorunda kalmıştı. Hayatının en büyük tutkusu avdı: Binlerce asker, at, katır, deve, vs. ile yapılan görkemli av partileri için her yıl 50 bin altın harcanıyordu. Kısa boylu, şişman, kırmızı suratlı ve "insandan çok canavara benzeyen" bu adam savaş komutanı olarak uygun değildi. Babasının tahtına oturmak için Manisa'dan İstanbul'a geldiğinde, etrafındaki insanlar sultanın Kur'an'ın yasakladığı şarabı fazlasıyla sevdiğini biliyorlardı ve kırmızı yüzü daha o zamanlar içkiye olan düşkünlüğünü gösteriyordu. Böylelikle, şarabın damlasını ağzına koymamış ve Müslümanlara şarab tüketimini en ağır cezalarla yasaklamış - meydanlarda şarab fıçıları bile yakılıyordu - büyük bir hükümdardan sonra dünya, Osmanlı tahtında ahlaki açıdan çökmüş, makamının büyük ve ağır sorumluluklarının farkında olmayan, devletin gerçek anlamda tek özgür adamı olarak bütün hükümet organlarında mutlak bir iradeye sahip, ancak devlet işlerinin getirdiği sorumluluğun ağırlığı altında ezilen bir hükümdar görmüştü . Dini vecibelerini, tıpkı en büyük gurur 2060 caminin hutbelerinde adının okunması olan babası gibi ihmal etmiyordu. Daha sonra toprağa verileceği Ayasofya Cami'inin duvarlarını tahkim ettirdi ve Edirne'de değerli mermer sütunlar ve porselen işleriyle göze çarptığı gibi mimarı açıdan da eşsiz bir camii yaptırdı. Nasıl ki Sultan Süleyman, İstanbul'daki tüm hayat kadınlarını dokuz gemi ile şehvet tanrıçasının eski adası Kıbrıs'a göndermişse, bu uygulama Sultan Selim'in 1577 yılında ölümünden sonra da tekrarlandı. Sultan Selim ayrıca Korfulu Baffa ailesinden olup, 12 yaşlarındayken korsanların eline düşen tek bir Haseki [Nurbanu Sultan/Bafo] ile yaşıyordu, ancak yegâne aşk macerası olarak Rumeli Beylerbeyi'nin eşi ile bir ilişkisi olduğu ve Beylerbeyi'nin kendini bu yüzden astığı söylenir.

Neticede Sultan Selim, Divân'a gelip, devlet işleri ile çok az ilgileniyordu, zira günün daha ilk saatlerinde genelde sarhoş oluyordu. Dilsizler, yalnız kendilerine karşı gayet cömert olan sultanı eğlendiriyorlardı. Kış aylarında dışarıda kar üzerinde raks etmek zorunda kalıyorlardı ve Sultan Selim sarhoş gözleri ile onların acı çekmelerini seyrediyordu. Öfkelendiği zamanlarda ise aşağı gördüğü bu insanlara hiç acımazdı ve oku kimi zamanlar hor gördüğü, ama daha sonra pişman olarak ölümüne ağladığı bir gözdenin, cücenin, cambazın, dilsizin, hokkabazın veya güreşçinin kalbine saplanıyordu. İçkiye tahammülü dikkate değerdi: Üç gün üç gece musahibi Semiz Ali Paşa ile içki masasından kalkmadığı oluyordu.

Sultan Selim, muhabbetini çok sevdiği süt annesi, Ahmed'in annesi ile satranç oynadığı zamanlar daha asil bir davranış gösteriyordu. Akşamları müzik dinliyordu, zira müzik dostu idi ve İran şiirine de aşina idi. Doğu'nun ezgileri altında uykuya dalıp, sabah yeniden içkiye başlamak üzere uyanıyordu. Sadece yaklaşık 6 bin kişi ile birlikte ava çıktığında ve kafasını dinlemek için gittiği Yambol veya Dimetoka gibi yerlerden geri döndüğünde; Cuma Namazı'na gittiğinde; yabancı bir elçi için gösterişli bir şekilde Galebe Divânı'na geldiğinde ve nihayet çektirisi, Silivri veya Göksu'ya gitmek üzere Haliç'te göründüğünde ' herşeye rağmen sadakat içindeki uyrukları, padişahlarının aralarında olduğunu ve varlığını hissedebiliyorlardı. 12 Aralık 1574'te geçirdiği birkaç felç krizinden sonra fazla yemekten dolayı hayatını kaybettiğinde - "fazla yemek yiyip, üzerine fazla şarab içti - arkasından kimse ağlamadı, zira çoğu onu tanımıyordu ve onu tanıma onuruna erişenler, böyle bir hayata ancak iğrenerek bakmışlardı.

II. Selim zamanında devlet işleri, nihai iradeyi hep elinde tuttuğu için vezirleri ve komutanları sürekli güven ve endişe arasında gidip gelen yaşlı, hastalıklı ve yorgun Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son yıllarında olduğundan çok daha sınırsız bir şekilde Sokollu Mehmed Paşa'nın elinde idi. Sokollu, Sultan Süleyman'ın gençlik arkadaşı İbrahim Paşa gibi bir musahib değildi (örneğin İbrahim Paşa gibi kendine ait bir özel Divân'ı yoktu) ve Sultan Selim, babası Sultan Süleyman'ın Semiz Ali Paşa'ya emrettiği gibi, hasta olduğu zamanlar Divân'ı toplamasına ve gerektiğinde çağrıldığı zaman her türlü geleneğe karşın atı üzerinde huzuruna gelmesine izin vermiyordu veya Rüstem Paşa'nın Sultan Süleyman'a yakın olduğu kadar yakın değildi. O, her zaman efendisine arzları sunan ve bunun için haftada iki kez huzura kabul edilen yüksek rütbeli bir memur olarak kaldı . Ama efendisinin, kendisinden 40 yaş daha genç olan kızı [İsmihan] ile evliliğinden dolayı kayınpederinin hükümdarlığı boyunca devlet içinde tam bir egemenlik sürdü. "Tam bir saraya benzeyen" evi, devletin ikinci "Divân-ı Hümâyûn'u" olmuştu: Burada her gün 500 kadar kişiye ziyafetler verilirdi. "Kısa boylu ve çirkin " olan Sultan kızı eşinin emrinde 300 cariye vardı. 200 çaşnigir, sadece yemekleri sofraya getirmek için hazır bulunuyordu . Yüzlerce terzi vardı ve sıradan kölelerin sayısı bini buluyordu. Sultan Selim'in kızından olan ve fazla yaşamayan çocuklan, şehzâdeler gibi toprağa verildiler. Her yıl tasarruf ettiği milyonlarca altından adını ve şanını ebediyen yaşatacak eserler yaptırıyordu: Galata ve İstanbul'da birer cami, Edirne, Belgrad, Bergama, Bursa'da ve Lüleburgaz gibi Trakya ve Bulgaristan'da köylerde ve pazar yerlerinde kervansaraylar ve Eyüp Camii yakınlarında bir mezar yeri. Başkente aynca görkemli hamamlar ve hayvanat bahçeleri hediye etti . Hristiyanlara karşı düşünceli ve devşirmelerden çok Türk asıllılarda görülen bir nezaket ve saygı ile davranıyordu. Son barış, kendilerine 15 bin altın hediyeye mal olan Venedikliler; her yıl kendisine 9 bin altın gönderen Almanlar ve Fransızlar , onu dost sayıyorlardı. Venedikli bir elçinin hatırına bir portresini yaptırdı ve onu bir Hristiyan prense benzetiyorlardı . Bir zamanlar San Sabbas Kilisesi'nde hizmet veren Sokollu Mehmed Paşa son yıllarında Sırp despot ailesinden geldiğinden sıkça bahsederdi. Nihayet Sırplara akrabası Makarios şahsında İpek (Peç) Şehri için yeni bir patrik vermişti.

Diğer vezirler, Alman vaiz Gerlach'ın ifadesini kullanmak gerekirse, devlet işlerini asıl yöneten bu güçlü adamın yanında sadece "sessiz kişiler", sadece "Evet Efendim" diyenlerdi. Sultan Selim bu vezirler ile sadece şehrin civarlarında gezintiye çıktığında at üzerinde Divân'ı toplar ve fikirlerini alırdı . Çoğu doğuştan Türk değil , devşirme idi ve vezirlik makamına şahsi hizmetlerinden, savaşta gösterdikleri yiğitlikten, gösterdikleri sadakatten, diplomatik yeteneklerinden veya uzun yıllar verdikleri hizmetlerden dolayı değil, makamlarına rağmen köleleri oldukları sultanın ailesi ile tesadüfi veya kurnazca planlanmış ilişkilerden dolayı getirilmişlerdi.

Aralarında bir tek enerjiye ve doğal hitabet sanatına sahip, güçlü ve güzel bir savaşçı olan Özdemiroğlu Osman Paşa ve âlim, itibarlı ve rüşvet yemez, namuslu Nişancı Mehmed Paşa, Türk asıllıydılar. Piyale Paşa (ölümü 21 Ocak 1578) ise Hristiyan asıllı olup, Tolna'da bir ayakkabıcının birinci Macaristan seferi sırasında bir tabyada bulunan oğlu idi. Aptalca, bilgisizce ve kibirle Sultan Süleyman'a bir yıl içinde tüm Hristiyan prensleri esir alıp, İstanbul'a getirmeyi vaat eden ve 1569 yılında Otranto'ya bir saldırının yapılmasını salık veren bu afyon düşkünü adam, Sultan Selim'in damadı oldu . İyi huylu Alman asıllı Zal Mahmud Paşa, daha önce Hasan Paşa ile evli olan bir sultan kızı [Şah Sultan] ile evli idi. Slav kökenli, eski Budin Beylerbeyi Kalaylıkoz Ali Paşa, daha sonra Sokollu Mehmed Paşa'nın dul eşi [İsmihan Sultan] ile evlendi. Sultan Selim'in damatlarından biri ayrıca adı fazla geçmeyen, III. Murad zamanında vezirlik yapan ve meslek hayatına sultanın berberinin çırağı olarak başlayan ve bu yüzden şehzâde yeğeninin sünnetinde yeteneğini gösterme fırsatı bulan Bulgar asıllı Cerrah Mehmed Paşa idi. İlk evliliğinden olan oğullan Hersek ve Küs sancakbeyleri olarak atanan Cerrah Mehmed Paşa'nın eşi, Piyale Paşa'dan dul kalan Gevherhan Sultan idi. Güzel, saraylara yakışan, ince, esprili ve aynı zamanda korkak ve cimri olan Kanijeli Siyavuş Paşa, önce Sultan Süleyman'ın kızı ile evlenecek, sonra III. Murad'dan yeğenini [II. Selim'in kızı Fatma Sultan] eş olarak alacaktı.

Daha sonraları Şemsi Paşa yüksek mevkilere gelecekti, ama ince ruhlu ve şiire meraklı olduğu için değil, annesi bir sultan kızı olduğu için. Sokollu Mehmed Paşa'nın halefi Semiz Ahmed Paşa her türlü açgözlülükten olduğu kadar her türlü bilgi ve yetenekten de uzak yapılı bir adamdı. Şehzâde Bâyezid'in kızlarından birinin oğlu ve gençliğinde oldukça gösterişli ve eğlenceli olduğu için, Rüstem Paşa'nın kendi adına bir cami yaptıran dul eşi ona kızını verdi. Kardeşi Mustafa, Malta seferi sırasında serdar olarak görev yapıyordu. Semiz Ahmed Paşa'nın kayınvalidesinden kendisine büyük bir miras kalacaktı: Rüstem Paşa'nın hediye ve düzenli gelirlerinden biriktirdiği herşey.

Sultan Selim, bu akrabasının Üsküdar'daki evini sık sık ziyaret ederdi, zira güçlü ve konuşkan vezirle içki içmeyi çok severdi. Ancak veziriazam olarak, afyon içmeyi de çok seven Semiz Ahmed Paşa o kadar işe yaramazdı ki, erken ölümü diğerlerini sevindirdi. Bragadino'ya karşı yapılan acımasız işlemin suçunu eskiden kayıkçı olup, daha sonra baş aşçılığına getirilen Berberi Arap Ahmed'in üzerine atan Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, anlayışlı bir adam ve ince bir diplomat, savaşta cesur, sadık ve her türlü hırstan arınmış bir adamdı. Önce Mısır'ın son hükümdarının zengin bir torunu [Kansu Gavri'nin oğlu Mehmed Bey'in kızı Fatma Hatun], ama kısa bir süre sonra Sultan Süleyman'ın genç yaşta ölen oğlu Şehzâde Mehmed'in kızı [Hüma sultan] ile evlenmişti. Valide Sultan, "ahret kardeşi" idi . Lala Mustafa Paşa, veziriazamlığa gelemeden 4 Ağustos 1580 tarihinde hayata veda etti. Oğlu [Mehmed Paşa] daha 1573 yılında Halep Beylerbeyi olmuştu.

Yeni banşçıl imparatorluğun bu ileri gelenlerinin çoğu, kuşaklarında hançer taşıyan ve akrabaları olan sultanın sarayına rahatça girebilen gururlu kadın efendilerin, hanım sultanların etkisi altında idi. Hanedan içerisindeki hırsları tatmin etmek için eski vezir sayısı yeterli olmadığından önce dörtten altıya, sonra da sekize yükseltilmişti.

İstanbul'da iki Arnavut kökenli vezir yaşıyordu. Bunlardan biri hiç kimse tarafından sevilmediği için hiç kimseden destek görmeden 1580 yılında veziriazamlığa getirildi. Her ikisi de makamlarını ve itibarlarını eşlerinin kökenlerine ve "ruhlarına" değil kendilerine borçluydular. Türkçe okumayı bile bilmeyen Ferhad Paşa, İran'da İran Şahı'nın yeğenini esir alarak ün kazandı ve Hristiyan güçlerin elçileri ile oldukça iyi pazarlık yapmasını biliyordu. Daha sonraki rakibi Koca Sinan Paşa akrabası idi . Sinan, kişilik açısından Ferhad Paşa'dan daha üstündü ve olağanüstü bir adamın özelliklerini taşıyordu. Debreli bir köylünün oğlu, dindar bir Müslüman ve savaşta güvenilir bir lider olup, Halkulvat'ın kuşatması ve fethi sırasında Kaptan-ı Derya olarak ve daha sonra Macaristan-Romen savaşında kendini kanıtlayan bu adam "hiç acıma hissi tanımazdı'. Dış politikada tam bir Hristiyan düşmanı, özellikle de Macaristan'daki Almanların ve Venediklilerin düşmanı idi. Hakim olarak hiç tereddüt etmeksizin adil; yönetici olarak dürüst ve katı; elçiler ile ilişkilerinde iltifatlardan, oyalamalardan ve kimi zaman hediyelerden uzak ve kaba; sultan ile ilişkilerinde ise belirli bir zamana kadar - yaklaşık 1590 -, nihayet onun da demir gibi karakteri genel olarak hüküm süren ahlaksızlığın içinde paslanmaya başlayana kadar kesin bir kararlılıkla davranırdı.

O aynı zamanda bir "delibaştı". Ama bu, siyasette tek başına hareket etmesini engellemiyordu. Belki de o, tıpkı Sokollu Mehmed Paşa örneği gibi, ancak savaş konularında ondan daha hırslı ve Sokollu Mehmed Paşa'nın tanımadığı bir kibir ile yeteneksiz bir sultanın elindeki İmparatorluğu emin ellerle yöneten tek adamdır. Sarayın III. Murad'ın Arnavut kökenli Hasekisi [Safiye Sultan] gibi - kadın efendilerinden zaman zaman destek alıyor, zaman zaman da onlarla mücadele etmek zorunda kalıyordu. Ama Koca Sinan Paşa, ömrünün sonuna kadar herkese karşı değişmeden ve hep aynı davranış içinde kaldı. O, Osmanlı'nın altııY8 çağının büyük şahsiyetlerinin sonuncusuydu.

İmparatorluğun daha önceki vezirleri önemli miraslar bırakmamışlardı, zira köle olarak hiçbir mülkleri olamayacağının farkındaydılar ve doğal mirasçıları olan sultan için tasarruf yapmaya niyetleri yoktu. Bunun dışında varlıklarını artırmak için dürüstlükten uzak araçlar kullanmak için bir motifleri de yoktu. Kaftanlar, türbanlar, silahlar, değerli taşlar ve incilerle lüks içinde yaşar; evlerinin ve hayır için yaptırdıkları camiler ve
yapıların görkemi ile övünürlerdi. Tüm bunları, ne olduğuna bakmadan aldıkları hediyelerle karşılıyorlardı.

Eserler yaptırma konusunda eli oldukça açık olan Rüstem Paşa , vezirler arasında farklı bir konuma sahip olan ilk vezirdi:


Bir sultan kızının eşi olarak varlıklarının eşine ve ondan olan çocuklarına kalacağını biliyordu ve hırslı olduğu kadar lükse düşkün olan eşi, sürekli para kazanma yolu aramasında ona engel olmuyordu. Bu sayede Rüstem Paşa'nın dul eşi, mirasın üçte birinin Hazine'ye kalmasına ve çölde hacılar için bir su hattı yaptırmış olmasına rağmen, 15 milyon altından oluşan bir varlıktan gelen günlük 2-3 bin altın değerinde bir gelire sahipti ve sultana bile maddi açıdan kafa tutabiliyordu. Bu yüzden damadı Semiz Ahmed Paşa veziriazam olma hakkına sahipti . Daha sonra yapılan tahminlere göre Semiz Ahmed Paşa bizzat 14 milyon altın değerinde bir varlığa sahipti . Ali Paşa ise çok daha kısa süren bir veziriazamlık görevinde 8 milyon altın toplamıştı .

Yine de Sokollu Mehmed Paşa'nın Venediklilerden ve Almanlardan aldığı paralardan, Boğdan ve Eflak'tan gelen hediyelerinden - Eflak'tan bir yıl içinde 24 bin altına kadar paralar alıyordu - oluşan günlük 5 bin altın , ki sadece bu gelirler yılda 1 milyon altın ediyordu ve maaşı ile Avrupa'da ve Asya'daki sayısız mülklerinin gelirleri - yılda 1.8 milyon altın - ölümünden sonra ailesine bıraktığı 22 milyon değerinde altını açıklamaya yetmez .

Ama İmparatorluk dahilindeki tüm tayinler Sokollu Mehmed Paşa'nın elinden geçtiği için, Boğdan ve Eflak prenslerinin, patriklerin, metropolitlerin, piskoposların ve icarcıların genelde para olarak gönderdikleri hediyelere İmparatorluk dahilindeki makamların dağıtımı sırasında elde edilen gelirler de ekleniyordu. Bu sayede Sokollu Mehmed Paşa "parasal açıdan hiçbir Alman hükümdarının olmadığı kadar" zengin oldu, zira "tüm makamlar satın alınmak zorunda", deniyor aynı dönemin bir Alman kaynağında. Bu kaynağın Osmanlı'daki durumları çok iyi bilen yazarı, bu sözleri Sokollu Mehmed Paşa'ya düşman olduğu için değil, bu sisteme kızdığı için yazmıştır. Rüşvet ahlakı, Sultan Selim'in bizzat hüküm sürmeye yanaşmayıp, işleri hükümete bıraktığında imparatorluğun siyasi hayatının her yerine çoktandır büyük bir gelişme göstermiş olarak yerleşmişti. "Türkiye'de herşey akçeden sorulur ".

Tabii para ile bir yere atanan, yerini değiştiren veya koruyan sancakbeyleri, bu durumda "paşaların para kaynağı" olmak zorundaydılar.

Eski zamanlarda her rütbe, her makam, her timar veya daha büyük zeamet savaş alanında, zaferden sonra ödülü kendisi veren sultanın gözleri önünde kazanılırdı. Kazanç getiren savaşların dönemi sanki bitmişti. Sultanlar artık zaferi kesin olmayan bir savaşın sıkıntılarına katlanmak için rahat başkentlerinden ayrılmıyorlardı. Bunun sonucunda makamlar ve rütbeler veziriazama ve daha sonra diğer nüfuzlu kişilere kalıyordu. Ama bunlardan hiçbiri kendilerine tahsis edilen, ya da zorla alınan tayin hakkını doğru kullanacak kapasitede ve bilgide değildiler. Aile ilişkileri önemli değildi: Ne Sokollu Mehmed Paşa'nın, ne de Koca Sinan Paşa'nın çocukları bu makamlara getirilmiyordu. Sadece Koca Sinan Paşa'nın bir oğlu 1594 yılında Rumeli Beylerbeyliğine ve Piyale Paşa'nın bir oğlu aynı yıl Küs ve İnebahtı Sancakbeyliği'ne tayin edilmişti . Bu makamlara getirilenler genelde kendileri de köle olarak saraya gelen ve şahsi ilişkileri olmadığı ve böylece sadece sultanın teveccühüne bağlı oldukları için devletin en üst makamlarına kadar yükselmeyi başaranların köleleri idi. Herhangi bir makam için özel bir eğitim aranmıyordu. Bu makama aday olanlardan yeteneklerini ve kapasitelerini garanti etmeleri istenmediğinden yerini doğal olarak harcanan para, bazen de değerli bir taşın saflığı veya büyüklüğü, ya da bir kürkün enderliği en büyük ve genelde en nihai rolü oynuyordu.

Sultanın değişmesi, henüz siyasi olup, ahlakî yöne sıçramamış olan bu çöküşün ön işaretlerini daha başından ortadan kaldırabilirdi. Yeni sultanın yapacağı tek şey tekrar savaşlara yönelmek olacaktı. Ama böyle bir ıslah Sultan Selim'in ölümünden sonra ne yazık ki gerçekleşmedi. Sultan Selim'in şahsi hataları hızlı bir çöküşün genel sebeplerinin yanı sıra, daha geniş kapsamlı sebepleri de eklemişti.

Yine de birçok insan Sultan III. Murad'dan (doğumu 27 Ağustos 1546) Anadolu'da henüz şehzâde olduğu ve her zamanki gibi şehzâde olarak devlet işlerine karışmadığı günlerde "haremden" ayrılacağını ve ataları gibi "çadırlarını açık alanlara kuracağını" ummuştu . İşe reşit olmayan beş erkek kardeşini boğdurtmakla başladığı İstanbul'a gelişinden sonra da Sultan III. Murad'dan çok şey bekleniyordu, zira "ince eklemli, kumral sakalı, şahin burnu ve orta boylu yapısı" ile asık suratlı ve ciddi olduğu kadar, enerjik bir görüntü de sergiliyordu. Dindarlığından, adaletinden, cömertliğinden, iyi huyluluğundan ve devlet işlerindeki bilgisinden bahsediliyordu . Ayrıca edebiyata da meraklı olduğu biliniyordu . Babasının yeteneksiz hizmetkârlarını derhal saraydan uzaklaştırdı, makamları satmaktan suçlu bulunanları acımasızca cezalandırdı; şarabdan uzak duruyordu ve bir cariye olan hasekisi ile görüntüsünde hiçbir lüks olmadan sade ve basit bir ev hayatı sürüyordu. Sanki bu uzun boyunlu, şahin burunlu ve masmavi gözlü sarışın adam - tam bir Venedik tipi - tahta eski gelenekleri geri kazandırıyordu.

Ama kadere bakın ki, yeni sultan sara hastalığından muzdaripti ve bu amansız hastalık onu içine kapanık ve insanlardan uzak duran biri hâline getiriyordu. Sadece hükümdarlığının ilk yılında tıpkı babası gibi sayısız askerle ava çıkıyordu ve ancak yabancı elçilerde saygı uyandırmak için yapılan birkaç görkemli merasimde, camiye giderken veya at gezintileri sırasında halkın önüne çıkıyordu ve hiçbir savaşa katılmamış biri olarak
topların gürültülü seslerini dinliyordu89. Kısa bir süre sonra kendini insanlardan iyice soyutladı. 1590 yılında yeni sarayından tam altı ay boyunca çıkmadı ve burada etrafı ailesi ve musahibleri ile sarılı hâlde yavaş yavaş ölüme gidiyordu.

Sultan III. Murad, istememesine rağmen yabancı elçilerin kabulü için ortaya çıkması gerektiğinde, heykel gibi sessiz ve hareketsiz dururdu ve tuhaf, yorgun mavi gözlerinde tarifi imkânsız bir melankoli görünüyordu.

Gençliğinde, özellikle Venedikliler olmak üzere tam bir Hristiyan düşmanı olduğu biliniyordu . Ama yaşlandıkça hiçbir ulusa düşmanlık duymuyordu. Başına birçok mesele açacak ve birçok acı çekmesine sebep olacak İranlılardan bile nefret etmiyordu. Ama aynı zamanda hiçbirini de özel olarak tercih etmiyordu ve öncelik tanımıyordu. Dış ilişkilerin sorumluluğu, zayıf elleri için fazla ağırdı. Kendisini odasına kapatarak, babası Sultan II. Selim gibi kendini içkiye vermese de yemeği fazla kaçırıyordu: Sofrasına kimi zaman gümüş tabaklar üzerinde 50 kadar yemek konuluyordu. Annesi ve Arnavut veya Boşnak asıllı Hasekisi etrafında sürekli bulunan insanlardı, ancak haremin zevklerinin de kısa sürede farkına varmıştı: Yaklaşık 300 kadar cariye ona elli kadar çocuk doğurdu. Yakışıklı, ama gaddar ve hırslı bir genç olan en büyük oğlu Şehzâde Mehmed'i, yeniçeriler tarafından fazlasıyla sevildiği için etrafında istemiyordu. Adet olduğu üzere Şehzâde Mehmed'e Anadolu'da bir sancak da verilmemişti, aksine, şehzâde sarayda göz hapsinde tutuluyordu ve hareketli, isyankâr genç ruhunu köreltmek için yanına çeşit çeşit kadınlar gönderiliyordu. Şehzâde Mehmed, daha 20 yaşında üç çocuk babası olmuş ve en büyük oğluna Süleyman adını vermişti.

Buna karşın İbrahim Ağa, musahib olarak somurtkan ve hayal aleminde yaşayan sultanının sürekli yanında idi. Osmanlı soyundan olduğunu iddia eden bir ozan Fars dilinde ezgiler söylüyordu. Kahire'den gelen bir astrolog ve Selanikli bir Yahudi, sultanı korkutan karanlık bir geleceği öngörüyorlardı. Bir hekim başında nöbet tutuyordu. Acemioğlanlarına aslanları, ayıları, yaban domuzlarını ve geyikleri kovalattığı bahçesinde ava çok nadir çıkıyordu. Ara sıra, içinde çeşitli hayvanların bulunduğu hayvanat bahçesi ile ilgileniyordu. Papağanlar, küçük köpekler, Yahudi rakkaslar ve Sultan Selim'in oğullarını öldüren - ve veziriazam ile şehzâdeye kafa tutma cüreti gösterebilen - Nasuh gibi dilsizler yalnız ve şüpheci bir adam hâline gelen III. Murad'ın zamanını geçirmesine yardımcı oluyorlardı.

Buna, tahta geçtikten hemen sonra para hırsına esir olmuş olması ekleniyordu. Her yıl 2,5 milyonu bir araya getirmek ve kendi sikkelerine dönüştürüp, yakınlarında bir yerde gizleyebilmek için Boğdan ve Eflak tahtına talip olanlardan inanılmaz rakamlarda para istiyordu. Rumlar arasında ruhani makamların ve devlet makamlarının dağıtımı sırasında payını aldığı herkes tarafından biliniyordu. Bu sultanın ahlaki çöküşü o kadar ileri gitmişti ki, kendisine hediye edilen altın işlemeli brokar kaytanları, yine başkalarına hediye olarak vermek üzere almak isteyenlere satmak için pazarlık yapıyordu . Ancak 1594 yılında Macaristan savaşı tekrar başladığında genelde herşeye kayıtsız kalan sultan nihayet kendine geldi ve neredeyse her yere sıçramış olan rüşvetin önünü kesmek için tedbirler aldı. Ama bu kararı talihsiz hükümdarlığının sonunu getirecekti.

Sultan III. Murad, tahta çıkışından hemen sonra Sokollu Mehmed Paşa'ya karşı şüphe ve kötü niyet gösterdi. O güne kadar sadr-ı mutlak olarak hareket eden Sokollu, himayesinde bulunan birkaç kişi ile zengin Rum Mihail Kantakuzenos gibi yandaşlarının takip edildiğini, zindana atıldığını ve daha sonra da öldürüldüğünü görmek zorunda kaldı. Sokollu Mehmed Paşa nihayet vezirlerini kazığa çaktırmakla tehdit etmekten çekinmeyen yeni efendisinin vahşi ve atak karakterine boyun eğdi . Ama zaten kısa bir süre sonra tüm bunlar sona erecekti. Askerlerin ve halkın aynı oranla nefret besledikleri Sokollu Mehmed Paşa, arzını geri çevirdiği bir derviş tarafından saldırıya uğrayıp, sokakta alenen hançerlendi (1 Ekim 1579) .

Yerine bir halef bulmak hiç de kolay değildi. Sultan Murad, Sokollu Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra devlet işlerini yürüten haleflerinden hiçbirine güvenmiyordu. Sokollu Mehmed Paşa'nın yerini hiç kimse tutamadı dersek abartmış olmayız. Vezirlik makamı devam etti, ama padişahlar genelde herşeyi veziriazamı aracılığıyla öğrenip, emir vermelerine rağmen108, gerçek bir veziriazam mevcut değildi. Divân'daki altı ve daha sonra sekiz vezirden her biri diğer vezirlerden korkmak ve kendini korumak zorunda idi. Sultan Murad, her hareketlerini izlettiriyordu. Yarınlarından bile hiçbiri emin değildi.

Sultan Murad'm çekindiği Koca Sinan Paşa, vazgeçilmez Ferhad Paşa ve kısa bir süre için, Sultan Selim'in, çok şey borçlu olduğu Lala Mustafa Paşa birer istisna teşkil ediyordu. Sultan Murad'ın yüce makamlarına kendi eliyle getirdiği asıl vezirleri ise önemsiz şahsiyetlerdi. Evlilik bağı ile vezirlik makamına gelenler yukarıda daha önce sayılmıştı. Diğerlerinin de aynı şekilde fazla yetenekleri yoktu: Slav kökenli, kısa boylu, kambur, cimri ve dindar, dış görünüşü basit ve sade biri olup, Kahire Beylerbeyliği yapmış Mesih Paşa, Hazine'nin borçlularını sıkıştırmayı iyi bilirdi; Mısır'da, Yemen'de ve İran'da askerî açıdan bir rol oynayan ve Kafkaslarda Demirkapı'yı tahkim etme görevi verilen açgözlü Hadım Hasan Paşa; yine Slav kökenli olup, kısa bir süre sonra yarıda kesilen Lehistan seferini yöneten ve Gürcistan'da savaşan Haydar Paşa; İran seferine katılan yumuşak başlı Hadım Cafer Paşa; kendi adamları tarafından öldürülen gaddar Yusuf Paşa; sahte sikkeler vermeye çalıştığı için sipahiler tarafından öldürülen Ermeni Mehmed Paşa; Sultan Murad'ın damadı Arnavut Halil Paşa [Fatma Sultan ile evli] ve nihayet söylendiğine göre Hersek'te Propolye'li Türk bir ailenin çocuğu olup, ailesinin, Hristiyan bir çocuk yerine devşirilmek üzere sattığı, ince ruhlu biri olarak herkes tarafından sevilmeyi arzulayan ve de sevilen, ama gerçekte yapmacık, hilekâr ve sinsi bir şahsiyet olan, Sultanın diğer kızı [Ayşe Sultan] ile evli Musahib [Kanijeli] İbrahim Paşa. "Herkesin soyduğu ve soyulduğu" bir zamanda devletin ileri gelen şahsiyetleri işte bunlardı. Çoğu Arnavut veya Slav asıllıdır; sadece Kapı Ağası'nın Türk olduğu belirtilir.

Devletin aynı güce ve nüfuza sahip tüm bu ileri gelenlerini tek tek ziyaret etmekten, iltifat etmekten ve kazanmaya çalışmaktan yorulmuş bir elçi bu konu hakkında, "Artık tek bir Divân-ı Hümâyûn değil, binlercesi var " demiştir. "Haremin etkil eri" ise bu kaosa tuz biber ekiyordu.

Sultan III. Murad saraydan dışarı çıkmadığı için etrafındaki insanlar zayıf ve karışık aklı üzerinde, musahiblerin Sultan Selim üzerindeki etkisinden daha çok nüfuza sahiptiler. Dilsiz Nasuh [Cüce NasuhJ'un istekleri doğrultusunda hareket ediyordu ve kadınlara karşı daha da yumuşak, bazen de tamamen iradesin davranıyordu.

"Kadınlar bu devlette çok büyük bir rol oynuyorlar", diyor bir Fransız temsilci, aslında kadınlar rejimine kendi ülkesinde yeterince alışık olmasına rağmen. "Vezirlerin ilk görevi, haremden gelen emirleri yerine getirmektir". Koca Sinan Paşa "kadınlara danışarak bir devletin yönetilemeyeceğini" alenen açıklamasına rağmen, devlet çarkını elinde tutabilmek veya tekrar geri kazanmak için birden fazla kez Haseki'nin yardımına başvurmak zorunda kalmıştı.

İlk dönemlerde Piyale Paşa'nın, yanında eşi olduğu zamanlar bahçesinde peçesiz gezmeyi alışkanlık hâline getirmiş olup, bunun için cezalandırılan eşi [Gevherhan Sultan], Sultan Murad üzerinde önemli bir nüfuza sahipti. Ama bir kölesi bir cariyeye 600 bin altın değerinde bir hotoz yaptıran ve Sultan Selim zamanında pazara çıkan tüm incileri ve değerli taşları satın alan Rüstem Paşa'nın zengin dul eşi [Mihrimah Sultan], 1578 yılının Şubat ayındaki ölümüne kadar ondan daha güçlü idi. Şehzâde Selim ve Şehzâde Bâyezid arasındaki mücadeleler sırasında açıkça Selim'i desteklemiş ve ona borç para vermişti. Daha sonra Sultan Selim'in kızları onun denetimi altında yetiştirilmişti. Yabancı elçiler ona tıpkı vezirlere getirdikleri "dilini dışarı çıkartmış arslanlarla süslü saatler" gibi değerli hediyeler gönderiyorlardı ve Alman elçi birçok kez bu yaşlı ve güçlü kadınla irtibata geçmişti. 700 bin altın değerindeki mirasına rağmen Semiz Ahmed Paşa'nın eşi olan kızı, Romen voyvodaların tayinine müdahale etse de böyle bir nüfuz kuramamıştı . Sultan III. Murad zamanında ise Osmanlı kanı taşıdığı ile övünen bu kadınlardan hiçbiri Valide Sultan ve Haseki Sultan ile boy ölçüşemezdi. Gururlu bir Venedikli olan , kendi soydaşlarına sempati ile bakan ve Venedik Balyosu'na kaftanlar, balsamlar, Tiryak ve Limni Adası'nın kızıl toprak testilerinden ("terra sigillata") gönderen Valide Sultan [Nurbanu Sultan], etrafına araç olarak kullanabileceği insanları ve saray kadınlarını, entrikacıları ve arabuluculan toplamıştı. Bunların arasında örneğin Yahudi Kira ve Eflak Prensi Mircea Ciobanul'un dul eşi ve Petru Rareş'in kızı Hiyana vardı. Sokağa çıktığı zaman yanında 20 araba ve yeniçerilerle hadımlardan oluşan bir birlik olurdu. "Çok bilgili bir kadın" olarak tayinlere de müdahale ederdi ve Eflak tahtında hak iddia eden macera düşkünü Petru Cercel'in, Fransızlar tarafından desteklenmesine rağmen, sırf Valide Sultan ve gelini, Hiayana ve torunu Vlad'ı ve daha sonra da Alejksandru'nun (ölümü 1577) iktidarda olan oğlu Prens Mihnea'yı destekledikleri için babasının tahtına ancak birkaç ay sonra geçebilmesi ile ilgili hikayeler, Valide Sultan'ın büyük gücünün bir göstergesi idi . Sultan Murad bir seferinde çok para harcaması sebebiyle annesini eski saraya göndermeye çalışmıştı, ama Valide Sultan 29 Kasım 1585 tarihindeki ölümüne kadar idareyi elinden bırakmamıştı .

Bunun üzerine en büyük nüfuz Haseki Sultan [Safiye Sultan]'a geçti. Sultan Murad, güzel olmamasına rağmen Hasekisi'ni, daha sonra sarayının güzel cariyelerinin tadına varmak için ihmal ettiği zamanlarda bile çok sevmişti . Danışmanları Kira'nın dışında Canfedâ Hatun, Kapı Ağası ve Hadım Mehmed Ağa idi. Elçiler, hediye olarak küçük köpekler ve makyaj malzemeleri getirmek için birbirleri ile yarışıyorlardı. Elinden çıkacak küçücük bir not bir Tuna Beyi'nin, bir patriğin, metropolitin ve sancakbeyinin tayinini belirleyebilirdi .

Kadın sultanlar, lüks içinde yaşıyorlardı ve bu ihtişamı gelen hediyeler, kendi imkânları ile İskenderiye ve diğer Doğu Akdeniz limanlarına gönderdikleri büyük gemilerin kazancı ve eskiden sadece savaşçılara verilen timarların gelirleri ile karşılıyorlardı. Onlarla evlenen en asil, güzel ve genç beylerin kariyerleri tamamen onlara bağlı idi . Gelinin başında altın bir taç, her tarafı incilerle bezenmiş brokar elbiseler içinde - ki düğün merasimlerinde giyilen altın işlemeli elbiselerin kumaşını dokumak üzere artık Batı'dan da yetenekli kızlar getiriliyordu - katıldığı görkemli düğün merasimlerinden sonra, sultan kızı kendine seçtiği köle üzerinde bütün gücünü kullanıyordu. Daha gururlu devşirmeler kendilerini böylesine alçaltarak satın alacakları bir onuru reddediyorlardı, tıpkı bilge Murad Paşa'nın yaşı epey ilerlediği zamanlarda sultanın kız kardeşlerinden biri ile evlenmesini istedikleri zaman olduğu gibi . Söylentiye göre, Budin Beylerbeyi Murad Paşa 1578 yılında Osmanlı sultan kızı ile evlenmek gibi tehlikeli bir adıma karar veremediği için boğdurulmuştu.

Devlet işlerine dahil olanların hepsi, sultanından en son beyine kadar, dürüst veya dürüst olmayan yollardan kazanç elde etmeyi hedef hâline getirmişlerdi. Batı'dan Müslümanlığa geçerek savaşlarda esir alınanların tesadüfen elde ettikleri talihi bulmak için maceraperestler geliyordu. İtalyanların önünde Cığalazâde Sinan Paşa gibi hızla yükselen bir vezir vardı. Tesadüflerin yardım ettiği bu adamın hayatı o kadar ilginç ve eğitici ki, kısaca bir bakış atmaya değer.

Cığalazâde Sinan Paşa, esir olarak babası ile birlikte İstanbul'a getirildi. Korsanlar, onlara Messina'da saldırmıştı. Başka kaynaklara göre ise Ceneviz'de Cığala adında asil bir aile büyük bir rol oynadığı için Cenevizli idiler. Babası kısa bir süre sonra Yedikule zindanlarında hayatını kaybetti. Kapıcıbaşı olarak 1573 yılında Ahmed Paşa'nın, Rüstem Paşa ve bir Osmanlı prensesinin torunu olan en büyük kızı ve onun ölümünden sonra baldızı ile evlendi . Bu şekilde yükselerek, kendisine Osmanlıdan ayrılan Boğdan Prensi Gaddar Yanoş'u kovma ve yerine Mircea Ciobanul'un oğlu Aksak Petru'yu getirme görevi verildi. Bu vazifenin zorluğuna ve kendi şahsi iradesizliğine ve korkaklığına rağmen emri yerine getirdi. Kökenini unutturmak için Hristiyanlara yüz vermiyordu. 28 yaşında Yeniçeri Ağası oldu, daha sonra İranlılara karşı savaştı ve 1589 yılında hiçbir bilgiye sahip olmamasına rağmen Kaptan-ı Deryalığa getirildi. Aynı zamanda bir zamanlar Büyük Yahudi'ye [Josef Nassi] ait Nakşa Düklüğü'nün beyliğine tayin edildi ve buraya vekil olarak İtalyan Francesco Coronello'yu bıraktı. Cığalazâde Sinan Paşa, çok para kazandığı için sultana ve haremin güçlü kadınlarına karşı eli açık davranabiliyordu. Onun dışında kibirli olup, uzun ve güzel konuşmalar
yapmayı severdi.

Doğuştan Venedikli olup, Hasan Paşa'nın kızı ile evlenen korsan Arnavut Memi Ağa, sırdaşı ve kahyası idi. Memi Ağa'nın desteği, haremin bekçisi Kapıağası Gazanfer Ağa idi. Sarayın bu subayının gençliğinde adı Mihail olup, yine Venedik tebaasındandı. Chioggia'da doğmuştu. Kızı, Hristiyanlıktan vazgeçmemişti ve kendisi de Pera'dan bir keşişi papaya göndermişti. Cığalazâde Sinan Paşa ayrıca Boğdan veya Eflak'ta tahta oturabileceğini, en azından Takımadalar Dükü olabileceğini uman ve daha sonra Batı'da gizli Türk ajanı olarak ortaya çıkan kardeşi Carlo'yu da İstanbul'a getirmişti. Cığalazâde Sinan Paşa'nın 1605 yılındaki ölümünden uzunca bir süre sonra sözde Sinan Paşa'nın oğlu olduğu söylenen ve tarihçilerin Romen asıllı olduğunu iddia ettikleri, Lehistan'da Johann Mihail Cığala adı ile vaftiz edilmiş dindar bir Hristiyan, bilinmeyen bir ülkenin prensi olarak Avrupa'daki sarayları ve şehirleri ziyaret edecekti.

Bir süre Trablusşam'da görev yapan Cafer Paşa, Kalabriyalı ve Osmanlı kadırgalarında savaş esiri idi.

Silahdar Ali, Kıbrıs savaşı sırasında esir alınan bir Ankonalı idi149. Zaralı Ömer Ağa Francesco Civallelli'nin akrabası idi. Mehmed Querini adında biri İsanbul'da önemli bir rol oynamıştı. Başka bir Mehmed Venedik'te Columbina adı ile dünyaya gelmişti. Michele Benetto daha Kanuni zamanlarında topçubaşı idi . Türklerin hizmetindeki korsanlar arasında ise bir Cenevizlinin adı geçmektedir. Asil bir Rum kızının eşi olan Tercüman Giambattista Müslümanlığa geçenlerdendi.

Macaristan'dan çok az devşirme çıkmış olup, Hırvat devşirmelerin sayısı daha fazlaydı . Sıkça "Alman Türklerin" de adı geçer, ama bunlardan sadece ikisi önemli makamlara gelmiştir: Dördüncü vezir aslen Laibachlı olan Zal Mahmud ve 1592 yılının beylerbeyi Grazlı Ahmed Paşa . Karinyola doğumlu Weltzer kapıcıbaşı olmuştu . Max Rohrer Sokollu Mehmed Paşa'nın müzisyenlerinden biridir. Würzburglu Mustafa Bey ve Oswald saatçi olarak çalışıyorlardı ' . Adam Neuser "hızlı ve kendi başına giden bir araba ile uğraşmış, küçük bir deneme de yapmış ama istediği arabayı yapmayı hiçbir zaman başaramamıştı"; istenilen her metalden sikke yapabileceğini iddia ediyordu ve başka bazı "tuhaf sanatlar" icra ediyordu. Augsburg asilzâdenin oğlu olan Kamacher, çaşnigir çavuş Mahmud'a dönüştü. Tercüman olarak çalışanlar da vardı ve bir çoğu günlük tayınları ile geçimlerini sağlıyorlardı.

Ara sıra Fransız devşirmelere de rastlanmaktadır: Lehistan üzerinden gelen kuyumcular, Budin'de faaliyet gösteren tercümanlar. Aralarında İspanyollar da vardı: Bir gün önce Don Francisco olan bir İspanyol ertesi gün Aragonlu Mehmed Bey oluverir, bir Marko İbrahim hâline gelir, vs. Onlara çoğunlukla orduda veya donanmada yer verilirdi. Örneğin "çok az Türkçe bilen" İspanyol asıllı Hasan Bey, donanma gemilerine
komutanlık etmişti.

Bunlardan bazıları çok nadiren Müslümanlığa geçmeye zorlanmıştır, ama bir savaş esirinin ölüm döşeğinde bir papazın değil, bir hocanın çağrıldığı anlatılır166. Köle tüccarlarının, tatlı ve acı dille ve birkaç tokat kullanarak köleler arasındaki Müslümanların sayısını çoğalttığı da söylenenler arasında idi . Maceraperest bazı adaylar ise kabaca geri çevrilirdi.

Veziriazam, bir seferinde dinini değiştirmek isteyen bir Fransız için:

"Bana yine bir eşek getiriyorsunuz; onun için ahırı nereden bulacağım?", diye sormuştu. Sokollu Mehmed Paşa'nın Boşnakları ve Cığalazâde Sinan Paşa'nın Hristiyan olarak da kalsa kardeşini yanına çağırması gibi, yüksek mevkilerdeki memurlar da kendi akrabalarını çağırıyorlardı. Onları buraya getiren "hiçbir şey yapmadan bir yastığın üzerinde oturacaklarına" dair anlatılanlardı . Hüküm giymiş suçlular, Müslümanlığa geçerek cezalarının hafifletileceğini umuyorlardı ve çoğu nadiren hayal kırıklığına uğruyorlardı . Kurnaz İtalyanlar, savaş esirlerinin kurtarılmasını kazançlı bir işe dönüştürmek için Müslümanlığa geçiyorlardı ve her gün savaş esirleri arasında yeni "akrabalar" buluyorlardı . Maceraperestler, talihleri için geliyorlardı . Elçilerin hizmetinde memnun olmayan hizmetliler, efendilerinin evinden kaçıyor ve vezirlere gördükleri bir rüyada gerçek dinle aydınlatıldıklarını anlatıyorlardı.

Frenk devşirmelerin yanında reayaların farklı uluslarından gelen devşirmeler vardı. Çok azı, Sultan Murad'ın Anadolu'da olduğu sıralarda hizmetinde bulunan Zigetvar doğumlu saatçisi gibi Macardı . Örneğin 1564 yılının Sivrihisar Sancakbeyi Rum asıllı idi . Birkaç Dalmaçyalı, birçok Boşnak vardı . Bu yüzden sarayda Slav dili Türkçe'den hemen sonra geliyordu . Arnavutların da sayısı oldukça yüksekti. 1590 yılında bir elçi vezirlerin sadece çok azının Arnavut kökenli olmadığını söylemiştir. Ara sıra Ermenilere de rastlanıyordu, ama aralarında hiçbir Romen yoktu.

Yeniçeri ocağı ve saray için çocuk toplandığına dair hiçbir ize rastlanmayan Macaristan dışında, Osmanlı İmparatorluğu'nun eskiden beri uyruklarından toplanan devşirmeler çoğunlukla daha çocuk yaşlarında Müslümanlar arasında yetiştirilmiş ve Türk dilini, geleneklerini ve İslâm'ın hizmetinde dindarlığı daha küçük yaşlarda öğrenmişlerdi. Irklarının özelliklerini, örneğin Sırpların hareketlerindeki yumuşaklığı, Arnavutların cesaretini, Bulgarların inatlarını, Rumların nezaketini muhafaza ediyorlardı, ama uzun yıllar süren bir eğitim, yüksek makamlarda Türkler arasında yabancı olarak göze çarpmadan yaşamayı öğrenmelerini sağlamıştı. En aşağı niyetlerle Müslümanlığa geçen devşirmelerin bazıları ise sünnetten kaçmayı başarmış; bazıları da çocuklarını gizlice vaftiz ettirmişti. Camiye çok nadir giderlerdi ve kendilerini namazlarda bir hoca tarafından temsil ettirirlerdi.

Türk olarak doğanları, elçilik hademelerinin değnek savurarak uzaklaştırması ve devletin gerçek kurucusu olan Türklerin tek imtiyaz olarak, yalnızca hazinenin gösterdiği bazı kolaylıklardan yararlanmasına karşılık, önceleri acemioğlanı olarak Yeniçeri Ocağına alınan ve daha sonra sarayda zorlu bir eğitimden geçen devşirmelerin hiçbir akrabaları ve dostları bulunmadığı ve miras bırakmadıkları ve sadece padişahların kulları oldukları için onurlandırılıp en yüksek yerlere çıkmaları Türkler tarafından infialle karşılanmaktaydı. Gerçek Türkler kadı, hoca, vs olarak dinî makamlarda ve çavuşların bir çoğu artık Rumca, İtalyanca, Fransızca ve İspanyolca konuştukları için Yunus Bey (öl. 1571) ve iki Ali Bey gibi tercüman olarak görev yaparlardı . Diğer devşirmelerden sultanın vezirleri çıkardı. Daha eski devşirmeler ise kendilerinden sonra gelenleri ahlaksızlıklarından dolayı hor görürlerdi.

Koca Sinan Paşa bir seferinde:

"O kadar çok fakir köylü çocuklan saraya gelip, öyle yüksek mevkilere kadar ilerliyorlar ki, çocuklarımız geride kalıyor ve onlara tâbi olmak zorunda kalıyorlar", diye bu duruma isyan etmişti. Türkler işte bu yeni, hilebaz ve Türkçe'yi bile doğru dürüst bilmeyen devşirmelere daha da şüphe ile yaklaşıyorlardı .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron