Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sultan II. Selim'in Şahsiyeti, Çevresi ve Kıbrıs Savaşı

Batı Güçleri İle İlişkiler, Kıbrıs Savaşı ve İnebahtı Deniz Muharebesi

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Sultan II. Selim'in Şahsiyeti, Çevresi ve Kıbrıs Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 02:41

SULTAN II. SELİM'İN ŞAHSİYETİ VE ÇEVRESİ. BATI GÜÇLERİ İLE İLİŞKİLER KIBRIS SAVAŞI ve İNEBAHTI DENİZ MUHAREBESİ

"Yahudi'nin oğlu" Sarhoş Selim savaşların adamı değildi. Tıpkı sancakbeyi olarak görev yaptığı sıralarda olduğu gibi, sultan olarak da tüm yaptıkları huzur içinde güzel yemekler yemek ve çok sevdiği içkinin tadına varmaktı. Yeni bir sefer düzenlemek, İmparatorluğu genişletmek veya tahtının hakkını vermek için hiçbir sorumluluk hissetmiyordu.

Yeni hükümdar ayrıca kendisini savaşa teşvik edecek azimli bir veziriazamın yokluğunu çekiyordu. Sırp devşirme Rüstem Paşa 8 Temmuz 1561 tarihinde hayata veda etmişti. Fransızların "Korkunç Yaratık" dedikleri, Venediklilerin korktukları despot, Almanların ise gaddar ve menfur müzakereci olarak gödükleri bu adam yoktu artık. Onun tek çabası her zaman kendine ve sultanına para ve köle kazandırmak olmuştu ve
böylece ölümünden sonra geride 2 bin köle bıraktı. Gerçekte ise veziriazam olarak tasarruflu ve Sultan Süleyman'ın devlet işlerini danışmak üzere kendisini at gezintilerine çağırmasına rağmen, danışman olarak alçakgönüllü idi . Sonuç olarak zeki ve çalışkan bir adamdı ve gücünü yumuşakça kullanmada usta idi . Yerine geçen Dalmaçya'dan Slav kökenli yaşlı Ali Paşa, elçilere oldukça olumlu, nazik ve müteşekkir davranıyordu. Ancak 1565 yılında O da hayata gözlerini yumduğu için iktidarı fazla sürmedi.

Ali Paşa'nın ölümünden sonra yerine açgözlü, enerjik, anlayışlı ve askerler arasında "tavil" olarak anılan Sokollu Mehmed Paşa geçti5. Sadece Sultan Selim'e entrikalar ve tavsiyelerle kardeşi Bâyezid karşısında zaferini garantileyen Lala Mustafa Paşa, diğerleri gibi Osmanlı hanedanı ile akrabalık ilişkileri bulunmadığından, bunun avantajlarını da kullanamayan yaşlı bir lala olarak Sultan Selim'i savaşa teşvik ediyordu . Lala Mustafa Paşa'dan çok çeken Venedikliler, onu "kan emici, gaddar, utanmaz ve güvenilmez" bir Karadağlı olarak tanımlıyorlardı.

Sultan II. Selim'in hükümdarlığı sırasında gerçekleşen tek savaşı, yani Kıbrıs'a karşı yapılan deniz savaşını yöneten yine Lala Mustafa Paşa idi. Ama bu savaşı o çıkartmamıştı.

Kıbrıs'ın Osmanlılar tarafından fethi, Fransa gibi Venedik'e düşman Avrupa güçlerinin kışkırtması ile de76 gerçekleşmemişti, zira kendi içinde süregelen din kavgaları, Fransa'nın Osmanlılar üzerindeki etkisini iyice zayıflatmıştı.

Vezirlerden biri bir gün Fransız elçinin arkasından:

"Fransa Kralı kendi işleri ile ilgilense daha iyi olur", diye seslenmişti.

Bir Divân üyesi de bir seferinde yabancı elçilere günlük olarak verilen tayinatı kastederek:

"İkimiz de sultanın ekmeğini yiyoruz", demişti.

Yeni elçi Grantrie de Grandchamp'ın beraberinde getirdiği hediyeler, değersiz oldukları için öfkeyle karşılanmıştı . Zaten Grandchamps'nın ilgisini, hükümdarının devlet işlerinden çok, çeyizinde 30 bin altın getirecek olan eski Eflak Prensi Mircea CiobanuFun zengin dul eşi ile yapacağı evlilik çekiyordu; hatta gelinin ağabeyi Petru Skiopul'un idaresi altındaki Eflak Prensliği'ni ele geçirmeye çalıştığı ve bunun doğru olduğunu birçok Hugenot'un Sokollu Mehmed Paşa'ya temin ettiği söylentiler arasındadır. Bunların neticesinde Grandchamps vezirlerin maskarası hâline geldi ve bir daha ciddiye alınmadı. Fransa Kralı'mn elçileri Grandchamps ve du Bourg arasında oluşan düşmanlık, Fransız tercümanların zindana atılmasına vesile oldu. 28 yaşında musahibler ve hayalcilerle ciddi bir siyasetin yürütülmesi mümkün değildi. Grandchamps'ya karşı hiçbir saygının mevcut olmadığı, son huzura kabulünden önce birkaç çavuş tarafından üstünün aranması idi. Yanında silah olmadığından emin olmak istediler, zira padişah aleyhinde savurduğu palavraları bu sırada gerçeğe dönüştürebileceğinden endişe
ediliyordu.

1568 yılında İskenderiye Limanı'nda Fransız gemilerine el konuldu. Sadece Sokollu Mehmed Paşa'nın elde edilen ganimetten payı 16 bin altındı. Yabancı ülkelere ait olup da, sadece Fransız bandırası altında yelken açmış gemiler serbest bırakıldı. Yeni sultanın gözde veziri, eski bir borcu kapatmak için dost bir ülkenin hükümdarına karşı bu gibi hakaretlerde bulunabiliyordu . Eski ilişkiler ancak birkaç ay sonra, 1569 yılının yaz aylarında tekrar kurulabildi .

Osmanlılar açısından Kıbrıs harekâtının gerçek sebebi, Takımadalar'dan ve Doğu Akdeniz'den bakiye kalan son Hristiyan rakipleri, casusları ve korsan hamilerini defetmekti. Piyale Paşa, Sultan Süleyman'ın soıf61 yıllarında, Sultan Selim'in de devlet işlerine baktığı dönemlerde, herhangi bir dirençle karşılaşmadan Sakız Adası'nı işgal etmişti. Yürütülen bu siyasetin bir uzantısı olarak şimdi sırada Kıbrıs vardı.

Buna yol açacak etken tam zamanında ortaya çıktı. Sultan Selim, Anadolu'da kaldığı günlerde Yahudi bir dost edinmişti. Süleyman'ı avucunun içine alıp yönlendirdiği dönemde, sarayda Hürrem Sultan'ın en yakını olarak satıcılık da yapan bir Yahudi kadının olduğu göz önüne alındığında, bu durum o kadar da şaşırtıcı gelmez. Annesinin dostu olan Yahudi kadının zenginliği o kadar büyüktü ki, 1540 yılında yanan [eski] sarayı derhal kendi parası ile inşa ettirmeye bile gücü yetiyordu. "Büyük Yahudi" Josef Nassi (Jose Miquez), maharetle çevirdiği dolaplarla "tours judaicques" Sultan Selim üzerinde büyük bir nüfuza sahip olmuştu . Portekizli bir maceraperest olan Nassi, eskiden Lyon'daki bir ticaret şirketinin üyeliğinde bulunmuş, Beatriz de Luna adında zengin bir hanımla yaptığı evlilikle Osmanlı tarihinin yetkin bir şahsiyeti hâline gelmişti. Nassi, daha Sultan II. Selim tahta cülûs etmeden önce elçi topluluklarına küçük hizmetlerde bulunmuş ve sürgüne gönderilen Aleksandru Lapuşneanu'ya Boğdan'da iktidara gelmesine yardımcı olmuştu . Daha sonraları Sultan Süleyman'ın şarabın satışına dair yasaklamalarını kaldırtmayı başarmış ve şarab vergilerinden dolayı zenginliğine zenginlik katmıştı. Parasını ayrıca İstanbul'da İncil'i bastırmak için bir Yahudi matbaası kurmak için kullanıyordu.

En büyük hırsı, Osmanlı Devleti'nde üst makamlardan birine gelmekti ve Müslüman olmadığı, yani sarayda ne bir paşa, ne de bir makam rütbesi alamayacağı için, vergiye tâbi Memleketeyn beyliklerine benzer bir biçimde, denizlerde bir yer talep etti ve kendisine eski Nakşa düklüğü verildi. Crispo hanedanının sonuncusu olan Jacopo, bu adaları 1566 yılında kaybetmişti . Böylece Jose Miquez Nakşa Dükü Don Jose veya Türklerin Josef Nassi'si hâline geldi. Nakşa, Paros, Değirmenlik (Milo), Sıra, Santorino ve Suda için 6 bin altın vergi veriyordu ve yerine Francesco Coronello'yu vekili tayin etti . 1578 yılının yaz aylarındaki ölümüne kadar Osmanlı Devleti'nin önemli işlerine birçok kez karıştı. Kıbrıs, hırsını kabartıyordu. Fransa elçisi, 1569 yılında herkesin bildiği bir şeyden bahsediyormuş gibi, "Büyük Yahudi'nin" "adanın Osmanlı'ya vergi ile bağlı kralı veya ömrünün sonuna kadar yöneticisi" olmak istediğini yazmaktaydı .

Dalmaçya sahillerini tehdit eden, ancak hiçbir komutanın yok etmek istemediği, ya da yok edemediği, Türk topraklarından kaçmış olarak denizlerde eşkiyalık eden Uskokların varlığı, gücü iyice zayıflamış ve saygısını yitirmiş Venedik ile sürekli bir anlaşmazlığın kaynağı olabilirdi. Venedik Balyosu'nun İstanbul'daki yaptırım gücü iyice zayıflamıştı ve ancak rüşvet dağıtarak bir şeyler başarabiliyordu . Bütün bu hadiselere Zara'daki köylerle ilgili bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar ekleniyordu . 1550 yılında Türkler Spalato'yu ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Ayrıca, Venedikliler için çok önemli olan buğday ihracatını yasaklayarak, Venediklilere zor anlar yaşatıyorlardı . Venedikliler birçok kez, özellikle de gemilerini defalarca taciz eden Turgut Reis'in İnebahtı Sancakbeyi olarak tayininden sonra, Korfu Adası için endişe duyuyorlardı . 1550 yılında Butrinto'yu tahkim etmeyi planladılar. Daha sonraları dikkatsiz bir Venedikli donanma komutanı Draç'ta korsan gemilere saldırdı . O dönemlerde Osmanlı filosunun büyük bir hazırlık içinde olduğu dedikoduları her tarafa yayıldığında, hedefin Kıbrıs olduğu söylentileri dolaşmaya başlıyordu. Sultan Selim, daha tahta cülus etmeden önce, 1562 yılında Sekreter Donini Sultan Selim'in Kıbrıs'ı fethetme niyetinden bahsediyordu . Fransız meslektaşı tarafından "Dünyadaki Olayların Mektebi" (l'escole des affaires du monde) diye adlandırılan Cavallo gibi tecrübeli diplomatlara göre Kıbns saldırısı henüz gerçekleşemezdi, hatta Kıbrıs'a yapılacak bir saldırının başarılı olamayacağına inanıyordu, ama Kıbrıs'ın doğu kısmının karşısında Anadolu kıyılarındaki Antalya Kalesi'nin tamiratı gibi tedbirler daha 1564 yılında, Kıbrıs'ın Kralı, Lusignan hanedanından Peter zamanında Türk emirlerine karşı kahramanlıklarının intikamını alma vaktinin yakın zamanda geleceğini açık bir biçimde gösteriyordu. Sultan Selim'in ilk hükümdarlık yılı olan 1567 yılında 150'nin üzerinde büyük gemi Kıbrıs'a karşı yelken açmak için emir bekliyordu.

Sokollu Mehmed Paşa'nın tüm bu hazırlılara rağmen, 1570 yılının başlarında Venedik Balyosu'na, verginin 3 bin altından 4 bin altına yükseltilmesi ile Venedik'in Kıbns üzerindeki haklarını koruyabileceğini söylemesi, sadece Venedik'in dikkatini dağıtmak için yaptığı bir hile idi . Nihayet 1570 yılı baharında Kaptan-ı Derya Piyale Paşa Boğazları geçti ve bu esnada çıkan fırtına, Babıâli'nin gerçek hedefinin açığa çıkmasını engelledi . Bununla beraber, bu artık o kadar da önemli değildi, zira Sultan Selim, Venediklilerden Kıbrıs'ın Osmanlı Devleti'ne teslimini resmen istemişti . Kendini, adayı fetheden Mısırlı hükümdarların halefi olmasını gösteriyordu. Çavuş Kubat, Veııedik'e Kıbrıs'ın derhal boşaltılması emrini41 ve şeyhülislâmın fetvasını götürdü . Aynı zamanda Kıbrıs limanlarının korsanlara sığınak ve destek sağlaması ile ilgili suçlamalarda bulundu.

Sultanın filosu altmışlı yıllardan itibaren, ilki Barbaros Hayreddin Paşa olmak üzere, Kaptan-ı Deryalar tarafından yönetiliyordu. Eğriboz, Rodos, Sakız, İnebahtı ve Preveze sancakbeyleri emri altında idi ve ücretleri Hazine'den ödenen 200-250 reisin görevi, kaptan-ı deryanın emri üzerine gemileri donatmak ve mürettebatını sağlamaktı. En kısa zamanda 100-150 kadırgalık bir filo Takımadalar'da ve Akdeniz'de görülebiliyordu. Daha sonra 1570 yılında Piyale Paşa, Uluç Ali Reis ve Mustafa Paşa yönetimi altında yelken açan filo, Antalya Limanı'na ve buradan Ortaçağda Doğu'dan ve Batı'dan gelen tüccarlann buluşma noktası olan Magosa (Famagusta)'ya büyük bir ordu indirdi.

Kıbns, kendi ifadelerine göre, Venedik Cumhuriyeti'nin belki en uzak, ama aynı zamanda en verimli toprağı idi46. Hazine'ye yılda 360 bin net altın kazandıran buğday, pamuk, yağ, şeker kamışı, keten ve deniz tuzu en önemli gelir kaynakları idi. O dönemlerde ayrıca Suriye malları da hâlâ Şaline Limanı üzerinden geçiyordu47. Şehirlerin çoğu bakımsızlıktan harap durumda olmuş olsa da, Kıbrıs Venedik için hâlâ vazgeçilmez bir mülktü.

Savunma araçlarının durumu ise adanın değerine hiç de yakışmıyordu. Sadece Magosa'nın eski surları duruyordu. Lefkoşe (Nikosia)'de neredeyse surların harabeleri bile yok olmuştu. Çerne (Cerines)'in, asker1 açıdan hiçbir önemi yoktu. Müteşebbis Lusignan hanedanından gelen krallara ait Buffavento ve San Hilaire birer harabeye dönmüştü. Şövalyeler, Fransız karakterlerini tamamen kaybetseler de, savaşma özelliklerini henüz yitirmemişlerdi. Üyeleri artık mutad hizmetlerden uzaktılar ve aksine Ortaçağdan kalma silah oyunları ile vakit geçiriyorlar, kölelerinin (Paricı), icarcılann (Pattuari) ve özgür köylülerin (Francomati) kanlarını emiyorlardı . Dağlarda ve deniz kıyılarındaki nöbetler, gariban Paröklerin ve Frankomatların görevi idi, ama bu göreve çoğunlukla angarya olarak baktıklarından yerlerine çocuklarını nöbete gönderiyorlardı.

On bin kadar ada sakini icarcı, 50 bin kadarı ise özgür köylülerden oluşuyordu. Özgür köylülere, bir yıl önce 36 gün angarya mecburiyeti getirilmiş ve bu büyük bir nefrete sebep olmuştu. En büyük topluluğu ise Latin kökenli efendilerinin her türlü eziyetine katlanmak zorunda kalan ve hiçbir Venedik mahkemesi nezdinde haklarını koruyamayan "tembel ve uyuşuk" köleler oluşturuyordu. Birçok manastırı yöneten Rum ruhban sınıfı, memurların Katolik rakiplerine verdikleri desteklerden rahatsız oluyorlar ve Frenklerin yerinde Türk sancakbeylerini ve sübaşılarını görmekten memnun olacaklardı, zira Osmanlılar Kıbrıs'ı fethettikten sonra Batı'dan gelen yabancılar adadan çıkartılacaktı. Son yıllarda, Magosa ile sıkı bir ilişki içinde olan Türkleri, Kıbrıs'ın efendileri olarak adaya getirmek için birçok fesat kurulmuştu.

1570 yılının Temmuz ayında Osmanlı filosu tahkim edilmemiş Lefkoşe önlerine vardı ve 9 Eylül'de adanın bu eski başkenti51, ardından da Çerne ele geçirildi. Güçlü Magosa'yı da almak için mevsim çok ilerlemişti ve filo, seferin sona erdirildiği mutad günde istanbul'a yelken açtı . Birkaç bin yeniçeri ve sipahi, Venediklilerden gelecek yardımcı birliklerin önünü kesmek için şehrin surlan önünde karargah kurdu.

Bahar aylarında Lala Mustafa Paşa tekrar geldi ve 11 ay süren zorlu bir savunmadan sonra Kıbrıs'ın en iylr< limanı 1 Ağustos 1571 tarihinde Osmanlıların eline geçti. Teslim şartları yerine getirilmeyecekti: Acımasız Lala Mustafa Paşa'nın emri üzerine Magosa'nın komutanı Bragadino'nun derisi yüzüldü ve İstanbul'a gönderildi.

Venedik II. Selim'in annesi Hürrem Sultan, Yahudi değildir. Ukraynalıdır yine de umudunu kaybetmedi ve gerek barışçıl yollarla, gerekse Lefkoşe Başpiskoposu ile durumlarından memnun olmayan bazı devşirmelerin yönetimi altında yapılacak Rum ayaklanması ile Kıbrıs'ı tekrar ele geçirmeyi umuyordu. Ama Lala Mustafa Paşa tarafından fethedilen Kıbrıs bundan böyle Osmanlı Eyaleti olarak varlığını sürdürecekti. Feodal beyler tüm haklarını kaybettiler ve kendilerine ait araziler için aşar vergisini ödemek zorunda kaldılar. Adanın zengin ve bugüne kadar imtiyaz haklarına sahip sakinleri Kıbrıs'taki şehirleri, kaleleri ve köyleri kısmen terk ettiler. Tuz vergisinden elde edilen gelirler 35 bin altından 4 bin altına düştü . Aralarında eski hanedana mensup, tarihçi Etienne Lusignan'ın da bulunduğu Latin ruhban sınıfının tamamı manastırları boşaltmak zorunda kaldı54. Değişik kategorilerdeki köylüler, tıpkı diğer Türk eyaletlerinde olduğu gibi, Hristiyan feodal beylerinden kurtulan tek bir sınıf hâline geldi ve Hazine'ye vergilerini, âşârlarını ve hayvanlar üzerinden, Kıbrıs'ta sadece domuzlar için alındığı iddia edilen vergilerini55 hiçbir fark gözetilmeden ödemeye başladılar. Toplanan bu vergiler, daha ilk yıl 50 bin altını buluyordu. Tuz madenleri her zamanki gibi Hristiyanlara veya Yahudilere icara verildi ve Hazine için değerini kaybetti . Anadolu'dan kısa bir süre sonra ada sakinlerinin üçte birini oluşturacak aileler getirildi ve yüzyılın ellili yıllarında Müslüman inancına sahip 30 bin civarında bir Türk nüfusu gelişti.

Sipahilerin sayısı daha düşüktü. 1600 yılından sonra adanın tamamında, emrinde 3 bin sipahinin bulunduğu otuz kadar tımar vardı. Tahkim edilen yerlere ise yeniçeriler yerleştirilmişti. Bu yeniçeriler disiplini sevmiyorlardı ve genç Lanzac gibi birçok maceraperest, yeniçerilerin yardımı ile belki bir gün "miraslarını" geri almayı başarabileceğini umuyordu . Yeniçeriler 1578 yılında, Cezayir'in eski beylerbeyi Arap Ahmeâ Paşa'yı öldürdüler. Venedikli senatörlerden bazıları bunu fırsat bilerek adayı tekrar geri kazanmayı denediler. Tahkim edilen yerlere çok sayıda top konulmuştu ve yeni rejim Hristiyan mustahfızlan muhafaza edilirken, diğerlerine silah taşımak büyük cezalarla yasaklandı. Bozulan her barış için soygunun veya cinayetin işlendiği bölge, şehir veya köy sorumlu tutuluyordu ve para cezaları o kadar yüksekti ve ağırdı ki, herkes ayaklanma çıkartmaktan veya gerilla direnişi vermekten kaçınmak zorunda kalıyordu .

Osmanlı İmparatorluğu, Kıbrıs'ın ilhakından maddi açıdan hiçbir şey kazanmadı. Hazine, tüm feodal mülklere el koymuş olmasına rağmen, gelirler ancak 200 bin altını buluyordu ve Divân-ı Hümâyûn her yıl idarenin savunma için gerekli harcamaları yapmasını sağlamak için 70-80 bin altın göndermek zorunda kalıyordu. Ama Sakız Adası'nın ele geçirilmesi, Takımadalar'ın Büyük Yahudi'ye [Josef Nassi] verilmesi ve Kıbrıs'ın fethi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Akdeniz sularındaki hakimiyeti güvence altına alınmış ve Osmanlı siyaseti için eskiden beri zorunluluk hâline gelen bir görev yerine getirilmiş oldu. Türkler artık Doğu Akdeniz'in tek hakimiydiler.

İnebahtı mağlubiyeti gibi ağır bir mağlubiyet tabii ki bu şartlar altında geçici bir süre sıkıntı yaratmıştı, ama Osmanlı gücünün temeli artık sarsılamazdı.

1570 yılının Mayıs ayında diplomatlara, papanın, Venediklilere bu yeni ve tehlikeli savaşta destek vermeye niyetli olduğu haberleri getirilmişti. Papa II. Pius'un yeni gemileri toplanma yeri olan Ankona'dan yola çıkacaklardı. Roma aristokrasisi Hristiyanlık adına görevlerini yerine getirmeye çağrılmıştı ve Papalık kuvvetlerinin başına Pagliano Dükü Marcantino Colonna getirildi . Sanki 1538 yılının müttefik birliği tekrar canlanıyordu, ama daha önce müttefik orduda görev alan Roma'ya, İspanyollara ve Venedikliler bu sefer Fransa, Portekiz, hatta Leh kralları bile katılacaktı.

Türkler, bu yeni seferden sadece zamanında haberdar olmakla kalmayıp, böyle bir teşebbüsü önceden tahmin de etmişlerdi. Sokollu Mehmed Paşa, bu teşebbüsü engellemek için kendini beğenmiş Fransız elçi ile birlikte Türklere avantaj sağlayacak bir tertip düşünmüştü: Fransa Kralı'nın kız kardeşi, Erdel vasalı Yanoş Sigismund7' Zapolya ile evlendirilecekti, ancak Zapolya'nın Mart 1571 ortalarındaki ani ölümü bu planları alt üst etti. Sultan Selim, daha da heveslendirmek için Zapolya'ya Memleketini vermeye, hatta Leh tacını almasını sağlamaya hazırdı, zira Yagellon hanedanı Kral Sigismund August ile sona eriyordu ve Zapolya ne de olsa Leh prensesi İsabella'nın oğlu idi. Ayrıca son Yagellon Kral Sigismund August'un, Lehistan'ın mirasçısı kabul edilen, ancak biraz yaşı geçkince kız kardeşi [Anna] ile Fransa Kralı'mn kardeşi Anjou Dükü ile evlenmesi sağlanabilirdi. Böylece Babıâli, Rusların yarattığı karmaşalar^ sebebi ile önemi gittikçe artan Lehistan tahtında uzun süredir dostça ilişkiler içinde bulunduğu Fransa'nın bir üyesini oturtmuş olacaktı.

1570 yılının yaz ayları Venediklilere hiçbir yerden yardım gelmeden geçti. Papa tarafından vekil tayin edilen kardinaller, İspanya Kralı tarafından gönderilen Granvella ve Venedik elçileri arasında Hristiyan müttefik birliğine [Liga] ilişkin görüşmeler hâlâ sürüyordu. Gian Andrea Doria'ya, Hristiyanların menfaatlerini savunmak üzere kadırgalarını papanın kadırgaları ile birleştirme emri verildi.

Senenin sonunda Hristiyan birliği hâlâ kurulamamıştı. Papa'nın ve İspanya Kralı'nın sayıca az kadırgaları sonbaharda, hiçbir başarı elde edemeden geri dönmüşlerdi. Kısa bir süre sonra Lefkoşe'nin düştüğü haberleri geldi. Du Bourg aracılığıyla gönderilen Mahmud Bey adında bir Türk elçisini huzura kabul etmek istemeyen Fransa, kısa bir süre sonra Sultan Selim'den ve veziriazamdan en dostane biçimde hazırlanmış mektuplar aldı . Sokollu Mehmed Paşa, mektuplarından birinde "Ortak düşmanları ispanya Kralı'na" karşı ittifak kurmayı öneriyordu .

Charriere'nin "kendini beğenmiş ve cahil ulus ve hükümet " diye bahsettiği Venedik bile 1571 yılının Mart ayında bu amaçla gönderilen Sekreter Ragazzoni aracılığıyla gizli görüşmeler yapmaktan çekinmiyordu . Bu yeni elçi İstanbul'da serbestçe dolaşabilen Balyos Barbaro ile ilişki kuracaktı; Ragazzoni, Magosa karşılığında Avlonya, Kastelnova ve Draç'ı verme yetkisine sahipti

Venedikliler Nisan ayında kararlarını değiştirdiler ve 25 Mayıs'ta Hristiyan birliği nihayet kuruldu.

Hristiyan birliği papa, İspanya ve Venedik arasında kurulmuş ve herhangi bir süre belirlenmemişti. Amaçlan, tarafların mülklerini ve menfaatlerini Osmanlılara karşı savunmaktı. Şartlar, İspanya Kralı II. Phillip'in, Cezayir, Tunus, Trablus ve Turgut Reis'in yerine geçen, Hristiyanların Ucchiali dedikleri, Kalabriya asıllı devşirme Uluç Ali Reis'in korsan devletine saldırması hâlinde de geçerli olacaktı. Venedik, ayrıca İspanya Kralı'na Berberistan limanları ve adalarına karşı destek venneyi taahhüt etti. İspanya bunun karşılığında Avlonya'dan başlayarak Adriyatik Denizi'nde destek verecekti.

Müttefik birliğinin deniz gücü 200 kadırga ve 100 nakliye gemisinden; ordu ise 50 bin İtalyan, İspanyol ve Alman paralı askerlerin yanında 4.500 atlıdan oluşacaktı. Papa 12 kadırga sağlayacak ve 3 bin askerin ücretlerini ödeyecekti. Ayrıca kutsal savaşa katılanlara İspanyol ve Venedik eyaletlerinde bulunan kiliselerden belirli bir pay verilecekti. Harcamaların altıda üçü İspanya tarafından, altıda ikisi Venedik tarafından karşılanacaktı. Geriye kalan harcamalar Papalık hazinesi tarafından ödenecekti .

İlk yıl içerisinde İspanya'nın 80 kadırgası ile ayrıca sair 20 geminin Otranto'da toplanmasına karar verildi.

Antlaşma ancak 2 Temmuz'da ilan edildi. İspanya'nın onay belgesi 25 Ağustos'ta geldi, ama ittifak daha önce çeşitli el ilanları ve dinî merasim alaylarıyla duyurulmuştu. Türklere karşı denizlerde verilecek savaşın hazırlıkları olağandışı bir hızla tamamlandı.

İspanya Kralı II. Philipp'in İspanya'da isyancı Berberilere karşı savaş yeteneğini kanıtlayan gayrimeşru kardeşi Don Juan, yanında Doğu'da Türklere karşı büyük maceralara imza atmaya can atan sayısız İspanyol asilzadesi ile birlikte Kartagena'da gemiye bindi . Don Juan 9 Ağustos'ta Napoli'ye vardı ve 14 Ağustos'ta kutsal Haçlı Seferi bayrağını teslim aldı. Urbino ve Parma Dükleri de Don Juan'a katıldılar. Messina'da Doria'nın filosu da onlara katıldı. Türklerin adaya saldırmasını engellemek için Girit Adası önlerinde bulunan Venedik gemileri de Messina'ya geldi. 25 Eylül'de Don Juan Korfu'ya vardı ve ayın sonuna kadar burada kaldı.

İstanbul'dan 25 Nisan'da yola çıkan Türk donanması önce Kandiye'ye doğru hareket etti. Burada Uluç Al? Reis'in adamları birkaç köyü ateşe verdi. Daha sonra Adriyatik Denizi'ne, Kotor'a doğru sanki Ali Paşa Dalmaçya'daki Venedik kolonisine saldırmak istermiş gibi devam ettiler. Dalmaçya yakınlarındaki sancakbeyleri şehrin surları altında toplanmıştı. Türkler her yerde esir aldılar. Sobut (Sopoto), Chimaira, Ülgün (Dulcigno), Budva (Budua), Bar (Antivari) ve Spizza, Serdar-ı ekrem Pertev Paşa'ya teslim oldular. Gemiler kısa bir süre Preveze önlerinde beklediler ve 16 Eylül'de Zenta'ya doğru hareket ettiler, zira Hristiyan donanmasının Messina önlerinde toplandığı haberi gelmişti. Kapudan Paşa İnebahtı Körfezi'nde derhal büyük deniz muharebesi için hazırlıklara başladı.

Niyeti, deniz muharebesini İnebahtı Körfezi'nde yapmak değildi, ama Hristiyanlar onu buna zorladılar.

Eylül'de Messina'dan 208 kadırga, altı galeas ve altmışın üzerinde başka gemi 12 bin İtalyan, 8 bin İspanyol, 3 bin Alman ve değişik ülkelerden gelen 1.000 kadar maceraperest ile birlikte buraya gelerek birkaç gün Korfu sularında bekledi. Don Juan savaşmaya karar verdiğinde ve filo Korfu'dan yola çıktıktan sonra Kefalonya'da Magosa'nın altı genel hücumdan ve 11 ay süren bir kuşatmadan sonra düştüğü haberini aldılar.

6 Ekim'de her iki tarafın deniz güçleri Curzolare Adası yakınlarında çatışmaya başladılar. Hristiyanların komutanı Don Juan'ın bizzat emrinde 70 kadırga vardı. Doria ayrıca 50 kadırga ile sağ kanatta, Agostion Barbadigo ise Venedik gemileri ile sol kanatta yerini aldı. Santa Kroce Kontu 31 kadırga ile geride bekliyordu. Hristiyanlar, haç bayrağı, Meryem Ana bayrakları ve müttefik birliğinin üç üyesinin kendi bayrakları altında saldırıya geçtiler.

Muharebe öğle vakti başladı ve üç saat sonra Hristiyanların sol kanadı "kale gibi" büyük gemilerinin ve silahlarının üstünlüğü sayesinde zafer kazanmıştı. Gece karanlığı bastırınca 30 kadar Türk gemisi Uluç Ali Reis ile birlikte İnebahtı veya Preveze'ye doğru hareket etti. Diğer 230 gemi ya yok edilmiş veya ele geçirilmişti. Osmanlı Donanmasının amirali ölmüş ve birçok Osmanlı ileri geleni esir alınmıştı . Osmanlı tarafından kürekçi olarak çalıştırılan Hristiyan kölelerin de kazanılan bu zaferdeki payı oldukça büyüktü .

Belki İnebahtı veya Koron ve Modon'a karşı herhangi bir teşebbüsde bulunmak için mevsim uygun değildi . Belki de böyle bir teşebbüsün sadece Venedik'e yarar sağlayacağı bilinci hırslı müttefikleri böyle bir teşebbüste bulunmaktan vazgeçirmişti. Venedik, bir taraftan Türk donanmasının yok edilmesine çok sevinmiş de olsa , diğer taraftan Magosa'nın kaybı çok acı idi. Türklerin elinden Ayamavra'yı alma teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı, iki hafta sonra 4 bin asker taşıyan 70 kadırga geri çekildi .

Venedik, örneğin vergi karşılığında Kıbrıs'ın iç taraflarını güvence altına almasını sağlayacak bir banş antlaşması yapabileceğini umuyordu. Sultanı tahrik etmek ve deniz muharebesine sadece Venedik'e özgü bir karakter vermek, Venedik'in işine gelmezdi. Osmanlı Sultam'nın sürekli düşmanlığı eninde sonunda Venedik'in çöküşü anlamına gelirdi.

Ayrıca müttefikler arasındaki ilişkiler, Don Juan'ın elde edilen ganimetleri dağıtırken Venediklilerin hakkını yemiş olmasından dolayı oldukça gergindi. Colonna bu yüzden Hristiyanlar arasında "ikinci bir muharebeden" söz ediyordu. Muzaffer müttefik ordusunun da kayıpları oldukça yüksekti; Venedikliler, 5 bin askerini ve denizcisini kaybetmişti .

Sultan Selim ve baş danışmanı İnebahtı Muharebesi'ne fazla önem vermemişlerdi. Osmanlı sisteminin birkaç ay içerisinde yeni bir donanma oluşturabilecek güçte olduğunu ve zafer kazanan Hristiyanların kendi aralarında denizde ikinci bir teşebbüsde bulunamayacak derecede anlaşmazlıklar içinde bulunduğunu biliyorlardı. Muharebeden bahseden Türk kaynakları, kendi donanmasının zayıflığını ve Hristiyan donanmasının çok iyi bir durumda olduğunu kabul ediyordu. Ancak buna rağmen Osmanlı'nın onurunu korumak için ilk saldıran yine Kapudan Paşa olmuştu. Kapudan Paşa bir kurşunla hayatını kaybettikten sonra Cezayir Beylerbeyi Ali Reis, sahile doğru geri çekilmelerini emretmişti ve burada "birkaç kadırga ele geçirilmişti; bu, Hristiyanların elde ettikleri tek zaferdi".

Sultan Selim, esirleri geri alabilmek için Don Juan'a kürkler, silahlar, kilimler, eyerler ve kaftanlar gönderdi. Yeni Fransa elçisi Acqs Piskoposu'nun Osmanlıların Cezayir'den Fransa Kralı, daha doğrusu onun kardeşi Anjou Dükü lehine vazgeçmeleri yönündeki teklifi, elçinin 18 asilzade eşliğinde sultanın huzuruna kabul edilmesine rağmen, her zamanki hor gören gülümseme ile karşılandı. Aynı dönemde tersanelerde yeni gemilerin yapımı olanca hızı ile sürüyordu ve baharda 20 bin tüfekçi ile donatılan donanma, yelken açmaya hazırdı. 300 sancakbeyinden her biri hükümdarlarına birer kadırga sağlamıştı. Sultan, "bir kuruş bile harcamadan" yeni gemilere sahip olmuştu ve bu durum, Venedik için bir banş antlaşmasının yapılmasını sağlamaya çalışan Fransız elçisinin Osmanlı'nın muhteşem organizasyonu ve kapasitesi konusunda ikna olmasına yetmişti. Berberistan sahillerindeki şehirlere de derhal İspanyolların muhtemel bir saldırısına karşı gerekli destek güçler gönderilmişti. Cezayir Beylerbeyi Uluç [Kılıç] Ali Reis Kaptan-ı Deryalığa getirildi ve Garb Ocakları'nın idaresi Arap Ahmed Paşa'ya verildi.

Hristiyan gemileri ise Korfu sularında bir kez daha toplanamadı ve Zara komutanının yönetimindeki Venediklilerin Kastelnova'ya saldırısı hiçbir sonuç getirmedi. Don Juan, rivayete göre Afrika sahillerine saldırmak üzere yaz aylarında Messina'ya geldi. Böylece Haçlı Seferi İspanya ve Osmanlı devleti arasında otuzlu ve ellili yıllarda süregelen olağan savaşlardan biri hâline gelerek değerini yitirecekti. Santa Kroce Kontunun gemileri ile desteklenen Venedik gemileri hiçbir faaliyette bulunmadan İyonyen Adaları'nın yakınına demir atmıştı .

Nihayet yeni bir Haçlı Seferi donanması toplanıp, Çuha Adası ve Matapan (Toinaron) Bumu dolaylarında Türk donanması ile karşılaştığında ise, tıpkı Uluç Ali Reis gibi çatışmadan çekindi . Modon'u tekrar geri alma projesi Don Juan'ın yeterince iyi niyet göstermemesinden dolayı suya düştü ve Maltalılar açıkça birlik göndermeyi reddetti.

Ekim 1572 sonlarına doğru Fransa Kralı IX. Charles, II. Philipp'in müttefik Hristiyan birliğine katılma davetine olumsuz cevap verdi. Krallığı "asilerden temizlemek" yeterince zamanını alıyordu. İmparator Maksimilyan ise Macaristan Kral'ı olarak 60 asilzâdeden oluşan bir elçi topluluğu ile birlikte vergileri ve bunun yanı sıra birçok saat, kupa ve giysiyi İstanbul'a gönderdi ve böylelikle Hristiyan birliğinden uzak durmaya niyetli olduğunu belirtti . Sokollu Mehmed Paşa daha 1573 yılında ispanyollara saldırmayı düşünüyordu ve Fransızlara da sınır eyaletlerinde İspanyollara saldırmalarını salık verdi. Nihayet Haçlı Seferinin başı Papa V. Pius, 1572 yılının Mayıs ayında hayata veda etti. Halefi XIII. Gregor'un ise başka planları vardı .

Aynı yılın Eylül ayında Venedik Balyosu ve Sokollu Mehmed Paşa arasında görüşmeler başlatıldı. Nüfuz sahibi Yahudi Rabbi Salomon Venedik altınları karşılığında, Venedik'in veziriazam nezdinde menfaatlerini koruyordu. Venedik elçilerinin Roma'da Hristiyan müttefik birliğini yeniledikleri114 7 Mart 1573 tarihinde Divân-ı Hümâyûn barış antlaşmasını lütfediyordu. Venedik Kıbrıs ve Sopoto Kalesi'nden feragat ediyor, üç yıl içinde 300 bin altın savaş tazminatı ödemeyi taahhüt ediyor ve Zenta'nın vergisini 500 altın artırırken, Dalmaçya'daki fetihler karşılıklı olarak geri veriliyordu. "Türkler, sanki İnebahtı Muharebesini kazanmışlar" gibi görünüyordu.

Sadece birkaç gün önce istanbul'a gelen ve görüşmeleri sunduğu arzuhal ile nihayete erdirmekle övünen Fransız elçi, bu şartlara katılmak istemiyordu:

"(Fransa) Kralı'mn elçileri arasında en azında biri, Kralı'mn ataları tarafından fethedilen ve Venediklilerin sadece zorla işgal , ettikleri bir devlet olarak Kıbrıs'ı Fransa için kazanabileceğini umut ediyordu ve bunun planlarını kurmuştu.". Ancak yelken açmaya hazır bekleyen 300 kadırgalık Osmanlı Donanması'na karşı duyulan korku ve barış isteği Venedik'te o kadar güçlü gelişmişti ki, yapılan bu barış antlaşmasının onuruna açıklamalar yapıldı .

Venedik, Kandiya ve Dalmaçya'daki mülklerini güvence altına aldığına inanıyordu ve hâlâ Kıbrıs'ı vergiyi artırarak barışçıl yollarla geri alabilme umudunu taşıyordu . Sadece son savaş bile Venedik'e 12 milyon altına mal olmuştu!

İspanya böylelikle yalnız kaldı ve 1 Temmuz 1572 tarihinde bir yerlere saldırmak üzere - ki o dönemlerde yine Cezayir'e yapılacak bir saldırıdan bahsediliyordu - Hristiyan müttefik birliğine sadık kalan bu son devletin 160 kadırgası Akdeniz'e doğru yol aldı . Temelde ise ispanyollar da barış antlaşmasına meyilliydiler ve elçileri istanbul'da bu yönde gizli görüşmelerde bulunuyorlardı . Büyük Yahudi, [Josef Nassi], İspanya'nın menfaatleri için kazanılmıştı. Ali Paşa'nın esaretten kurtarılan oğlu ile birlikte Floransalı Vergilio Polidori ve başka elçiler görüşmeleri devam ettirmek için istanbul'a geldi . Türkler öncelikle, resmi bir elçilik heyetiyle gönderilecek, miktarı henüz belirlenmemiş bir vergi karşılığında hakimiyetlerinin tanınmasını şart koştular . Alman İmparatoru'nun temsilcisi Kari von Rym barış için elçilere destek verdi ve ikinci kez İstanbul'a gelen olağanüstü Macar elçisi David Ungnad'ın misyonu da kendi kralına bu kadar yakın olan bir hükümdar için nüfuzunu kullanmaktı. Yanında ayrıca II. Philipp'in vekâletnâmesi vardı.

İstanbul'da görüşmeler sürerken, Türk gemileri Mora sulannda ve İyonya Adaları ile Güney Arnavutluk önlerinde belirdiler . İspanyollar, karşılarına çıkmadı. 2 Kasım'da Kapudan Paşa Piyale Paşa tek bir top bile ateşlemeden istanbul'a döndü. Uluç Ali, filosu ile birlikte Modon sularında kaldı ve Navarin'de yeni bir kale inşa ettirdi. Birkaç gün sonra onun kadırgalan da Haliç'te belirdi .

Türklerin her zamanki tarihte yola çıkacaklarından haberdar olan Don Juan, 7 Ekim'de yüz kadar kadırga ile birlikte Sicilya'daki küçük Favginana Limam'ndan yola çıkarak Halkulvat'a yöneldi. Tunus, böyle bir saldırıya hazırlıklı olmadığından, İspanyollar Mevlay Hasan'ın oğullanndan birini İspanya vasalı olarak burada iktidara getirmeyi başardılar . İspanyolların bu sırada ayrıca şehrin güzel camilerini talan ettikleri de anlatılmaktadır.

Bu hadiselerden dolayı, Macaristan'ın ateşkes antlaşmasını sekiz yıllığına uzatmayı başaran elçi Ungnad için ispanya adına böyle bir ateşkes antlaşması sağlamak imkânsız hâle gelmişti . Papa, Hristiyan müttefik birliği fikrini tekrar canlandırmaya çalışırken, Türkler Tunus'u tekrar geri almak için hazırlıklar yapıyorlardı. Dalmaçya'daki birkaç köy için henüz pazarlık aşamasında olan Venedikliler Girit, Zara ve diğer mülkleri için boşuna endişe ediyorlardı. 1574 yılının Mayıs ayında 200'den fazla kadırga 20 bin kişilik mürettebatı ile birlikte yelken açtı. Bunların arasında 7 bin yeniçeri ve 9 bin sipahi bulunuyordu. Komuta Arabistan'da kendini kanıtlamış, asık suratlı ve gaddar, Hristiyanlara karşı nefretle dolu Arnavut devşirme Vezir Koca Sinan Paşa'da idi. 22 Temmuz'da Uluç Ali gemileriyle Halkulvat'a vardı ve bir ay sonra 24 Ağustos'ta Koca Sinan Paşa kaleyi zapt ederek, Tunus'u da geri aldı. Tunus'ta yeni bir sancakbeyi görevlendirildi ve yeni Cezayir Sancakbeyi Ramazan141 ve Trablusgarb Sancakbeyi ile birlikte Berberistan sahillerini savunma görevi verildi. Don Juan, fethettiği yerleri savunmak için hiçbir teşebbüsde bulunmadı ve İspanyol elçiler savaş sırasında da İstanbul'da kaldılar . İki yıl sonra Cezayir Sancakbeyi Ramazan, Trablusgarb Paşası olarak Batı'ya yöneldi ve burada Fas Kralı Mevlay Abdülmelik'e daha sonra muharebede hayatını kaybedecek olan genç Portekiz Kralı Sebastian'ın saldırısına karşı destek verdi. Böylece Fas da Türklerin nüfuzu altına girdi.

Bu sayede Afrika'da kalıcı olarak yeni bir eyalet kazanılmıştı. Ama Tunus Osmanlı İmparatorluğu'na paradan çok itibar kazandırmıştı, zira sultanın yiğit savaşçıları burada timar edinememişti. Tıpkı Mısır ve Suriye'de olduğu gibi Fas'ta da yerel aristokrasi, yani Berberiler ve komutanları bu toprakların sahipleri olarak kaldılar. Divân-ı Hümâyûn sadece beylerbeylerini tayin etti ve her yıl vergilerini topladı.

Tunus'u fetheden ordu döndükten birkaç gün sonra, daha önce felç geçiren, hükümdarlığı sırasında hiçbir orduya komutanlık etmemiş, deniz savaşlarının sultanı II. Selim 12 Aralık 1574 tarihinde hayata gözlerini yumdu .

1575 yılının Haziran ayında Don Juan emrindeki 45 kadırga ve 6 bin İspanyol ile birlikte Venedik yakınlarına geldi. Diğer taraftan Sultan III. Murad'ın "İtalya veya Malta", belki de Kandiya ve İran'a saldıracağından endişe ediliyordu. Kırk İspanyol kadırgası Berberistan'a ve Doğu Akdeniz sularına doğru yelken açtı. Savaş çıkmayacağı yine de aşikardı, zira yeni Osmanlı padişahının denizlerde artık fethedeceği bir yer kalmamıştı ve İspanya Kralı önceki tecrübelerine dayanarak, Afrika'da sürekli bir mülk edinemeyeceğinden emindi. Yeni Osmanlı padişahının tahta cülûsu sırasında İran'da tekrar baş gösteren isyanlar, uzun süredir neredeyse kesintisiz olarak birbirleri ile savaşan iki güç arasında bir ateşkes antlaşmasının yapılmasına katkı sağladı. Bu arada Uluç Ali Paşa 1577 yılında denizlerde görünse de en kısa zamanda tekrar ülkesine döndü.

Aynı yılın sonlarına doğru İtalyan asıllı yeni gizli İspanyol casusları İstanbul'da bulunuyordu. Milanolu Marigliona'nun ve Arnavut Bruti'nin görevleri Madrid tarafından istenen barış için görüşmeleri yürütmekti . Türkler, barış karşılığında İspanyollar tarafından işgal edilen Oran'ı istediler . Vezirazam Semiz Ahmed Paşa, Marigilano'yu hor görerek "kör bir köle" diye hitap ederek , Osmanlı filosunun "Hristiyanların başı" olan papayı mutlaka bulacağı tehdidini savurarak gönderdi.

Marigliano, ancak 21 Mart 1580 tarihinde, Cezayir'deki Berberilerin beylerbeyine karşı açıkça isyan ettiklerinde 1581 yılının Ocak ayına kadar bir ateşkes antlaşmasının yapılmasını sağlayabildi . Elçi rolünü üstlenen, hatta kendinde Fransız elçinin öncelik hakkını sorgulama cesaretini bulan Marigliano, buna rağmen bir esirden çok da farklı muamele görmüyordu. Sadece ateşkes antlaşmasının sekiz yıla çıkartılmasına destek olan Venedikliler arasında kendine gizli dostlar edinmişti. Şansına dur durak bilmeyen Fransız elçisi Germigny'nin, İspanya Kralı'mn Portekiz ve Asya'da Portekiz'e ait toprakların da hükümdarı olduğundan beri bu topraklardaki hakimiyetini sağlamlaştırdıktan sonra Osmanlı ile Akdeniz'de ve uzaktaki baharat ülkelerinin egemenliği için savaşmaktan başka bir şey düşünmediği iddiaları, Babıâli'de herhangi bir başarıya ulaşmadı.

Barış bozulmadı ve Marigliano zamanla önemli bir ünvanı olmasa da itibar kazandı. Ateşkes antlaşması yılına kadar iki kez uzatıldı ve Türkler, ispanya'dan gerçek bir elçinin gelişine olumlu bakacaklardı .

İspanya'nın Portekiz adalarındaki hakimiyeti, itibarlarını ve İstanbul için önemini artırmıştı ve Divân-ı Hümâyûn nihayet eski önyargılarını tamamen bırakmaya niyetli görünüyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir