Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti'nin Kanuni Zamanında Dünyadaki Konumu

Avrupa Güçleri İle İlişkiler, Fransa, İspanya, Venedik, Lehistan ve Moskova İle İlişkiler

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Devleti'nin Kanuni Zamanında Dünyadaki Konumu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 02:01

OSMANLI DEVLETİ'NİN KANUNİ ZAMANINDA DÜNYADAKİ KONUMU,
AVRUPA GÜÇLERİ İLE İLİŞKİLER,
FRANSA, İSPANYA, VENEDİK, LEHİSTAN VE MOSKOVA İLE İLİŞKİLER


Osmanlı İmparatorluğu Kanunî Sultan Süleyman zamanında gücünün ve iç oluşumunun, zenginliğinin ve şöhretinin doruk noktasına ulaşmıştı. Ülkedeki durumları bilen hiç kimse, Kanunî Sultan Süleyman tahta cülûs ettiği sırada Dalmaçyah Petancius gibi, Macaristan ve İtalya'nın kuracağı bir ittifakla Osmanlı gücünün Draç (Durazzo) ve Avlonya üzerinden yapılacak bir saldırı ile kolayca kınlabileceğinden, ki bu esnada sultanın Hristiyan tebaasının da ayaklanacağı umuluyordu, artık bahsetmeye cesaret edemezdi. Bu tür projeleri hazırlayanlar en az yarım yüzyıl için susmuştu. En fazla Kral Ferdinand'ın Divân-ı Hümâyûn'da, görkemli Helenistik kültürün bir fanatiği ve Türklerin ezeli düşmanı Flaman elçisi Busbecq gibiler, Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlıkları, Hristiyanların Hindistan veya dünyanın öbür ucuna yelken açmak yerine atalan gibi Avrupa'da Müslümanlara karşı birleşerek kazanç ve şöhret aramamalarının sebebi olarak gösteriyordu. Neticede Kanuni Sultan Süleyman o dönemin hükümdarlarının gözlerine artık kısa bir süre sonra Anadolu'ya geri gönderilecek bir eşkıya reisi gibi değil, devasa büyüklükte bir imparatorluğun eşsiz bir hükümdarı ve ister savaşlarda, ister sivil hayatta gerek cesareti, gerekse disiplini, sadakati, dindarlığı ve sessiz sadeliği ile öne çıkan dünyanın en muzaffer ordusunun lideri gibi görünüyordu. Avrupa, hiç kimsenin geldiği yere ve başka etkenlere bakılmaksızın, serbest bir rekabet içinde rahatça tüm yeteneklerin ve enerjilerin sergilenebildiği bu büyük güce saygı duymayı öğrenmişti. En eski ve asil Hristiyan saraylardan ve yakın ve uzak Asya'daki hanedanlardan Divân-ı Hümâyûn'a gönderilen elçiler, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hristiyanların hissiyatı hakkında artık kendilerini kandırmaktan vazgeçmişlerdi: Tüm Hristiyan unsurlar vergi ödeyerek dini, sosyal, hatta siyasi kurumlarını tehdit altında görmeden barışın ve asayişin sağlanmış olmasından memnundular.

Osmanlı'yı değerlendirenlerin çoğu Türk devlet sistemini gaddar, haksız, abartılmış ve sadakatsiz olarak görüyorlar. Özellikle değişik unsurlardan oluşan Osmanlı hayatının en derin temellerine inip, anlamaya çalışabilecek konumda olan Avrupa temsilcilerinden biri olan Busbecq, Türklerin elde ettikleri başarılan yaptıklarının bir mazereti olarak gösterme eğilimlerinden bahseder.

Bir başka yerde yine şöyle der:

"Talihi yaver giden Türklere göre istedikleri bir şey, onlar için adil; istemedikleri bir şey ise haksızlıktır." Ayrıca Türklerin davranışlarında herhangi bir istikrar olmadığını ve dostlarına aşırı saygılı, düşmanlarına ise aşırı hor görülü davrandıklarını iddia eder.

Bir başka hümanist ve Divân-ı Hümâyûn elçilerinden biri olan tecrübeli Dük Verancsics:

"Esas düşüncelerini saklama sanatında Rönesans ve Machiavelli döneminin tüm diğer diplomatlarından çok daha üstünler", der.

Gerçekte ise herşey çok farklı idi. Her yerde adını andıkları Allah'a inanan dindar bir halk ve Tanrının onlara neredeyse her zaman zafer bahşettiği ve hiçbir zaman yarı yolda bırakmadığı savaşçılar olarak Türkler, uzun ve zorlu tecrübelerden sonra, kendilerini haklı olarak savaş için yaratılmış görüyorlardı. Her yıl baharda yeni bir savaş başlatmaya hazırdılar, ama bir Hristiyan'ın düşündüğü gibi komşularını korkutmak veya formdan düşmemek için değil, aksine eskiden beri var olan bir geleneği yaşatmak içindi. Hristiyan dünyasında olduğu gibi para sıkıntısından dolayı endişe duymalarına gerek yoktu. Aksine her zaman herhangi bir yönde, herhangi bir düşmanın üzerine yürümeye hazırdılar. Sürekli hazır hâlde olmaları, paraları olmadan hiçbir asker toplayamayan ve sürekli maddi sıkıntı çeken diğer güçlerin karşısında önemli bir üstünlük sağlıyordu. Barışı önemsemeyen, bunu kimi zaman açıkça, hatta genelde sürekli göz ardı eden, şartlarını herkese kabul ettirebilir. Korkunun ecele faydası olmadığı için mağlubiyetten de çekinmiyorlardı. Vebadan bile korkmuyorlar, bunu defetmek için hiçbir tedbir almıyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman bir seferinde her gün 1000 kadar kurban verilen salgını "Allah'ın eninde sonunda hedeflerine ulaşacak okları olarak görüyordu".

Dünya yüzündeki en güçlü hükümdara, kendilerinin veya hükümdarlarının saygılarını iletmek isteyenlere ise sultanın kapısı her zaman açıktı. Bir dostun temsilcisi olarak geliyorlarsa en büyük saygı gösterileriyle karşılanıyorlardı, düşmanların temsilcileri ise hükümdarlarının barış ihlallerini zindanlarda veya özgürlüklerinin başka bir biçimde kısıtlanması ile ödemek zorunda kalan esirler olarak kabul ediliyorlardı ve malları ile köleleri pazarlarda satılabiliyordu . Malvezzi, bu şekilde iki yıl boyunca esir olarak tutulmuştu. Burunlarını ve kulaklarını kesip, sakat bir biçimde hükümdarlarına geri gönderileceklerine dair tehditler, gerçekleştirilmekten çok, elçilerin korkmasına sebep oluyordu14. Barış sadece bir ateşkes antlaşması idi.

Sultanın ölmesinin ardından hemen bir savaş başlatılabilirdi. Herşey ölenle birlikte mezara gidiyordu15. Türkler için bu değişmeyen eski bir devlet geleneği idi.

Türkler pazarlıklar sırasında sadece gerçekleri, gerçek niyetleri duymak istiyorlardı. Huzura kabuller sırasında ise Adem ve Havva, İslâm dininin güzelliklerinden, çeşitli hanedanların akrabalık ilişkilerinden ve dünyada olup bitenler hakkında konuşuyorlarsa, bu amaçlarını gizlemek için yapılan bir kurnazlık veya herşeyi birbirine karıştıran bir bilgisizlik değildi, zira Erdel kralı, Romen prensler, devşirmeler, tercümanları ve Hristiyan devletlerin birbirleri ile sürekli rekabet içinde yaşayan temsilcileri sayesinde İstanbul'un ileri gelenleri ilgilerini çeken ve gerekli olabilecek her türlü bilgiyi zamanında ve güvenilir bir şekilde ediniyorlardı. Verancsics: "Elçilerin veya ulakların gönderilmediği veya kabul edilmediği neredeyse hiçbir

Divân yok ve bu görüşmeler sırasında Türkler, ister barış zamanında sarayda, ister savaş zamanında karargâhta, neredeyse günlük olarak tüm eyaletlerinde ve bizim devletlerimizde olup biten herşeyi öğreniyorlar", diyor. İlgi alanlarına giren en küçük, en önemsiz ayrıntıyı bile kaçırmıyorlardı.

Konu, Martinuzzi'nin Kral Ferdinand ile kurduğu ilişkiye geldiğinde elçiler:

"Martinuzzi gibi bir adamla uğraşmaya değmez", demişlerdi.

Kurnaz ve hazırcevap Rüstem Paşa'nın buna cevabı: "Sivri sinekler de küçük, ama sokuyorlar" olmuştu .

"Rüstem Paşa'nın bir diğer sözü şöyledir: "Kralların duyguları ayna gibidir, üzerine üflersen buğulanır ". Sultanın ağzından çıkacak karan öğrenip, "Var git" sözü üzerine huzurundan ayrılanlar, yalan söylememeli idi, zira Hristiyan elçilerden bazılarının birkaç kurnaz diplomatik yalanları ortaya çıkartılmıştı . Elçilerin arka arkaya sundukları birçok talimatları oluyordu. Türkler bunu bildiklerinden, konunun^özüne daha çabuk gelmelerini sağlamak için kaba sözler kullanır ve yüzlerine sinirli bir ifade yerleştirirlerdi.

Türkler, aylarca hatta yıllarca bakış açılarını değiştirmeden ısrarla aynı konuyu tekrarlayarak, genelde baştan beri şart koştukları şartları elde etmekte muvaffak olurlardı. Onlara önemsiz gibi görünen bir şeyden tam aksine kolayca vazgeçebiliyorlardı. Her veziriazam sadece imparatorluğun gerçekten büyük menfaatlerini başarı ile korurdu. Rüşvet aldıkları iddia edilen bu devlet ileri gelenleri hiçbir zaman ne olursa olsun herhangi bir hediye ile sultanlarına ihanet anlamına gelebilecek bir karar venneye ikna edilemezlerdi.

Rüstem Paşa bir defasında şöyle demişti:

"Padişah içinde 50 bin altının bulunduğu bir yastık üzerinde uyuyor.".

Altın işlemeli brokardan kaftanlar, değerli taşlar veya paralar alacak olduklarında, bunları herkesin gözü önünde alırlardı . Doğulularda bir elçinin veya bir misafirin boş ellerle gelmesi sadece bir kayıp değil, karşısındakine hakaret anlamına gelir, zira bu şekilde zarar vemıe veya yararlı bir şey yapma gücü küçümsenirdi. Ama böylesine katı disiplinle düzenlenen bir toplulukta devlet menfaatlerinin şahsi açgözlülük karşılığında satılık olabileceğinin düşünülmesi bu topluluğun ruhunun yanlış anlaşıldığının bir işaretidir.

Divân-ı Hümâyûn ile en yoğun ilişkiler içinde olan ve en fazla menfaati olan devlet artık Girit, Kıbrıs, Korfu, İyonyen Adaları ve Dalmaçya dışında doğudaki tüm topraklarını kaybeden Venedik değil, Matyas Hunyadi'nin ve Yagellon hanedanının devletinin yerine geçen Avusturya Macaristan'ı idi.

"Dünyadaki ve göklerdeki tüm gücün sahibi" sultanın "eskiden kapısında destek arayan birçok bölgenin" hükümdarı, yani kendi vasalı olarak nitelendirdiği "Beç Kralı'nın" çok sık gönderdiği elçileri, Aşağı Tuna bölgelerine kadar Budin Beylerbeyi'nin silahlı askerleri eşliğinde işlek Belgrad Yolunu kullanarak Divân-ı Hümâyûn'a gelirlerdi. Türkler, eski bir düşman olarak kendisinden iyi şeyler beklemezlerdi. Bu Hristiyan hükümdar ile ilgili olan herşeye şüphe ile bakılırdı. Elçiler, nakit para dışında en değerli Venedik brokarından giysiler, altın kupalar, sanatsal değeri olan metal filler üzerinde saatler ve Türklerin hoşlanacaklarını düşündükleri birçok başka hediyeler getiriyorlardı.

Viyana elçilerinin genelde diğer Hristiyan temsilcilerin aksine, rahat ve özel bir evde kalmalarına izin verilmiyordu. Sultan onlar için Çemberlitaş (Porphyr Sütunu)'ın yakınında iyi korunan bir han (Elçi hanı) tutmuştu. Busbecq, sadece büyük çabalardan sonra başka bir eve geçmek ve veba salgını sırasında Büyükada'ya geçip, balık tutup Fransisken rahipleri ve Latin dostu Rum ileri gelenleri ile sohbet ederek, vakit geçirmek için çok zor izin alabildi . Bu misafirler her an Yedikule zindanlarına atılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirlerdi . Bu yüzden Divân'da ki paşaların kendilerine Alman "domuzları" demelerine sessiz kalmak zorunda kalıyorlardı. Veziriazam bir defasında hükümdarlarına yazdıkları mektupları göstermelerini talep etmişti ve Bupsqbecq, bunun üzerine paşanın içeriğini zaten bildiği mektupları gösterip diğerolnerini gizlemeye kalkmıştı . Rüstem Paşa buna sinirlenerek, Viyana'yı tekrar kuşatma tehdidini savurdu ve gerçek bir imparatorun teveccühünün nasıl olduğunu görebilmeleri için, bir an için bilinçli tüm Macarların yanından ayrılması gereken hükümdarlarının sözünü tutmadığını yüzlerine karşı söyleyerek, onlan öfkelendirmişti .

Ancak Kanunî Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son yıllarına doğru - sebepleri biraz sonra belli olacaktır - Batı Macaristan'ın hükümdarı o güne kadar kendisine gösterilmeyen saygıyı görecekti. Tercüman İbrahim Bey ikinci kez Avusturya'ya geldiğinde sultanın "Hristiyanların seçilmiş İmparatoru Ferdinand'a" yazılmış bir mektubun yanı sıra iki kristal kupa, altın eyerler ve bir Türk atı ve dört deve getirmişti. Develeri, Ferdinand'ı bir merasim sırasında göreceği ve huzura kabul edileceği Frankfurt'a kadar yanında götürdü . Daha sonra, 1567 yılında Kayser Maksimilyan'in yeni elçileri İstanbul'a geldiklerinde II. Selim, onları istediği gibi saray efradının tamamı ile karşılayamadığı için özür diledi34.

Pavia Muharebesi'nden önce Fransa Kralı Fransuva Doğu Avrupa'nın Hristiyan saraylarından, Macaristan'dan ve Lehistan'dan Avusturya'nın ilhak siyasetine karşı kışkırtacak ve Türklere karşı her zamanki şikâyetleri dile getirecek mektuplar almış ve elçilerini kabul etmişti. Ama şövalye ruhlu kral, siyasette hiçbir vicdan azabı duymadan sadece kendi menfaatleri ile ilgilenen bir Rönesans çocuğu idi. Eskiden o da Haçlı Seferlerinden dem vurmuş ve uzaktaki topraklara yapılacak macera dolu seferlerin hayalini kurmuştu, ama bununla sadece Yeniçağda hâlâ canlı kalan Ortaçağ önyargılarını ortaya koymuş ve Hristiyanların intikamın? alan lider rolünü kayserin elinden almak istemişti.

Gerçekte ise Ren Nehri'nde ve İtalya'daki Avusturya hanedanının doğal ve hiçbir zaman affetmeyecek düşmanı olarak Türklerle ittifaka ihtiyaç duyuyordu ve genç Sultan Süleyman'ın yararlı dostluğunu kazanmaktan çekinmiyordu, zira bu dostluktan vazgeçemezdi. Ortaçağın birçok hükümdarı dinî motiflere dayanan bir siyasetten vazgeçmişti ve birkaç 10 yıldan beri çağdaş ruhu yakalayan güçler için ittifak kurdukları müttefiklerinin ve rakiplerinin inançlarını ve dinlerini önemsemiyorlardı. "Bizim kralımız gibi bir kral için", diyor Doğu'da görev yapan bir temsilci, "kim olursa olsun, başka kralların veya daha düşük makam sahiplerinin, bize gösterdikleri dostluğu ve olumlu teklifleri kabul etmek sadece geçerli ve onurlu bir davranış olmakla kalmayıp, aynı zamanda böyle ilişkileri hem kendi yararına, hem de dostlarının yararına ortak amaçlar için kullanmak ve genel olarak da Hristiyanların iyiliği için böyle dostluklar kurmak, içinde bulunulan zaman ve bugün mevcut olan şartlar karşısında kaçınılmaz bir
ihtiyaçtır ve zorunluluktur.

Böylece 1525 yılında bir Fransız elçi altın şamdanlar, değerli taşlarla süslenmiş bir bazubend, büyük bir yakut yüzük ve birçok sikke ile yeni bir ittifak kurmak için İstanbul'a geldi36. Ama geçiş belgesi ve resmi bir görevi olmadan seyahat ettiği için yolda Boşnaklar tarafından durdurulup, öldürüldü . Aynı yıl içinde bu sefer Türk Boşnaklarla iyi ilişkiler içinde bulunan Macar Dük Andreas Frangepani'nin oğlu Johann Frangepani Divân-ı Hümâyûn'a geldi ve görevini ancak İstanbul'da açıklayan bu "sadık temsilci" Fransa Kralı'nın annesi Kraliçe adına Kanunî Sultan Süleyman'dan Pavia'da esir alınan Kral Fransuva'nin kurtarılmasını sağlamak için Avusturya topraklarına saldırmasını talep etti . Kanunî'nin krala yazdığı mektupta ise şiirsel anlatımlarla yazılmış teselli dolu sözler vardı . Frangepani, geri döndükten sonra Paris'te, doğru olmasa da yabancı uyruklu gizli bir ajan olarak değil, "Türk elçisi" olarak karşılandı, oysa böyle bir selahiyeti yoktu.

Daha önce Macaristan'a gizli olarak gönderilmiş olup, Zapolya'ya savaş destekleri götürmüş olan Antonio Rincon adında bir Katalan, 1529 Macaristan seferi sırasında sultanın karargâhına girmeyi talep etmişti, ama izin alamamıştı. Venedik ve Ragusa üzerinden gelen Rincon ancak 1532 yılında, Sultan Süleyman'ın bu bölgeye yaptığı üçüncü sefer sırasında sultan tarafından bizzat kabul edildi. Gönderilme sebebi olağanüstü olmadığı ve ne bir asilzâde, ne de yüksek rütbeli bir subay olmadığı için, Belgrad'da top atışları ile Kral Zapolya'dan daha büyük bir merasimle karşılandığında oldukça şaşırmıştı. Sultan Süleyman'ın bu karşılama merasimine böyle özel bir karakter vermesinin sebebi, Viyana'yı almayı umduğu bu dönemde, Batı'nın güçlü kralı, "kralların en yücesi, Mesih İsa'nın dininden olanların hükümdarı, Hristiyanlığın ıslahatçısı " dediği, en büyük düşmanının doğal düşmanı, Batı'nın güçlü Fransa Kralı ile Fransa tarafından bugüne kadar gizli tutulan ilişkilerini bütün dünyaya duyurmaktı. Önemsiz Güns Kalesi'ni boşuna kuşatacağını ve İstirya'daki bu dağ kalesinin surları önünde seferi yarıda keseceğini o dönemlerde bilemezdi.

Kral Fransuva, bu gösteriden rahatsız olmuştu ve diğer Hristiyanlar nezdinde kendini elçisinin sultandan sadece Hristiyan Macaristan ve Avusturya devletlerinin esirgenmesini talep ettiğini söyleyerek savundu. Aynı yıl içerisinde, yani 1532 yılında Bolonya'da İngiltere Kralı ile amacı sözde Türklere karşı ortak bir savaş olan bir antlaşma yaptı.

1532 yılının kış aylarında bir diğer elçi Camillo Orsino İstanbul'a geldi, ancak neden gönderildiği hakkında bir bilgi yoktur. Bunun üzerine Fransa Kralı, kısa bir süre sonra Barbaros Hayreddin Paşa'nın bir elçisini resmen ve merasimle karşılama cesaretini gösterdi. Sultan Süleyman, Hristiyan bir hükümdarla doğrudan saraydan gönderilen bir elçi ile irtibata geçmek istememişti. Berberi elçi, görevinin özel karakterini göstermek için yanında azad edilmiş Hristiyan köleler getirdi. Bunu Rincon'un Barbaros Hayreddin Paşa'yı ve Halep'te bulduğu veziriazamı ziyareti izledi. Bu elçi ziyaretlerinin sonucu, kendi siyasi çıkarlarını da korumaya çalışan Cezayir Beyi Barbaros üzerinden yapılan Türk-Fransız ittifakı ve bu korsan reisinin Akdeniz'e silahlı olarak inmesi idi.

Ancak Barbaros'un başka planları vardı: Fransızlar adına İtalya sahillerini talan etti, ama kendi adına Tunus'u gerçek hak sahibi hanedanın elinden zorla aldı . Barbaros ne de olsa, para göndermek yerine Fransa Kralı gibi Sultandan para isteyen bir "kardeş"ti, ama fazla desteklenmesi gereken bir müttefik değildi vt Osmanlı gücü öncelikle Osmanlı Devletinin menfaatleri için kullanılmalı idi. Bu hadise, Fransa ile kurulan iyi ilişkilerin Cezayir fethinin ilan edilmesi sırasında tekrar gün yüzüne çıkmasını engelleyemedi: Sultanla değil, "Cezayir Kralı" Barbaros ile Berberistan sularında ticaretin serbest bırakılması ile ilgili üç yıllık bir antlaşma yapıldı.

Johann Laskari'nin öğrencisi48 Fransız temsilci La Forest 1535 yılında Cezayir Beyini Ceneviz'e karşı kışkırttı. Talimatları, ayrıca sultanın emirlerine de dayanıyordu. Fransa'nın kaybettiği toprakları tekrar geri almasına yardım etmesi isteniyordu. Sicilya ve Sardunya, Barbaros tarafından fethedildikten sonra Fransa'nın himayesi altında bir vasal prenslik olacaktı. Şarlken, aynı yıl içinde Barbaros'un gücünü kırmak üzere Afrika sahillerine tek başına yelken açtı. Fransuva, talep ettiği desteği vermemişti. Tabii ki Barbaros'un da Fransız gemileri tarafından desteklenmesi söz konusu değildi.

Kendi yararına izlediği siyasete göre Kral Fransuva Türkleri, kendi menfaatlerinin zararına bile olsa her zaman hizmet vermeye hazır, saf birer barbar gibi görüyordu. Ama bu düşünceden daha yanlış bir düşünce olamazdı, zira Sultan Süleyman her ne kadar her fırsatta "kardeşinden" ve onun menfaatlerinden bahsetse ve dostluğunu kendi konumunu yükseltmek için kullansa da Fransa tarafından gelen tekliflerin ve mazeretlerin iç
yüzünü çoktan ortaya çıkartmıştı. Ticaret antlaşmasını, yani kapitülasyonu , 1536 yılında imzalamıştı, ama sadakatsiz "müttefikine" karşı yükümlülüklerini bununla sınırlıyordu. Diğer taraftan Fransa Kralı için gümrük konularında Fransızların eşit haklara sahip olması, denizlerde selamlama ve İstanbul'daki elçileri ile İskenderiye'deki konsoloslarının muhakeme yetkisi yeterince memnun edici idi. Yine de Fransızlar bu kapitülasyonla kendilerine verilen ticarî avantajlardan neredeyse hiç yararlanmıyorlardı: Normandiya veya Provans'tan Doğu Akdeniz sularına çok az gemi geliyordu ve İskenderiye'nin başkonsolosu kısa bir süre sonra rakibi ile nüfuz mücadelesine girmek zorunda kaldı (1539). İstanbul'da Fransız temsilcilerinin hiçbiri ticaret bağlantıları kuvvetlendirmeyi ya da korumayı düşünmedi bile. Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son yıllarında Venedik'e buğday ihracatı için koyduğu yasakları, Fransa'dan doğuda İstanbul'a, Trablusşam'a ve? : İskenderiye'ye altı gemi ile düzenli bir ticaret başlatma projesi göz ardı edildi.

Kapitülasyon antlaşmasının yapıldığı yıl, Fransa Kralı ile Alman Kayser arasında Barbaros Hayreddin Paşa'nın sadece Napoli Krallığı'nın İtalya'daki sahillerine saldırdığında müdahale etmiş olduğu yeni bir savaş çıktı. Barbaros Hayreddin Paşa bu sahillerde Fransız bir elçi ile buluştu. Cezayir Beyi Hayreddin Paşa ancak 1537 yılında İspanya Kralı'na saldırma talimatını aldı ve Sultan Süleyman, yanında La Forest ile birlikte bizzat Arnavutluk sahiline geldi54. Ama kayser ile yapması planlanan savaş yerine Venedik savaşı çıktı.

Saint-Blancard, her ne kadar Fransız donanması ile Osmanlıların saldırdığı Korfu sularına gelmiş olsa da hadiseleri sadece uzaktan izledi . istanbul'a gelişi de sadece bir gösteri idi. Marrillac, Kral Fransuva'nın yeni temsilcisi olarak Osmanlı ordusuna İstanbul'a kadar eşlik etti. Birkaç hafta sonra Aigues-Mortes barışı ile Batı'daki Fransız savaşı sona erdi.

Divân-ı Hümâyûn'a barış haberini Rincon getirdi. Fransa ile kurulan ittifaka ihtiyaç duymayan Sultan Süleyman, en güçlü iki Hristiyan kralın "dostluğuna" tamamen kayıtsız kaldı. Ayrıca Fransızların kayser ile barış görüşmelerinde bulunmalarına da fazla kızmadı. Ancak Şarlken 1540 yılında Fransa'da törenle karşılanınca, Rincon'a tehditle başını kaybetmeyi hak ettiği söylendi.

İki kral arasındaki savaş tekrar başlayınca, Fransız diplomasisi yine Fransuva'nın Sultan Süleyman ile dostluğundan konuşmaya başladı. Rincon, uzun süren bir kabulden sonra 1540 yılının Kasım ayında Fransa'ya döndü. Fransa Kralı'nın talebi, en azından Akdeniz'de askerî destekti.

Rincon, 1541 yılında İstanbul'a dönerken İtalya'da Almanlar tarafından öldürüldü ve Sultan Süleyman'a yeni Macaristan seferinde eşlik edecek halefi, daha sonra de la Garde Baronu olup, genelde Kaptan Paulin diye çağrılan Antoine des Escalins'in, selefi Rincon'un uzun yıllar edindiği tecrübe ve kurnazlığa sahip değildi.

Elçi, Sultan Süleyman'ı beylerbeyini tayin etmek üzere gittiği Budin karargâhında buldu . Des Escalin, sürekli olarak Alman Kayser'in hırsından, kibirinden ve sadakatsizliğinden bahsederek, Sultan Süleyman'dan kaysere karşı yardım istedi. Sonuçta Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa'ya Fransa Kralı'na hizmette bulunma emri ancak 1543 yılında verildi.

Türkler, Şarlken'e Batı'da birçok ülkeye hükmettiği için daha fazla saygı göstermiyorlardı. Türklere göre O İslâm düşmanı, Granada'daki Müslümanlara baskı yapan "İspanyol köpeği"59, "Beç Kralı" zavallı Ferdinand'ın korkak ve zayıf kardeşi idi. Şarlken'den de Avusturyalıların izlediği siyasetten farklı bir siyaset beklemiyorlardı. "Kendi topraklanın koruyamıyorsa neden başkalarının topraklarına saldırıyor?" diye sordu Rüstem Paşa huzuruna getirilen ve Karadeniz'de ve Galata'daki zindanlara attırdığı İspanyol esirlere. Bir başka seferde de: "Hristiyan ise neden Hristiyan bir kral olan, komşusu Fransa ile savaş yapıyor?' .

Avusturya elçilerinin böbürlenerek kendilerini bir şey sanmaları, vezirler tarafından alaya alınıyordu. 1540 yılında Laski, İran Şahı'nın kaysere elçi gönderdiği ve İranlılar Almanların ve İspanyolların yardımı ile Anadolu'nun tamamını ellerine geçirdikleri takdirde Avrupa üzerindeki hakimiyeti kaysere bırakmayı teklif ettiği ile övünüyordu. Lütfü Paşa'nın buna nazik ve ince alaylı cevabı: "Herhalde sınırlar hakkında anlaşmaya
varamadılar" oldu.

Türkler Macaristan'da ve Kastelnova'da, her ne kadar Osmanlı ile İspanya arasında doğrudan savaşlar olmasa da İspanyollara karşı savaşma fırsatı bulmuşlardı. Hakkı teslim eden savaşçılar olarak bu düşmanlarının cesaretlerini inkâr edemezlerdi ve İspanyol piyadelerinin Hristiyan dünyasının en iyi piyadeleri olduğunu kısa sürede anladılar. Ama İspanya'nın izlediği siyasetten ve İspanya Kralı'ndan hoşlanmıyorlardı. İspanya Kralı'na saygı duymalarına öncelikle hep huzursuz ve yine de çaresiz vasalı Ferdinand'ın süregelen yeteneksizliği izin vermiyordu.

İspanya Kralı, Afrika sahillerinde 1535 yılında yaptığı büyük sefer sırasında Hafsi hanedanından Tunus Beyi şahsında bir vasal bulmuş ve ona henüz elinde bulunmayan şehirleri de hakimiyetine katacağını vaat etmişti. Bu amaçla 1540 yılında Napoli Kral vekili daha önce Mevlay tarafından kuşatılmış İfrîkıye önlerine geldi ve burasını kan akıtmadan gerçek beyine teslim etti.

1541 yılında Türkler, Yahudi Sinan, Corsetto ve Salih Reis tarafından yönetilecek 200 gemilik bir filo hazırladılar. Ama bu filo İspanyolların üzerine gönderilmedi. Barbaros Hayreddin Paşa'ya bu sefer yeni br misyonu yerine getirme fırsatı verilmedi.

Barbaros donanmanın yönetimini ancak Ekim ayında tekrar üstlendi. Şarlken Afrika'ya yeni bir sefer hazırlamıştı. Bu sefer emrinde aralarında 17 kadırganın bulunduğu 200 iyi donatılmış gemi vardı. Aralarında, kayserin desteği ile Sultan Süleyman tarafından Rodos'tan kovulan tarikatları için küçük bir Hristiyan devleti kurabileceklerini uman Malta Şövalyeleri'nin bulunduğu birlikler 20 Ekim'de Cezayir'de Matefus Körfezi'ne indiler. Barbaros son zamanlarda Cezayir Beylerbeyi idi ve emrinde yeniçeriler ve Araplar vardı. 18 bin kişiden oluşan ordu, tahkim edilmiş şehrin üzerine yürüdü ve büyük bir fırtına çıkıp, filonun neredeyse tamamını yok etmeden önce taarruz hazırlıkları yapıyordu. Topçular henüz karaya çıkmamışlardı. Bunlar, Barbaros düşmanlarına şehrin surlarından başarılı bir şekilde ateş ederken, frtınadan battılar. Yollann kötü olması sebebi ile ancak beş gün sonra Matefus'a varıp, kurtulan birkaç gemiye binebildiler. Bugia (Budschia) Limanı'na doğru yol alırken yine fırtınaya yakalandılar. Ayrıca erzakları çok azdı ve Batı'nın büyük kayserinin askerleri "köpekler, kediler ve otlar" ile beslenmek zorunda kaldılar. Bir dizi bahtsızlıklardan sonra Şarlken sözde "Haçlı Seferinden" Mayorka'ya geri döndü. "II leur deult jusques au coeur - Kalbinin en derin yerinden vuruldu" diye yazacaktı Fransız temsilci sevinçle hükümdarına gönderdiği bir mektupta .

Birkaç ay sonra, Venedik'i yanına çekmeyi uman Fransa Kralı Fransuva ve gücü zayıflayan Kayser Şarlken arasında savaş başladı (Mayıs 1542). La Garde, Barbaros'un İtalya üzerine yelken açmasında ısrar etti, ama Sultan Süleyman bu talebi nazikçe geri çevirdi.

1543 yılında Barbaros Hayreddin Paşa'mn emrinde en seçkin askerlerle donatılmış 110 kadırga vardı. Haziran ayında Korfu açıklarında görüldü ve Reggio'ya saldırıp, İtalya sahillerinde çok fazla tahribata yol açmadan korku içindeki Ostia'ya yöneldi. Roma'da şehir halkının kaçmasını engellemek için güvenlik güçleri geceleri fenerlerle sokaklarda dolaşmak zorunda kaldılar. Kaptan-ı Derya Hayreddin Paşa, Marsilya'da Amiral olarak Enghien Dükü'nün emrindeki 50 Fransız gemisi ile birleşti ve ittifakları Hristiyanlar için büyük bir utanç anlamına gelen her iki filo Villefranche'ye doğru hareket ettiler. Uzun süre kuşatma altında tuttuktan sonra 22 Ağustos'ta, Şarlken'in dostu Savoy Dükü'ne ait olup, Alman birliklerinin işgali altındaki Nice Şehri'ni ele geçirdiler. Kale ise kendini başarılı bir şekilde savundu ve Barbaros 8 Eylül'de kuşatmadan vazgeçti. Fransızlar kuşatma esnasında gemiler için mühimmat istemişler ve Kaptan Paulin defalarca, öfkeli Türkler tarafından öldürülme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Türkler, geleneklerine uygun olarak Eylül ayından itibaren kralın emri ile boşaltılan Tulon (Toulon) şehrinde kışı geçirdiler. Türk Amirali 30 bin asker ile İspanyollara çok fazla zarar vermemişti. Lyonlu bir tanık, "Tulon şimdi tam bir İstanbul gibi" diye yazmıştı. Barbaros ayrıca erzak temini ve kralın askerî tedbirlerinden hiç memnun değildi ve yeniçeriler ısrarla ulufelerini talep ediyorlardı. 23 Nisan'dan sonra Hayreddin Paşa nihayet yola çıktı, ama kralın 10 kadırgası eşliğinde Kapua valisi Leon Stozzi'nin de katıldığı Türkler ancak 11 Haziran'da Talamone önlerinde belirdiler ve şehri ele geçirdiler. Temmuz ayında Lipari de ele geçirildi ve Hayreddin Paşa, nihayet İstanbul'a doğru yelken açtı ve sonbaharda buraya vardı .

Türkler ve Fransızlar ilk ve son kez ittifak hâlinde Hristiyan bir güce karşı savaşmışlardı. Fransız temsilciler La Garde, Aramont ve Montluc birkaç ay sonra Türk-İspanyol anlaşmazlıklarının ortadan kaldırılması için çaba gösterdiler (1545). Kayser Şarlken'in temsilcisi Gerhard Veltwyck'in diplomatik çabaları sayesinde Ferdinand'ın Macaristan ile yaptığı antlaşmayla aynı zamanda olarak, 10 Kasım'da barış sağlandı. Antlaşma şartları kayser açısından genel bir karaktere sahipti, ama bu antlaşmanın en önemli yanı Osmanlılar ile nefret besledikleri İspanyollar arasında yapılan ilk antlaşma olması idi . Türkler, ikisi de Avusturya hanedanına mensup kardeşlerin - Şarlken ve Ferdinand - siyasi açıdan sadece tek bir gücü temsil ettiğine ilişkin bakışını tek bir antlaşma ile muhafaza etmişti, ki Kayser Şarlken'i ancak böylece vergi ödemeye zorlayabileceklerdi. Yine de metni, Fransa Kralı'nın Hristiyan kralları tarafında değil de, Osmanlılar tarafında olmasını sağlayacak şekilde yazdıramamışlardı. Veltwyck 1546 yılında sadece bir yıl için imzalanan barış antlaşmasını uzattırmak için İstanbul'a geldi , ama antlaşma üzerinde değişiklikler talep edince Türklerin verdikleri cevap, "Kayse?

şart koşamaz. Şartları ancak sultan belirler oldu. Fransızların İstanbul'daki nüfuzu artık iyice zayıflamıştı. 1545 yılında Almanlar haklı olarak, "Türkler Fransızlara rol yapıyor ve onları kullanıyor" gibi değerlendirmeler yapıyorlardı . Aslında ilk kez elçi ünvanım taşıyan ve kendisine günlük tahsisat tayin edilen elçi Aramont, eli açık olmasına rağmen, ya da bu yüzden teşrifat kurallarına göre vermesi gereken hediyeleri temin etmek için yeterli paraya sahip değildi ve Türkler, diğer Hristiyanlara kıyasla Divân-ı Hümâyûn'da ayrıcalıklı bir yere sahip olduklarına ve Türk ileri gelenlerine hediyeler getirmek zorunda olmadıklarına dair fikirleri kabul etmiyordu. Aramont'un yerine geçen De Cambray - Yunanca ve Fransızca konuşan, ancak Türkçe de bilen bir âlim olmasına rağmen - ve Codignac'ın da diplomatik yetenekleri azdı. Codignac daha sonra Siphnos (Siphanto) Adası'nın mirasçısı ile evlenecek, adanın feodal beyi olarak oraya gidecek, ancak köylüler tarafından kovulacak ve devşirme olmak isteyecekti . Fransız elçiler ayrıca sürekli olarak Türklerin gözleri önünde birbirlerine giriyorlardı. Çok nadiren, örneğin Aramont'un İstanbul'a dönüşünde merasimle huzura kabul edildiği 1547 yılında olduğu gibi, Paris saatleri ve Batı endüstrisinin diğer değerli ürünleri hediye olarak gönderiliyordu. Genelde gerek Sultan Süleyman, gerekse vezirler, hatta Fransızlara nazik davranan kapıağası bile Doğu geleneklerine göre taleplerini açıkça bildirmelerine rağmen boşuna Paris'ten ipek örtüler ve keten çeşitleri, küçük köpekler, özellikle de saatler bekliyorlardı. Sultanın saatçisi, kimi zaman tercüman olarak da kullanılan Fransız Guillaume l'Horlogier'di. Sultan Süleyman seyahatlerinde ve Edirne dolaylarında günlerce çıktığı avlarda yanında birçok saat götürmeyi alışkanlık edinmişti . Divân-ı Hümâyûn'da Fransızların birçok şey istedikleri ve "fakir bir Sakızlı, Ragusalı, Eflak veya Boğdanlı bile Divân-ı Hümâyûn'a boş ellerle gelmezken, ister saat, ister birkaç meyve olsun, küçücük bir hediyeyi bile esirgeyerek", yine de hep en başta rol almak istedikleri söyleniyordu.

1548 yılının bahar aylarında Fransa Kralı Fransuva'nın ölümünden birkaç ay sonra Osmanlılar yeni Kral II. Henri'nin Osmanlı ile ittifaka selefi kadar önemli bir yer verip vermeyeceği tartışılırken, Sultan Süleyman İran savaşını tekrar başlatmak üzere Anadolu'ya geçti. Aramont, gerek Osmanlı'ya, gerekse Batı'daki güçleri sultanla kurulan ittifakın hâlâ geçerli olduğunu kanıtlamak amacıyla orduya İran'a kadar eşlik etmeye karar verdi. Yanında 75-80 silahlı asker, 112 at, 40 deve, 18 katır ve 12 çadır vardı. Bu küçük ordunun başında zambaklı sancak dalgalanıyordu - bu, Fransız bir hükümdarın İstanbul'daki sevgili "kardeşine" göndereceği ilk ve tek "birlik" olacaktı! Fransızlar gururla: "Hiçbir elçi böyle bir gösterişle ve böyle bir düzen içinde yola çıkmamıştı", diyorlardı . Aramont, savaş raporlarını Ermenistan'da Ardiş (?)'ten gönderiyordu ve Erzurum'da Gürcü prenslerin Osmanlı karargâhına getirdikleri koyun, peynir, meyve gibi hediyelerden payını alıyordu. Bu esnada Fransa Kralı'ndan "Hristiyan güçleri arasında en güçlüsü" olarak bahsediyorlardı ve elçi onlara daha önce hiç tatmadıkları Benefşe şarabından ikram ediyordu . Bu arada Aramont'un Osmanlı topçularına modern topçuluğun prensiplerini öğrettiği de iddia edilenler arasındadır.

İstanbul'da kalan Avusturya elçisi, Sultan Süleyman'ın İran'daki zaferini büyük bir ziyafet vererek kutladı . Henüz Alman Kayser ve yeni Fransa Kralı arasında herhangi bir anlaşmazlık söz konusu değildi ve Osmanlı'nın Kuzey Afrika'da Hafsi ve yine İspanyolların himayesindeki Fas hakimi'nin topraklarına kadar egemenliğinin asıl kurucusu büyük Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546 tarihinde Beşiktaş'ta toprağa verildi. Sanki Hayreddin Paşa'nın müteşebbisliğini, Hristiyanlara beslediği nefreti, dur durak bilmeyen enerjisini miras almış gibi görünen halefi Turgut Reis, önce Ege Denizi'nde ufak tefek korsanlıklar ve Venediklilere gönderdiği tehdi^erle yetindi . Rodos Sancakbeyi Salih Reis'in görevi ise Takımadalar'da ve Akdeniz'de barışı sağlamaktı.

Ama Salih Reis'in, tebaaları zarar gören Hristiyan krallar ve cumhuriyetler Osmanlı ile anlaşma hâlinde olmalarına rağmen, denizlerdeki ganimet peşinde koşan faaliyetlerine göz yumduğu Turgut Reis günbegün yeni bir Barbaros hâline geliyordu. 1550 yılında Hafsilerin elinden İfrîkıye'yi aldı ve yönetime kardeşini getirdi. Gemileri Tarent önlerine geldi ve herkes endişe içinde Salih Reis ile birleşmesinden bahsediyordu .

Temmuz ayında Cenevizlere ait Rapallo'yu kuşattı . Hayreddin Paşa'nın Cezayir'de iktidarda olan oğlu il(74 çok iyi ilişkiler içinde idi ve emrinde sürekli olarak muhafaza ettiği 15 bin kişilik birliği ve sayısız atlı Berberi ile ispanyolların elinden Tlemsen'i alan Fas hakimi, karşısındaki ispanya sahillerini ziyaret etmeye çok da soğuk bakmıyordu. Malta, Sicilya ve Berberistan sahilleri arasındaki Cerbe Adası, hiçbiri doğrudan Osmanlı Sultanı'nın emrinde bulunmayan müttefik deniz güçlerinin buluşma noktası hâline gelecekmiş gibi görünüyordu.

İspanya Kralı için bu saldırılar açık bir meydan okuma anlamına geldiğinden, reisleri cezalandırmak için gerekli tedbirleri aldı. Antonio Doria'nın papanın iki kadırgası ile birleşen 10 veya 20 kadırgası yaz aylarında 1000 İspanyol ile İfrîkıye'yi, oğlu tarafından yerinden edilen vergiye tâbi Tunus Beyini ve birkaç Arap'ı kuşatmak üzere yola çıktı. İfrîkıye ve daha sonra Manastır uzun süren bir mücadeleden sonra 10 Eylül'de İspanyolların eline geçti ve Doria, Cerbe Adası'nda, adanın Müslüman yöneticisi Şeyh Süleyman'ı kendi tarafına çekmeyi başaran Turgut Reis'i aramaya çıktı, ama yakalayamadı. Kayser Şarlken ise Sultan Süleyman'a yazdığı bir mektupta, hadiseyi çok önemsiz gibi göstererek, bunun sadece korsan reislerini cezalandırmak için yapılan bir teşebbüs olduğunu bildirdi. Bu yüzden Salih Reis de sadece Cenevizlileri cezalandırma teşebbüsünde bulundu .

1551 yılında Sultan Süleyman, Cezayir Kralı'na, Fas hakimine; Turgut Reis'e Hristiyan düşmanlarına karşı yardım edecek 150 gemilik bir filonun hazırlanması için emir verdi. Babasının Cerbe Kalesi'ndeki ölümünden sonra İspanya ile antlaşmasını altı yıllığına uzatan ve her yıl birkaç av şahininin yanı sıra 12 bin altın ödemeyi vaat eden Tunus Bey'i de bu hareketinden dolayı Osmanlıları karşısına almıştı . Kasım Paşa, Cezayir'e beylerbeyi olarak tayin edilirken ve bu sayede Osmanlılar tarafından ilk kez resmen tanınmış olan Turgut Reis, yıllık 10 bin altın gelirle Ifrîkıye Sancakbeyliği'ne getirildi. Daha önce de bahsedildiği gibi Turgut Reis Doria'nın Cerbe'deki kuşatmasından dört kadırga ile kaçabilmişti. Ayrıca Venediklilerin de saldırılarından başarı ile kurtuldu.

Bu arada Salih Reis yönetimi altında yüz üzerinde gemiden oluşan büyük bir Osmanlı filosu, Sicilya'nın kral vekilinden İfrîkıye'nin anahtarlarını talep etmek üzere İstanbul'dan yola çıktı. Donanma Zenta önlerine™ geldi ve Şarlken, Barselona'dan İtalya'ya geçmek üzere olan Bohemya Kralı'mn hayatı için endişe duymaya başladı. Sicilya'da Lagosta ele geçirilip, talan edildi. Malta da korsanlardan büyük zararlar gördü ve Göze Adası'nı ele geçirdiler. Denizde Aramont'a rastladılar ve bu donanmanın üç lideri, Rüstem Paşa'nın kardeşi Sinan, Salih Reis ve Turgut Reis bir araya toplanıp, aralarında birçok Fransız'ın bulunduğu Rodos Şövalyeleri tarafından savunulan Trablus Limam'na geldiler. Yanlarında getirdikleri Aramont, sadece dokuz gün süren ve 14 Ağustos'ta Trablus'un teslim edilmesi ile sona eren kuşatmayı izlemek zorunda kaldı. Şehrin savunucusu Chambery Komtur'u [şövalye tarikatının yöneticisi] birkaç şövalye ile birlikte Malta'ya götürüldü. Cerbe tekrar Türk hakimiyeti altına girmek zorunda kaldı . Doria'nın Turgut Reis'i adaların arasında 23 kadırga ile sıkıştırma denemesi Turgut Reis'in kurnazlığından dolayı başarısız kaldı . Donanma, ancak son baharın sonlarına doğru İstanbul'a büyük bir zaferle varırken, Salih Reis ve Turgut Reis yaklaşık elli kadırga ile Preveze'de kış karargâhında kaldılar105. Girişimlerinin ödülü, Cezayir ve İnebahtı beylikleri oldu.

1552 yılının Haziran ayı başlarında Osmanlı gemileri Sinan Paşa komutasında tekrar Boğazlardan geçti ve yine Aramont gemide idi, ama bu sefer her hareket üzerinde nüfuzunu konuşturabilecek bir elçi sıfatı ile değil, sadece istenmeyen bir danışman olarak. Bu sefer önce Reggio talan edilip, ateşe verildi ve Osmanlı kadırgalarındaki askerler Scaglia ve Polikastor'ya da indiler. Aramont, Kralı'mn müttefiki olan Salerno Prensi'nin mülklerini zor kurtardı. Türkler, Napoli önlerinde kral vekilinin burada toplanan az sayıda gemisi ile bir çatışmaya girdiler ve Procida'da Fransız Donanması'nı bekleyip, burada birleştiler. İki donanma da Terracina, Ponza Adalarında - ki burada Doria'nın 39 kadırgası geri püskürtüldü - ve Porto Erocele'de görüldü. Bir tek Elbe ve Piombino Adası Fransızların önerisi doğrultusunda saldırıya uğramadılar. Eylül ayı geldiğinde Türk kadırgalan tekrar birkaç Fransız gemi eşliğinde Ayamavra'ya geri döndüler. Ancak Maltalılar Kapua kaptanının yönetimi altında denizlerde kaldığı için Turgut Reis altmış gemi ile geride kaldı .

1553 yılının bahar aylarında nihayet Trablus Beyi Murad Ağa İfrîkıye Limam'm kuşatma altına aldı74; Oradaki Hristiyan komutanın emrinde ancak bin kadar, parası ödenmemiş asker vardı. Halkulvat (Goletta) da aynı üzücü durumda idi ve İfrîkıye teslim olma aşamasına geldi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı Devleti'nin Kanuni Zamanında Dünyadaki Konumu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 02:01

Fransız gemileri, St. Blancard komutasında (Temmuz) Korfu sularında Fransa Kralı'mn "muhteşem" diye adlandırdığı Turgut Reis ile buluşmak üzere Doğu'ya yelken açtılar. Türk-Fransız filosu bir süre Cotrone ve Castello'da bekledi. Turgut Reis'in ve yardımına gelen Salih Reis'in emrindeki denizciler, Kral Henri'nin düşmanına ait olmayan hiçbir bölgede talana çıkmama yasağından çok da memnun değildiler. Pantelaria Adası'm işgal ettiler ve geçen yılın rotasında devam ettiler. Fransızların isteği üzerine Cenevizli asilere ait Korsika Adası'nda Portovecchio'ya saldırı düzenlenip, Bastia ele geçirildi. Bonifacio, sadece Türk-Fransız filosundan değil, kara tarafından da kuşatma altına alınmış olmasına rağmen, ele geçirilemedi .

Türklerin, Fransa'nın menfaatlerine hizmeti bununla sınırlı kaldı. Gerek İfrîkıye, gerekse Trablus'a sahiptiler; Cerbe Adası sultana vergi ödüyordu; Cezayir'i Barbaros Hayreddin Paşa'nın oğlu yerine Sancakbeyi Ali Bey yönetiyordu; Fas hakimi yenilmiş ve oğlunun kesik başı İstanbul'a gönderilmişti. Fransızlar için daha fazla yorulmak, "travailler pour le roi de France" 16. yüzyılda, üstelik talan ve ganimet toplama yasağı varken, pratik siyasetçilere ve savaşçılara mantıksız görünüyordu. Böylelikle Turgut Reis 1554 yılında Adriyatik Denizi'nde, Preveze'de kaldı ve Fransızların hiçbir ricası, Cenevizlilerin kaybettikleri yerleri
tekrar geri aldıkları Korsika'ya karşı harekete geçmesine ikna edemedi.

Türkler ancak Kral Henri'nin St. Blancard komutasındaki kadırgalarını Preveze'ye göndermesi ve kendi eli ile yazdığı bir mektupla "en muhteşem, en ulu, en güçlü, büyüklük gösteren ve yenilmez kral, Müslümanların büyük lideri Sultan Süleyman Şah'tan" yardım talep edince İtalya'ya doğru harekete geçtiler ve Turgut Reis ile Salih Reis'in genç kaptanları ve denizcileri, genç Piyale Paşa'nın yönetimi altında Piombino, Calvi, Elbe ve
Bastia'ya (17 Ağustos 1555) akın ettiler.

1555 yılının sonunda Fransa ile İspanya arasında barış görüşmeleri başlamıştı. Bu yüzden 1556 yılında Hristiyan Batı'daki "kardeş" Kraldan Türk donanmasının Akdeniz'de Napoli ve Ceneviz sahilleri ve adaları önüne gelmesi yönünde hiçbir talep gelmedi. 1557 yılından beri hastalıklı, asık suratlı bir adam olan De la Vigne Fransız elçisi idi. Raporlarında sürekli olarak "köpek barbarlardan", bunların kibirlerinden ve inatlarından bahsediyor, - "tıpkı katır gibi, şeytan gibi" olduklarını söylüyordu - ve yalana meyilli olduklarından şikâyet ediyor ve vezirlerin karşısında olmadık kaba hareketlerde bulunuyordu; bir seferinde Sultan Süleyman'ın Budin ve Macaristan'da başka önemli yerlere sahip olmuşsa, bunların Kralı sayesinde olduğunu iddia etmiş ve Rüstem Paşa, sultanın maddi açıdan bütün Hristiyanların toplamından daha güçlü olduğunu söylediğinde, sinirlenerek odadan ayrılmıştı. Hristiyanların, bu disiplinsiz, düzensiz ve vahşi insanları tek bir yaz mevsiminde Anadolu'ya geri gönderebilecek güçte olduğuna ve bunun Fransızların Kale (Calais) Şehri'ni tekrar geri almak için yapacakları masraftan çok daha aza mal olacağına kesin olarak inanıyordu. Selefleri hakkında ise "Krallarının menfaatine ve itibarına ters bazı aptalca hareketlerde bulunduklarını" söylüyordu . Düşmanların arasında yaşadığına inanıyordu ve herkese bu şekilde davranıyordu.

Bu esnada Cezayir ile İspanya tarafından desteklenen Fas arasındaki yerel savaş devam ediyordu. Cezayirliler her ne kadar Bugia ve Oran'ı (1556) ele geçirseler de daha sonra düşmanlarına yenilip, acımasızca katledildiler . Malta gemileri - la Vigne ayrıca Cenevizlilerin de katıldığını belirtip, tedbirler alınmasını istemiştir - Takımadalar'dan Suriye sahillerine kadar her yeri talan ettiler . Divân-ı Hümâyûn, Fransa'dan Afrika'daki karışıklıklar için yardım istedi, ama boşuna: Türk gemileri Oran'a tek başına hareket etmek zorunda kaldılar . Vezirler bu münasebetle Fransız elçinin yüzüne karşı "Fransızlar güvenilir değil, yalan söylüyorlar", diyordu130. Fransa'nın itibarı, Saint Quentin Muharebesi'nden sonra daha da azaldı, ama Sultan Süleyman dostu ve eski müttefikini bu kayıp karşısında yine de dürüstçe teselli etmeye çalıştı, ancak tüm Türklerin "lanet ispanyol'a duydukları nefrete rağmen, Fransa Kralı'na istediği iki milyon altını borç vermedi . Prior'daki Sen Jan Şövalyelerine ait deniz gücünün Fransa tarafından yönetilmiş olması, karşılıklı ilişkilerin daha da kötüleşmesine sebep oldu: Türkler, kralın bu hadiseye müdahale etmesini istediler.

14 Mayıs 1558 yılında yüzden fazla gemi, Cezayir'de Turgut Reis'in yardımına gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı . Türkler Suranto (Sorrento)'da 3 bin kadar esir aldılar ve donanma San Severino'ya gelerek, top ateşi ile karşılık verdikleri için şehri cezalandırdığında, Roma'da yeni bir panik yaşandı. 15 Temmuz'da Osmanlı donanması Port Mahon'a saldırmak üzere tekrar Fransız donanması ile birleşti . Calvi'de durmalarına rağmen Türkler Korsika'yı bu sefer rahat bıraktılar, zira anlatılanlara göre, Kaptan-ı Derya tıpkı 1552 yılındaki seleflerinden birinde olduğu gibi, Napoli kral vekilinden para ve başka hediyeler almıştı 1 . Kaptan-ı Derya gerçekten de Tulon'da toplanan Fransız gemilerinin Villefranche, Bastide veya Nice'e saldırmak için çok zayıf ve yetersiz olduğu gerekçesi ile Eylül ayında geri çekilmeyi emretti. Müttefik donanmasının kendisine eşlik etmesine bile izin vermedi.

Denizlerin beylerbeyi kaptan-ı deryanın Cenevizliler ile görüşmelerde bulunduğu ve Dorya'dan altın işlemeli ve ipek kumaşlar ve 4 bin skudi para aldığına dair Fransızlar tarafından yapılan şikâyetlere resmi bir yalanlama getirilmedi. Ceneviz, bir süredir İstanbul'da, gerek kendi, gerekse Doğu'da kalan tek kolonisi Sakız Adası çıkarına ve buğday alımları konusunda hediyeler ve yüksek bir vergi vaadi ile çalışan Tortorino gibi kendi temsilcilerini barındırıyordu . Cenevizlilerin Kaptan-ı Derya'yla bir vasallık ilişkisi sözü verdikleri ve Ceneviz'in topraklarına bu yüzden dokunulmadığı iddia edildi. Ayrıca sultana son 10 yılda 400 bin altın ve veziriazama 100 bin altın vaat ettikleri de anlatılanlar arasında idi. Sonuç olarak Kaptan-ı Derya'ya Anadolu'da bir beylerbeylik verildi.

Kuzey Afrika'daki karışıklıklar aynen devam ediyordu. Osmanlı donanması 1559 yılında tekrar yelken açtığında, tarafsız Venedikliler Kıbrıs için endişe duymaya başladılar ve o kadar heyecanlandılar ki, Venedik'in bir deniz kaptanı Draç'taki Türklere karşı bir korsan gemisi yüzünden düşmanlık başlattı.

Korfu, savunma durumuna geçirildi ve Temmuz ayında Türk gemileri Zenta önlerine geldi. Ama Anadolu'da baş gösteren karışıklıklar, sultanın denizlerde aktif bir siyaset yürütmesini engellediğinden, o dönemde yapılan yeni Fransız-İspanyol barışı kendisinin çok işine geldi150.

Ancak kısa bir süre sonra İspanya yine meydan okuyacak ve deniz savaşı yeniden başlayacaktı.
1559 yılının yaz aylarında Medina-Coeli Dükü Trablus'a saldıracak yeni bir filo hazırladı, ama mürettebat bu sefer İspanyol birlikleri yerine iyi silahlanmamış İtalyanlardan oluşuyordu. Bu yüzden denize açılmaktan vazgeçtiler ve Piyale Paşa 14 Kasım'da hiçbir düşmana rastlamadan İstanbul'a geri döndü. Piyale Paşa'nın yokluğunu fırsat bilen Hristiyanlar, kış ortalarında İspanyol dükün yönetimi altında 54 Hristiyan gemisi ile, yerinden edilmiş olan şeyhinin Hristiyanlarla birleşmiş olduğu Cerbe'ye doğru yola çıktılar. Kale, kısa bir kuşatmadan sonra teslim oldu . Ada ispanya Kralı'na her yıl 6 bin altın, "dört devekuşu, dört ceylan, dört tay ve bir deve" gönderecekti.

1560 yılında Turgut Reis Cerbe'de Medina Coeli ve Doria tarafından kıstırıldı. Piyale Paşa, bu sefer Kaptan¬ı Derya olarak yardımına koştu ve 15 Mayıs'ta adanın önüne geldi. Savaş üç gün sürdü: Piyale Paşa ikinci gün 20 kadırga zapt etmiş ve bir kadırgayı ateşe vermişti. İspanyol filosundan sadece 11 gemi kalmıştı. Kaptan-ı Derya'nın topçuları ile desteklenen çok sayıda Arap, bu esnada Cerbe Kalesi'ni karadan kuşatıyorlardı. Kale
70-80 topa sahip olduğu ve sadece su sıkıntısı çektiği için ele geçirilmesi biraz uzadı. 27 Eylül'de muzaffer donanma Alvaro de Sande, Sancho de Leyva, Berenger de Requesens, Juan de Corona ve Medina Dükü'nün oğlu Guasto gibi birçok esir ve birçok haç işareti taşıyan bayrakla Sultan Süleyman'ın kendisini her zamanki gibi "ciddi ve melankolik" bir biçimde karşıladığı ve ispanya'nın en iyi hanelerinden kölelerin, ezeli düşmanının kanlı bayraklarının, zapt edilen 21 kadırganın, kurtarılan hacıların ve diğer Müslümanların geçişini seyrettiği İstanbul Limanı'na vardı. "İspanyol dize getirildi", deniyordu İstanbul'da. "Artık Osmanlı'ya kim kafa tutabilir?"

Takımadalar'da zafere rağmen "Portekiz" Ali Reis ("Ali Portuk") yönetimi altında 25 kadırga bırakıldı. Maltalıların denizlerde görülmesi beklenemezdi ve İspanya'nın deniz gücü uzun bir süre için zararsız hâle getirilmişti. Bu yüzden Cezayir Beyi artık Halkulvat'ı geri almayı düşünebilirdi ve bunun için Sultan Süleyman'dan yardım talep etti. Bunun üzerine emrine 15 kadırga verildi, ama bu sefer ancak daha sonra gerçekleşecekti. 1561 yılında Osmanlı donanması sadece Lippari'de birkaç Sicilya gemisi zapt etti. 1563 yılında ispanyollar Oran'da Cezayirlilere karşı savaştılar ve Ali Reis emrinde 30 kadırga olmasına rağmen, yerel savaş olarak kabul edilen bu mücadeleye müdahale etmedi.

Malta korsanları ile ilgili şikâyetler daha sonraları da bitmedi. Chevalier Charlu, Malta Şövalyeleri'nin hizmetinde korsan o1l acrcak büyük ün yaptı164. 1564 yılında Ali Reis korsanları cezalandırmak üzere 10 kadırga ile Rodos'a yöneldi . Ama Türk gemilerinin aynı yıl içerisinde tekrar Elbe ve Korsika'ya kadar ilerlemesine rağmen, Makaklar Çuha Adası (Cerigo)'nı talan ettiler ve bu sefer de kaptan-ı derfyanın Eylül ayında geri çekilmesinden sonra 30 kadırga Takımadalar sularında nöbet tutmak zorunda kaldı. Daha o zamanlar bizzat Malta'ya karşı sefer düzenleme fikri konuşuluyordu . Sultan Süleyman'ın nihayet Ispanyollarla ittifak hâlinde olup, Kralı'na birçok hizmette bulundukları için İspanya'dan yardım bekleyen Sen Jan Şövalyeleri'nin Adası'na saldırma kararını kesinleştiren hadise, daha 1554 yılında168 saldırıya uğrayan Penon de Vellez Kalesi'nin 1564 yılı sonlarında İspanyollar tarafından ele geçirilmesi oldu. Kalenin yenilen beyi İstanbul'a gelip, ateşi körüklemişti.

1565 yılı başlarında, Sultan Süleyman'ın torunu olup, Rumeli Beylerbeyi'nden dul kalan Şehzâde Selim'in kızı ile evlenen Budin Beylerbeyi Piyale Paşa Kaptan-ı Deryalığa getirildi. Kara birliklerinin serdarlığına da Kızılahmedli Mustafa Paşa tayin edildi. Osmanlı'nın o güne kadar gördüğü 150 gemilik en görkemli donanma, İstanbul Limam'nda 50 bin askeri aldı. Ayrıca Suriye ve Mısır'dan da gemiler istendi ve 1 Nisan'da, Cezayirli elçilerin yeni havadislerle istanbul'a geldiği gün, donanma yelken açtı .

Venedik Kıbrıs için, İspanya'nın kral vekili de Sicilya ve Napoli sahilleri için endişe duymaya başlamışlardı. Türkler tarafından uzunca bir süredir ihmal edilen ve dinî karışıklıklar sebebi ile zayıf düşmüş Fransızlar Provans'a bir saldın düzenlenebileceğinden endişeleniyorlardı . Ama tüm beklentilere rağmen, büyük filo Malta'ya yöneldi.

Rodos'u kaybettikten sonra, şövalyelerin yeni merkezi hâline gelen muhkem şehrin kuşatması Haziran ayında başladı. Osmanlı himayesi altındaki yeni korsan Uluç Ali Reis ve Turgut Reis Osmanlı deniz ve kan?41 birliklerine katıldılar. Şövalyeler sayıca azdı, ama kaleleri oldukça güçlü ve uzun süredir üstün Türk gücüne karşı savunmaya hazır tutuluyordu. 23 Haziran'da Saint Elme Kalesi işgal edildi. Turgut Reis bu taarruz sırasında hayatını kaybetti. Olağanüstü yiğitliğine ve kurnazlığına büyük saygı duyan tüm dindaşları ve soydaşları bu yaşlı reisin ölümüne çok üzüldüler. İki kadırga naaşım, toprağa verildiği Trablus'a getirdi . Saint Anjelo (Anga) ve Saint Mişel (Mihail) kaleleri bu esnada yeni bir taarruza olanca güçleri ile direndiler. Garcia de Toledos'un yönetimi altındaki İspanyollar adaya ulaştı. Eylül ayı geldiğinde geri dönüş emrinin verilmesi gerekti. Mustafa Paşa, Ekim ayında 60 kadırga ile Malta'yı fethedemeden geri döndü. Yine de her yerde 1566 yılının bahar ayında inatçı şövalyelere karşı savaşın tekrar başlatılacağı fikri hakimdi . Kimileri de üstad-ı âzam Jean de la Valette'nin, İspanya'dan gelen para yardımları ve yanlarında ayrıca 3 bin İsviçreli de getiren Pompeo Colonna ve Don Garcia komutasındaki yardımcı birliklerin ve François de Brissac, Strozzi, La Riviere, de Clermont, Talart, de Guiche gibi macera peşinde koşan genç Fransız asilzâdelerin adaya gelmesine rağmen, Sicilya'ya yerleşeceğini iddia ediyorlardı.

Ama üstad-ı azam (Jean de la Valette) muhkem başkentinde kaldı ve Batı'nın tüm ülkelerinden gelen bu kadar çok Hristiyan yardımcı birlikleri, Sultan Süleyman'ın tekrar Macaristan'a yönelmiş olduğu bir zamanda Türkler üzerinde daha da büyük bir etki yarattı. Bu yüzden Malta'ya ikinci bir saldırı düzenlenmedi ve Zigetvar'ın fethini görmeyecek olan Sultan Süleyman, Rodos Şövalyeleri'nin ikinci merkezinin de fethedildiğini görmekten mahrum kaldı . Trablus Sancakbeyliği'ne getirilen Uluç Ali Reis'e bu bölgede mevcut durumu özenle koruması görevi verildi.

Korsanların dur durak bilmeyen faaliyetleri sayesinde Kuzey Afrika'da sancakbeyleri ve vergi veren "krallar" ile kurulan Osmanlı hakimiyeti bundan böyle de korsanların cesaretleri ve faaliyetleri ile muhafaza edilecekti, zira Osmanlı İmparatorluğu'nun resmi deniz gücü, tazminat ödeyerek görevden ayrılmayı tercih eden tayfalar yüzünden bir dereceye kadar mürettebat sıkıntısı içindeydi . Once Hristiyan ülkelerde köle veya halkın içinden gelen sâde birer insanken, talihlerinin yardımıyla yüksek makamlara erişen ve takdim edilmek üzere Sultanın huzuruna çıkma şerefine nail olan, maceraperest ve yağmadan zevk alan bir Barbaros, bir Turgut ve Uluç Ali Reis gibi reisler, Batı Akdeniz'deki Türk üstünlüğü görüntüsünün vazgeçilmez şahsiyetleriydi. Bu üstünlük olağanüstü yeteneklere sahip bu şahsiyetlerle birlikte günün birinde tekrar sona erecektir.

Piyale Paşa, daha Sultan Süleyman'ın hayatta olduğu zamanlarda Cenevizlilerin Doğu Akdeniz'deki sığınakları; İspanya Kralı'mn korsanlarına sığınak ve erzak sağladığı, kaçak köleleri barındırdığı ve Maltalılara yardım ettiği iddia edilen ve o güne kadar ancak etkili ve kurnaz bir diploması ile yakayı sıyırmayı başaran Sakız Adası'nı nihayet ele geçirmeyi başarmıştı. Mazereti, iki yıldır ödenmeyen vergi olmuştu, ancak Türkler Rum nüfusun Cenevizlilere karşı düşmanca tutumundan haberdardı. 14-15 Nisan 1566 tarihinde adayı yöneten Giustiniani ailesinin 12 üyesi esir alındı ve İstanbul veya Kefe'ye gönderildi. Sakız Adası bu hadise üzerine ticaretteki konumunu kaybetti ve kısa bir süre sonra komşusu Bozcaada gibi fakirliğe düştü.

Bundan sonra Osmanlılar ve Batı'nın Hristiyan güçleri arasındaki ilişkiler, Fransız müttefik olarak Urbino Dükü'nün ve baharat ticaretine girmek isteyen Ferrara Dükü'nün181 ve aynı amacı takip eden Portekiz Kralı'mn ara sıra gelen elçilik heyetleriyle sınırlandı. Hatta bir seferinde papa ile gizli yazışmalar yapıldığı bile iddia edildi.

Doğu Avrupa'nın Hristiyan devletlerinden, uzun bir süredir Türk ittifakına, yani Tatar ve Boğdan sınırındaki barışın korunmasına vazgeçilmez bir devlet prensibi olarak bakan Lehistan Krallığı ilk sırada geliyordu.

Bir süredir Ozi (Dinyeper) çağlayanlarının yakınlarındaki adalarda yaşayan, çoğunlukla Ortodoks inancına sahip Hristiyanlar olan ve doğal düşmanları ile rakipleri tarafından yakıp-yıkıcı, evsiz-yurtsuz olarak "Kazaklar" diye adlandırılan eşkıya takımı sınır boylarındaki barış için tehlike arz ediyordu. Bu durum, Kırım'da Tatar gücünün birleşmesinden sonra 1510 yılından itibaren çok daha güçlü bir şekilde gelişti. Ozi Nehri kenarındaki Leh komutanlar, özellikle de Ostajef Daszkiewicz, yüzyılın ilk otuz yılı içerisinde, genelde, kahramanlıkları veya acımasız eylemleri yüzünden hiçbir sorumluluk taşımadan, Kazakların hizmetlerim?" başvuruyorlar hatta bu kaçak köylü ve askerleri, bu eşkıyaları sıkı bir askerî düzene sokmaya çalışıyorlardı. Ama Kazaklar 1576 yılına kadar düzenli birlikler değildiler ve Lehistan tarafından da kendilerine herhangi bir ücret ödenmiyordu. Zaporog Kazakları, yani Dinyeper Çağlayanları halkı, uzun mızrakları ve tüfenkleriyle gerek yaya, gerekse atları üzerinde savaşmayı biliyorlardı ve korsan olarak küçük şaykalar üzerinde düşman bölgesine girip, kazanç ve ün aramaya çıkıyorlardı .

Ruslar, Tatarlara ve kimi zaman limanından buğday, odun, kürk ve havyar yüklü kadırgaların ve daha küçük gemilerin İstanbul'a gönderildiği Kefe'deki karşı mücadelelerinde genelde bunlann müttefikleri oluyordu.

Yine de, Osmanlı Hazinesi'nden her yıl 14 bin altın alıp, değerli samur kürkleri satın almak üzere Moskova'ya gelen İstanbul'daki bir Ermeni veya Rum "büyük tüccarına" ait kervanların geçişine izin veriyorlardı, zira biliyorlardı ki, bu kervanları durdurmaları onları yok edecek bir savaşın başlaması anlamına gelirdi . Ganimet ve kölelerle eve dönen Tatarlar, kendi adına çalışan tüccarlar, sultanın Müslüman veya Hristiyan uyrukları, bunların hepsi Kazaklara mal ve kazançlarından gümrük ödemek zorundaydılar. Lehistan Krallığı'nın sınır kaleleri onlara sığınak sağlıyordu. Braclaw, Kaniew ve Çerkaski'de onları barındıran ve mallarını düşük fiyatlara alan dostları vardı.

Kaydı hayat şartıyla liderlik yapacak, seçilmiş bir Hatmanları henüz daha yoktu. Aksine her zaman, onları kendi amaçları için kullanmaya hazır, cesur, hırslı, fakir veya müsrif, maceralara meyilli bir Leh asilzadesi buluyorlardı. Bunlardan ilki, tecrübeli diplomat Hieronimus Laski'nin bir akrabası olan Albert Laski oldu . Yetenekli, ama bir o kadar huzursuz ve istikrarsız bir adam olan Laski, ün peşinde idi: Ozi Nehri kenarındaki Tatar kalelerine Osmanlılar'a, İmparatora ve Boğdanlı Aleksandru Lapuşneanu'ya saldırıyorlardı. Boğdan Prensi'ne karşı Despota bir seferinde yardım etmiş ve bunun için kendisine önemli bir yer tutan Hotin Kalesi verilmiş ve Boğdan Prensi'nin halefi olarak tanınmıştı . Kazaklar işte bu adam şahsında, birçok defalar kendilerine liderlik edecek sevilen birini bulmuşlardı. Başka bir Leh asilzade olan Pretwitz, 1554 yılında yine Kazaklarla Tatar bölgelerinde akına çıkmıştı . Nihayet atalarından biri Boğdan'ın büyük prensi Stefan olan Çerkaski Starosta Stefan'ın kardeşi Rus/Litvanyalı Dimitraşko Wiszniewiecki şahsında sürekli bir lider buldular. Lehistan'da Kaniew ve Çerkask valisi olarak atanması reddedilen Wiszniewiecki, 1549 yılında Türklerin tarafına geçti. 1560 yılında tekrar Hristiyanların tarafına geçerek, Tatarların Azak şehrine saldıracağı söyleniyordu. Despotun idaresi sona erip, isyancı Boyarların başına Stefan Tomşa geçtiğinde, Boyarların diğer bir partisi tarafından büyük vaatlerle çağrılan ve Rusları kendi tarafına çekebilmek için Lehlere yine ihanet eden Wiszniewiecki, Boğdan'a saldırdı. Yanında Leh dostu Piasecki ve çoğu Kazaklardan oluşan üç bin atlı ve birkaç top vardı. Rakibinin daha üstün ordusu ile karşılaştığında Seret Nehri'nde esir alındı ve yoldaşları ile birlikte İstanbul'a gönderilerek, Lehlerin tüm arzlarına ve ricalarına rağmen acımasız bir ölüme mahkum edildi. Emrindeki askerlerden iki yüzü Türklere köle oldu.

Bu tür barış ihlalleri için Divân-ı Hümâyûn nezdinde özür dilemek üzere birçok elçi İstanbul'a geliyordu ve sultana samur kürkler, altın yaldızlı gümüş kupalar, av köpekleri ve beyaz şahinler getiriyorlardı. Örneğin Nikolas Bohusz 1550 yılında kralının Ozi'ye yaptığı bir saldırı için bu şekilde özür dilemeye çalışmıştı . Stanislas Teczynski aracılığıyla eski ateşkes antlaşması yeni Kral Sigismund August adına 1553 yılına kadar uzatıldı - tabii ki Türk geleneklerine göre sadece "Şahların Şahı Osmanlı padişahının ölümüne kadar"194. 1563 yılında Georg Jaszlowiecki İstanbul'a gelerek Wiszniewiecki adına af diledi, ama Wiszniewiecki'nin Osmanlı Devleti'ne ihanet etmiş olarak muamele görmesini engelleyemedi. 1564 yılının sonlarına doğru, Sultan Süleyman'ın en büyük oğlu Şehzâde Selim veliaht olarak belirlendiği ve kararlaştırılan ateşkes antlaşmasının Selim'in gelecekteki iktidarı için de geçerli olmasını sağlamak üzere195 barış yeniden onaylandı.

Lehler, Tatarları ezeli düşmanları olarak gören Ruslara karşı Türkleri doğal müttefikleri olarak görüyorlardı. 1552 yılında Tatarlar Moskova sınırlarına saldırmışlar ve Kırım'a binlerce köle götürmüşlerdi. Rusların 1557 yılındaki intikam seferinden sonra Tatarlar 1559 yılının kış aylarında "ülkede yaşayan zavallı insanların âdetleri üzere iyi bir yemek ve içecekten başka bir şey düşünmedikleri bir zamanda" yine Çar'ın topraklarına saldırdılar. Ruslar tabii ki bundan önce Tana'da olduğu gibi düşük rütbeli olmasına rağmen, diğer subaylara kıyasla bağımsız bir konuma sahip bir beylerbeyinin yönetimde olduğu Azak ve Kefe'yi tehdit etmişlerdi . Rivayete göre, bir yıl sonra Boğdan Prensi* ne Tatarlara Ruslara karşı yardım etme emri verilmişti .

Altmışlı yıllarda nihayet Moskova ve Lehistan arasında savaş başladığında, Leh Kralı Sigismund August 1564 yılında gönderdiği görkemli bir elçi topluluğu aracılığıyla silahlı yardım talep etti ve elçi Jaszlowiecki'ye Tatarların komşu Hristiyan Çarın topraklarına saldıracaklarına dair söz verildi.

Böylelikle Sultan Süleyman'ın son hükümdarlık yıllarında Batı müttefik sistemine bir de Doğu müttefikler eklenmişti. Osmanlı İmparatorluğu, bilindiği gibi artık Avrupa'nın diplomatik ilişkilerine ve karşılıklı, çoğunlukla yenilenen antlaşmalara dayalı yeni siyaset oluşumuna aktif olarak katılıyordu. Osmanlı İmparatorluğuma bu yeri kazandıran, Müslüman Doğu'nun artık hasta ve yaşlanmış sultanı ve mücadeleden korkmayan Osmanlı savaşçı sınıfı idi.

Sultan Süleyman'ın uzun ve görkemli, zafer dolu iktidarının ilk yıllarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki konumu kesinleşmişti. Hiçbir Hristiyan güç, Osmanlı toprağını azaltmak için Osmanlı İmparatorluğu'na karşı açık bir saldırıya cesaret edemezdi. Tüm diplomatik tertipler, Osmanlıların, Bizans İmparatorluğu'nun sınırlarına eşit olan ve sadece Macaristan'da bu sınırları biraz aşan doğal sınırları içinde devam edeceği üzerine kurulmuştu. Fransa ve diğer devletler için Doğu Avrupa'da böyle bir siyasi oluşumunun varlığı vazgeçilmezdi. Türkleri papadan sonra ikinci bir "Deccal" olarak gören Protestan lideri Luther'in tüm uyarılarına ve kehanetlerine rağmen, Almanya'daki Protestanlar, dinî özgürlüklerini kısa bir süre sonra kaybetmemek için Sultan Süleyman'a Alman Kayser'in komşusu olarak ihtiyaç duyuyorlardı. Ortaçağın prensiplerinden ve önyargılarından uzaklaşmış yeni Avrupa için gittikçe daha önemli bir dogma hâline gelen siyasi dengede, Türkler ve "kadiri mutlak" padişahları, hiç kimsenin artık ellerinden alamayacağı ve alınabileceğine de ihtimal vermediği mutlak yerlerini almış bulunuyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron