Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türk Macaristan Eyaleti

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türk Macaristan Eyaleti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 01:41

TÜRK MACARİSTAN EYALETİ

Kanuni Sultan Süleyman'ın Budin'deki Almanlar üzerine yaptığı sefer, uçbeylerinin her yıl tekrarlanan saldırıları, Rumeli Beylerbeyi'nin veya vezirlerin bazı büyük çaplı teşebbüsleri ve nihayet yaşlı sultanın bizzat yönettiği sonuncu sefer sayesinde nihai sınırlarını 1566 yılında bulan bir tür Türk Macaristan Eyaleti oluşmuştu.

Osmanlı devlet teorisine göre bir zamanlar ikinci Zapolya tarafından yönetilen Erdel ve komşu bölgeleri - ki Zapolya ve taraftarlarına göre burası bir kralın miras bıraktığı gerçek Macaristan Krallığı idi - Kanuni Sultan Süleyman'ın "kılıcının hakkı ile aldığı ve atının nallarına çiğnettiği" bir fetihti. Hristiyanların, babasının adından dolayı Yanoş, Lehlerin, ise Lehistan veliahtı olduğu için Sigismund diye adlandırdıkları "Kral Stefan" Zapolya'nın, Türklere göre dilenci olarak yaban ellerde açlıktan ölmesin diye kendisine verilen topraklar üzerinde hiçbir hakkı olamazdı. Sultana yazdığı mektuplarda hizmete hazır olduğunu belirterek, sultana karşı kayıtsız şartsız bağlılığını garanti ediyordu. Bu hâli ile eski haklarını ve saygınlıklarını entrika dolu taht mücadeleleri ve Boyar (asiller) sınıfının bitmek tükenmek bilmeyen anlaşmazlıkları sebebi ile kaybeden Boğdan ve Eflak prenslerine benziyordu. Petraşcu, sultanın ayağının altındaki "pislik" olduğunu söylerken, rakibi Mircea'yi iyi tanıyanlar onun kesinlikle "ne gerçek bir Hristiyan ne de gerçek bir Türk olmadığını" iddia ediyorlardı.

Bu hususta Eflaklar herkesten daha ilerideydiler. Boğdanlılar en azından hâlâ tıpkı Tomşa'nın zamanında olduğu gibi, gururlu Boyarlardan ve sayısız köylüden oluşan ordular oluşturabiliyor ve Divân-ı Hümâyûn'da biraz olsun saygı uyandırabiliyordu: Sultana gönderilen elçi toplulukları çoğunlukla iki yüz kadar kişiden oluşuyordu ve böylece güçlü hükümdarların gerisinde kalmıyorlardı .

1558 yılında Eflak Prensliği 50 bin altın vergi ödüyordu. Bu vergi maceraperest Yanoş Basilikos tahta çıktığında 30 bin skudi'den 50 bin skudiye yükseltilmişti . 5 bin altın daha İlie'nin 1551 yılında tahttan feragati sırasında ilave edilmişti. Savaş zamanında İstanbul'a genelde haraca mahsuben peşin olarak çok yüksek meblağlar ve 500-600 at gönderiliyordu. Bir seferinde erzak olarak 15 bin ölçek buğday ve arpa gönderilmişti. Zapolya'ya bırakılan Macaristan ise, yılda sadece 10 bin altın vergi ödüyordu ve savaşlara katkıda bulunma zorunluluğundan muaftı.

1567 yılında Türkler tarafından teklif edilen sınır, Türklerin Macaristan'daki fetihlerinin en geniş hattı olarak mevcut duruma uygundu. Sınır "Eğri Dağı'ndan", yani Eğri Kalesi'nin etrafındaki dağlık araziden başlayıp, Solnuk'ta birleştiği Tisa Nehri'ne doğru devam ediyordu. Solnuk ise Hristiyanlara aitti. Kuzey Macaristan'daki sınır noktaları olarak Hatvan, Fülek, "Nygles", Leva, Csokakö ve "Rigna" Nehri belirlenmişti. Bir arada büyük bir arazi oluşturan Erdel ve komşu topraklar dışında doğrudan Türklerin yönetimi alındaki Macaristan, Kral Ferdinand ve Maksimilyan'in neredeyse batıdaki dağlık arazinin tamamını, Kuzey'deki toprakları ve Hırvat-Sloven bölgesini kapsayan Macaristan'ının aksine sadece dar ve düzensiz bir arazi gibi duruyordu. Bu topraklar aslında Tuna Nehri'nin çizdiği eski sınırın nehrin her iki kıyısında biraz daha genişletilmesi idi.

Türkler, artık Tisa Nehri kenarında Beçkerek ve Beçe ile kısa bir süre içinde büyük bir şehir hâline gelen güçlü Tımışvar ile birlikte batıdaki Banat'a, Maros Nehri kenarındaki Arad'a sahiptiler. Doğu'da Eflak ile komşu olan ve çoğunlukla Romenlerin yaşadığı Logoş ve Karansebes kazaları önceleri özgür kalsalar da, daha sonra Erdel'e dahil edildiler. Uzun zamandan beri sınır bekçiliğini oynama rolünü benimsemişlerse de yeni Osmanlı Sultanı II. Selim ile gönüllü olarak ilişkileri vardı ve voyvodaları, Radu İlie gibi Eflak tahtında hak iddia edenleri, Osmanlı Sultanı tarafından atanan prense karşı desteklemekten çekinmiyorlardı . Maros Nehri'nin diğer kıyısında Türkler Avusturya'nın Varad Kalesi'ni denetleyen ve bu yüzden önemli bir yer tutan Göle'ye sahiptiler. Daha yukarıda Osmanlı sancakları, Almanların Szathmar ve Nagybanya'ya kadar ilerlemelerini engelleyen Debreczen'e kadar dalgalanıyorlardı.

Tisa ve Tuna Nehri arasında, Tisa Nehri'nin sol kıyısındaki bölgelerde Türklerin askerî yerleşimleri yoktu: Solnuk ve Eğri Almanlara aitti. Genelde Osek (Eszek)'te geçilen Drava Nehri'nin ötesinde ise Sava Nehri'ne kadar uzanan bölgenin tamamı, güçlü Pojega Kalesi ile birlikte Türklerin elinde idi. Mohaç'ta ve daha batıda İpek'te Türkler vardı ve bu bölge kuzeyde Tuna Nehri boyunda Szekszard, Tolna ve Földvar'ı kapsayan bölge ile birleşiyordu . Bu bölge daha sonra Tata, Papa, Palota ve Hatvan ile iyi tahkim edilmiş İstolni Belgrad-Vesprem hattı ile tamamlanıyordu.

Osmanlı Macaristan Eyaleti'nin başkenti Budin idi. Türkler ayrıca Estergon Kalesi'ni işgal etmişlerdi, ama batıya doğru nehrin diğer kıyısında Yanıkkale ve Kornom, Tuna Nehri'ni Avusturyalılar lehine denetliyordu. Tunanın sol kıyısında ise Novigrad Türklerin elinde idi ve Osmanlı'nın en uç ilerleme noktasını oluşturuyordu.

Baş vergi tahsildarı Halil'in sıkça bahsettiğimiz ve Avusturya ile yapılan görüşmelerde esas alınan tahrir defterinde, Osmanlı'ya tâbi tüm şehirler, kaleler, köyler, araziler, meyve bahçeleri ve tüm insanlar, Moğolların eski ve hassas titizliği ile kayıtlı idi.

Bu eyaletten komşu topraklara yapılan akınların yönetimi, kendini diğerleri gibi sadece askerî bir komutan değil, sultanın vekili olarak gören Budin Beylerbeyi'nin komutasında idi. Buna istinaden o dönemin tamamındaki vekili " olarak adlandırıyordu. Toygun Paşa Hristiyanlar tarafından da beylerbeyi olarak kabul ediliyordu. Onun için komşusu "Beç Kralı" papaya ait topraklardan Almanya ve Bohemya eyaletlerinin vekilinden başka bir şey değildi ve Budin Beylerbeyi'nin mektupları "Roma Başpiskoposuna ait Alman ve Bohemya eyaletlerinin kralına" gönderiliyordu. Toygun Paşa, "Roma İmparatoru" ünvanını işte böyle görüyordu.

Tımışvar Paşası, Budin Beylerbeyi'ne bağlı bir makamı dolduruyordu ve yeni edinilen bu eyalederin en üst komutanı kendini gururlanarak Bosna'dan Macaristan'a kadar tüm bölgenin yöneticisi olarak adlandırıyordu.

Kale komutanları ya Budin Beylerbeyi, ya da yeni Tımışvar Beylerbeyi'nin emrinde idi. Estergon, Hatvan, Vesprem, Novigrad, İstolni Belgrad, Peçuy , Şikloş, Mohaç, Segedin ve Arad birer sancak olup, sancakbeyleri tarafından yönetiliyordu . Daha az öneme sahip kaleleri ise beyler yönetiyordu. Emrindeki beyler Budin Beylerbeyi'ne saygı göstermek zorundaydılar: Hristiyan elçiler Divân'da huzura kabul edildiklerinde etrafında dört sancakbeyi duruyordu. Böylece kendini etrafı dört vezirle çevrilmiş padişahın bir
emsali olarak görüyordu ve tıpkı Macaristan'ın eski kralları gibi, bahar aylarında Macaristan'a gönderilen ordunun sayısız subayları arasında Rakos meydanına iniyordu .

Artık Osmanlı yönetimi altında olan şehirler, eski hareketliliklerini ve görkemlerinden çok şey kaybetmişlerdi. Evler, bir savaşçı ve onun, özellikle de hassas ve oldukça pahalı atları için sadece geçici bir ikametgah idi. Daha iyi evlerden bir çoğu harap olmuştu ve kimse bunları tekrar inşa etmeyi düşünmüyordu.

Böyle bir çaba sadece gereksiz değil, saygısızlık olarak görülüyordu. Sadece hamamlar, Belgrad'dan öte eski Türk bölgelerindekiler kadar güzel ve görkemli ve sayıca çok olmasalar bile yeni yapılan camiler, yollara kurulan kervansaraylar ve bahçeler gözleri okşamakta ve özenle korunmaktaydı. Buna karşın kaleleri Osek'te olduğu gibi sadece kille örtülmüş dallardan bile oluşsa her zaman iyi bir savunma durumunda bulunuyordu.

Ağaların veya voyvodaların emrindeki yeniçeriler ve beşliler , müdafaa kıtalarını oluşturuyordu . Müslüman, bazı durumlarda ise diğer dinlere mensup nüfusun taraf olduğu davalarının göründüğü mahkemelere kadı başkanlık ediyordu. Bunun dışında eski kurallar geçerli idi. Örneğin Estergon Arşiveki
Türk yönetimi altında da mahkemelere başkanlık edebiliyor ve gelirini devam ettirebiliyordu . Türkler, Hristiyan olarak kalmalarına rağmen, Petroviç ve yaşlı Bebek'in emrine genelde Müslümanlara tercih edilen birer sancak verecek ve aynı şekilde diğer Macar asilzadelerine, hatta Kral Ferdinand'ın elçisi olarak İstanbul'a gelen Zay'a bu tür tevcihat teklifinde bulunacak kadar iyi niyetliydiler.

Köyler, eskiden olduğu gibi kendi "hakimleri" tarafından yönetiliyordu . Sınır boylarındaki köyler, banş ve güvenlik içinde yaşayabilmek için yüzde onluk âşâr vergisinin bir kısmını Hristiyanlara, bir kısmını Türklere ödüyorlardı. Almanların sınır köyleri ise genelde başıbozuk Alman askerlerinin geçimine tahsis edilmişti.

Halil'in tahrir defterinde "Padişahın Köleleri" olarak görünen nüfus, Hristiyan olarak varlıklarını sürdürebilmek için Osmanlı'ya sadece vergi ödüyorlardı. Oldukça yüksek meblağlara ulaşan vergiler hakkında şikâyetler yapılsa bile, bunların artırılması İstanbul'dan veya Budin'den verilen yeni emirlerden değil, beylerin veya sancakbeylerinin suiistimallerinden kaynaklanıyordu . Balkan Yarımadası'nda o dönemlerde beş yılda değil, iki üç yılda bir toplanan ve birçok insanın ormanlara kaçmasına sebep olan devşirme uygulaması için Macaristan açısından hiçbir kayda rastlanmamıştır.

Feodal beyler olarak topraktan elde edilen gelirlerden paylarını alan eski feodal beylerin yerine sipahiler geçmişti. Bunlar, Bosna'daki gibi Müslümanlığa geçmiş yerel asilzâdeler değil, umarlarını cesarederi ve sadakatleriyle kazanan yabancılardı. Osmanlı'nın Macar ordusundaki süvariler bunlardan oluşuyordu, ama sayıca azdılar ve Hristiyanlar arasında yaşadıkları için Bosna'daki sipahiler gibi çok sayıda savaşçıya sahip değildiler.
Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet sistemi için tipik olup, böylesine zekice düzenlenmiş şartlar altında ülke aslında çok iyi gelişebilirdi.

Sadece sinirli bir yapıya sahip Fransız elçi La Vigne 1555 yılında eşkıyalardan şikâyet eder:

"Her yer sakin, eğer eşkıya olmasa" . Diğer gezginler ise ülkenin "göze çarpacak kadar ıssız" olmasından ve çok az sayıda nüfusunun bulunmasından bahsederler36. Ancak aynı zamanda hiçbir eşkıyaya rastlanmadığı ve dağlarda vergiden muaf tutularak tek görevleri yollan denedemek olan Hristiyan köylerinin bulunduğu Tuna Yanmadası'nda süregelen barışı, güvenliği, Sırp ve Bulgar köylülerinin memnuniyetini de kabul etmek zorunda kalmışlardır. Macaristan'daki anarşinin kaynağı Türklerden çok, başıboş Hristiyan komşuları ve bunların hayatlarındaki tek amaçları talana çıkmak olan paralı askerleri idi. Sürekli tehdit altında bulunan tehlikeli sınır boylarındaki bu tuhaf durumları biraz daha aynntılı anlatmaya değer.

Barış zamanlarında, ateşkes süresi boyunca ve ziyaretlerde Osmanlıların komşulukları oldukça iyi idi. Alman bir elçi Budin'e geldiğinde çavuşlar tarafından karşılanır ve halk tarafından sevinç nidaları ile selamlanırdı. Her gün iaşe maddelerinden oluşan tayınını alırdı ve bir Hristiyan'ın evinde kalmasına izin verilirdi. Genç askerler misafirlerine, özellikle cirit olmak üzere askerî oyunlardan oluşan gösterilerde bulunurdu. Uzun saçlı, başları açık Tatarlar tuhaf görüntüleri ile bu gösterileri tamamlardı. Her yere korku salan yeniçeriler, çifter çifter gelip, misafiri saygı ile selamlar, hatta elini veya giysisinin eteğini öpmeyi yeltenir ve İstanbul'da geçerli görgü kurallarına uygun olarak, çiçek verirler ve bahşiş olarak aldıkları birkaç bin akçe için teşekkür ederek, yüzlerini dönmeden arkaya doğru geri çekilirlerdi. Beylerbeyi, güçlü bir padişah vekili olarak elçilerin ayağına gitmezdi ve hasta ya da keyifsiz olduğu zamanlar elçiler de huzuruna çıkamazlardı. Ama bir kez huzuruna kabul etti mi vezirlerin en üst makamına sahip paşa, elçilerle emrindeki sancakbeyleri ile konuştuğu gibi, ihtiyaç duyulan hekimlerden, uzaktaki Batı ülkelerinde meydana gelen tuhaf hadiselerden, evlilikle kurulan akrabalık bağlarından, taç giyme merasimlerinden, ittifaklardan, savaşlardan ve Türklerin olağanüstü olayların işareti saydıkları güneş ve ay tutulmalarından konuşurdu. Nazik, sevecen ve bazen de saf görünürlerdi, ama bu saflığın altında yatan "barbarlara mahsus" kurnazlıkları sayesinde, haince yapılan planlar hakkında konuşurken, gerçek düşmanlarını kolayca ortaya çıkarıyorlardı. Elçilere verilen ziyafetlere Türk ileri gelenleri de katılır ve dinen yasak olan şarabı içerlerdi4,,. Daha sonra kırmızı mantoları içinde, başlarında zengin tüylerle süslenmiş görkemli sarıkları, ellerinde değerli silahlar ve altın ile değerli taşlarla bezenmiş atlar üzerinde sipahiler, misafiri karşılamak üzere gelirlerdi4,,.

Yabancılara, paralarına, hediyelerine ve Kur'an'ın yasakladığı şaraba çok da uzak durmayan aynı insanlar, diğer taraftan barışı bozmak için her zaman önemli mazeretler buluyorlardı. Barışı bozmalarının sebeplerinden biri Almanların para yokluğu sebebi ile sınırların savunmasını Hayduklara bırakmaları idi ki, bu yüzden Tisa Nehri'nden Szathmar'a kadar uzanan topraklar daha sonra da uzun bir süre "Hayduk ülkesi" olarak adlandırılacaktı. Türkler, ölülerin cesetlerini parçalamaya kadar her türlü gaddarlığa meyilli olan ve savaşçı olarak değerleri çok düşük olan bu Hristiyan topluluğunun karşısına daha sonraları 1877 yılındaki başıbozuklara benzeyen martolosları çıkartmışlardı.

O dönemde yaşayan bir tarihçi:

"Hayduklar, martoloslar
ve Uskoklar'ın hepsi aslında aynı eşkiya takımındandır", demektedir. Hayduklar, Alman bir elçinin rahatça geçişine bile izin vermiyorlar, aksine o zaman bile vahşi faaliyetlerine devam ediyorlardı. Örneğin Elçi Busbecq'in yanında, burnu kesilen ve hiç de küçük olmayan bu alçaklık için sadece iki altın tazminat talep eden bir Türk vardı. Gerek Haydukların, gerekse martolosların günlük olağan faaliyetlerinden biri de at hırsızlığı idi. Tuna Nehri'nde Türk nehir korsanları Hristiyan "bedavacılar" ile yarış hâlinde idi ve her ikisi Tuna üzerindeki nehir trafiğinin huzur içinde akmasını engelliyorlardı.

Türkler genel olarak düzenli bir biçimde yapılan küçük ve önemsiz akınların barışın ihlali anlamına gelmediği fikrini savunuyorlardı. Bunlar sadece doğal eğlenceler, sipahileri ve askerleri için gerekli alıştırmalardı. Şayet bu akınlara çıkmazlarsa 1564 yılında, paraları zamanında ödenmediği için defterdarı öldüren Budin yeniçerileri gibi ayaklanmalar ya da en azından kavgalar ve huzursuzluklar çıkarabilirlerdi. Her iki taraf da "Padişahın ekmeğini yediğinden" bu gibi durumlar İstanbul'da hoş karşılanmaz ve düşmana yakın olduklarından zapturapt altına alınmasına yanaşmazlardı. İstanbul'daki Alman elçiler sınırlardaki ihlaller hakkında şikâyette bulundukları zaman, vezirler açıkça veya başlarına Macar külahları geçirme kurnazlığını göstermiş olarak, bir kaleyi başarıyla basmalarını memnuniyede ve gülerek karşılıyorlardı. "Allah düşmanın üzerine 10-12 Müslüman gönderdi, onlar bunu 2-3 bin gördü", diyorlardı! Budin Beylerbeyi bir seferinde barışın ihlal edildiği şikâyetlerine tipik bir cevap vermişti. Hiçbir şey vaat etmemişse bu yüzden herhangi bir vaadi yerine getirmek zorunda değildi. Ama gerçekten bir vaatte bulunacak olursa, o zaman topraklarını genişletmek üzere kendisini buraya gönderen padişahın beklentisine aykırı davranmış olurdu .

Güçlü, cesur ve savaşta tecrübeli olanın nam yapmasını sağlayan ikili mücadeleler o dönemlerde doruk noktaya ulaşmıştı. Birçok kez Alman, kimi zaman da Macar asilzâdeler komşu Osmanlı sipahiler ve beyler tarafından ikili mücadeleye davet ediliyorlardı. Adı daha önce Mihail Kunoviç olup, Valentin Török eşliğindeki adamlardan biri olan Aradlı Mehmed Bey örneğin Varadlı Blasius Szekely'ye karşı mücadele etti51. Fırat dolaylarından bir Türk ise Banffy'lerden biri ile düello etti. Boşnak Ali Bey ise rakip olarak Zrinyi'yi seçti .

Kimi zaman Anadolu'daki savaş alanlarından birinde uzun saçlı, sakallı bir ozan ortaya çıkıp, Macaristan'da şehit olan bir askerin kaderini anlatıyor ve orada bulunanlar ağıtlar yakıyor ve daha sonra şehit düşen bu kahramanın intikamını almak için Macaristan'da kendilerine Hristiyan bir düşman arıyorlardı.

Zor şartlar altında sağlanan bir ateşkesin ihlal edilmesine sebep olan sebeplerden biri de ganimet arzusu, kana susamışlık, özellikle de köle ticaretinin doruk noktasına ulaştığı bir dönemde esir avı idi. Macaristan'a Anadolu'nun içlerinden bile zengin köle tüccarları geliyordu. Önemli esirler ise gözleri kapalı, sepetlerin içinde götürülürken, diğerleri zincirlere bağlanarak götürülüyordu. Bir köle ortalama 40-50 krona satılıyordu. Farklı bir özelliği olanlar için iki katına kadar bir fiyat istenebiliyordu . Başarılı geçen büyük bir sefer sırasında bir at karşılığında beş Alman esir bile verilebiliyordu . Viyana'daki Macar Kralı'nın tüm şikâyederi borşuna idi: Büyük kazançlar sağlayan bu ticaret akınların en büyük sebeplerinden birini oluşturuyordu .

Macaristan'daki Osmanlı Eyaleti'nin canlanması mümkün değildi. Osmanlı İmparatorluğu'ndan maddi açıdan sürekli fedakârlıklar anlamına geliyordu ve bunları bir daha geri ödemesi mümkün görünmüyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir