Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türk Macaristan Eyaletinin Kurulması

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türk Macaristan Eyaletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 01:32

TÜRK MACARİSTAN EYALETİNİN KURULMASI

Kanuni Sultan Süleyman, 1538 ve 1539 yıllarında, Zapolya'nın mahvını istediği defalarca iddia edilmesine rağmen1, Macaristan'ı miras bırakma hakkı ile birlikte yöneten Erdel Banı Zapolya'dan oldukça memnundu. O, Osmanlı'nın bu bölgedeki etkisini azaltacak kadar güçlü değildi. Ama, Avusturya hanedanının hırsına karşı koyamayacak kadar zayıf da değildi. Bununla beraber Yanoş Zapolya'nın, Leh Kralı'nın kızı İsabella ile evlendikten ve İsabella'nın gerek babası, gerekse dedesinin anısına Yanoş Sigismund adını verdiği oğlunun doğumundan kısa bir süre sonra aniden ölmesi ile Macaristan'daki şartlar kökten değişti ve Macaristan sınırında yeni bir savaşa girmeyi düşünmeyen Sultan Süleyman'ın iki uzun seferle sonuçlanacak müdahalesine sebep oldu.

Erdel Voyvodası Stefan Majlath, Kral Zapolya'ya karşı konumunu koruyabilmek amacıyla Emerich Balassa ile ittifak kurmuştu. Onlara en son Eflak Voyvodası Radu Paisie de katıldı . Başta olduğu dönemlerde tarlalan harap eden çekirge istilasından dolayı "Lacusta" lakabı ile anılan Erdel Voyvodası Stefan aynca Almanlarla sıkı ilişkiler içerisine girmişti ve onların yardımı ile bugünkü Güney Besarabya'da kaybedilen toprakları geri alabilmeyi umuyordu3. Ama toplumdaki kesimler bu tehlikeli siyaseti desteklemiyordu4 ve Kral Ferdinand da, Erdel'deki bu şüpheli isyancıya ne maddi, ne de manevi olarak destek veriyordu.

Zapolya, barışın bozulmasına sessiz kalmamıştı. Macar birliklerini toplayarak Erdel'e geldi, Torda'da bir meclis topladı, suçluların hüküm giymesini ve Balassa'nın kalelerini zapt ederek boyun eğmesini sağladı. Stefan Majlath ise güçlü Fogaras Kalesi'ne kapandı. Zapolya, kuşatmaya bizzat katılmak üzere yola çıktığında, hastalığından dolayı Mühlbach'a (Szâszsebes) yönelmek zorunda kaldı ve burada ikili bir mücadeleyi seyrederken yeni bir kriz daha geçirip, birkaç saat sonra hayata veda etti.

Tarih, 22 Temmuz 1540'ı gösteriyordu. 26 Temmuz'da Kronstadt (Braşov) sakinleri, Macaristan'ın Türklerle iyi ilişkiler içinde olan güçlü ve ölen Zapolya'nın tüm sırlarını bilen haznedarı "Keşiş" Georg Utişenoviç'e "nasıl davranmaları gerektiğini" sormuşlardı .

Macaristan'ın doğu uçunda artık henüz birkaç haftalık olan kralın vasileri olarak yukarıda adı geçen "keşiş" lakaplı Georg Utişenoviç ve Kral Yanoş'un kuzeni olan ve Banat'taki soydaşları ile orada bulunan Romenler üzerinde hüküm süren nüfuzlu Peter Petroviç hüküm sürüyorlardı. Eflaklar, derhal Bodola'daki karargâhlarından ayrıldılar, Sekler kraliçenin tarafına çekildi ve Saksonya şehirleri ülkenin yeni voyvodası olarak Baltasar Bornemissa tarafından işgal edildi. Ağustos ayında Stefan Majlath ve yine başa gelmek için büyük çabalar gösteren Balassa "ülkenin komutanlığına" getirildiler.

Yerel entrikalar ve yenilikler, o dönemde sadece ikincil bir öneme sahipti, zira Zapolya'nın ölümünden dolayı Macaristan meselesi tekrar gündeme gelmişti. Başlarında Peter Perenyi olmak üzere altı nüfuz sahibi asilzâde Kral Ferdinand'a, dolayısıyla İmparator Şarlken'e başvururken, Eylül ayında Rakosfelde'de toplanan meclis, reşit olmayan kralı tanıdı10 ve 1540 yılının sonlarından itibaren her yerde Türklerin Macaristan'ın tamamını tehdit eden hazırlıklarından bahsedilmeye başlandı. İstanbul'dan gelen haberler, Sultan Süleyman'ın hadiselere müdahale edeceğine kesin olarak işaret etmekteydi.

Sultan Süleyman, Zapolya'nın hayattayken gönderdiği elçileri - ki aralarında hukukçu Verböczy de vardı -İstanbul'da huzuruna kabul etmişti. Sultan Süleyman için durum açıkça ortada idi: Şayet vasalının gerçekten bir oğlu var ise - doğru olup olmadığını incelemek için Budin'e bir çavuş gönderilmişti - babasının yerine geçmeli idi. Bu yüzden, her yılın Ekim ayında yarısı gümüş akçeler, diğer yarısı kadife kumaşlar olmak üzere yıllık 50 bin gulden vergi ve duhulda kalanların da ödenmesi şartıyla krallığının nişanesi olarak kaftan, kılıç ve bozdoğan ile birlikte bir kabul fermânı gönderildi.

Piskopos Verancsics'in bizi inandırmak istediği gibi, Erdel'de Macaristan'ın bu bölgesinin prensi olarak kabul edilmek üzere, Majlath'ın başkanlığını yaptığı meclise, sahte bile olsa, sultanın bir temsilcisinin katılmış olması mümkün değildir . Divân-ı Hümâyûn, hele ki bir Kanuni zamanında, hiçbir zaman böylesine küçük sahtekarlıklara ve adi siyasi araçlara başvurma gereği duymamıştır.

Türklerin, bu konudaki tutumları, küçük "Kral Stefan'a" - henüz vaftiz olmamış küçük bebeğin adı bu olacaktı - gönderilen 27 Nisan tarihli kabul fermânından belli oluyordu:

"Bütün bu anlaşmazlıklar, Majlath ve Emerich'ten kaynaklanıyor. Ben, Macaristan Krallığı'nı Kral Yanoş Zapolya'nın oğluna verdim. Ama onlar, kralın oğluna itaat etmiyorlar ve sürekli olarak Almanlardan yardım almak için elçiler gönderiyorlar... Ben, Allah'ın emri ile Macaristan'ı ve Erdel'i, diğer devletlerim gibi, kılıcımla aldım ve bana ait bölgelerin herhangi bir şekilde huzursuz edilmesine göz yummayacağım. Egemenlik haklarıma dayanarak, devleti Kral Zapolya'nın oğluna verdim. Gerçek olan budur".

31 Ekim'de, artık Kral Ferdinand'ın hizmetinde bulunan Hieronimus Laski, İstanbul'da idi, ama Sultam Süleyman, Macaristan tahtı için süren mücadelede gönderilen bu ikinci elçiyi kabul etmeyi reddediyordu. Kısa bir süre sonra Divân-ı Hümâyûn'a felaket haberleri gelmeye başladı ve Kral Ferdinand'ın faaliyetleri isyanlara sebep oldu: Nikolas Fels komutasındaki bir Alman ordusu, Leh Kralı'nın kızına destek vermesi ve İsabella'ya Erdel'i ve Opole ile Ratibor düklüklerini vererek, memnun etmek için görüşmeler başlatılmış olmasına rağmen, Perenyi ve taraftarlarının desteğiyle Budin'in elde tutulmasını temin eden veya tehlikeye sokan Vişegrad ve Vaç (Waitzen) kalelerini zapt etmişti . Perenyi, İstolni Belgrad'ı (Macarca: Szekesfehervâr; Almanca: Stuhlvveissenburg) Hristiyanlann tarafına çekmeyi başardı ve Peşte'ye Alman birlikleri yerleşti.

7 Kasım'da Laski'ye, kılıçla alınıp mülkü hâline getirilen Macaristan Krallığı'nın kaderi hakkında karar vermeye tek yetkili kişinin kendisi olduğu ve fermânıyla kabul edilmeyen bir kral tarafından yapılan hiçbir antlaşmanın - bir yıl önce Zapolya'nın ölümünden sonra Kral Ferdinand'a devrini öngören Varad Antlaşması gibi - Divân-ı Hümâyûn üzerinde bağlayıcı olmayacağı Sultan Süleyman tarafından bizzat söylendi. Almanların fetihleri, barışın açık bir ihlali kabul edildi. "Kıştan sonra ilkbahar ve yaz gelir", yani önce savaş gelir ve ardından barışı bozanlar en ağır şekilde cezalandırılır, diyordu Sultan Süleyman ve İstanbul'daki diplomatik görüşmelerde başı birçok kez belaya giren Laski, karanlık zindanlarla tanışmasa da veziriazamın Türk sistemine göre gönülsüz misafirperverliği ile tanıştı.

4 Nisan 1541 tarihinde Sultan Süleyman Edirne'deki kış karargâhından İstanbul'a geri döndü. Orada, Macaristan'a yapılacak yeni bir sefer için hazırlıklar yapmıştı.

Erdel'e, Majlath'ın kaybedilen davasına destek vermemeleri yönünde bir uyarı gönderildi. Eflak Prensi Radu'ya, ilk çağrıda İsabella ve "Kral Stefan'a" yardıma koşma emri verildi. Ülkenin en önemli limanı İbrail (Braila)'e 1540 yılında bir yeniçeri muhafız kıtası yerleştirildi19. Boğdan'da boyarlar, ülkeyi çöküşe götürdüğü ve soyduğu gerekçesi ile Türkler tarafından tayin edilen ve korunan Stefan'ın karşısına birçok kez farklı taht varisleri çıkarmışlardı, zira büyük Boğdan Prensi Stefan'ın eskiden Tatar akınlarına karşı kullandığı kalesi Orheiu bile Türklerin teyakkuz mevkii hâline gelmişti . Stefan, başkenti Suçava'da cinayete kurban gitti (Aralık 1540). İsyancılar tarafından onun yerine getirilen ve Prens Aleksandru adını alan Boyar Cornea, muhafızlık yapan yeniçerileri öldürttü ve uzun zaman önce kaybedilen Kili ve Akkirman Limanları'na biP çıkartma yapmayı denedi. Bu esnada yüzlerce sipahi hayadannı kaybetti .

Bu hadiseden sonra, 1538 yılında yenilen ve Erdel'den gizlice yola çıkıp, Divân-ı Hümâyûn'a gelerek (Haziran 1540), 100 bin Gulden borç alan ve ayrıca 50 bin Gulden için söz alan Boğdan Prensi Petru, en büyük oğlu İlie ile birlikte Boğdan'a geldi. 28 Ocak 1541 tarihinde Silistre'de mirahur-ı evvel komutasındaki 3 bin sipahi ve yeniçeri, ülkenin önde gelenlerinin itirazlarına rağmen, ikinci kez Boğdan Prensliği'ne atanan Petru'yu Boğdan'a götürmek üzere hazır bulundu. Petru, burada "yenilmez Padişah, çok lütufkâr hükümdar ve en büyük vezirlerin", kendisini tekrar prensliğe getirdiklerini ilan etti. Akabinde Türklerin elinde bulunan İbrail'e geçti. Başlarında Aşağı Ülkenin, Goyan Vorniki olduğu hâlde, sair gururlu boyarlar, af dileyerek, boyun eğdiler. Yeni Prens Aleksandru, düşmanı ile çarpışmak üzere az sayıda taraftan ile Roman'dan Galati'ye kadar geldi, ama kendi adamlarının ihanetine uğrayarak celladın eline düştü (Şubat) . Petru, (Mayıs sonunda) Erdel'den ailesini getirtti ve sultanın hükmüne itaat ederek, birkaç Eflaklı ve Küçük Bâli Bey ile Niğbolu Sancakbeyi'nin kuvvetleriyle birleşerek , isyancı Majlath'ın hükümdarlığına son vermek üzere, vaktiyle ölümden kıl payı kurtulmuş olduğu komşu Erdel'e saldırdı.

Müttefik ordusu, Ojtuz Geçidi'ni aştı ve Majlath, 20 Temmuz tarihinde Fogaras yakınlarında Petru tarafından esir alındı. Boğdan kroniklerinde her iki "tarafın verdiği cesur mücadeleden" bahsedilirken, Macar ve Polonya kaynaklarında milli davanın bir temsilcisi olan Erdel Voyvodası Majlath'ın bahtsızlığının, iki sıradan askeri önemli birer esir sanarak ele geçirmesini sağlayan sancakbeyinin hilesinden kaynaklandığından bahsedilmektedir. Erdel'in gururlu hükümdarı Majlath, İstanbul'a gönderildi ve bir daha Yedikule zindanlarından çıkamadı.

Fogaras önlerindeki karşılaşmadan yaklaşık bir ay önce, 20 Haziran tarihinde Sultan Süleyman İstanbul'dan ayrılmıştı. Macaristan'a karşı yapılacak seferin hiç acelesi yoktu. 1540 yılının sonlarına doğru Hüsrev Paşa komutasındaki Boşnaklar ve Adriyatik Denizi'ndeki Klis'in sipahileri Murad Bey komutasında Hırvatistan'da akınlara çıkmışlardı, ama Kont Zriny onları geri püskürtmeyi başarmış, hatta bunun karşılığında Türk sınır boylarındaki Dubiça ve Kamengrad'a saldırmıştı . Bahar aylarında Hüsrev Paşa bu sefer Mehmed Bey, Valentin Török ve Macar birlikleri ile Vaç'a saldırdı ve kaleyi geri aldı. Ama Hüsrev Paşa'nın akıncılardan oluşan birlikleri, Peşte'ye yapılacak saldırıya katılmayı reddettiler ve erzak azlığı sebebiyle Dalmaçyahlar ve Boşnaklar geri çekilmek zorunda kaldılar.

Kral Ferdinand'ın paralı askerleri, Kraliçe İsabella ile yapılan görüşmeler kesildikten sonra Budin'e saldırmamış olsalardı, Sultan Süleyman belki de bu küçük başarılarla yetinebilecekti.

İmparator, tüm dikkatini o dönemde Cezayir davasına vermiş olmasına rağmen , Regensburg meclisinde Alman şehirlerinden gönderileceği vaat edilen yardımı bekleyen Kral Ferdinand, komutan Roggendorf'a Budin'e saldırma emrini verdi. Roggendorf, 3 Mayıs tarihinde Kraliçe İsabella'nın 2 bin Macar askeri tarafından savunulan başkentinin önlerine geldi ve San Gerhard tepesinden, Kornom Kalesi'nden getirilen büyük toplarla şehri topa tutmaya başladı. Birkaç gün sonra iki kez taarruza geçtiler, ama kuşatma altında bulunanlar, küçük kralın iki hamisinin teşviki ile her iki taarruzda düşmanları geri püskürtmeyi başardılar. İkinci Zapolya'nın tahtı, bu şekilde aslında antlaşmaya varmaya meyilli olan ve neredeyse Lehistan'a kaçmayı düşünen Kraliçe isabella'nın müdahale etmesine bile gerek kalmadan, en iyi şekilde savunuldu.

Aslında İran'a karşı bir sefer düzenlemek isteyen ve kendi yerine daha önce Diu'da çarpışmış olan Hadım Süleyman Paşa'yı İran'a gönderen Sultan Süleyman, Belgrad ve Semendire Beylerbeyi Yahya Paşazade Mehmed Paşa'yı ve Şah İsmail'in kızlarından biri ile evli olan Bosna Sancakbeyi İranlı mülteci Ulama Bey'i önden gönderdi.

Türkler, sakin hareket ediyorlardı:

Cebel Adası'nı (Biblos) zapt etseler de, önemli çatışmalar yaşanmadı. Almanların açıkça savaşa girme cesareti yoktu ve paşalar, sultanlarının gelmesini bekliyorlardı.

Pereny, Kral Ferdinand'ın emrini beklemeden Roggendorf'un birliklerini Tuna Nehri'nden geçirerek Peşte'ye geri götürmeye ikna ettiğinde, Sultan Süleyman henüz Tuna Nehri'ne varmamıştı. Ancak ortaya çıkan sel, köprüleri tahrip ettiğinden, Mehmed Paşa'nın Türk birlikleri kaçan Alman birliklerine saldırdı. Filonun komutanları korkmuş ve Komom'a geri dönmüşlerdi. 3 bin Alman ise teslim olmak zorunda kaldı. Türk filosunun reisi Kasım Paşa Peşte'yi aldı ve kaçan Roggendorf, Viyana'daki kızgın hükümdarının huzuruna çıkamadan, Viyana yolunda utançtan, pişmanlıktan ve çatışmalar sırasında aldığı bir yaradan dolayı hayatını kaybetti. 15 Temmuz tarihinde Şansölye Verböczy, kraliçenin komutanı Valentin Török ve "Budin'de bulunan diğer asilzadeler", sultanın teveccühüyle Vezir Sokollu Mehmed Paşa'nın gelişinin kurtulmalarını sağladığı haberini yaymaya başladılar.

Sultan Süleyman, yanında oğulları Selim ve Bâyezid ile birlikte imparatorluğunun kuzeydeki bu sınırına doğru hızla hareket ederken, Petervaradin'de Budin'in kuşatmadan kurtulduğu ve şehre saldıranların cezalandırıldığı haberini aldı. Bunun üzerine Sultan Süleyman yürüyüşü yavaşlattı ve ancak 26 Ağustos tarihinde Peşte'ye varıp, karargâhını kurdu. Akabinde yeni karargâhta Belgrad'taki Paşaya Rumeli Beylerbeyi ünvanını vermek için Tuna Nehri'ni geçti. Bu sırada birçok Hristiyan esir idam edildi ve ilk kez Macaristan topraklarına ayak basan Tatarlar Estergon, Neutra ve İstolni Belgrad'a kadar akına çıktılar. Budin'i savunan Macar asilzâdelerden birkaçı, ayın 28'inde sultanın huzuruna geldiler.

Sultan Süleyman bu sefer de adil ve şerefli ruhuna sadık kaldı. Düşmanlarından kurtardığı kraliçenin adamlarının hediyelerini beklemek yerine, onlara ve kraliçenin oğluna yüzükler, ince muslin, üç at ve üç kaftandan oluşan hediyeler gönderdi. Türk geleneklerine göre bunun karşılığında sadece vasalının karargâhına getirilmesini talep etti. Bundan kurtulmanın bir yolu yoktu. Bu yüzden küçük kralın dadısı, yanında aralarında Keşiş Georg, Petroviç, Valentin Török, Verböczy ve birçok başka asilzâdenin de bulunduğu çok sayıda adamla birlikte Stefan'ı sultanın huzuruna çıkarttı. Budin'in senatörleri de bu zorunlu kabule katıldılar (29 Ağustos). İki sıra sert bakışlı yeniçeri arasından geçerek, Divân-ı Hümâyûn'un toplandığı sultanın çadırına geldiler.

Sultan Süleyman, himayesi altına aldığı çocuğun dadısına altın sikkeler, asilzâdeler için de büyük bir ziyafet verdi. Yapılan merasimler sırasında, 1 Eylül tarihinde Budin Şehri'nin Yahudi Kapısı'ndan aniden binlerce yeniçeri ve solak, hiçbir engelle karşılaşmadan şehre girdiler. Planlı bir şekilde hareket eden Türk birlikleri, caddeleri tek tek işgal ettiler ve kısa bir süre sonra şehrin bütün meydanlarında görüldüler. Yeniçeri Ağası, karargâh olarak San Georg Kilisesi'ni seçti ve şehirdeki tüm silahlar toplandı. Veziriazam Rüstem Paşa'nın eşine hediyeler gönderen Kraliçe İsabella, ertesi gün Budin'in yeni efendilerine kalenin kapılarını açmak zorunda kaldı.

Vezir Sokollu Mehmed Paşa, Ulama Paşa ve Yahya Paşazade Mehmed Bey'in Divân'da, ayın 29'unda geri verilen genç kralın ölümü için mi, yoksa İstanbul'a götürülmesi için mi görüş bildirdikleri bilinmemektedir, ancak Sultan Süleyman bu konuda da her zamanki gibi prensiplerine ve mantığına göre davranmıştır. Almanların Budin'e yeni bir saldırısını önlemek için, Budin'i emrinde 2 bin yeniçeri, 1000 sipahi ve bir o kadar martolos bulunan Macar devşirme Hadım Süleyman Paşa'nın denetimine verdi. Kralın vekilleri ise ertesi gün de görüşmelerle oyalandılar. Valentin Török'ün Budin dışına çıkması yasaklandı. Kraliçe İsabella'ya, Keşiş Georg'un himayesi altında kalacak küçük oğlu için Erdel'in tamamı, Macaristan'ın güneyi, sancakbeyi olarak Petroviç'in atandığı Lippa (Lippova) ve Tımışvar Banaüarı ve Marmaros tuz yatakları verildi . Verböczy'ye günlük 500 akçe karşılığında Budin Kadısına durumun yeniden düzenlenmesinde yardımcı olma görevi verildi.

Diğer önemsiz şeyler yanında bütün bu hükümler, altın işlemeli mavi harfli bir fermana yazıldı ve nişancı tarafından kraliçeye okundu. Ertesi gün olan 2 Eylül'de Sultan Süleyman iki oğlu ile birlikte Budin'de namazını kıldı ve 5 Eylül'de "zavallı kraliçe" İsabella bir öküz arabasının üzerinde, kısa süren bir muduluğu ve bir o kadar acı ve kederini paylaştığı şehri, yanında birkaç adamı ile birlikte Erdel'e doğru yola çıkmak üzere terk etti.

Aynı zamanda Ferdinand'ın elçileri Salms ve Sigismund von Herberstein geldiler ve hediye olarak altın bardaklar ve sanatsal değeri yüksek eski bir saat getirdiler. Laski, hastalığından dolayı önce Niş'te, sonra Belgrad'da siyasi tutuklu olarak kaldı. Elçilere verilen cevap kısa idi: Kral Ferdinand, Macaristan'ı derhal boşaltacak ve bu haksız savaşta esir alınanları hiçbir tazminat talep etmeden geri verecekti. Yazılı olarak hazırlanan belgede, özellikle 1540 yılında yapılan fetihlerden Estergon, Vişegrad, İstolni Belgrad ve Tata geri isteniyordu. Büyük çabalardan sonra kısa bir ateşkes sağlanabildi. Török'ün beş yıl boyunca zindanlarda esir tutulacağı Belgrad'da üç gün kaldıktan sonra Sultan Süleyman, kılıcı ile aldığı Macaristan'da düzeni tekrar sağlamış olmanın verdiği huzurla İstanbul'a geri döndü.

Budin'in kaybı, Macaristan ve tüm Hristiyan dünyası için çok önemli idi. Bu vahim gelişme neticesinde, memleketin önde gelen soylulan ve siyasette sözü olan diğerlerinin şimdiye kadar sürdürmüş oldukları huzursuzlukları, inatçı ve düşüncesiz davranışları tamamen bertaraf edilmiş oldu. Bu hadiseden sonra tek kurtancı olarak gördükleri Kral Ferdinand'a onbeş kişilik bir elçi heyeti gönderildi ve yapılan görüşmeler neticesinde 29 Aralık tarihinde, Erdel'de Martinuzzi'nin himayesindeki küçük kralın başkanlığında toplandıkları Göle (Gyula) Şehri'nde İsabella ile Varad şartları bazında yeni bir antlaşmaya varıldı.

Anti Türk dalgası Batı'ya da sıçradı. İlk kez, masrafları Roma İmparatorluğu tarafından karşılanan bir ordu toplandı. Bu ordunun amacı Macaristan'a girmek ve Budin'i Türklerden geri almaktı. 1543 yılının yaz aylarında Dük Joachim von Brandenburg'un (Brandenburg elektörü Yoakim) yönetimi altında fazla ön hazırlıkların yapılmadığı, ilginç ama trajikomik bir sefer düzenlendi.

14 Ocak 1542 yılında yeniden ortaya çıkan ve yaklaşan Türk tehlikesini ele alan bir imparatorluk meclisi toplandı. Protestan liderler bile yapılacak sefere katılmaya hazırdılar. O dönemde herkesin siyasi pozisyonunu belirleyen dinî inançlara bakılmaksızın, prenslerin büyük çoğunluğu arasında Prens II. Joachim von Brandenburg'un siyasi açıdan savaşın liderliğini yapmaya en uygun isim olduğuna karar verilmişti. İmparatorluk meclisinin görüşmeleri ancak 9 Şubat tarihinde başlatılabildi. Kral Ferdinand, Hristiyan dünyasının, yani bölünmüş Macaristan ve kendisine miras kalan Avusturya eyaletlerinin menfaatine 20 bin atlı, toplar ve bir Tuna filosu sağlamaya hazırdı ve papa 10 bin piyadenin masraflarını karşılamayı vaat etti. Hatta, Fransa'dan ve İsviçre'den yardım alabileceklerini ve Türk akıncılarına geçitleri kapatacak Venedik ile ittifak kurabileceklerini düşünmeye başladılar. İmparatorluk vergilerini toplamak çok uzun sürdüğünden, para sıkıntısı çekilebileceğinden Joachim von Brandenburg 1541 yılının kış aylarında tekrar Boğdan'ın başına getirilen Prens Petru Rareş ile irtibata geçti.

Petru'nun İstanbul'a büyük miktarda borcu vardı ve vergisi yükseltilmişti . Etrafı tüm hareketlerini izleyen yeniçerilerle sanlı idi. Oğlu İlie'yi rehin olarak istemişlerdi ve Petru, kendi ifadesine göre, oğlunu ölmüş sayıyordu. Ayrıca Türklerin Bender, Orheiu ve tüm çevre bölgelere yerleşmesi ve ellerinde iradesiz bir oyuncak hâline dönüşmüş olması gücüne gidiyordu. Böyle bir konumu daha fazla kabul edemezdi. Türklere karşı "güçlü ve sebatkâr bir Hristiyan krahn" ortaya çıkmasını gönülden diliyordu ve bu "krala katılmaya ve elinden geldiğince yardım etmeye" hazırdı . Komşusu Eflak Prensi Radu Paisie de Divân-ı Hümâyûn'a vergi ödemekten usanmıştı.

Detaylarını bilmediğimiz görüşmelerden sonra, Radu Paisie Hristiyan inancına sadık kalmak ve kaybettiği kalelerini tekrar geri alabilmek amacıyla, 1 Mart 1543 yılında, yola çıktığını düşündüğü Hristiyan ordusu için gözcülük yapmaya, ortak bir savaşta Türklere ihanet etmeye, sultanı canlı, ya da ölü olarak imparatorluğun komutanına teslim etmeye ve ücreti karşılığında Polonya üzerinden orduya 30 bin öküz göndermeye karar verdi. Bunun karşılığında beklenen zaferden sonra Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir üyesi olarak kabul edilecekti.

Joachim von Brandenburg, 26 Mart tarihinde resmen seferin komutanı tayin edildi. 1 Mayıs'ta Viyana'dtf85 olacaktı, ancak Regensburg Meclisi'nden, Bohemya'dan, Moravya'dan ve Macaristan'dan gelecek birlikleri ve paraları beklediği için gelişi uzadı. Aynı zamanda Kraliçe İsabella da eşinin mirasını devretmeye karar verdi . 24 Haziran'da, Viyana'ya gelişinden iki hafta sonra, Joachim von Brandenburg 30 bin piyade ve 4 bin adı ile sefere çıkmak için yeterli paraya sahip değildi. Boğdanlılar, ona 200 bin altın borç vermek zorunda kaldılar. Bu altınların yarısı Boğdan'dan gönderilen öküzlerin Yaroslav (Jaroslav)'da Leh pazarlarında satışından elde edilmişti. Bunun karşılığında Joachim von Brandenburg, sultanı eline geçirdiği takdirde 300 bin, hatta 500 bin Macar altını ödemeyi vaat etti53. Paralı askerlerden çoğu parasını ya hiç alamamıştı, ya da ödeme günü çoktan geçmişti.

7 ve 8 Temmuz'da Kral Ferdinand ve Kraliçe Anna orduyu denetlemeye geldiler. Birlikler, "seçkin bir savaşçı" topluluğuna benziyordu55. Aralarında Brandenburglu "Kara Dük'ün" demir zırhlı piyadeleri, başlarında Vitelli, Sforza ve Tomielli'nin bulunduğu İtalyanlar56 ve Roma İmparatorluğu'ndan ödemeleri geciktiren prenslerin çok sayıda birlikleri bulunuyordu. Giangiacomo, Tuna filosuna komutanlık ediyordu. Macarlar sayıca çok azdı ve şüphe ile yaklaşılan güvensiz bir topluluğu temsil ediyorlardı. Bu sebeple daha sonra tabyalara da alınmadılar. Thurzo, birçok asilzade adına Macaristan'daki durumları, asilzadelerin hepsini kullanamayacak kadar güvensiz ilan etti , zira akıncılar 1544 yılının sonbaharında Moravya'da Waag Nehri'ne kadar; Emerich Balassa'nın topraklarında; Hırvatistan'a Zagreb'e kadar ve İstirya topraklarında akına çıkmışlardı ve ilkbaharda tekrar dönecekleri söyleniyordu . Ungnad'ın 8 bin kadar Bohemyalı atlısı Haziran ayında önce Drava Nehri kenarında, daha sonra da İpek (Macarca: Pecz; Almanca: Fünfkirchen) ile İstolni Belgrad arasında karargâh kurdular. Türkler ise Rareş'in verdiği bilgilere göre, Almanların Fogaras'a saldırmasını bekliyorlardı.

Nümberg'te toplanan meclisin yeni vaatleriyle coşkusu arttırılan Hristiyan ordusunun nihayet Viyana'dan ayrılışı, henüz ortaya çıkmamış bir düşmanı karşılamak, ya da Arnavut kökenli Bâli Paşa'nın "Macaristan'ın ulu ve yenilmez sultanının temsilcisi"61 olarak sayıca büyük bir birliği yönettiği Budin'i kuşatmak için değil, daha çok paralarını alamamış olan askerler arasında ortaya çıkan anarşik düzensizlikleri sona erdirmek içindi.

Bu sebeple, söylenenlere göre Pereny'nin, Medicilerin ve Ungnad'ın tavsiyelerine karşın saldırı noktası olarak Budin değil, daha güçsüz olan Peşte seçildi. Macaristan birliklerinden bazıları ancak 2 Eylül'de Alman ordusuna katıldı. Sonbahar, her zamankinden daha soğuk ve yağmurlu geçiyordu. Bir çoğu açlık ve soğuktan hayatlarını kaybetti ve 11 Eylül'de komutanlar geri çekilme emrinin verilmesini talep etmeye başladılar. Buna rağmen ordu 15 Eylül'de Peşte önlerindeki Andros (Andreas) Adası'na gelmişti. Hristiyan ve Türk gemileri arasında geçen birkaç çatışmada elde edilen başarılar, Türklerin kısa bir süre sonra nehirde de üste çıkmalarına rağmen , çekilen acılar için az da olsa telafi olarak görülüyordu. Vaç işgal edildi ve Tuna'nın ikinci kolu üzerine köprü kuruldu . Peşte'nin asıl kuşatması ise ancak 28 Eylül'de başlatıldı ve Bâli Paşa'nın, Ulama Paşa'nın, Klisli Murad Bey'in ve Yeniçeri Sekbanbaşısı Yusuf Ağa'nın komutasındaki 11 bin Türk, Bâli Paşa'nın ifadesine göre "uyumayı ve şarabı tercih eden" Hristiyan birliklerine karşı koymak için yetip artıyordu bile.

Tuna Nehri'ne çağrılan Rumeli Beylerbeyi'nin bu yüzden acele etmesine gerek yoktu. Beylerbeyi'ne eşlik edecek Eflak Voyvodası Radu, Eylül ayında Türklerin elinde bulunan Severin Kalesi'ne doğru yola çıkmaya pek hevesli değildi fifi ve Boğdan Prensi Petru Rareş'in Ojuts fgeçidinde saldıracağından korkuluyordu 7, zira daha önce de Kral Ferdinand'ın bir elçisini Türklere teslim etmişti. Ama Eylül ayına geldiğinde Petru Rareş, tüm birliklerin komutanlığını kabul ettiği Erdelli Martinuzzi tarafından dağlarda geri püskürtüldü. Eskiden kendisine ait olan Küküllovar'a (Romence adı: Cetatea de Balta) kadar gelmiş ve adına yaptırdığı ve bugün bile Kalvin ayinlerinin yapıldığı kiliseyi altı gün boyunca kuşatma altında tutmuş, ama hiçbir sonuç elde edememişti .

Peşte için verilen mücadele günlerce sürdü. Vitelli ve Pereny'nin Türkleri tuzağa düşürüp, kadetme teşebbüsleri (1 Ekim) sonuçsuz kaldı. Çıkan çatışmalarda sadece birkaç yüz asker hayatını kaybetti. 4 Ekim'de Hristiyan topları Peşte duvarlarında üç gedik açmıştı. Ama daha aynı gün yapılan ve Ungnad ile Joachim von Brandenburg'un müdahale edemeden izlemek zorunda kaldıkları düzensiz ve plansız bir saldırı, bunda en fazla çabayı gösteren İtalyanların felaketine sebep oldu. Vitelli, buna rağmen savaşa devam edilmesi yönünde oy kullandı, ama bu görüşü kurulan harp meclisinde dikkate alınmadı. 9 Ekim'de Hristiyanlar karargâhlarını söktüler ve büyük zorluklar altında geri çekilmeye başladılar. Zırhlı Alman atlıları pervasızca arkalarından gelen Boşnaklara zorlukla direndiler. Joachim von Brandenburg, birçok kişi tarafından yeteneksizlik, hattâ ihanetle suçlandı ki, kendisi de daha önce Pereny'yi Estergon'da aynı şüphe ile tutuklatmıştı . O dönemlere şahit olan bir tanığın dediği gibi sonuç: "Sıfırdı".

Oğlu 19 Mayıs'ta Tuna Nehri'ni geçmiş olan Petru Rareş, Ağustos ayında "Türk Sultanının bu yıl kendi gelmeyip, en iyi askerlerinden yüz binlercesini (!) Budin ve Macaristan'ı kurtarmaya gönderdiğini", ancak Sultan Süleyman'ın baharda Macaristan'a yapılacak bir seferin hazırlığı içinde olduğunu ve "Almanya'nın tamamını felakete düşürmek üzere, tüm eyalederdeki birliklerini topladığını ve silahlandırdığını" yazmıştı. Sultan Süleyman için artık Macaristan politikasına yeni bir yön vermenin zamanı gelmişti.

İran'ın yarattığı tehlikeden endişe duyan ve Fırat Nehri'nde doğal ve güvenli bir sınır yaratmak isteyen Sultan Süleyman, hiç şüphesiz Yanoş Zapolya zamanında yaratılan durumların devamını tercih ederdi. Ama Zapolya'nın ölümünden sonra Sultan Süleyman oğlunu tek hükümdar kabul ettiğinde ve Ferdinand'ın birlikleri Tuna şehirlerinden birkaçını ellerine geçirdiklerinde, düşmanlarına göz dağı vermek, Türklerin tarafını tutan Martinuzzi'nin taraftarlarını cesaretlendirmek ve Budin'i bir saldırıdan veya Kraliçe İsabella'nın teşvik ettiği bir ihanetten korumak için Sultan Süleyman'ın bizzat buraya gelmesi gerekmişti. Macaristan'ın, yani fethedilen ve daha sonra sadık ve vergiye tâbi bir vasala verilen eyaletin başkentini, küçük kral reşit olana kadar geçici olarak tüm Macaristan için bir Türk vekile bırakırken bile dürüst bir davranış sergiliyordu, zira Macaristan'ı ilhak etme niyeti yoktu. Ama şimdi Onun yeniçerilerinin, sipahilerinin, akıncılarının bulunduğu Budin, yıllardır ateşkes için yalvaran Kral Ferdinand'ın oluşturduğu bir Alman ordusunun saldırısına uğramıştı. Henüz Hristiyan karakterini kaybetmemiş ve Türklerin sadece Sultan Süleyman tarafından camiye çevrilen Meryem Ana Kilisesi'nde ibadetlerini yerine getirdikleri bir şehrin savunulması sırasında Müslümanlar hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu gibi hadiseler daha sonra da tekrarlanabilirdi ve düşmanların bariz başarısızlıklarına rağmen, zamanla Osmanlı İmparatorluğu'nun itibarına leke düşürebilirdi.

Kraliçe İsabella'nın Şubat ayında Kral Ferdinand ile yaptığı antlaşma, fethettiği yerler hakkında tek başına karar verme yetkisine sahip Sultan Süleyman'a ihanet ve 1541 yılında sağlanan desteğe karşı nankörlüktü. Hristiyan ordusuna birçok Macar birlik katılmıştı. Ne Kraliçe, ne de küçük Kral Stefan'ın hamileri, bağlı bulundukları Osmanlı İmparatorluğu'na hiçbir destek göstermemişlerdi, aksine Peşte için yapılan mücadelenin sonucunu beklemişlerdi. Petroviç, 1542 yılında ülkeyi Türk ordusu tarafından tahrip edilmekten korumak zorunda olduğunu mazeret göstermişti ve Martinuzzi, "Tımışvar Dükü'nün (Petroviç) gelmesini beklediğini " ileri sürmüştü, ama gerçekte "hepsi birer hırsız olan" Erdellileri denetimsiz bırakmak istememişti. Böylelikle Sultan Süleyman, müdahale etmek zorunda kaldığında, hiç kimseyi esirgemek zorunda olmadan, Budin'i kendi malı kabul etmekte ve ancak şimdi kesin olarak ilhak edilip, Osmanlı topraklarına katılan bu şehrin etrafında kısa bir süre önce Almanlar tarafından işgal edilen Vaç, Vişegrad, Estergon, İstolni Belgrad ve İpek şehirlerini kapsayan bir eyalet kurmakta haklı idi.

Bu, Sultan Süleyman'ın 1543 yılında Macaristan'da yapmayı planladığı savaşın ana hedefi idi. Keşiş Georg'un [MartinuzziJ Kral Ferdinand ile düzenli olarak yaptığı ve güvenilir olmadığını ileri sürdüğü Boğdan Voyvodası Petru Rareş'in planları hakkında bilgi verdiği yazışmalardan Divân-ı Hümâyûn'un muhtemelen haberi vardı . Zeki bir diplomat olan Keşiş Georg, Hristiyan Kralı'nın temsilcisi, Erdel'de Petru Rareş'in ilhak hırsına karşı davasının avukatı olarak ortaya çıkmış ve Kral Ferdinand'ın hükümdarlığının Erdel'deki Alman şehirleri tarafından tanındığından haberdar olmuştu .

1543 yılında yapılan sefer böylelikle farklı bir karakter gösteriyordu. Sultan Süleyman'ın bu sefer yeni Budin Eyaleti için Tuna Nehri'ne kadar kesin sınırlar belirlemekten başka bir niyeti yoktu. Bosna ve Dalmaçya'daki Küs Şehri'nin sancakbeyleri Slovenya sınırındaki bazı kalelere saldırdılar ve kısa süren bir direnişten sonra Urban Battyany'nin kalesi Türklerin eline geçti. Ardından Stefan Banffy'nin kalesi de ele geçirildi ve Türkleri yardıma çağırmak istediği sırada Nikolas Banffy tarafından esir alınan Gegleviç'in Sırp despot Johann'ın dul eşi Katerina Battyany'nin elinden aldığı üçüncü bir kale de Türklerin eline geçti. Komşularına saldırmayı ve yüklü bir fidye alana kadar zindanda tutmayı alışkanlık hâline getirmiş Ladislas More, Rahocza Kalesi'ni; akrabası olan Stefan Losonczy ise Nona Kalesi'ni kaybettiler. More ve iki oğlu, celladın elinden kurtulmak için İstanbul'da Müslümanlığa geçtiler.

Sultan Süleyman, kışı Edirne'de geçirmişti ve seferlerin genellikle başlatıldığı Aziz Georg [Hıdrellez] gününde (18 Muharrem - 23 Nisan) buradan ayrıldı . Haziran ayının başlarında Semendire'de Tuna Nehri'ni geçti ve sınırda Ulama Paşa ve akıncıların diğer liderleri ile buluştu. Ordu, orta Tuna'nın sağ kenarını savunan ve denetimleri altında tutan kaleleri işgal etmek üzere harekete geçti.

Hristiyan ordusu yollarına çıkmadı, zira Kral Ferdinand böylesine güçlü bir düşmanın karşısına çıkmak için hiçbir ön hazırlık yapmamıştı. Aksine kısmen tahtta hak iddia eden Peter Perenyi'ye, kısmen kendisine ait olan bölgeye erzak ve genelde Almanlardan ve Macarlardan, kimi zaman da Estergon komutanı Francesco Salamanca gibi İtalyan veya İspanyol paralı askerlerden oluşan birlikler göndermekle yetindi. Tuna Nehri'nde bu sefer Hristiyan gemileri gezmiyordu ve dışarıdan yardım gelmesi pek olası görülmüyordu. Papa'nın Giulio Orsino ve Battista Sabello komutasındaki 4 bin piyadesi ancak fetih tamamlandıktan sonra Macaristan'a vardı. Kale komutanları ve askerî komutanlar, kendi sorumluluklarını kendileri taşıyorlardı. Ne bir savaş planı, ne bir kuşatma ordusu, ne de organize olmuş ve genel olarak kabul edilmiş bir yönetim vardı ve Macar şehirleri Eylül ayında "kaderlerine terk edildiklerine" dair şikâyette bulunmakta haklıydılar. Bu yüzden köylüler efendilerine saldırmaya başlamış ve en kısa zamanda halka iyi davranan Türklerin yönetimine girmişlerdi.

Sultan Süleyman'ın bizzat yönettiği bu savaşta geçen hadiseler, sadece yerel tarihi takip eden veya o dönemde kalelerin ve şehirlerin nasıl savunulduğunu araştıranların ilgisini çekecektir. Aynı hadiseler, seferin gidişatı sırasında kendini sürekli tekrarlıyordu.

Drava Nehri kenarında Perenyi ailesine ait Valpo, Sultan Süleyman'ın bölgeye gelişinden önce kalenin Macar birliği ile yapılan bir antlaşma neticesinde ele geçirildi (23 Haziran). Bu, Peter Perenyi'nin sultana sırt çevirmesinin cezası idi. Yine Perenyi'ye ait komşu dağ kalesi Şikloş, aynı akıbete uğradı (7 Temmuz).

Buna karşılık sol taraftaki Valentin Török'e ait Zigetvar esirgendi ve Sultan Süleyman, Vezir İbrahim Paşa, iki beylerbeyi Ahmed Paşa ve İbrahim Paşa ile yeniçeri ağası Ali Ağa'nın da aralarında bulunduğu Osmanlı gücünün tamamı Peçuy şehrine yöneldi. Peçuy, Zapolya'nın ölümünden sonra Kral Ferdinand'ın eline düşen ilk şehirdi. Bir zamanlar ziyaretçi akınına uğrayan ünlü okulu artık yoktu, ama hâlâ bu şehirde yaşayan piskopos Türklerden kaçmak zorunda kaldı. Ücretleri İstirya asilzâdeleri tarafından karşılanan 2 bin paralı askeri yöneten Macar komutan, şehirde değildi. Halk, düşmanın yaklaştığını duyunca dağılmaya başladı.

Böylelikle Şikloş alınmadan önce Bosna Sancakbeyi'ne bağlı birkaç birlik, Peçuy'u işgal etmeyi başardı . Sultan Süleyman ise 20 Temmuz'da bu önemli şehre geldi.

Buradan, İspanyol birliklerinin Türklere ve Tatarlara karşı büyük bir direnç gösterdiği Estergon'a doğru devam edildi . Üç saldırı geri püskürtüldü ve Ali Bey ile Segedin Sancakbeyi'nin komutasındaki Osmanlı gemilerine saldırı düzenlendi. Ama Ulama Paşa, adadan kale duvarlarına top atışlarını başlatınca, elçi Salamanca Osmanlı veziriazamı ile görüşmeler yapmak zorunda kalmış ve İspanyollar, ölülerin gömülmesine ve şehrin temizlenmesine yardım ettikten sonra, 10 Ağustos'ta Estergon'dan ayrılmışlardı. Bazı İtalyanlar ise Müslümanlığa geçtiler. Korkak müdafaa kıtalarının ihaneti ile kısa bir süre sonra Tata Kalesi de Türklerin eline geçti ve güçlü İstolni Belgrad, muzaffer Osmanlı Sultanı'nın ayaklarının altına serildi.

Sultan Süleyman, 20 Ağustos'ta ordusunun tamamı ile buraya geldi. Kalenin komutanı Macar Varkoczy, Türkler şehrin dış mahallelerine girmeyi başardıkları sırada, şehrin savunması esnasında hayatını kaybetti (2 Eylül). Kısa bir süre sonra geriye kalan Alman, İtalyan ve Macar müdafaa kıtaları da teslim olmak zorunda kaldılar. Birliklerin serbestçe gitmelerine izin verilirken, şehir sakinleri sultana karşı isyancı olarak kabul edildiler ve karargâha getirilip, bir çoğu idam edildi. Toprakları, yeni sipahilere, evleri ise müdafaa kıtası olarak burada bırakılan yeniçerilere verildi (4 Eylül). Krallık mezarları ise büyük bir saygı ile ellenmedi.

Tuna Nehri'nin diğer kıyısında, Yukarı Macaristan'ın anahtarı sayılan Yanıkkale (Raab) ve Kornom şehirleri sağlam bir savunma durumuna geçirilmişti. Kral Ferdinand tarafında olan en ünlü Macar asilzâdeler, Sahib Giray'ın oğlu Tatar Hanı Emin Giray'ın Tatar akıncılarına ve sultana direnmeye kararlıydılar. Tuna'nın bu üst kısımlarında önce Batılı savaşçılar, Kırımlıların ve kısa bir süre önce Dobruca'ya yerleşmiş olan Nogay Tatarlarının hafif okları altında canlarını verirken, bozkırlardan gelen bu savaşçıların bir çoğu hızlı takipler sırasında girdikleri ormanlarda ve saplandıkları bataklıklarda hayatlarını kaybettiler. Tatarların kanlı torbalarından Türk büyüklerinin ayaklarının dibine sayısız kesik Hristiyan başı serildi ve hiç kimse bunların Hristiyan liderlere mi, yoksa basit bir köylüye mi ait olduğunu sormadı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türk Macaristan Eyaletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Haz 2011, 01:33

Baharda ölen Bâli Bey'in yerine getirilen üçüncü Vezir Yahya Paşazâde Mehmed Paşa'nın yönetimi altındaki Budin'de üç gün kaldıktan sonra, muzaffer Sultan Süleyman Kasım ayının sonlarına doğru tekrar İstanbul 'a geldi. V eziriazam, Rakos bölgesinde birkaç hafta kaldıktan sonra Onu takip etti. Türk ordusunun Macaristan'dan tamamen ayrıldığı ve fethedilen şehirlerde, kadıların ve imamlann yanında sadece birkaç bin Azap, Martolos, Beşli ve Gönüllü kaldığı haberi üzerine, daha büyük tehlikeleri karşılamak için bir araya toplanan Macar, Moravya ve Bohemyalı birlikler tekrar dağıtıldı .

Türklerin, Macaristan'da Sultan Süleyman'ın 1543 yılında kazandığı zaferlerle elde ettikleri topraklar, henüz tam bir bütünlük oluşturmuyorlardı. Bu hedefe ulaşmak, tamamı Budin'deki paşanın emrinde olan uçbeylerinin görevi idi. Hristiyan bölgelerine akınlar düzenlemek, ya da yakınlarda iyi savunulmayan yerlere saldırmak için Divân-ı Hümâyûn'un emirlerine gerek duymuyorlardı. Kadı Halil Bey, arazilerin yanında binaları ve ağaçları ve tüm değerli eşyalarla altınları da kapsadığı için çok büyük uğraşlardan sonra, Macaristan'daki varlıkları deftere işleyerek kayda almıştı. Yazılı ve mühürlü andaşmalarla sultana boyun eğen veya İstanbul'da Yedikule zindanlarında esir tutulan tüm Macar büyüklerinin, yani bir Török'ün, bir Perenyi'nin, bir Homonay'ın kaleleri, bu deftere kaydedilmişti ve her subayın görevi, henüz yabancıların elinde bulunan, ancak yasal olarak efendisine ait herşeye en kısa zamanda el koymaktı.

1544 yılında önce Budin Beylerbeyi Yahya Paşazade Mehmed Paşa, İstolni Belgrad Sancakbeyi olan kardeşi, ayrıca Mohaç ve Segedin sancakbeyleri ve Pojegalı akıncıbaşı Murad Bey ile birlikte, Tuna Nehri kenarında, Estergon ve Vaç şehirleri arasında bulunan Vişegrad üzerine yürüdü. Aşağı kaleyi kolaylıkla ele geçirdiler, ancak yukarı kaleye karşı kullanılacak toplar için develerin ve öküzlerin kullanılması gerekti. Kalenin komutanı Amady, su kıtlığı yaşandığı ve hiçbir yerden yardım gelmeyeceğinden emin olduğu için, her iki kaleyi de teslim etmek zorunda kaldı. Ama Macar müdafaa kıtasını kurtaramadı; kaleyi savunan birlikler asi olarak idam edildi.

Türkler, daha sonra ilk kez Tuna Nehri'nin diğer kıyısında Novigrad, Orosfalva ve Hatvan gibi yerleri işgal ettiler. Ama kısa bir süre sonra Estergonlu yeniçeriler, Leva üzerine yaptıkları bir gece akını sırasında Szalka'da Franz Ryary'nin birlikleri ve Komornlulara karşı büyük bir mağlubiyet yaşadılar.

Osmanlıların saldırıları, güneyde nihayet uzaktaki Tolna'ya kadar uzandı95 ve burada da Hristiyan yönetimi ortadan kaldırıldı. Aynı zamanda Boşnaklar, Slovenya-Hırvatistan sınırında birkaç kaleyi kuşatmaya aldılar. Velika, Ulama Paşa'ya ve yoldaşı Hersekli Malkoçoğlu'na kaçan köylüler tarafından teslim edildi. Burada da teslim olanlar idam edildi. Varadin bölgesi yeniden akıncıların öfkesi ile karşılaştı. Nikolas Zrinyi ve İstirya ile Karinyola'daki Alman komutan Georg Blindenstein felaketi önleyemediler. Lonska'daki savaşı kaybettiler ve Blindenstein kaçarken neredeyse batıklıklarda hayatını kaybediyordu .

Türklerin bu son fetihleri, artık barış görüşmelerinin zamanının geldiğini göstermekte idi, zira Budin, Estergon, İstolni Belgrad, Mohaç, Peçuy, Şikloş, Novigrad, Hatvan - ki bu son ikisi Tuna Nehri'nin sol kıyısında üs olarak kullanılıyordu - Szekszard, Vesprem, Şimontorna (Szimontornya) ve Tisa (Theiss) Nehri'nin karşı kıyısı ile Segedin, Türk beylerinin yönetimi altında idi ve gelecekte daha fazla yayılmaları göze alınamazdı. Macar asilzadelerin sultana teslim ettikleri herşey üzerinde hak talep ediyorlardı, ama vezirlere gönderilen hediyeler, barışın sağlanmasında büyük bir rol oynadı.

Öncelikle Macaristan sınırlarındaki Hristiyan komutanlar için Budin'deki paşa ile ateşkes sağlanması gerekiyordu. 1544 yılında Yahya Paşazade Mehmed Paşa ile antlaşma sağlandı. Düşmanlıklar, İstanbul'a gönderilen elçilerin dönüşüne kadar durdurulacaktı. Bu ateşkes daha sonra iki kez uzatıldı.

1544 yılının sonlarına doğru Portekiz Kralı'nın emriyle Divân-ı Hümâyûn ile Hindistan'daki menfaatler hakkında görüşmek üzere gönderilen Cenevizli Edvardo Cattaneo ve yine aslen Ceneviz kökenli ve Ceneviz Dükü'nün ailesine mensub olan Macar papaz Adorno, Viyana'dan bekledikleri talimatları aldılar . Adorno, bir sonraki yılın Mart ayında İstanbul'da öldü ve Worms'ta Dr. Nikolas Siccus'a inada diplomatik çabalara devam ederek, Türklerin taleplerini azaltmasını sağlama görevi verildi (Mayıs). Divân-ı Hümâyûn'un mütercimi Hasan ve Fransız elçisi, Ona karşı çalışıyorlardı ve bu sebeple birkaç ay zindanda kalmak zorunda kaldı. Ancak İmparator Şarlken tarafından bizzat vekâletlerle donatılan Flaman Veltwyck, Fransa'nın yeni temsilcisi Blais de Montluc'un desteği ile - bu dönmede Fransuva (I. François) ve Şarlken arasında Crespy Barışı imzalanmıştı - 18 aylık bir ateşkes sağlayabildi (10 Kasım 1545).

1546 yılının yaz aylarında Veltvvyck ikinci kez Divân-ı Hümâyûn'a gönderildi, ama Sultan Süleyman bu elçiyi ancak Ekim ayında, Fransa ve Alman krallarının mektuplarını sunmak üzere huzuruna kabul etti. 19 Haziran 1546'da nihayet barış imzalandı ve Adorno'nun eski sekreteri Bolonyalı Gianmaria Malvezzi, ilk daimi papa temsilcisi olarak İstanbul'da kaldı.

Kral Ferdinand, Macaristan'ın elinde tuttuğu kısmını aynen muhafaza edebildi, ama her yılın Mart ayında bunun için 30 bin altın ödemek100 ve şahin ile av köpeklerinden oluşan olağan hediyeyi de vermek zorunda kaldı. Barış antlaşmasının süresi, beş yıl olarak belirlendi. Fransa Kralı'nın ölümü ve Almanların Mühlberg'de Almanya'daki dinî muhalefete karşı kazandıkları zafer, Türklerin Avusturya hanedanı ile kurdukları yeni barışçıl ilişkilerden büyük yararlar görmesini sağladı . Sultanın tuğrası ile imzalanan barış antlaşmasının şartları zamanında yerine getiriliyordu. Kral Ferdinand, birliklerini Nikolas Salms komutasında Melchior Balassa'nın üzerine yolladığında, Budin Beylerbeyi Yahya Paşazâde Mehmed Paşa taraflardan hiçbirine yardım göndermeyeceğini beyan etti . Almanlar, Leva'yı aldılar ve asi Balassa Erdel'e sürgüne gönderildi. Sadece sınırlardaki haydudar işlerine aynen devam ettiler ve komşu Macar komutanlar Yanıkkale yakınlarında ganimet toplamaya çıkan İstolni Belgradlı haydutlarla savaşıp, onlan yendiler. Taraflardan her birinin karşılıklı ileri sürdüğü şikâyetlere istinaden ortak bir antlaşmaya varmak imkânsız görünüyordu.

Küçük Kral Stefan Zapolya'nın iki vasisi Petroviç ve Keşiş Georg arasında çıkan husumet, Erdel meselesini tekrar gündeme getirdi ve Türklere Macaristan'ın Tisa Nehri'nin ötesindeki doğu bölgelerine ve asıl Erdel topraklarına giden yeni bir yol açtı.

Divân-ı Hümâyûn'da reşit olmayan ve sadece Erdel değil, Macar vasalı olarak kabul edilen küçük kralın temsilcisi olarak, son zamanlarda Banat'a gelen diğer Sırp göçmenler gibi güvenilir olmayan Petroviç değil, Varad Piskoposu ve Macaristan'ın haznedarı, "Macar büyükleri arasında en büyüğü" ve "Hristiyanların ruhban lideri ve koruyucusu " Keşiş Georg kabul ediliyordu. Keşiş Georg, 1540 yılındaki elçilik görevinden beri Türkler arasında biliniyordu ve her sonbaharda düzenli olarak av köpekleri, savaş atları ve başka hediyelerin yanında 10 bin altın tutarında haraç ödüyordu ve her seferinde Kraliçenin ve küçük kralın "ulu sultanın himayesinde sakin bir hayat sürdüklerini" temin ediyordu. Keşiş Georg, Türkler tarafından öldürülen Hırvat bir asilzâdenin oğlu olarak "kâfirleri" sevmiyordu muhakkak, ama güçlerini çok iyi değerlendirebiliyordu. Türklerin, 1546 yılında Tımışvar, Beçe (Becse) ve Beçkerek (Becserek)'in devredilmesine ilişkin taleplerini zeki bir biçimde geri çevirmeyi başardı.

Keşiş Georg, aslında kuzey bölgesinin tamamını neredeyse bağımsız bir hükümdar gibi yönetiyordu. Piskoposluk şehirleri Varad ve Çanad, ayrıca Sathmar (Szatmârnemeti), Arad, Solnuk ve Bekes kaleleri onun yönetimi altındayken, Petroviç sadece Tımışvar'daki Sırplar arasında, Lippa'da, Logoş'ta, Karansebes'te ve Maros Nehri'nden Tuna Nehri'ne kadar kabul görüyordu. Sırplar ona soydaşları, ailesi Bosna'da Yayçe şehrinden gelen bir ailenin mensubu olarak saygı gösteriyorlardı113. Kraliçe İsabella, rahatsızlık verici bıf9 vasilik konumundan kurtulmaya çalışıyordu, ama boşuna. Erdel'in tamamı Martinuzzi'ye [Keşiş Georg] itaat ediyordu ve ülkenin herhangi bir şehrine girişini engelleyebilirdi.

Kısa bir süre sonra ise birçok yerden Divân-ı Hümâyûn'a, Macaristan'ın Türklerin hakimiyeti altındaki bölgesine imparator tarafından atanan genel yetkilinin "Bec'deki Kral ile" antlaşmaya vardığını ve bu antlaşmaya göre Erdel'deki Türk vasalın büyük miktarda tazminat karşılığında ülkeden ayrılacağı haberleri ulaştı. Petroviç, bu şartlar altında hasmının bölgesine yapılacak bir akının Türkler tarafından olumlu değerlendirileceğinden emindi. Nikolas Kerepoviç komutasındaki 3 bin Sırp asker ile Haczeg geçitlerinden geçerek, eyaletin batısındaki birkaç kaleye saldırdı ve Weissenburg'a (Gyulafehervar) kadar geldi. Ahvincz'i işgal etti ve Çanad (Csanad)'ı ateşe verdi (yaz 1550). Ama Georg bu sefer de daha güçlü çıktı. Önce rakipleri ile bir ateşkes antlaşması yaptı ve bu antlaşma ihlal edildiğinde Torda meclisinde resmen şikâyette bulunarak, Ekim ayında Petroviç'i kovdu ve tüm Erdellilerin, Seklerin ve Wardein komutanının desteği ile Kraliçeyi gücünü tanımaya zorladı.

Daha sonra Szaszebes ve Vasarhely karargâhlarında, sultanın emri ile başta küçük bir adı birliği ile yola çıkan ve birlikleri Erdel topraklarını geçerek, Maros-İlye'ye kadar ulaşan Budin Beylerbeyi Kasım Paşa; sonra Eflak Prensi Mircea Ciobanul'un Osmanlılar ile birleşen ve Rotenturm (Turnu Roşu) Geçidi'nden ülkeye giren birlikleri ve Boğdan'ın yeni hükümdarı, 1546 yılında ölen Petru Rareş'in oğlu İlie'nin, kardeşi Stefan komutasında daha önceleri de Seklerin topraklarına akın etmiş ve toprakları tahrip etmeden Braşov'a kadar gelmiş olan birlikleri olmak üzere, üzerine gönderilen Türk ordusunu beklemeye başladı . Ama tüm düşmanları, birkaç hafta sonra tekrar ortadan kayboldular , zira Romen prensler Keşiş Georg ile önceden anlaşmışlardı. Hadım Süleyman Paşa'nın Boşnak birlikleri, kış ayları başladığında geri çekilirken, Maros Nehri kenarında saldırıya uğradılar ve bunun intikamını anında aldılar: Arad Şehri'nin her yeri ateşe verildi .

Bu yıl, Eğri Kalesi'ne veya Zigetvar'a yapılması beklenen sefer gerçekleşmeden ve Sultan Süleyman ile barışı bozmak istemeyen Kral Ferdinand'ın vaat ettiği yardımcı birlikler, tekrar anarşiye batan Erdel'e ayak basmadan, böylece sona erdi y . Ferdinand'ın ordu komutanları, kendi toprakları üzerinde Solnuk'ta savunma amaçlı bir kale kurmak ve Türk birlikleri komşu bölgelerden geçerken, Eylül ayında Eğri'ye geçmekle yetinmişlerdi.

Her ikisi de, vasilik örtüsü altına gizlenmiş sınırsız hakimiyetini devam ettirmekten başka bir amaç gütmeden, gerek Türklerin hırslarını, gerekse kendilerine yalvarılmasından ve "kâfirlere" karşı Hristiyanları ayaklandırmaktan hoşlanan Almanları aynı anda idare etmeyi bilen Keşiş Georg'un zekice düşünülmüş politikasına uygun görünüyordu. Kraliçeye gerekli saygıyı gösteriyordu ve - sözde mütevazı bir şekilde affettiği - Petroviç ile birlikte Diod'da yaşamasına izin veriyordu. Keşiş Georg için, her türlü rakibine karşı üstün olduğunu göstermiş olmak yeterli idi. İsabella, nihayet Divân-ı Hümâyûn'a Martinuzzi'yi yanlışlıkla hain olarak suçladığını ve Macaristan'ın yine birlik ve beraberlik içinde yaşadığını ve geliştiğini yazacaktı . Ancak Keşiş Georg, Kral Ferdinand'dan gelecek düşmanlıklara karşı tedbir olarak Avusturya ile ilişkilerini sürdürmek zorunda idi. Anüaşma temeli yine aynı idi: Kraliçeye hak ettiği başlık parası ödenecekti ve Macaristan tacının mirasçısı küçük kral, Opole ve Ratibor Düklüğüne getirilecekti. Ayrıca ezeli rakibinin kızı Arşidüşes Yuan (Johanna) ile evlenmesi de gündeme geldi.

Her iki taraf bu konudaki antlaşmayı 18 Temmuz tarihinde imzaladı. Kraliçe, kendisi için son derece küçültücü bir durum arz eden bu antlaşmaya katılmaya karar verene kadar, antlaşmanın yapılmaması için elinden geleni yaptı, ama Weissenburg'da topladığı meclis, toplantıya gelmeyen genel yetkilinin haberi olmadan hiçbir karar almak istemedi. Toplantıya bir çavuş gönderilmişti. Çavuş, asilzâdelerden sultana, genç vasalına ve kraliçeye karşı bağlılık yemini ile verginin 50 bin altınının peşinat olarak ödenmesini istedi. Keşiş Georg'u her fırsatta Divân-ı Hümâyûn'a şikâyet eden Petroviç'ten, Beçe Kalesi'ni teslim etmesi istendi . Toplantıya katılan çavuş, ayrıca Kraliçenin yazılı olarak adına güvence vermesinden dolayı, Martinuzzi'nin 1550 yılında elinden alınan genel yetkili ünvanını tekrar geri alacağını ilan etti.

Kısa bir süre sonra Nagy-Enyed'de tekrar genel bir meclis toplandı ve toplantıya katılanlar yine herkesin hazır bulunacağı bir toplantının tertip edilmesini talep ettiler, ancak iki yıldır ödenmeyen verginin ödenmesini onayladılar. Son olarak, Keşiş Georg'un bazı Macar rakipleri ve birkaç Saksonyalı, Georg'un vatan haini ilan edilmesini talep ettiler ve bu talepleri onaylandı. Ama Martinuzzi'nin acilen topladığı birkaç birlikle Wardein'den Enyed'e doğru yola çıkması, rakiplerinin bu entrikalarını bozmaya yetti . Toplantıda kalan temsilcilerle verginin ödenmesi için gerekli tedbirleri aldı ve Sultan Süleyman ile güçlü Veziriazam Rüstem Paşa'ya sadakatini kanıdamak üzere, istanbul'a sayısız mektup gönderdi . 31 Mart'ta ise Kral Ferdinand'a, Erdel'in Türkler tarafından ilhak edilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ve "çocuğun" davasını kesin olarak terk etmek istediğini yazdı. Mektuplarında ayrıca Kral Ferdinand'ın Bathori ve Tokay'da bulunan ve hâlâ tereddüt eden ordu komutanlarından, tereddütte olan asilzâdeleri denetlemek üzere ülkeye derhal girmelerini talep etti.

Nihayet, İspanyol asıllı Gian-Battista Castaldo beklenen ağır süvari ve İspanyol piyadelerle birlikte gelerek, 1 Haziran'da Klausenburg (Koloszvar) önlerine vardı. Petroviç, kendi adamları ve Kraliçenin kendi tarafına çekmeye başardığı Logoş'ın cesur Romenleri ile derhal sınıra doğru harekete geçti. Logoş'ın adamları, daha önce imtiyazlarını ortadan kaldırmak istediği için Tımışvar Dükü Petroviç'e karşı düşmanlıklarından Karansebes'teki soydaşları ve komşuları ile birlikte Kral Ferdinand'ın birliklerine destek vermeyi taahhüt etmişlerdi. Çanad'ın kuşatması Petroviç'in yeterince zamanını aldı ve uzun süren bir kuşatmadan sonra VVeissenburg'u işgal eden Castaldo'nun birliklerinin yaklaşmasından dolayı geri çekilmek zorunda kaldı. İsabella, güçlü olanların karşısında sinmek zorunda kaldı. Koloszvar meclisinde (Ağustos) oğlunun tahttan feragat ettiğini merasimle ilan ettikten sonra, Silezya'da vaat edilen mülklerin kendisine devredilmesini bekleyerek, Kosice'ye geçti.

Bu gelişmeler karşısında Türklerin müdahalesi zorunlu olmuştu. Divân-ı Hümâyûn'da bu sefer Keşiş Georg'a karşı herhangi bir beyanda bulunulmadı ve Petroviç'e onun yerine genel yetkili ünvanı da verilmedi, ama Rumeli Beylerbeyi Sokollu Mehmed Paşa'ya, iki Romen Prensi'ne - Stefan, Haziran ayında İstanbul'da Müslümanlığa geçen kardeşinin yerine geçmişti - ayrıca serhad beylerine, Sırp sınırlarındaki serdarlara, Budin Beylerbeyi'ne, Niğbolu ve Vidin sancakbeylerine, Kırım ve Dobruca Tatarlarına, Keşiş Georg'a ve Dük Petroviç'e Almanları ülkeden çıkartma emri gönderildi . Ayrıca veziriazama büyük bir sefere hazır olması yönünde bir emir verildiği de söylenenler arasındadır.

Almanların İstanbul'daki temsilcisi Malvezzi, tutuklandı140, zira tertiplenen bu seferin hedefi ne Martinuzzi'nin mektuplarında "sadık köleler" olarak tabir edilen Erdelliler, ne de Temmuz ayında işgalcilerle henüz bir antlaşmaya varmamış olan Petroviç değil, sadece Kral Ferdinand'dı. Ferdinand'ın birliklerinin Tisa Nehri'nin diğer kıyısına yerleşmelerini önlemek için özellikle beylerin ve vasal prenslerin Hristiyan ve Türk birlikleri kullanılıyordu. Bu yeni savaşın sebebi, Keşiş Georg'un entrikaları ve Kral Ferdinand'ın Divân-ı Hümâyûn tarafından iyi bilinen hırsı ile toprağa doymazlığı idi. Sultan Süleyman, Keşiş Georg'a ancak 20 Temmuz'da ilk ihtarı gönderdi. Bu ihtarda, kraliçeyi ülkeden çıkartmaya çalışan herkesin, taraftarları ile birlikte Osmanlı kılıcı altında can vereceğinden bahsediliyordu.

Rumeli Beylerbeyi bu dönemde Belgrad'daydı. Ferdinand'ın Macaristan'daki ordu komutanı Andreas Bathori, Petroviç'in aralarında Lippa, Solimos, Beçe, Beçkerek, Tımışvar (Ağustos) gibi kalelerin de bulunduğu kalelerin bir çoğunu işgal etmiş ve Lippa'ya yerleşmişti. Yaklaşmakta olan Türklere karşı duyulan korku, Kraliçeye eşlik etmek isteyen Petroviç ile yapılan görüşmeleri hızlandırmıştı. Sokollu Mehmed Paşa, Petervaradin'de Tuna Nehri'ni geçtiğinde, hedefi henüz açık değildi. Keşiş Georg'a, tehditlerin de görüldüğü bir yazı gönderdi ve 30 sancakbeyi, 8 bin yeniçeri ve sayısız akıncılarla birlikte gelmekte olduğunu ve Mehmed Rareş komutasındaki ikinci bir ordunun, Boğdan ve Eflak geçitlerini geçerek, Hermannstadt'a (Nagyszeben) doğru hareket etmekte olduğunu bildirdi. Her iki ordunun birleşme yeri olarak Tisa Nehri kenarındaki Segedin'i gösteriyordu.

Martinuzzi, aynı dönemde huzur içinde Erdel'deki ikameti Alwincz'de bulunuyordu ve Castaldo'nun gücüne değil de kendi gücüne güvenerek, ülkenin yeni efendisinin genel yetkilisi olarak hareket ediyordu. Hatta Türklerin, ülkeye gelen Almanlann sadece genç kralın kısa bir süre sonra Kosice'de yapılacak düğününe katılmak üzere geldiklerine inanacaklarını düşünmek gibi bir gaflete düştü. Sokollu Mehmed Paşa'nın, eskiden Petroviç'e ait bölgelere girmek üzere Tisa Nehri'ne doğru hareket etmesi ve tamamen özgür olacaklarını vaat ederek, gerek Tımışvar etrafındaki Sırpları, gerekse Logoş'ın ve Karansebes'in Romenlerini kendi tarafına çekmesi de Georg'da bir rahatsızlık uyandırmıyordu. Onun için Hermannstadt'ta toplanan meclisin Erdel'deki şehirlerin korunması için gerekli tedbirleri almış olması yeterli idi .

Rumeli Beylerbeyi Sokollu Mehmed Paşa, dört gün süren bir kuşatmadan sonra Tisa Nehri'nin sağ kıyısında bulunan ve Erdel'in daha 1550 yılında istediği Beçe Şehri'ni aldı. Beçkerek'in akıbeti de farklı olmadı. Her iki kalede Macar müdafaa kıtalarının, Almanlar için kendilerini kurban etmeye niyeti yoktu. Çanad, hiçbir direnç göstermeden teslim edildi ve diğer kaleler de aynı şekilde birer birer gönüllü olarak teslim oluyordu. İran asıllı Ulama Paşa, 5 bin Türk ile Lippa'ya girdi. Tımışvar, kendini daha iyi savunuyordu: Komutanlar Stefan Losonczy'nin enerjisi, aralarında İspanyolların da bulunduğu müdafaa kıtalarını teşvik ediyordu. Sokollu Mehmed Paşa, tamamen kendi gücüne güvenmek zorunda idi, zira Budin'deki Paşa - Budin'de artık yaşlı Kasım Paşa'nın yerine geçen Arnavut devşirme, sert mizaçlı Hadım Ali Paşa hüküm sürüyordu - son anda yardıma geldi ve Romen prensler, harekete geçmeden önce hadiselerin gidişatını beklemek
istemişlerdi.

Kral Ferdinand'ın kendi ordusunu ateşe atmaya niyeti yoktu; aksine Sultan Süleyman ile her türlü çatışmadan kaçmak için önce her yolu denedi. Yapabileceği herşeyi, Castaldo'yu göndermekle yapmış olduğuna inanıyordu.

Martinuzzi'den sürekli olarak para ve Rumeli Beylerbeyi'ne karşı bir sefer düzenlemesini talep ediyordu. Georg ise Kraldan aynı şeyleri bekliyordu ve taraflardan hiçbiri diğerini bir türlü ikna edemiyordu. Georg, diğer taraftan Türkleri "yüzünün ak" olduğu ve sözlerinin doğru olduğu hususunda ikna etmek için elinden geleni yapıyordu. Almanların, kalelerine girmesine izin veren Petroviç, tek suçlu olarak gösterildi ve Rumeli Beylerbeyi Sokollu Mehmed Paşa'nın 2 Ekim tarihli mektubunda yazdığı gibi, taşlanması düşünülüyordu.

Ekim ayının ortalarında, Sokollu Mehmed Paşa, kışı geçirmek üzere Belgrad'a doğru hareket etmeye karar verdi. Bu emrin sultandan geldiğini söylüyordu.

Martinuzzi, hadiselere zahmetsiz müdahaleler ile, Hristiyanlık için mücadele eden papa vekili ünvanımn namusunu kurtarma zamanının geldiğine inanıyordu, zira Şarlken, kırmızı kardinal başlığını almasını sağlamıştı. Emri altına girmeden Castaldo ile birleşti ve Demirkapıyı geçerek, Türkler tarafından savunulan Banat'a doğru yol aldı. Andreas Bathori, daha önce Lippa'ya saldırmıştı bile. Güçlerini birleştirip, şehri kuşatma altına aldılar ve nihayet ele geçirebildiler. Şehri savunanlardan çoğu, bu esnada hayatlarını kaybettiler. Kale, savunmaya devam etti. Karargâhta daha çok seyirci olarak duran Keşiş Georg, aracı olarak hareket etmeye başladı ve onun sayesinde Rumeli Beylerbeyi, kalan askerleri ile birlikte onurlu bir biçimde
Lippa'yı terk edebildi. Georg, beylerbeyine ayrıca değerli hediyeler de verdi.

Çanad, Mako ve diğer kaleler de Sokollu Mehmed Paşa tarafından terk edildiğinden, Georg için savaş sona ermişti. Beçe ve Beçkerek'i daha barışçıl yollarla geri almayı umuyordu . Kralın tavsiyesine uyup, tıpkı daha önce Matyas (Matthias) Hunyadi'nin Böğürdelen'e karşı yaptığı gibi, kış aylarında bir sefer düzenlemek, ona göre değildi. Bu yüzden Almanların gözünde bir hain hâline geldi. Castaldo'ya, artık istenmeyen ve fazla bağımsız hareket eden Erdel valisi Georg'tan uygun bir zamanda kurtulma emri verildi.

Generalin emri ile kralın askerleri tarafından hunharca öldürüldüğünde, Georg yine Alwincz Kalesi'nde idi (17 Aralık):

"Tanrı onu yanına çok erken aldı", diye yazacaktı Castaldo daha sonra gayet duygusuz bir biçimde . Ancak asıl üzüldüğü şey, Georg'a ait hazinenin "küçük bir hiç" çıkmış olması idi. Yaşlı bir adam, bir kardinal, gerçek dosduktan dolayı olsun olmasın, Avusturya'nın nüfusu yüksek, canlı bir eyalet sahibi olmasını sağlayan böylesine bir adama karşı işlenen bu cinayetle sadece tıpkı Gritti gibi bir adam katledilmiş olmakla kalmayıp, genç Zapolya'nın er veya geç geri dönüşü için zemin hazırlanmış oldu.

8 Aralık'ta Belgrad'da bulunan Rumeli Beylerbeyi, daha da geri çekildi. Böylece 1552 yılının Mart ayında, Castaldo Erdel'deki şehirlerin ve Varad'ın kuşatması ile meşgulken, zapturapta gelmez binlerce Hayduk, Segedin'i ele geçirmeyi başardılar. Ama kısa bir süre sonra Semiz Ali Paşa Budin'deki yeniçeriler ve Sırplarla gelerek, intikam aldı . Dönüş yolunda, içerdekilerin ihanetine uğrayan Vesprem Şehri'ni de ele geçirdi .

Bunlar, daha büyük hadiselerin sadece başlangıcı idi. Yürüttüğü kurnaz ve iki taraflı politikası ile birçok Hristiyan'ın kanının akmasını ve topraklarının tahrip edilmesini önlemeyi başaran kurnaz Georg, artık hayatta değildi. Sultan Süleyman'ın bu dönemde asıl ilgisi hâlâ İran meselesinde idi. Ama her padişahın asli görevlerinden biri, bir kez fethedilen toprakları düşmanlara bırakmamak ve yasallarım korumaktı. Banat'ın tekrar geri alınması gerekiyordu ve Kraliçe İsabella ile oğlu birinci Zapolya'nın mirasını devam ettirmek zorundaydılar. Bir önceki yıl gerçekleşen hadiselerden dolayı Osmanlılar için bu kurtarma operasyonu kaçamayacakları siyasi bir gereklilik hâline gelmişti.

Yaz aylarının başında Tımışvar'a doğru yola çıkan ordunun seraskerliği Vezir Kara Ahmed Paşa, Budin Beylerbeyi Hadım Ali Paşa, Lippa'yı kaybetmesine rağmen Sultan Süleyman tarafından affedilen Sokollu Mehmed Paşa ve Silistre Sancakbeyi Mehmed Rareş'e verildi. Tuna Nehri'nde ise büyük bir donanma belirdi. Haziran ayının sonlarında Türk ordusunun öncüleri, savunmasını Stefan Losonczy'nin bizzat üsdendiği Tımışvar önlerine geldiler.

Losonczy'nin emri altında, farklı ülkelerden gelen bin kadar asker vardı: İspanyollar, Almanlar, Bohemyalılar, hatta Macarlar. Burada bulunan iki kalenin de savunma durumu iyi idi. Kral Ferdinand'ın Erdel'deki birliklerinden yardım beklemek mümkün değildi, zira orada bulunan "Almanların" arasında öyle bir karmaşa hakimdi ki, parasını alamamış ücretli askerler hastalığından dolayı henüz başlarına geçememiş olan yeni voyvoda Andreas Bathori'nin yokluğunda bir taraftan Koloszvar'u kuşatırken, diğer tarafta YVeissenburg'u ateşe veriyor ve Hermannstadt'a saldırıyorlardı. Romen köylüler, evlerini barklarını etrafta dolanan bu eşkıyalara karşı korumak için ormanlarda toplanıyorlardı. Bu sebeple, ülkenin Türklere karşı kullanılması mümkün değildi, zira organize olmuş her birlik öncelikle ülkedeki baskıcılara ve kan emicilere karşı ayaklanırdı! Erdelliler, Castaldo'nun düşmanını açık alanda karşılama planlarına gülüyorlardı. Kısa bir süre önce Macaristan'ın asil ailelerinden birinin kızı ile evlenen Boğdanlı Stefan ise Ojuts Geçidi'nin diğer tarafına gelmiş ve Tartlau Şehri'ni ele geçirmişti. Haziran ayında, geçtiği her yeri tahrip ederek Braşov'a kadar ilerledi. Güney sınırında Eflak Prensi Erdel'deki karargâhından yola çıkmak için bir işaret bekliyordu.

Castaldo, 21 Ağustos'ta çaresizlik içinde şöyle yazacaktı:

"Çatışma sırasında ölmeyi umut ediyordum, ama boşuna. Tüm gücü emilmiş toprak bizi artık istemiyor" .

Tımışvar, böylece büyük bir direnç göstermesine rağmen Türkler tarafından topa tutulmaya başlandıktan 32 gün sonra, komşu YVardein'den hiçbir yardım alamadan düştü. Lasonczy, 30 Temmuz'da bu önemli kaleyi teslim etmek zorunda kaldı. Türkler, özgürlüğünü ve hayatını bağışlayacaklarını vaat etmişlerdi, ama Türkler kaleden çıkanlar arasında köle olarak alabilecekleri kişileri seçerken, çatışmayı tekrar başlattılar ve Lasonczy anında hayatını kaybetti. Kalanların da cesaretini kırmak için başı bir mızrağın ucuna geçirildi. Birkaç gün sonra İspanyol Aldana da komuta ettiği Lippa'yı Türklere teslim etti. Solimos Kalesi de teslim oldu ve 40 bin kadar atlı gönderebilecek güçte olan Logoş ve Karansebes'in Romenleri, yılda 3 bin altın ödemeyi vaat ederek, vezirle antlaşmaya vardılar .

Hadiseler Temmuz ayına kadar bu şeklide gelişti. Türklerin bir araya getirdiği gücün bu başarılarla yetinmeyeceği açıktı ve kısa bir süre sonra Eğri Kalesi yönünde Dregely Kalesi ele geçirildi. Macaristan'ı savunmayı kendine görev edinen Kral Ferdinand ancak o zaman muzaffer düşmana karşı silahla çıkılması gerektiğini hatırladı. İtalyanlar ve Hayduklar arasından ucuza mal oldukları kadar değersiz de olan savaşçılar topladı ve bu ordu, iki bölüm hâlinde biri Leva'da, biri Fülek'te olmak üzere karargâh kurdu. Budin'de hüküm süren Ali Paşa ile açık bir muharebeye girildi. Hadım Ali Paşa, 12 bin asker ve 14 topla Matthias Teuffel'iı?05 komutası altındaki 9 bin kişilik Alman ordusuna saldırdı ve Hristiyanlar, büyük bir mağlubiyet aldılar. Alınan esirler arasında, daha sonra İstanbul'da idam edilecek Alman komutan Teuffel ve özgürlüğünü satın almasına izin verilecek olan Sforza da vardı .

Bu büyük başarıdan sonra Hadım Ali Paşa, kuşatmasına bizzat başladığı Solnuk Kalesi'nin surları altında tekrar Vezir Kara Ahmed Paşa ile birleşti. Kalenin müdafaa kıtaları, bu kadar güçlü bir düşmana direnme cesareti gösteremedi. Gerek güçlü surları, gerekse konumu sebebiyle çok önemli bir yer tutan kalenin komutanı Laurentius Nyary, kaleyi teslim etmek zorunda kaldı.

Havaların henüz sıcak olması, Türklerin ünlü hümanist Nikolas Olah'ın yaşadığı piskopos şehri Eğri üzerine yürümelerine izin verdi. 11 Eylül'de, herşeye hazırlıklı olan bu önemli şehrin kuşatmasına başlandı. Birinci taarruz, kalenin müdafaa kıtalarının cesareti ve komutan Stefan Dobon'un savunmadaki mahareti sebebiyle başarısız oldu. Bir ay sonra yapılan ikinci taarruz da başarı getirmedi. Nihayet kış karargâhlarına çekilme zamanı geldi ve 18 Ekim'de kuşatmaya son verildi. Kısa bir süre içinde Hristiyan dünyasında duyulan ve övgü ile bahsedilen bu savunma , sadece Macarlardan oluşan garnizon sayesinde başarılmıştı. Kral Ferdinand her zamanki gibi bu uyruklarını da gerek cesaretsizliği, gerekse yeteneksizliği sebebiyle utanılacak bir şekilde yarı yolda bırakmıştı.

Daha 1552 yılının yaz aylarında bir Osmanlı çavuşu ve Eflak Prensi Mircea Ciobanul Saksonyalılara ve bunlar aracılığıyla diğer Erdellilere vergi ödemeleri, Macar kökenli yeni bir voyvoda seçmeleri ve Sultan Süleyman'ın Alman hakimiyetine kesinlikle izin vermeyeceği için genç kralı tekrar geri getirmeleri yönünde bir talimat göndermişti. Szaszebes'te toplanan asilzâdeler ve şehrin toplum kesimlerinin temsilcileri, diğer talimatları kabul edip, Osmanlı Sultanı tarafından genel yetkili olarak atanan Georg'un Kral Ferdinand'a ettiği bağlılık yeminine sadık kalmak zorunda olduklarını beyan ederek, bu emirleri aşmaya çalıştılar . Ayrıca tüm alçakgönüllülükleri ile yakın zamanda Erdel'in Türkler tarafından ele geçirilen "dış kısımlarının" tekrar geri verilmesi için ricada bulundular. Aynı zamanda Castaldo'nun tüm itirazlarına rağmen, karargâhlarını bozdular .

Sultan Süleyman, hiçbir itiraza kulak asmamaya ve Almanları Erdel'den uzaklaştırıp, düşmanı tarafından esir alınan ve kaçırılan küçük "Kral Stefan" ile onun sadık vasalının dul eşi olan annesini Koloszvar'da tekrar iktidara getirmeye kesin kararlıydı.

1 Mart 1553 tarihinde Piskopos Verancsics önce Budin'e gelerek bir ateşkes antlaşması sağladı ve daha sonra Franz Zay ile birlikte İstanbul'a giderek, Kral Ferdinand'ın para harcamak ve asker göndermek zorunda kalmadan elinde tutmak istediği ve müttefik Türk ordularına karşı korumakta yetersiz olduğunu kanıtladığı toprakların hükümdarı olarak tanınmasını talep ederek, imkânsızı başarmaya çalıştı. Dostluklarını her fırsatta değerli elbiseler ve paralarla gösteren Almanlara çok da düşmanca duygular beslemeyen Veziriazam Rüstem Paşa, elçilere Erdel meselesine hiç değinmemeleri ve Macaristan için ateşkes ile yetinmeleri yönünde tavsiyelerde bulundu. Bu yüzden elçiler de sadece Sultan Süleyman'ın takdir edeceği bir banşa razı olduklarını beyan ettiler . Hatta Erdel meselesine değinme yasağı, başlangıçta kendilerine resmen bildirilmişti.

İranlılara karşı savaşmak üzere Anadolu'ya geçmek zorunda olan Sultan Süleyman sadece 15 bin altın vergi ödemelerini şart koştu ve 29 Ağustos'ta bir belge imzalandı. Ama Macar elçiler, daha sonra taleplerinin diğer kısmını da kabul ettirebilmek umuduyla vezirin talimatı ile Divân-ı Hümâyûn'da kaldılar. Rüstem Paşa'ya, Kral Ferdinand'ın Macaristan topraklarındaki miras hakkı saklı kalmak üzere, "çocuk" kralın sadece ömrü yettiğince asıl Erdel topraklarma sahip olması hâlinde Ferdinand'ın bu süre içinde haklarından feragat edebileceğini de bildirmişlerdi . Malvezzi, Ferdinand'a barış şartlarını bildirmek üzere Avusturya'ya tek başına döndü.

Aynı dönem içerisinde küçük kralın taraftarları da tekrar hareketlenmeye başladılar. En büyük rakibi ortadan kalkan Petroviç, kendisine henüz tam olarak Türkleşmemiş Tımışvar yerine Marmaros bölgesindeki Munkacs şehri verilmiş olmasına rağmen, tekrar siyaset sahnesinde belirdi. Divân-ı Hümâyûn'a bir yazı gönderdi, sadık Sırplarını silaha çağırdı, daha yeni yapılan ateşkes antlaşmasına rağmen Macaristan'da Alman hakimiyetine karşı yazılar dağıtan Budin Beylerbeyi Semiz Ali Paşa'yı kendi tarafına çekmeyi başardı ve 1552 yılında Lehistan'dan Stefan'a karşı hakkını savunmak üzere ülkeye gelen Boğdan Prensi Aleksandru Lapuşneanu'yu Sekler'in topraklarından geçirerek, Rodna ve Naszod'da eskiden ülkesinin topraklarına dahil olan bölgelere getirdi. Petroviç ayrıca Demirkapı'nın batısından Erdel'e saldırmak üzere hazırlıklar yapıyordu . Erdel, daha önceki gibi Castaldo ve Bathori gibi komutanların elinde olsa idi, Asya'daki savaşlarla meşgul olan Sultan Süleyman'dan destek alabileceğinden umudunu kesmiş olmasına rağmen, Erdel'de gerçekten de ikinci bir kez kargaşa çıkarmayı başarabilirdi. Ama Eğri Şehri'nin savunucusu Stefan Dobo ve Franz Kendy gibi iki komutanla Erdel artık çok daha güçlü bir savunmaya sahipti . Dobo ve Kendy ayrıca Seklerin Zaploya'ya karşı gösterdikleri değişmez sadakatlerini da değiştirmeyi başarmışlardıjRçDivân-ı Hümâyûn ise "Kral Stefan'ın" bir çavuş aracılığıyla tekrar tahta getirilmesini emretmekle yetindi .

Kral Ferdinand, bu senenin sonunda artık tamamen kendi hakimiyeti altında olan Erdel'i bundan sonra da elinde tutabileceğini umuyordu ve Divân-ı Hümâyûn'da ki elçilerine bu yönde yazılar gönderiyordu. Hatta, kendisini Sultan Süleyman Asya'daki savaşını henüz bitirmediği için, ödeneceği vaat edilen vergiyi sultanın vereceği kesin cevaba kadar erteleyebilecek kadar güçlü hissediyordu. Beş yıllık barışın tasdiknâmesini İstanbul'a götürmekle görevlendirilen Malvezzi'ye seyahatini yarıda kesme emri verildi. Bu seyahat bir daha hiç gerçekleşmeyecekti.

Bosna'da ve yeni Budin Sancağı'ndaki Türkler, bunun üzerine kendilerini komşu kalelere saldırmakta haklı görüyorlardı ve İstanbul'dan muhtemelen bu yönde talimat almışlardı. Eylül ayında Türkler Szecseny önlerinde belirdiler ve kısa süren bir kuşatmadan sonra kale ellerine düştü. Kral Ferdinand her zamanki gibi onlan kendi kaderlerine terk etmişti ve yine herşeyi yerel savunmaya bırakmıştı. Baskı altındaki müdafaa kıtasına yardıma koşmaya çalışan Franz Bebek geri püskürtüldü. Salgo190 Kalesi de aynı akıbete uğradı. Palota, ateşler içinde kaldı. Alman birliklerine bağlı Hayduklar Türk topraklarına kadar girdiler, ama Türk beylerinin, özellikle de Ulama Paşa'nın girdiği Varadin bölgesindeki Hristiyan komşularına verdikleri zararlar çok daha büyüktü.

Yine de Erdel'de beklenen savaş çıkmadı . Kraliçe İsabella, kısa bir süre önce Ferdinand'ın kız kardeşi ile evlenen, kardeşi Leh Kralı onu ikna etmeye çalışmasına rağmen, sadece 1552 yılında kendi isteği dışında imzalanan feragat belgesine itiraz ediyordu. Gerçek kralın elçileri, 1554 yılının Ocak ayında Sultan Süleyman'a Divân-ı Hümâyûn tarafından istenen teminadarı teslim etmek üzere sultanın yanına, Asya'ya gitmişlerdi . Voyvodalar ve YVeissenburg'un yeni piskoposu istanbul'a bir elçilik heyeti göndererek genç Zapolya'nın Türklerin yardımı ile zorla tekrar tahta getirilmesini engellemeye çalışıyor gibi görünseler de aslında Macar olarak çok fazla sempati duymadıkları Alman Kralı'nın menfaatleri için çalışmıyorlardı. Aksine tek istekleri neredeyse bağımsız konumlarını korumaktı. Ne de olsa son yabancı askerler de ülkeyi terk etmişti.

Boğdan Prensi Aleksandru, Eflak Prensi Mircea ve Mart ayında Bükreş ateşe verildikten sonra Türklerin yardımı ile 19o4nun yerine geçen, büyük Radul'un oğlu, yumuşak başlı Petraşku ile komşuluk ilişkileri pek iyi sayılmazdı. Aleksandru, "voyvoda olan köpeklerden" bahsediyordu ve siyasetlerini değiştirmelerini öneriyordu, ama tabii ki boşuna. Yine de İsabella lehine silahlı bir müdahale yapılmadı. "Özerk" olan Logoş ve Karansebes bölgelerinin sözde sancakbeyi olarak görev yapan Petroviç bile önceki gibi müdahale etme cesaretini göstermiyordu. Aynca taht varisi Radu İlie'nin Boğdan'a yapması beklenen saldırı, Petroviç'in cesaretinin kırılmasına katkıda bulunmuştu.

Kasım ayının sonlarına doğru, Macaristan'daki kaleler ele geçirildikten sonra Kral Ferdinand, elçisi Malvezzi'nin yerine Sultan Süleyman'ın yanına elçi olarak âlim ve zeki bir şahsiyet olan Flaman Augerius von Busbecq'i gönderdi. Ferdinand'ın amacı, Busbecq'in diplomasi alanındaki becerisi sayesinde Erdel'de ve Tisa Nehri'ne kadar olan komşu bölgelerde 25 bin altın vergi karşılığında hükümdarlığının nihayet tanınmasını
kabul ettirmekti.

Sultan Süleyman kış boyunca, hatta 1555 yılının bahar aylarına kadar Anadolu'da kaldı. Bu yüzden Avusturyalı elçiler Sultan Süleyman'ın nihai kararını almak için Amasya'ya gitmek zorunda kaldılar. Oldukça iyi karşılandılar ve Sultan Süleyman'ın ağzından bizzat "Güzel, güzel" sözlerini duydular. Ama güçlü sultan 10 Receb'de "Beç Kralına" yazdığı mektupta Osmanlıların Erdel konusundaki siyasi görüşünü bir kez daha açıkça vurguluyordu: Burası "Osmanlı İmparatorluğu'nun keskin kılıcı ile fethedilen bir toprak" idi ve her iki Zapolya'ya bu topraklar sadece buradan "ekmek yemeleri" için verilmişti. Bu yüzden hiç kimse Osmanlı İmparatorluğu'nun kılıçla kazandığı bu topraklarda hiçbir hak iddia edemezdi. Bu mektupta "itaat etmeyen" şahtan, zayıflıklarından, beceriksizliklerinden ve şaha verilen cezadan bahsederek, Kral Ferdinand'a gerektiğinde diğer düşmanlarına karşı da aynı şekilde davranabileceğini dolaylı olarak anlattı. Busbecq, Temmuz ayında bu mektupla birlikte kralına geri dönmek zorunda kaldı.

Petroviç ve Kraliçe İsabella, aynı sıralarda daha önceki yardım taleplerini bu sefer daha ısrarcı bir biçimde tekrarlıyorlardı, zira Silezya'daki dukalıklar sürgündeki kral ailesinin geçimi için gittikçe daha az para veriyordu. Ferdinand'ın elçileri sultanın ağzından tam da "Güzel, güzel" sözlerini işittikleri günlerde, Amasya'dan sultanın emri ile Macaristan'ın gerçek kralı ve sultanın kulu Stefan'a sınır kalesi Zanok'ta mutlaka gelecek olan Türk yardımını beklemesi yönünde bir talimat gönderildi .

Avusturya'nın elçileri banş yerine sadece ateşkesin uzatılması ile geri dönünce Macar sancakbeyleri tekrar Ferdinand'ın topraklarına saldırmaya başladılar. Sultan Süleyman'ın dönüşünden sonra yerini yine barışçıl siyasetine devam edecek olan Rüstem Paşa'ya bırakmak zorunda kalan yeni Veziriazam Kara Ahmed Paşa'nın bu düşmanlıkları körüklediği anlatılmaktadır. Varad Piskoposu, yakınında bulunan bir Türk kalesine saldırarak, barışın bozulmasına vesile olmuştu. Kısa bir süre sonra Budin'deki paşa Babuca (Babocsa), Kapuşvar (Kaposvar) ve Korotna'yı ele geçirdi . Busbecq, bu arada hükümdarının Erdel'i işgali ile ilgili olağan mazeretlerin yanı sıra Macar sınır bölgelerindeki sancakbeylerinin bu fetihleri hakkında şikâyetlerini de iletti.

Kral Ferdinand, üzerinde hak iddia ettiği Erdel konusu hakkında kararını bildirmek için bir iki yıl mühlet istediğinden, Sultan Süleyman'ın serhad boylarındaki tüm beylerine ve vasallarına "Kral Stefan'ın" tekrar tahta getirilmesi için yapılacak bir savaşa hazır olmaları yönünde bir emir vermiş olması hiç de şaşırtıcı değildir. Avusturya elçileri Verancsics ve Zay'a kısa ve öz bir cevap verildi: Evet, ya da Hayır diyebilirlerdi, ama hükümdarlarına "Erdel'deki bir ağacın tek bir yaprağı" bile bırakılmayacaktı . Sultan Süleyman aksine Macaristan'a yapılacak son bir seferi, hükümdarlığında ve hayatında ulaşabileceği en yüksek noktalardan biri olarak görüyordu .

Türklerin önceleri savaşı tekrar başlatmak için ciddi bir niyetleri yoktu, zira ordu İran'a yapılan seferden dolayı çok yorgundu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerinde ciddi erzak sıkıntıları yaşanıyordu . Ama Busbecq, Kral Ferdinand'ın kabul edilmesi imkânsız cevabını getirdiğinde bir sonraki baharda yapılacak bir sefer için her yere gerekli emirler gönderildi. Bu seferin hedefi, ikinci Zapolya'nın tekrar cülusunu sağlamaktı.

Erdel asilzâdeleri ve toplum kesimleri, kendisi için üstlenmeye hiç de niyetli olmadıkları, kan ve para akıtmadan, Ferdinand'ın artık hükümdarları olarak kalamayacağını anlamışlardı. Öfkeli Seklerin bölgesinde bulunan Maros-Vasarhely'de toplanan meclis, her iki voyvodanın da yokluğunda Stefan Dobo'nun düşmanı Melchior Balassa'yı Macaristan kara birliklerinin başına getirdi . Kral Ferdinand, açıkça herhangi bir yardımda bulanamayacağını beyan ettiğinde, asilzâdeler yeni yılda Szaszsebes'te tekrar toplanarak, "Stefan" olarak anılan küçük Kral Yanoş Sigismund Zapolya'yı ülkeye getirmeye ve Petroviç'i vekili olarak kabul etmeye karar verdiler.

Kısa bir süre sonra Martinuzzi'nin kalesi Szamosjuvar'a kapanan Dobo'nun paralı askerleri her yeri talan ederek, akına çıkarken ve Romen köylüler kendilerini savunmak için bir araya toplandı ve Türklerin gelmesi beklenirken, Balassa Piskoposu tarafından savunulan Weissenburg'u ele geçirdi. Mart ayında, Munkacs Dükü ünvanını taşımaya devam eden Petroviç Demirkapı'dan geçerek, Deva ve Szaszsebes'e saldırdı. Bir yıl önce, Petroviç'i harekete geçiremeden buraya saldırmış olan Boyar İoan Motoc komutasındaki 8 bin Boğdanlı ve güçlü Socol komutasındaki sayısız Eflak aynı anda sınırı geçtiler. Boğdanlılar VVeissenburg'un fethi sırasında görev yaparken, Eflaklı atlılar Szamojuvar'ın kuşatmasında görev aldılar . Varad ve Hust saldırıya uğradılar ve Ferdinand, bu mücadeleyi kaybettiğini anlayarak İstanbul'daki elçilerine savaşın asıl sebebi olarak gösterilen Erdel'in kaybını kullanarak, en azından Varad, Göle (Gyula) ve Kosice'yi kurtarmak için bir barış antlaşmasına varmaları yönünde tavsiyede bulundu. Gerektiğinde 50 bin altın ödemeyi bile kabul edebilecekler, hatta süresiz bir barış için 100 bin altın bile teklif edebileceklerdi .

Asilzâdeler ve toplum kesiminin temsilcileri, ancak Temmuz ayında Kraliçelerine saygı gösterisinde bulunmak üzere Lehistan'a geldiler. Romen prensleri, sayısız atlı ile birlikte, mümkün oldukça esirgemeye çalıştıkları ülkenin kuzeyine kadar vardılar ve kesintisiz bir ay süren bir seyahatten sonra Kraliçe İsabella artık onbeş yaşına gelmiş oğlu "Stefan" Yanoş Sigismund ile Koloszvar'a vardı.

Bu sırada Budin'de paşalığa getirilen Ali Paşa, Alman bölgelerine akın etti ve 21 Mayıs'tan 22 Temmuz'a kadar kendi emri altındaki güçleri, Bosna ve Osmanlılara ait Dalmaçya'daki güçlerle birleştirerek güçlü Zigetvar Kalesi'ni kuşattı. Çok önemli bir yere sahip olan bu kaleyi kralları adına ellerinde tutmak için gerek Palatin Thomas Nadasdy, gerekse Hırvat Banı Nikolas Zriny ve sınır boylarındaki tüm komutanlar Graz'dan getirtilen toplarla birlikte Babuca'ya saldırdılar (19 Temmuz). 23 Temmuz'da Babuca Kalesi'nin surları altında derhal buraya gelen Ali Paşa ile çatışma başladı. Ancak, çoğunluğu Hristiyanlardan oluşan 10 bin askere karşı bir zafer kazanamadı ve 31 Temmuz'da Zigetvar Kalesi'ne karşı başlatılan düşman harekâtı böylece sona erdirildi . Savaş, artık iyice yayılmış ve çok daha büyük bir önem kazanmıştı. Ferdinand ise savaşa katılmasa da en büyük oğlu, bu şartlar altında ahlaki açıdan bu savaşa bizzat katılma zorunluluğunu duydu. Yanında birkaç bin askerden oluşan elit birlikleri ile Kanije'ye geldi ve Sforza Pallavicini'yi sınıf1 boylarında yapılan savaşların kıdemlisi olarak, daha sonra bir tesadüfün yardımı ile ele geçirilen Korotna üzerine gönderdi. Türkler, Babuca'yı terk ettiler. Ali Paşa da yoluna çıkmadı, aksine Tolna'da Bosna Paşası'm boşuna bekledikten sonra Peçuy'a geri döndü.

Ancak Rumeli Beylerbeyi, Budin'deki kuvvetlerle birleşmek için bizzat gelip, Bosna'daki akıncılar Babuca'ya kadar ilerlediklerinde, Ferdinand'ın Mur Nehri'nin diğer kıyısında bulunan oğlu çekilmek zorunda kaldı. Zriny Slovenya'ya ve Palatin Thomas Kanije'ye doğru hareket ederken, Ferdinand'ın diğer komutanları Kosice ve Varad'ı başarılı bir şekilde savunuyorlardı. Erzak kıtlığı ve ilerleyen mevsim, Türklerin de savaşa ara vermelerine sebep oldu . Bahar geldiğinde ise önce Eğri Beyi'nin birlikleri Tata Kalesi'ni ele geçirdiler. Türk öncülerinin düzensiz birlikleri Kosice'ye kadar tüm bölgeye korku saldılar. İstanbul'da iktidarın kendisine verilmesini talep eden ve yeni bir Martinuzzi olacakmış gibi görünen yeni "sancakbeyi" Bebek, cinayete kurban gitti. Önceki voyvoda Franz Kendy de aynı akıbete uğradı. Dobo, zaten uzun zamandan beri umutsuz bir kaçaktı. Leh dostları, sevgilileri ve birkaç entrikacı, Petroviç'i Kraliçenin yakınından uzaklaştırmayı başardılar ve Petroviç kısa bir süre sonra Ekim ayında hayata veda etti. Hükümet işleri bunun üzerine Balassa'ya verildi ve tüm bu değişiklikler Erdel ile ilgili bütün karışıklıkları çözdü. 1560 yılında Kraliçe İsabella ölünce, oğlu yeni ve daha enerjik bir siyaset yürütmeye başladı.

Sultan Süleyman, yeni bir savaş istemiyordu ve Macar sınırlarının savunmasını Budin'in yeni paşası Mehmed Yahya Paşa'ya bıraktı. Ferdinand'ın elçileri, Divân-ı Hümâyûn'dan tehlike arz eden Sziget'in surlarının yıkılmasını talep ederken, belirli bir cevap üzerinde ısrar etmelerine ve Eğri, Palota ve Estergon'un kendilerine verilmesini talep etmelerine rağmen, 1557 yılında çok iyi karşılandılar. Ağustos ayında Verancsics ve Zay, Sultan Süleyman'ın taleplerini bildirmek üzere Avusturya'ya geri döndüler.

İmparator Şarlken'in tahttan feragat etmesi sebebiyle doğal halefi Ferdinand için daha büyük menfaatler söz konusu olduğundan, Avusturya'nın cevabı gecikti. 1558 yılının Mart ayında Kral Ferdinand Roma İmparatoru seçildikten sonra, kendinde Zigetvar surlarının yıkılmasına yönelik talebi geri çevirme ve Tata'yı geri isteme hakkını buldu. Fülek Beyi bunun üzerine Balassa'ya yardıma geldiğinde 13 Ekim tarihinde Sajo Nehri'nde büyük bir mağlubiyete uğradı.

Sultan Süleyman savaş istemiyordu. Temmuz ayında Busbecq ile Zigetvar meselesine ilişkin görüşmeler yarıda kesildiğinde bile barış muhafaza edildi. Yeni İmparatorun temsilcileri artık Macaristan Kralı Yanoş Sigismund ile, Erdel Prensi - kral ünvanını reddetmekteydi- ve tüm Marmaros bölgesinin sahibi olarak kabul edilmesi hakkında görüşmeler yapabiliyorlardı . Sürgüne gönderilen Boğdan Prensi Aleksandru, Verbia ve Huşi toplantılarında yanında yeniçeriler bulunmasına rağmen, Kosice'de hüküm süren Zay'ın, komutan Anton Szekely'nin ve Burgond ile Alman komutanların yardımı ile 1561 yılında Boğdan'ı fetheden ve üç yıl boyunca elinde tutan maceraperest Johann Basilikos'un desteği göz ardı edildi . Prag'a gelen çavuş Mehmed, Kral Ferdinand gerçekte Basilikos'un seferi için para kaynağını sağlamış olduğu hâlde, hadiselerin sadece kralın haberi olmadan birkaç sınır subayının işgüzarlığından kaynaklandığına dair boş mazeretlerle yetindi.

Rumeli Beylerbeyi, kendini Sultan Süleyman'a ait Sisam (Samos) ve Paros despotu diye adlandıran bu maceraperestin üzerine yürümedi, aksine her zamanki vaatler ve verginin ödenmesi karşılığında geçici olarak kabul edildi. Boğdanlılar ayaklanıp, despot Erdel birliklerinin de katıldığı Suçava kuşatması sırasında hayatını kaybettiğinde Stefan Tomşa prens ilan edildi. Tekrar iktidara gelen Mircea'mn oğlu Aksak Petru, Stefan Tomşa'ya saldırdı ve onu kaçmaya zorladı. Livov (Lemberg)'da yolu kesilen Stefan Tomşa, aralarında Motoç'un bulunduğu danışmanları ile birlikte baştercüman İbrahim Bey huzurunda başı kesilerek idam edildi (5 Mayıs 1564). Stefan'ın Türklere karşı sefer hazırlıklarında bulunduğu ve Rumeli Beylerbeyi'nin yola çıkmasına (1 Şubat 1564) sebep olan haberleri asılsız çıktı. Boyarlar, Tatarların da katılımıyla silah zoru ile makamına getirilen gaddar Aleksandru'yu uzak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı . Aleksandru, etrafındaki Türklerle birlikte Boğdan'daki eski "sadakat" politikasını yeni bir hükümdarlığa taşıdı. Radu İlie'nin ve İstanbul'da öldürülen Socol'un Eflak'taki gaddarlıklarına da son verildi.

Budin'deki Türkler, Sathmar Kalesi'nin önlerinde belirmesine ve 1562 yılında pek çok noktada Avusturyalılar ve Osmanlılar arasında birçok çatışma çıkmasına rağmen, Sultan Süleyman Balassa'nın Avusturyalıların tarafına geçmesi ile kaybedilen Sathmar ve Nagy-Banya kalelerinin elinden çıkmasına ses çıkarmadı. 1562 yılında, Kral Ferdinand ve yeni Roma Kralı Maksimilyan ile hiçbir antlaşma yapmamış olan Macar Kralı Yanoş Sigismund, Hadad'a saldırdı ve bu kalenin surlan önünde bir savaş verildi. Budin Paşası İbrahim Paşa, Yanoş Sigismund'un istediği yardımı sağladı ve Tımışvar Paşası, Sathmar'ı kuşatmak üzere yardıma geldi. Şehir ateşler içinde yandı. Fülek Beyi, her zamanki gibi emirleri hiçe sayarak, her yeri talan etti
ve Zrinyi, sınırdaki bir Türk kalesine saldırdı. Georg Bebek ise nihayet Türklere esir düştü.

Busbecq, aylarca İstanbul'da rehine olarak kalmıştı. Esareti nihayet sona erdi ve aynı yılın Eylül ayında Leh asıllı Tercüman İbrahim, Ferdinand'ın, oğlu Maksimilyan'i kısa bir süre önce Roma Kralı olarak ilan ettirdiği Frankfurt'a vardı ve 1 Temmuz'da Ferdinand tarafından imzalanan barış antlaşmasının onay belgesini getirdi. Bu belge, Erdel'in kesin feragatinin yanı sıra yılda 30 bin altın ödenmesini öngörüyordu. Ateşkes, sekiz yıl sürecekti.

Ferdinand, kendisinden çok daha güçlü düşmanı ile yıllarca süren ve sonunda sürdürmekten tamamen vazgeçmek zorunda kaldığı kavganın bu şekilde ortadan kalkmasından birkaç ay sonra hayatını kaybetti.

Oğlu ve halefi Maksimilyan, çavuş Şaban aracılığıyla barışı yeniledi. Ayrıca sınırdaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için gerekli tedbirler alınmıştı, ama her iki tarafın düzensiz Hayduklardan ve Martoloslardan oluşan birlikleri ve Erdel'de süregelen anarşi sebebiyle alınan tedbirler etkisiz kaldı.

1563 yılında Yukan Macaristan'ın Balassa ve Zay komutasındaki Hayduklan Boğdan'a ait bir manastın talan etmek istediler ve başka bir kaynağa göre "despotun bir akrabasını" Boğdan Prensliği'ne getirmeye niyetlendiler. Almanlar, 1565 yılında ülkeyi eline geçirme denemesi başarısızlıkla sonuçlanan Boğdan üzerinde iddiası olan birini himayeleri altına almışlardı. Ayrıca Zay'a "efendim" diye hitap eden, Stefan adında ikinci bir taht müddeisi Kosice'de saldırmaya hazır bekliyordu. Balassa'ya ait Sathmar ve Nagy-Banya'da huzursuzluk ve kargaşa kol gezdiğinden, Varad'ın Macar muhafız kıtası bu iki şehri ele geçirdi ve yerle bir etti. Macar Kralı Yanoş Sigismund fetih savaşını hiç durmadan devam ettiriyordu. Hadad, Bathori ve Ecsed'i ele geçirdi; Kisvard'a ve başka kalelere saldırdı. Kosice'yi de ele geçimıeyi umuyordu. Tokay için savaş başladı ve Erdöd gibi, burası da Almanların eline geçti. Bu hadiseler, ancak Maksimilyan ile genç Zapolya arasında aynı yıl içinde yapılan barış andaşması ile sona erdi. Yanoş Sigismund Zapolya, Erdel'e ölene kadar sahip olacaktı, ama Marmaros bölgesini boşaltacaktı.

Aynı sıralarda Sultan Süleyman ve kısa bir süre önce üç yıllık vergisini ödemiş olan Roma Kralı Maksimilyan arasında yeniden savaş çıktı. 1565 yılının Nisan ayında Osmanlı bir elçi, haracı almak ve sınır boylarındaki durumlar hakkında şikâyette bulunmak üzere Viyana'ya geldi. Aynı zamanda Tokay da geri istendi. Bunu üzerine düşmanlıklar başladı . Önce Sokollu Mustafa Paşa, Nikolas Zrinyi'ye ait Kruppa'yı ve daha sonra Novi'yi ele geçirdi. Banat'ta (Jenö), Vilagos ve Pankota, Erdel Prensi adına alındı. Sathmar'da Budin ve Tımışvar eyaletlerinin Türkleri Alman ordusunun komutanı Lazar Schwendi'ye karşı savaştı ve Erdöd (Erdudi), Paşa'nın eline geçti. Aynı yıl içerisinde Tisa Nehri kenarında yeni çatışmalar çıktı. Boşnaklara
Ban Peter Erdödy ağır bir darbe indirdi.

Sultan Süleyman, daha önce de dediğimiz gibi, 1565 yılında Tokay'ın geri verilmesini istemişti.

Maksimilyan, bu talebi yerine getinııek yerine 1566 yılında, yanında hiçbir hediye ve vergi getirmeyen Georg Hosszuthoti adındaki yeni bir elçi vasıtasıyla Erdel'i Munkacs, Hust ve Sathmar ile birlikte geri istedi . Bunun üzerine kısa bir Divân toplantısı akabinde, savaşa karar verildi. Elçi, tutuklandı ve Budin Paşası Arslan Paşa tarafından Palota'nın kuşatması başlatıldı (Haziran 1566). Tata'da Eck von Salms komutasında Almanlar toplandığı için bu kuşatma sadece oniki gün sürdü. Hristiyan ordusu, savunması zayıf Vesprem, Tata ve başka kaleleri ele geçimıeyi başardı ve Kornom karargâhında büyük bir ordu toplandı. Estergon'a saldırmak üzere Maksimilyan'in bizzat gelmesi bekleniyordu.

Yaşlı ve yıllardır gut (nikris) hastalığından muzdarip Sultan Süleyman için yeni bir sefer artık onur meselesi ve önlenemez siyasi bir gereklilik hâline gelmişti.

Yaz aylarında Tuna Nehri'nde yedi büyük gemiden oluşan bir filo belirdi. Sultan Süleyman, 1 Mayıs'ta İstanbul'dan ayrılmıştı. Ondan önce kız kardeşinin eşi Pertev Paşa'yı, Rumeli Beylerbeyi ve birçok Avrupalı birliklerle Tımışvar Paşası ve 12 bin Eflak tarafından kuşatılan Göle üzerine göndermişti. Savaşın bu ön hazırlıklarına katkıda bulunmak üzere Kırım ve Dobruca'dan Tatarlar da bekleniyordu. Kuşatma Temmuz ayında başlatılmıştı, ama Almanlar ve Sırplar çok güçlü direniyorlardı ve Ağustos ayında bir taarruzu başarı ile geri püskürttüler. Nihayet, kalenin müdafaa kıtası uygun şartlar altında teslim olmaya karar verdi (2 Eylül) . Pertev Paşa bunun üzerine Yanova ve Vilagosvar'ı ele geçirdi. Schwendi ile yapılan muharebe ve Tokay'ın kuşatması ise savaş alanının başka bir noktasında beklenmedik hadiseler neticesinde sona erdi. Pertev Paşa'nın ordusunda Tatarlar da vardı ve yağma akınları Marmaros bölgesinin vadilerine felaketi getirdi. Yanoş Sigismund Zapolya, kaçırılan binlerce esirin en azından bir kısmını geri alabilmek için onlarla savaştı.

Sultan Süleyman, Zemun'a vardığında242 Erdel'in ileri gelenleri ile buraya gelen Yanoş Sigismund Zapolya'yı huzuruna kabul etti ve onu ünvanına yakışır saygı ile karşıladı. Zapolya, altın varak kaplı bir kadırga ile Sava Nehri'ni geçti, kendisine hediye edilen bir ata bindi, kendisine mutad altın brokar (kemha) kaftanların yanında değerli bir yüzük hediye edildi ve kapıcıbaşı ile birlikte hükümdarının çadırına girdiğinde, Sultan Süleyman onu başı ile selamladı ve sağ elini uzattı. Sultanın eteklerini öpmek üzere 20 kadar Erdellinin girmesine izin verildi ve vasal kral alçak bir sedire oturtuldu. Sultanın yanından ayrıldığında, aralarında dört güzel atın da bulunduğu hediyelerle karşılaştı. Şayet her zaman değer verdiği danışmanı Bekes aracılığıyla Sokollu Mehmed Paşa'nın davetini geri çevirip, onun yerine dışarıda açık alanda görüşmeyi teklif etmemiş olsa idi, o gece verilen ziyafete de davet edilmiş olacaktı. Sokollu Mehmed Paşa, açık havada gezmek istemediği cevabını vermişti. Sultan Süleyman, Yanoş Sigismund Zapolya'nın sınırların tekrar gözden geçirilmesi, yani 1551 yılında Banat'ta işgal edilen kalelerin geri verilmesi teklifini de lütufkar bir tarzda olumlu karşıladı.

Belgrad'dan gelen ustalara Petervaradin'de bir köprü inşa ettirildi. Sokollu Mustafa Paşa, idama mahkum olan Arslan Paşa'nın yerine Budin Beylerbeyi tayin edildi ve kilercibaşı, sancakbeyi olarak Bosna'ya gönderildi. Karaman'da yönetimde olan Osman Bey, İstolni Belgrad'a gönderildi ve filo Estergon'a hareket etti.

Sultan Süleyman'ın eski çaşnigirbaşılarından biri, Soklos'ta Zigetvar komutanı Zrinyi'nin yönetimi altındaki birliklerin ani saldırısına uğrayıp öldürüldüğünde, Sultan Süleyman Eğri Kalesi üzerine yürümek yerine önce Zigetvar üzerine gitmeye karar verdi. Suları kabaran Tuna Nehri'nden geçiş zorlu geçti ve Sultan Süleyman bir kez daha gençliğinde tek bir muharebe ile Macaristan'ın tamamını ele geçirdiği Mohaç topraklarına ayak bastı. Harsany'da Arslan Paşa boğduruldu. 2 Ağustos'ta Osmanlı karargâhı, kulelerinin üzerine 60 top bulunan ve oldukça iyi bir savunma durumuna geçirilmiş olan Zigetvar önlerine kuruldu. Ayın sonuna doğru Sultan Süleyman'ın gözleri önünde birkaç taarruz yapıldı, ama hiçbiri başarılı olmadı. Saldırılar, kısa bir süre sonra tekrarlansa da, gösterilecek hiçbir cesaretin Zigetvar'ı almaya yetmeyeceği belli oldu.

Maksimilyan, bu önemli yeri kuşatmadan kurtarmaya kararlı idi. Ağustos ayının ortalarına doğru, aralarında prensler Wolfgang von der Pfalz, Richard von Brandenburg, Wilhelm von Bayern'in yanı sıra Leonard von Harrach, Günther von Schwarzenberg, Baden Kontu Phillip ve Eck von Salms gibi önemli asilzadelerin de bulunduğu göz kamaştırıcı bir Alman ordusunun başında Ovary-Altenburg'a geldi. Tuna Nehri'nde ayrıca oniki büyük gemi hazır bekliyordu. Aralarında Andreas Bathori, Arşidük Nikolas Olahus, Verencsics ve Stefan Dobo'nun bulunduğu Macar birlikleri Alman ordusunu güçlendiriyordu ve Floransa Dükü ayrıca 3 bin İtalyan piyade göndermişti. Tıpkı Niğbolu Muharebesi'nde olduğu gibi, Charles de Guise ve Brissac gibi genç Fransızlar da gelmişti. Yabancıların arasında ayrıca Prospero Colonna, Alfonso von Ferrera, Sborowski adında bir Leh ve maceraperest Albert Laski bulunuyordu. Avusturya Arşidükü Kari, Avusturya'nın iç kısmındaki eyaletleri korumak üzere Drava Nehri kenarına konuşlanmıştı.

Komutanlar arasında görüş ayrılıkları vardı: Bir kısmı Estergon'a saldırmak isterken, diğerleri Yanıkkale'de karargâh kurmayı teklif ediyordu. Yanıkkale'de karargâh kurma teklifi ağır bastı ve Estergon Kalesi Ağustos ayının sonlarına kadar küçük bir birlik tarafından korunma altına alındı. Salms, İstolni Belgrad'a geldi, ama ciddi bir çatışma çıkmadı. Görkemli, ama yanlış yönetilen ordunun en büyük başarılarından biri, sadece İstolni Belgrad Sancakbeyi Mahmud Bey gibi birkaç önemli Türk esirin Maksimilyan'in huzuruna çıkartılması oldu. Pertev Paşa'nın ve Tatarların geri çekildiklerine dair haberler geldiğinde Maksimilyan, seferi sona erdirdi ve Viyana'ya geri döndü. Paralarının büyük bir kısmını alamayan paralı askerler dağıldı ve paralarını en gaddar biçimde sınır boylarındaki bahtsız insanların malını mülkünü talan ederek tazmin ettiler.

Bu hadiseler meydana gelirken, Sultan Süleyman artık hayatta değildi. Bir savaş seferi sırasında hayata veda etme arzusu yerine gelmişti. Gut hastalığı, 66 yaşındaki sultanı 5-6 Aralık tarihinde Zigetvar surları önünde yakalamış ve yavaşça sona doğru götürmüştü.

Kuşatma, Sokollu Mehmed Paşa'nın Sultan Süleyman'ın ölümünü başarılı bir biçimde saklaması ile olanca hızıyla devam ediyordu. Kalenin iç kısmı nihayet ateşler içinde kalmıştı ve Zrinyi ile kalenin kalan diğer savunucuları son ölüm kalım savaşlarını vermek üzere kapılarda belirdiler. Zrinyi'nin başı birkaç saat sonra Osmanlı ordusunun önünde bir mızrağa geçirilmiş olacaktı.

Sultan Süleyman, Zigetvar ele geçirilmeden üç gün önce ölmüştü. Muzaffer ordu, yaşlı sultanlarının ele geçirdikleri şehre girmesini beklediler, ama boşuna. Ancak Anadolu'dan acilen geri çağrılan Şehzâde Selim İstanbul'a vardıktan sonra sultanların en güçlüsü Sultan Süleyman'ın ölümü resmen ilan edildi. Ordu, bu arada1 Babuca'yı işgal etti ve akıncılar, sanki ölen sultanlarının intikamını almak ister gibi her yeri talan ederek etrafta dolaşıyordu. Yeniçeriler, sipahioğlanları ve saray efradı ölen sultanın naaşım İstanbul'a getirmek için harekete geçtiler. Tuna Nehri kenarında yeni sultanları ile karşılaştılar. Maksimilyan'in geri dönüş yolunda Edirne'de cenaze alayına rastlayan elçisi Hosszuthoti, sadece "zayıf atların çektiği ve etrafında yaklaşık dört yüz atlının bulunduğu bir Bulgar kağnısı" gördüğünde şaşırdı. Sultan Süleyman 1566 yılı sonunda İstanbul'a böyle geri döndü.

Erdel meselesinin ilk aşaması Sultan Süleyman'ın ölümü ile böylece sona ermişti. Sultan Selim'in gelişinden hemen sonra Maksimilyan'in o ana kadar savaş esiri olarak tutulan elçileri yeni sultanın huzuruna kabul edildiler. Hosszuthoti 1566 yılının sonlarına doğru Kral Maksimilyan'in Marmaros bölgesindeki haklarından feragat ettiğini ve Türklere Zigetvar'ı verebileceğini bildirmek üzere gönderilmişti.

Geri dönüş yolunda Sathmar bölgesinde ve Marmaros'ta Maksimilyan'in ve Yanoş Sigismund Zapolya'nın birlikleri arasında, özellikle Erdellilerin ricaları üzerine serbest bırakılan Georg Bebek'in karşı tarafa geçmesinden sonra, ağır çatışmalar meydana geldi. Schwendi, Munkacs'ı ele geçirdi ve Hust'u da fethetmeyi denedi, ama Solnuk ve Tımışvar'daki Türklerin yaklaşmasından sonra Kosice'ye geri çekildiğinde Nagy-Banya ve Kövar, Erdellilerin eline düştü. Diğer birkaç kale de bu dönemde Türklerin eline geçti.

Barışın bozulduğu haberleri geldikten sonra elçi Albert von Wyss veziriazamın huzuruna çağrıldı ve kötü bir biçimde karşılandı. Divân üyeleri, yüzüne karşı kendisinin ve kralının birer köpek olduklarını söylüyorlardı. Ayrıca Rumeli Beylerbeyi'nin yeni bir sefer yapmak üzere hazırlıklara başlayacağına dair tehditler ortaya atılıyordu, ama Maksimilyan bu seferi engellemeyi bildi, zira Pressburg'a (Bratislava) çağrılan Macar meclisinin toplantısı sırasında Kristof von Teuffenbach'ı ve bu konularda tecrübeli Dalmaçyalı Verancsics'i vergiler ve sultan için değerli hediyeler ile birlikte İstanbul'a gönderdi (25 Haziran). Elçiler, kısa süre önce Yanoş Sigismund Zapolya'ya karşı kaybedilen yerleri ve Babuca'nın tahrip edilmesini talep ediyorlardı, ama diğer yandan Maksimilyan adına Tata'nın ve Vesprem'in surlarının yıkılması yönünde hiçbir vaatte bulunmak istemiyorlardı. Barış, ancak bir yıl sonra, 17 Şubat 1568 tarihinde, sekiz yıllığına sağlanabildi. Bu antlaşma ile sınırlardaki durumlar ve her zamanki verginin ödenmesi onaylanıyordu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron