Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kanuni Sultan Süleyman'ın Avrupa Seferleri, Venedik ve Rodos

Haçlı Sefer Fikri ve Devletleri, Venedik Savaşı ve Takımadalarındaki Fetihler

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kanuni Sultan Süleyman'ın Avrupa Seferleri, Venedik ve Rodos

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 05:18

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN'IN AVRUPA SEFERLERİ. VENEDİK'LE İLİŞKİLER. RODOS'UN FETHİ.
HAÇLI SEFER FİKRİ VE DEVLETLERİ.
VENEDİK SAVAŞI VE TAKIMADALARDAKİ FETİHLER


Sultan Süleyman, Venedik'e karşı savaşmayı hiç düşünmemişti. Bunun karşılığında Venedik de, kadiri mutlak sultanın iradesi ve gücü yüzünden, ticaretinin uzun yıllar boyunca zarara uğrayabileceğini göz önünde tutarak, "Akdeniz'in ve Karadeniz'in", Anadolu, Suriye ve Mısır limanlarının hükümdarı ile barışı korumaya kararlı idi.

Ama Venediklilerin eski hain siyaseti, Tercüman Ali, vezirlerden İbrahim Paşa ve Ayas Mehmed Paşa ve daha sonra Venedik Doju'nun, İstanbul'un resmî dünyasında oldukça güçlü bağlantıları olan ve vezir olarak Hristiyanlığı bırakmadan, çeşidi milletlerden gelme devşirmelerin arasında yerini alan gayrimeşru ve maceraperest oğlu Aloisio Gritti'nin kurnaz destekleri ile yorulmak bilmeden devam ediyordu. 11 Aralık 1521 tarihinde, Venedik'le Sultan Süleyman arasında barış tazelendi, hem de Venedik için oldukça iyi şartlar altında: Venedik balyosu, Türklerle düştüğü anlaşmazlıklarda kadı mahkemesinin değil, doğrudan sultanın veya Divân'daki temsilcisinin huzuruna çıkacaktı; Venedikli tüccarların taraf olduğu mahkemelerde, balyos tercümanı da hazır bulunacaktı ve Venedik gemileri Gelibolu'ya değil, Rumelihisarı ve Anadoluhisarı önüne kadar gelebileceklerdi.

Türklerin ve Venediklilerin komşu oldukları anakaranın tüm bölgelerinde, tıpkı ikametini Modon'a taşıyan4 ve 1.000 sipahi ile yıllık 700 bin akçe gelirle oldukça güçlü bir sancakbeyi tarafından yönetilen Mora'da olduğu gibi, iyi ilişkiler gözlemlenebiliyordu. Mora Sancakbeyi, "paşa" ve "efendi" ünvanını taşıyordu, tıpkı 1527 yılında Cüneyd'in taşıdığı gibi. Sancakbeyi veya voyvodaların yanı sıra Arkadya, Holumiç, Palaiopatrai ve İnebahtı'da hüküm süren kadılardan bazıları da "efendi" ünvanını taşımaya başlamıştı ve Arkadya Kadısı kendini ayrıca eski Akhaya feodal Frenk Prensliği'nin tamamının kadısı olarak adlandırıyordu. Ama İtalyanların "flamburario ve Rumların "kethüdâ" diye adlandırdıkları bu sancakbeyi de bütün gücüne rağme tıpkı diğerleri gibi, kendini sadece efendisinin bir "kulu" olarak görüyordu.

Sancakbeyinin altında vekil olarak, bey ünvanını taşıyan ve Koron'un subaşısı olan bir kâhya vardı. Venediklilerle, her zamanki hediyelerle kendini gösteren iyi ilişkiler içindeydiler. Benefşe Başpiskoposu Arsenius, 1520 yılında Roma'ya gittiğinde, bu ziyaret kesinlikle Türk komutanlara karşı bir entrika hazırlamak için değildi.

8-16 bin altın arası gelir ve 500 süvariden oluşan bin muhafız kıt'asına sahip olan Selanik Sancakbeyi10, gemileri Selanik Limanı'na girmedikleri sürece Venediklilerle karşılaşmıyordu.

Sultanın Arnavutluk'taki temsilcileri Avlonya, İşkodra ve Ayamavra'yı da kapsayan Ergiri Kasrı sancakbeyleri ile Vodiça, Lekadya ve Despot İli'nin tamamını yöneten sancakbeyleri ve Draç, Yanya ve Arta kadıları ile Preveze'deki bir kale komutanı idi. Ülkeye huzur tamamen hakimdi. Balkanların batısındaki bu bölgelerde, Hersek'i yöneten ve Nova'da ikamet eden dördüncü sancakbeyi de Venedik'in Dalmaçya eyaletlerine karşı herhangi bir düşmanlık göstermiyordu . 1524 yılında Hersek bölgesinin Sancakbeyi Mihaloğlu Mehmed Bey, Slavca olarak "Mehemed-beg Michalbegoviç", "Hersek topraklarının ve sancağının sancakbeyi" olarak adlandırıyordu.

Sadece 1524 yılının yaz aylarında, Dalmaçya için endişe duyulmaya başlanmıştı. Hersek Sancakbeyi Mihaloğlu Mehmed, Ahmed Paşa tarafından kısa bir süre önce fethedilen (1523) Scardona'yı tahkim ettirmek için çalışmalar başlatmış ve Venedik'te, tahkim edilmiş bir Scardona'nın karşısında Adriyatik Denizi'ndeki komşusu Dalmaçya'nın elde tutulamayacağı endişeleri duyulmaya başlanmıştı. Sonunda tüm bu endişelerin sebepsiz olduğu anlaşıldı .

Denizler, yine eskisi gibi güvensiz ve birçok Hristiyan ve Müslüman korsanın yatağı idi. Hristiyan korsanlar, genelde Katalanlar, Rodoslular ve Maltalılar olmak üzere, farklı milletlere mensuptular. Aniden beliriyor ve başarılı bir şekilde balıkçı teknelerinden çok, iç ticareti sağlayan kalyonlara saldırıyorlardı. Ganimetleri ile birlikte uzaktaki memleketlerine dönmek imkânsızdı; bu yüzden kısmen II. Mehmed tarafından alınmış olan Takımadalarında kalan Hristiyan güçlerin limanlarında gizleniyorlardı.

Venedik, her komşu ülkenin ticareti için birer bela olan korsanları hiçbir şekilde barındırmak veya savunmak istemiyordu, ama Venedik kolonilerine sığınıyorlardı ve korsanlık için bu kadar uygun olan bu denizde herhangi bir adaya sahip olan küçük hanedanlardan yeterince destek görüyorlardı. Genelde Venedik'le sürekli bağlantı hâlinde olan ve zaman zaman Venedik'e seyahat etmek zorunda kalan Takımadalar Dükü ve Kerpe Adası'nda hüküm süren Cornari kardeşler Cornelio ve Andrea ile bağlantı halindeydiler. İspanyolların ve Maltalıların aralıksız faaliyetlerinden en büyük yaran ise adaları uzun zamandan beri korsanların yatağı hâline gelen Rodoslular sağlıyordu.

Rodos Şövalyeleri, kırk yıl boyunca kendilerini güvende hissettikten ve ellerinde bulunan Cem Sultan sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu'na bir takım şartlar koştuktan sonra, nihayet Sultan Süleyman zamanında Osmanlılara ettikleri hakarederin ve verdikleri zararın intikamı alınacaktı. Osmanlı Donanması 1522 yılının Mayıs ayında yeni bir sefere hazırlanırken, Rodoslular bu seferin kendilerine karşı olup olmadığından henüz emin değildiler. Kimisi, Venedik'e Kıbrıs veya Korfu'da saldıracaklarını düşünüyordu. Yaşlı ve tecrübeli Pîri Mehmed Paşa, 13 kulesi ve 5 kalesi ile alınamaz gibi görünen böylesine güçlü bir şehre saldırmama yönünde tavsiyede bulunmuştu. Rodos Şövalyeleri kendilerine o kadar çok güveniyorlardı ki, Türkler geldiğinde surları tıpkı bir zaferden sonra olduğu gibi, değerli halılarla örtülmüş vaziyette buldular . Sultan Süleyman'ın yaşlı eniştesi Mustafa Paşa ise aksi yönde tavsiyede bulunuyordu. İstihkâmları kısa bir süre önce Şarlken'in hizmetinde bulunan mimarlar tarafından tahkim edilmiş olan adada, tarikatın bütün eyaletlerden acilen çağırdığı şövalyeleri ile Türklerle savaşa alışkın iyi eğitilmiş 500 asker bulunuyordu. Rum sakinlerinden 5 bin kişi silahlanmış ve Rodos'a getirilmişti. Liman, Değirmen Kulesi'nden Aya Nikola Kalesi'ne kadar uzanan bir zincirle kapatılmıştı. Büyük tehlike içinde olduklarını bildirmek üzere elçilerin gönderildiği Roma, Venedik?1 İspanya ve Fransa'dan büyük miktarlarda para, gemi ve disiplinli paralı askerler bekleniyordu. Nihayet, Rodos'un başkenti, Üstad-ı a'zam Villiers de l'Isle-Adam ile dindar ve yetenekli bir savunucu bulmuştu.

14 Haziran'da yapılan ilk teslim ol çağrısı şövalyeler tarafından reddedildi. Aynı zamanda bu güçlü düşmana aşırı kibirli davranarak hakaret etmemeye çalışılıyordu. Kısa bir süre sonra İstanköy Adası'ndan, büyük filonun yağmaya çıkmış, ama başarılı olamamış 20-30 gemisi aceleyle yaklaşıyordu. 26 Haziran'da Saint Stefan Dağı'ndan, Osmanlı Donanması'nın asıl gücü görünüyordu. Askerler sahile çıktılar ve Hristiyanlann Brescialı Gabriel Martinengo tarafından onarılan toplarla açtıkları ateş altında erzak ve başka ganimetler aramaya başladılar. Rodos'ta esir tutulan bazı Müslüman köleler, dindaşları ile bağlantıya geçmeye çalıştılar, ama bu komplo ortaya çıktı ve engellendi. Nihayet düşmanlar, Saint Kosmas ve Damian Kilisesi'nin bulunduğu tepeyi işgal etmeyi başardılar, ama kuşatma altında bulunan Rodoslulara buradan fazla zarar veremediler, aksine Rodoslular kuşatmacılara saldırmayı bile başardılar. Osmanlı Donanması, özellikle de erzakları azalmaya başlayınca, onbeş gün sonra 16 Haziran'da yola çıkan sultanın gelişini özlemle beklemeye başladılar.

Sultan Süleyman, Menteşe Eyaleti'nden geçen karayolunu tercih ederek, Karabağ Ovası ve Marmaris Limanı üzerinden Rodos'a geçmek için Kütahya'ya gelmişti. Rodos'a varışı 28 Temmuz'u buldu, ama güçlerini fazla önemli bulmadığı adaya bağlamaya fazla meyilli görünmüyordu. Nitekim, yanında ağır toplar getirmişti ve Rodos 40 büyük topla sürekli olarak bombardımana tutulmaya başlandı. Bunlara Rodos tarafında bir Paleolog'un komutasındaki onbeş top cevap veriyordu. Birkaç gün sonra Mustafa Paşa komutası altında yapılan ilk hücum geri püskürtüldü. Beş gün sonra, Osmanlılar var güçleri ile İtalyanların ve Güney Fransalıların burçlarına aynı anda hücum ettiler. Bu esnada Eğriboz Sancakbeyi ve topçubaşı hayatlarını kaybettiler. İspanyol şövalyeler, cesurca direndiler. Üçüncü hücumu, yine herşeyi bu savaşa bağlı Mustafa Paşa yönetiyordu.

Osmanlılar ve Hristiyanlar arasında daha önce hiç görülmemiş şiddette bir mücadele başladı. Osmanlılar, kırk sancakla İspanyolların burcunu tam işgal etmişlerdi ki, Rodoslu askerler ellerinde hançerlerle saldırdılar. Nitekim Sultan Süleyman, en son güçlerine kadar savaşan birliklerini geri çağırmak zorunda kaldı; 12 sancakbeyi hayatını kaybetmişti ve sultanın öfkesi sadece Mustafa Paşa'yı değil, Ayas Mehmed Paşa'yı ve yaşlı bilge Pîrî Mehmed Paşa'yı da asılarak idam edilme tehlikesine sokuyordu. Hatta Mustafa Paşa'nın, bu zor saatlerde kuşatma altındaki Rodos'a kaçarak kendini kurtarmayı bile düşündüğü söylenir (24 Eylül).

Hristiyanların beklediği yardımlar gelmedi ve tarikatın, Napoli'de kiraladığı gemiler hedeflerine ulaşamadı: Biri battı, diğerleri ise Kastilyalı Prior komutasında Sicilya sahillerinde kaldı. Venedik donanma komutanı Domenico Trevisano, Malea Burnunda beklemeye geçmişti ve ada sadece biraz askerle güçlendirilmişti. Buna karşı düşmanları, yanlarında büyük miktarlarda erzak getiren ve Anadolu ile Mısır'dan gelen 40 gemiden büyük destek aldılar (9 Ağustos).

Üç gün boyunca yeniçeriler takdire şayan bir yiğitlikle Saint Athanasius Kapısı'na hücum ettiler. Başarılı olamayıp, sonbaharda ağır yağmurlar başlayınca, donanma Marmaris'e geri döndü (31 Ekim). Sultan Süleyman'ın güvendiği tek adam olan Vezir Ahmed Paşa ise şarampoller kurup, düşmanların derin hendeklerini doldurarak, son bir hücuma geçmeyi denedi. Ancak burçlardan atılan kurşun ve oklarla geri püskürtüldü. Artık daha fazla kayıp vermek istemeyen ve kışı düşman topraklarında geçirme düşüncesinden hoşlanmayan Sultan Süleyman, nihayet adanın Üstad-ı a'zamı Villiers de l'Isle-Adam'a hafif şartlarla teslim olma çağrısında bulunmaya karar verdi.

Uzun süren pazarlıklardan ve Rodos'ta kapalı kalan kışkırtılmış birkaç şehirli ve köylünün isyanlarından sonra, şartlar üzerinde antlaşmaya varıldı: Türk gemiler, şövalyeleri ve şehrin diğer savunucularını, malları ile beraber Girit Adası'na götürecekti ve şehirde geri kalan Rumlara, beş yıllığına vergiden ve ömür boyu yeniçeri birliklerine asker verme yükümlülüğünden muafiyet sağlanacaktı.

Yine de görünüşü kurtarmak için Noel Bayramında, şehrin artık savunulmayan kapılarından biri yıkıldı ve Sultan Süleyman, Hristiyanları bile kendilerine hayran bıraktıran bir sessizlik içindeki ordunun seçkin birlikleri ile birlikte şehre girdi. "Üstad-ı a'zam kendi ağzıyla", diyor Giovio'nun raporunda, "Sultan Süleyman şehre 30 bin adamı ile birlikte girerken, tek bir kelimenin bile duyulmadığını söyledi. Onlar sanki savaşçı değil de en katı disiplin altında yetişmiş Fransisken keşişlerdi.".

Rodos'taki büyük Saint Jean Kilisesi camiye dönüştürüldü. Hristiyan kaynaklarında ayrıca üstad-ı a'zamların mezarlarının açıldığından ve haça yapılan hakaretlerden bahsedilmektedir. Üstad-ı a'zam Villiers de l'Isle-Adam'ın gidişi uzadı ve bir çoğu Sultan Süleyman'ın onu zafer alayı ile İstanbul'a götüreceğine inanmışlardı. Gerçekte ise Sultan Süleyman, üstad-ı a'zamı huzuruna getirdiklerinde: "Evinden kovduğumuz bu yaşlı adama acıyorum", demişti. Sadece Cem Sultan'ın Hristiyanlığa geçen oğlu ve onun iki oğlu öldürüldü; iki kızı da İstanbul'a götürüldü . Sultan Süleyman, 1523 yılında Anadolu üzerinden İstanbul'a geçmek için Rodos'tan ayrılırken, Rodos'un eski efendisi Batı'ya doğru yola çıkmıştı bile.

Gerek Şarlken, gerekse papa, Villiers'in alması için Messina'ya büyük miktarlarda para gönderdiler. Ağustos ayında, geçici ikameti Brindisi'ye geldi ve Roma'da Hristiyan dünyasının bir muzafferi ve kahramanı gibi karşılandı. Rodos'u ise tüm vaatlere, hazırlıklara ve Haçlı Seferi planlarına rağmen ebediyyen kaybetmişti. Villiers, ancak 1530 yılında yanındaki dostları ile birlikte aynı zamanda İspanya Kralı olan Şarlken'e ait Malta Adası'nda yeni bir Rodos olarak arzu ettiği sürekli ikametini buldu.

Rodos, komşu adaları ile birlikte Hristiyanların, özellikle de Venedik'in ezelî düşmanı Midillili Mehmed Bey'in sancağı hâline getirildi ve korsanlık, onun neredeyse açık desteği ile büyük bir canlılık kazandı. 1525 yılının Mayıs ayında Kurdoğlu Muslihiddin Reis, Osmanlı kadırgalan ile İbrahim Paşa'ya destek vermek üzere Rodos'tan Mısır'a hareket ederken - yolda tüm Venedik gemilerini durdurup, yok ediyordu - Venedikliler etrafına korku salan korsan Sinan Reis'in donattığı altı gemi ile üzerlerine yürüyeceğinden endişe etmeye başlamışlardı ve korkuları Mikonos önlerinde gerçek oldu. O tarihte Venedik'te bulunan Takımadalar Dükü'nün adaları da korsanın gelişini endişe ile bekliyorlardı. Rodos'ta bulunan Midillili Mehmed Bey ise Sinan Reis'in yaptıklarından sevinç duyuyor ve Venediklilerin bunu hak ettiğini söylüyordu. Ama Kıbrıs önlerinde beliren korsanlar, cezasız kalmadı. 29 Temmuz 1525 yılında Rodos'tan Kıbrıs'a dört kadırga ve altı gemi gönderildi. Rodos Şövalyeleri ile Türk korsanları aynı kefeye koyan Venedikli bir subay: "Takımadalardaki durumlar, şövalyeler zamanında olduğundan daha kötü", diye yazıyordu bu hadiseler hakkında.

Sultan Süleyman, Venedik'e kızgın olmak için sebepleri olmasına rağmen , bu faaliyetlere göz yummayacağını söylüyordu ve herkes, barışı ve ticareti engelleyen bu korsanlara karşı bir donanma hazırlayacağını umuyordu. Eylül ayında, bu donanma gerçekten Rodos önlerine geldi. Hemen hemen aynı dönemde Venedikli bir vali, yedi kadırga ile denizlerde göründü ve Ağustos ayında önce Girit'e çıkıp, daha sonra Rodos ve Nakşa'yı ziyaret etti. Türk korsanlar, Venedikli donanma komutanı Anabolu ve Korfu'ya geri dönerken, Contarina kadırgasına saldırdılar, ama büyük kayıplar verdiler.

Ekim ayında yeni bir donanmanın hazırlanacağından bahsedilirken, Venedikli donanma komutanı tekrar Rodos sularında gönüldü ve Mehmed Bey, yine "her biri 50 akçe karşılığında Venedikli esirleri satabileceğini" umuyordu . Sultan Süleyman, Venedik'le barış istiyordu. Venedik balyosu bu konuda, "şundan emin olunuz ki, biz ona herhangi bir sebep vermeden, Sultan bize saldırmayacaktır", diye yazıyordu. İbrahim Paşa'nın Mısır'dan dönüşü, barışın muhafaza edilmesine katkı sağladı ve meydan okumayı seven Mehmed Bey'in yerine altmış yaşındaki Hamid Sancakbeyi Celil Bey'in getirilmesi ile Venedik iyi ve barışsever bir komşu edinmiş oldu; donanma komutanı da huzur içinde evine dönebildi. Ancak Lütfi Bey ve filosu, Takımadalar Dükü'nden erzak aldıkları bir sırada, Hristiyan korsanlar barış içinde seyreden Türk gemilerine saldırdılar ve Vezir Mehmed Paşa'nın kadırgası bu korsanların eline düştü . Devlet yönetimini elinde tutmamasına rağmen, Ayas Mehmed Paşa kızgınlıkla balyosa, "sultanın sancakları ayaklar altına alındı", diye bağırdı. "Barış bozulmuştur; artık karada ve denizde sizinle savaşacağız."

Lütfi Bey, ünlü Osmanlı korsanı Kara Süleyman Reis'in gemisini zapt etmeyi başardı ve Venedik'in olağanüstü elçisi Pier Zeno, 1526 yılının Mart ayında İstanbul'da en iyi şekilde karşılandı. Tarih, Türklerin Macaristan'ı ilhak ettikleri büyük savaşın yapıldığı yıldı. Venedik donanma komutanının kısa ziyaretinden sonra, denizler Temmuz ayında Rodos'ta Osmanlı Donanması toplanana kadar bütün korsanlara açıktı.

1527 yılından beri Türklerin İtalya'ya saldıracağı endişelerinin sebepsiz olduğu sonunda anlaşıldı.

Venedik ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki barışın gerçekten bozulması için çok uzun bir zaman geçecekti ki, o zaman bile Osmanlıların düşmanlıkları sadece 1523 ve 1524 yıllarında güvenliği için tedbirlerin alındığı Korfu Adası'na yönelecekti .

1532 yılının Aralık ayında Yunus Bey, Tercüman Ali Bey'in halefi olarak Venedik'te merasimle karşılandı. Venedik, yaz boyunca 60 kadırgayı donatmıştı. Bu kadırgalar, savaşa hazır bir şekilde Batıya doğru yol alan Andrea Doria yönetimindeki Roma İmparatorluğu ve Papa Donanması'nın ve Osmanlı Donanması'nın hareketlerini izleyecekti. Venedik'in niyeti, savaşa kanşmak değildi. Düşman gemiler haftalarca Arnavutluk sahilinde Preveze önlerinde demirledirler. Türkler, Gelibolu'ya yöneldiklerinde Andrea Doria yaklaşık 100 gemi ile Venedik'in bir zamanlar çok ünlü kalesi Koron'a saldırdı ve Osmanlı birliklerini buradan kovarak, kaleye İspanyolları yerleştirdi. Balyabadra da eline düştü ve buradan İnebahtı Körfezi'ni kontrol etmeye başladı. Ama Cenova'ya hareket eder etmez, geçici olarak fethedilen bu yerler tekrar Türklerin eline geçti ve Koron, bu sefer sadece Türklerle iskân edildi .

O dönemlerde, imparatora karşı Osmanlı Donanması'nın tamamı savaşmak zorunda idi. Korsan liderlerin etf ' yiğidi Barbaros Hayreddin Paşa İstanbul'a çağrıldığında, kaptan-ı derya olarak Sultan Süleyman'ın hizmetine girmekte gecikmedi ve Osmanlı Donanması derhal emrine verildi.

Hayreddin Paşa sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun menfaatlerini değil, daha çok kendi menfaatlerini güdüyordu. Onun amacı, Kuzey Afrika'da güçlü bir korsan devleti kurmaktı. Alman İmparatoru'nun şahsi düşmanlarının ricaları ve hediyeleri ile daha da kışkırtılan Hayreddin Paşa, 1534 yılının Haziran ayında, kısa bir süre sonra kendisine teslim olan Tunus'a saldırdı. Sadece saray oğlanları ile ilgilenen Beni Hafsların son ve zayıf hükümdarı Mevlay Hasan kovuldu ve geri dönmeye çalıştığı bir sırada ağır bir mağlubiyete uğradı . Barbaros Hayreddin Paşa'nın gemileri aynı zamanda, özellikle Regio ve Fondi olmak üzere, imparatorluğun bütün sahillerinde Şarlken'in itibarına ve mülklerine büyük zararlar veriyorlardı. O tarihlerde düzenli ordusu İran'la savaş hâlinde olan Osmanlı İmparatorluğu'nun, maceraperest Hayreddin Paşa'nın bu şahsi teşebbüslerinde bir payı olmasa da, Tunus'un mülkiyeti Osmanlı için çok önemli idi, zira Malta'ya yerleşen Rodos Şövalyeleri'nin tam karşısında mükemmel bir denetim üssü görevini görüyordu ve Sicilya ile Güney İtalya'daki İspanya hükümdarlığı için sürekli bir tehdit oluşturuyordu.

Sultan Süleyman'la gerçek bir savaşa girmeden, Asya meseleleri ile meşgul olan sultanın yokluğunu fırsat bilerek, Batı'nın kurnaz hükümdarı Şarlken, cüretkâr Hayreddin Paşa'nın meydan okumasına ciddi bir biçimde karşılık vermek istiyordu. 1535 yılının Mayıs ayında Alman İmparatoru büyük bir ihtişam içinde Barselona'da gemisine bindi. Yanında İspanya ve İtalyan Sarayinın tamamı vardı. Papa, altı; üstad-ı a'zam dört kadırga göndermişti. 74 kadırga ve 300 irili ufaklı başka araçlardan oluşan büyük filosunda ayrıca Portekiz gemileri de vardı. 15 Temmuz'da, Şarlken Tunus Şehri açısından çok önemli stratejik bir nokta olan Halkulvad (Goletta) önlerine geldi. Barbaros Haytreddin Paşa, tek başına kalmıştı. Yanında sadece Maraş Eyaleti'nden 6 bin asker vardı . Berberiler ise eski hanedanın Şarlken'in karargâhına gelen temsilcisi Mevlay Hasan'ın tarafına geçmişlerdi. Tam bir ay boyunca direndikten sonra, Barbaros Hayreddin Paşa hücuma geçti, ancak yerlilerin onu terk etmesi üzerine Cezayir'e sığındı. Bu seferi kaleme aldıran, methiyeler hazırlatan ve Hans Verwegen tarafından resme aldıran Şarlken -resimler bugün Viyana Resim Galerisi'nde sergilenmektedir- hiçbir suçu olmayan yerlilerin kanının aktığı Tunus'un başına yine Hafsî Mevlây Hasanı getirdi (14-21 Temmuz). 18-20 bin Hristiyan köle serbest bırakıldı ve Mevlay Hasan'la Şarlken arasında 6 Ağustos tarihinde Hristiyanlann ticareti için genel anlamda oldukça olumlu bir antlaşma yapıldı ve bu antlaşmaya göre eski İfrîkıye'yi, Biserte'yi ve Bona'yı fethetmeyi taahhüt etti. Şarlken'in muzaffer Haçlı ordusu ayrılırken (17 Ağustos), Tunus'ta bin İspanyol ve 10 gemi bırakıldı.

Berberistan sahilleri ezelden beri Venedik'ten çok Cenevizlilerin ya da Haçlı Seferi adı altında buraya çıkartma yapan Fransız maceraperestlerin ilgisini çekiyordu. Venedik, bu yüzden Barbaros kardeşlerin ve daha sonra Şarlken'in zaferlerini ve fetihlerini izlemekle yetinmişti. Ama aynı yıl için Venedik donanma komutanı Girolama Canale, dikkatsizce İskenderiye'nin genç Berberî Kralı'nın kadırgalarına saldınıııştı. Daniele
Ludovici, bahar aylarında Venedik'in özürlerini iletmişti, ama boşuna. Venedik'le Osmanlı İmparatorluğu arasındaki iyi ilişkiler artık geri getirilemeyecekti. İbrahim Paşa'nın idamı, Ayas Mehmed Paşa'nın nüfuzu, özellikle de devletin denizlerdeki siyasetini belirleyen ve eski çekingen savunma taktiği yerine acımasız ve her zaman zaferle sonuçlanan hücum taktiğini uygulayan Barbaros Hayreddin Paşa'nın müteşebbisliği, Sultan Süleyman'ın açıkça görülebilen isteksizliği ve Venedik'in barışı her ne pahasına olursa olsun korumak için sürekli gösterdiği çabalara rağmen, Osmanlı İmparatorluğu ve o güne kadar dostça ilişkiler yürütülen ve Şarlken'in Haçlı Seferi siyasetine katılıp katılmamakta kararsız kalmış, hatta Şarlken'e Akdeniz'de yürütmeye çalıştığı bu yeni politika sebebiyle kızan Venedik arasında savaşı başlattı.

1535 yılında büyük zaferler kazanan, ancak daha sonra 18 kadırga ile yenilerek İstanbul'a geri dönen Şarlken, Osmanlı Donanması'na fazla zarar verememişti - ve 1536 yılında Castello (Kastel-Novo)'yu almak için tekrar Güney İtalya sahillerinde beliren Barbaros Hayreddin Paşa, 1537 yılında tekrar batıya doğru harekete geçti. İkinci kez İspanyollara ait Balear Adalarından yağmaya çıktı, Biserta'yı zapt etti ve aynı zamanda Alman İmparatoru'na ait İtalyan limanlarını tehdit etti. Papa, Roma'da bu muhtemel tehlike karşısında titriyordu. Messina'dan etrafı tarassut eden Andrea Doria Parga'ya gelerek, Gelibolu Beyi Yahya Bey'in gemilerini yok etmeye çalıştı, ama fazla başarılı olamadı.

Sultan Süleyman, Haziran ayında, sanki Pulya'ya gerçekten saldıracakmış gibi, oğulları Mustafa ve Selim'le birlikte Avlonya'ya geldi. Napoli hükümdarı olarak Şarlken'e karşı yapılacak bu büyük intikam seferine katılmak üzere, Lütfi Bey'le birlikte harekete geçen Barbaros Hayreddin Paşa da buraya geldi, ama sadece zayıf birkaç Osmanlı gemisi Otranto yakınlarındaki Castro'ya ve Barletta'ya doğru hareket edip, Ugento gibi bazı kaleleri zapt etti, ama İspanyollar tarafından kısa bir süre sonra tekrar buradan çıkartıldı. Sultan Süleyman'ın Otranto fatihinin yolundan gitme teşebbüsü başarısız olmuştu.

Venedik, herhangi bir açıklama yapmaya gerek görmeden, büyük bir Venedik filosunu tehdit altındaki Pulya sahiline konuşlandırmıştı. Çok yetenekli olmamasına rağmen bu filonun başında Girolama Pisaro bulunuyordu. Venedik gemileri ile Osmanlı elçisi Yunus Bey'i Venedik'e götürecek gemiler arasında çatışma çıktı (Haziran başı). Daha önce Parga'da savaşmış olan Andrea Doria, birkaç gün sonra Chimara'da Yunus Bey'i esir aldı. Venedik donanma kaptanı Alessandro Contarini, gece karanlığında Gelibolu Sancakbeyi'nin gemisini zapt etti (27 Temmuz). Diğer taraftan 28 Temmuz'da 200 Türk gemisi Otranto'da, 43 kadırgası ile acilen Korfu'ya geri çekilmek isteyen Pisaro'nun filosuna saldırdı ve kaptanları muharebeyi kabul etmek istememesine rağmen, büyük zarar verdi. Bütün bu hadiselerden Venedik'in tabii ki haberi yoktu. Deniz komutanları ağır bir cezaya çarptırıldılar. Andrea Doria tarafından İspanyol altınları ile kandırıldıklarında şüpheleniyorlardı. Yine de Venedik'in tüm özür dilemelerine rağmen, bu açıkça savaş anlamına geliyordu.

1537 yılının Ağustos ayında Korfu'nun karşısındaki anakarada, başlarında Lütfi Bey ve Karaman Sancakbeyi İskender Paşa'nın bulunduğu birçok Türk birliği toplandı ve 30 topla birlikte adaya geçtiler (25 Ağustos). Burada, açıkça mücadele etmekten kaçınan Venedikli bir birlikle karşılaştılar. Ayas Mehmed Paşa, Mustafa Paşa ve Rumeli Beylerbeyi ile yeniçeri ağasının da adaya bizzat geldikleri söylenir. Eylül ayının başında Sultan Süleyman, Korfu'nun fethine bizzat katılmak üzere adaya geldi, ama güçlü kaleye yapılan her iki hücum da başarısız oldu. Bunun üzerine Türkler, Potamo'daki mevzilerden ayrıldılar (14 Eylül) ve imkânsız görünen bu teşebbüsden vazgeçtiler. Aynı yıl içinde, Bosna Sancakbeyi, Macar Voyvodası Peter Crussich'in mağlubiyetinin ve ölümünün ardından Dalmaçya'daki güçlü Klis Kalesi'ni ve Venedik'e ait Obrovaz ve başka kaleleri de aldı.

Buna paralel olarak, önemli kara ve deniz birlikleri, kısmen Kasım Paşa idaresinde Venedik'e ait olan ve Anabolu ile Benefşe'nin, Pisani'nin 1537 yılının Eylül ayındaki savunma tedbirleri sayesinde 1538 yılının Kasım ayına kadar direnmeyi başardığı Mora Yarımadasina; kısmen Barbaros Hayreddin Paşa idaresinde, sırasıyla Şira (Syros), Stampalia ve Patmos'tan başlayarak, Takımadalar Dükü Johann Crispo'nun ikameti olan Nakşa'ya kadar hepsi teslim olan adalara doğru hareket ettiler. Aegina Adası, Türkler tarafından acımasızca yağmalandı ve 1538 yılında Andre Adası zapt edildi. Crispo ve Bizans'ın Latin hükümdarlığı dönemlerinden kalma hanedanları Sommaripalar, Pisaniler, Andre Adası'nda Queriniler, Türk vasalı olarak adalarda yaşamaya devam ettiler. Crispo, yılda 5 bin altın vergi ödüyordu. Dalmaçya'da Zadralı donanma kaptanı Camillo Orsino, Türklere Scardona'da, Sivrihisar'da ve Obrovaz'da saldırmaya ve bu kaleleri işgal etmeye cüret etti49. Türkler, bu işgale Nadin'i ve başka kaleleri alarak cevap verdiler.

Venedik, 8 Şubat 1538 tarihinde böylesine üzücü şartlar altında, Papa ve Şarlken ile büyük göründüğü kada£ gülünç olan bir ittifak için antlaşma imzaladı. Bu andaşmada 30 bin Alman piyadeden, bir o kadar İspanyol ve İtalyan'dan, 5 bin süvariden, İtalya'dan gelen 7 bin Hristiyan akıncıdan ve birçok toptan bahsediliyordu ve bu birlikler 1 Mart'ta Otranto veya Brindisi'de toplanacaklardı. Donanma, 200 kadırga ve 100 gemi olarak belirlendi. 3 Kasım'da yenilenen kutsal ittifaka Portekiz'in, Kral Ferdinand'ın idaresi altındaki Macaristan'ın, belki Lehistan'ın, Moskova'nın, hatta Sultan Süleyman'ın müttefiki I. François'mn katılacağı ümit ediliyordu. Andrea Doria'nın ve Urbino Dükü'nün zafer kazanacaklarına o kadar emindiler ki, Şarlken fethedilecek yerlerden İstanbul'u, Papa Doğu'da kurulacak bir devleti, üstad-ı a'zam Rodos'u ve Venedik özellikle Nova, Koron ve Avlonya'yı kendine ayırıyordu.

Tüm bu planlardan gerçeğe dönüştürülenler hiçbir şeye teşebbüs etmeye cüret edemeyen Venedik'e ait 81 geminin ve papaya ait 13 geminin bir araya gelmesi oldu. Korfu'da donanma komutanı Aquileja Patriği Grimani, Alman İmparatoru'nun 30 kadırgası ile birlikte gelen kara ordusunun başındaki komutan, Kral vekili Napolili Fernando Gonzagga gibi henüz hiçbir zafer kazanmamıştı. Andrea Doria'nın gelişi de önemli bir kararın alınmasına yol açmadı, ama Preveze önlerinde kutsal ittifakın askerleri, birkaç yüz sipahiden kaçtılar. Donanma, 27 ve 28 Eylül tarihlerinde olmak üzere, iki kez Barboros Hayreddin Paşa'nın filoları ile Ayamavra Adası açıklarında karşı karşıya geldiler ve her ikisinde Hristiyanlar geri çekildiler. Andrea Doria, Venediklileri yarı yolda kaderleri ile bırakmıştı. İkinci muharebede altı Hristiyan kadırgası telef oldu ve Hayreddin Paşa, kaçanları Korfu'ya kadar takip etti. Bu zafer, İstanbul'da da kutlandı. Nova'nın (Ekim) Vicenzo Capello tarafından; Kotor'un da Risano tarafından zapt edilmesi, bu teşebbüsün tek başarılı sonucu idi ve Venedikliler sayesinde gerçekleşmişti; İspanyollar ise daha önce fethedilmiş olan yerlere girmeye başladılar.

Barbaros Hayreddin Paşa, bu zaferden sonra tekrar Takımadalara geldi ve adaları yağmalamaya başladı. Bu akıbete uğrayan adalar İskados, İskire (Haziran 1538) ve Cornarilere ait Kerpe adaları idi. Osmanlılar ayrıc£ Resmo ve Hanya önlerinde de görüldüler ve Girit sahillerinin değişik yerlerine çıkartma yaptılar. Birçok Alman birliği ile desteklenmiş olmasına rağmen, İşkodra Paşası'nın Dalmaçya'daki saldırısını durdurmak Venedik için mümkün olmadı.

Lorenzo Gritti'nin çabaları sayesinde 1539 yılının Mart ayında nihayet barış sağlandı. Barış antlaşmasını yapmak üzere İstanbul'a doğru yola çıkan seksen yaşındaki Pier Zeno yolda ölünce, bu görevi Tommaso Contarini devraldı. Görüşmelerin sürdüğü bir sırada, Barbaros Hayreddin Paşa ve Sinan Reis, 150 gemi ve eski Bosna Sancakbeyi, şimdiki Rumeli Beylerbeyi Hüsrev Paşa, ağır toplarla, İspanyolların elinde olduğu kabul edilen ve kendini çok iyi savunan Nova'ya saldırdılar. Türklerin erzak temini, Kotor'dan sağlanıyordu. 10 Ağustos tarihinde, iki hücum da başarı ile geri püskürtüldükten sonra, kale teslim oldu ve kale komutanı Don Francisco de Sarmiente esir alındı. Risano, tekrar Türklerin eline düştü ve Barbaros Hayreddin Paşa, kendi hesabına olmak üzere, Kotor'un üzerine yürüdü. İranlı Ulama Han, Batı'da sancakbeyi olarak görevlendirildi.

İstanbul'dan kovulan Contarini'nin başaramadığını, üçüncü elçi olarak Luigi Badoero denedi. Tehditler ve Osmanlı tarafından aşırı talepler, Venedik'i nihayet 2 Ekim 1540 tarihinde öyle bir duruma getirdi ki, sadece kaybettiği yerlerden ve adalardan vazgeçmekle kalmayıp, Mora'daki son yerleri olan Anabolu ve Benefşe'den de feragat etti ve üç yıl içinde savaş tazminatı olarak 300 bin altın ödemeyi taahhüt etti. Sadece Parga ve Tine Adası tekrar Venedik'in mülkiyetine geçti. Venedikliler, sultanın hiçbir düşmanına destek vermeyecekler ve sultanın düşmanlarına hücumunu engellemeyeceklerdi. Taraflardan hiçbiri bundan böyle limanlarında korsan barındırmayacaktı.

Venedik için ne daha utanç verici, ne de daha iyi bir barış düşünülemezdi. Donanma kaptanı Contarini, kaybedilen kalelerin birliklerini ve orada bulunan vatandaşlarla savaş malzemelerini gemilerine yüklemek üzere denize açıldı (Kasım). Sultanın temsilcisi olarak Mora Yarımadası'nin tamamını artık Kasım Paşa yönetiyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir