Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

I. Selim'in Anadolu Fetihleri, Şah İsmail ve Memlük Sultanı

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

I. Selim'in Anadolu Fetihleri, Şah İsmail ve Memlük Sultanı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 04:47

YAVUZ SULTAN SELİM'İN ANADOLU'DAKİ FETİHLERİ: ŞAH İSMAİL VE MEMLÜK SULTANINA KARŞI ZAFERLER. SURİYE VE MISIR'IN ELE GEÇİRİLMESİ

Sultan Selim'in gerçek niyetini bir türlü anlayamayan komşu Hristiyan ülkelerin endişelerine karşın, daha başa geçtiği ilk günlerde, Anadolu'da birçok "rafızî" müride dayanarak İran'da yerleşen ve sadece kendisiyle Müslüman dünyasının liderliği için rekabete girmekle kalmayıp, Osmanlı Devleti'nin devamı ve Hristiyan olarak hayatlarına devam eden Rumların bile Türk dilini kullandıkları1 en değerli, aslî ve gerçek birer Türk toprağı olan eyaletler için de ciddi bir tehlike oluşturan gücü kırmaya karar vermişti. Anadolu'daki topraklarını elinde tutmak istiyorsa, komşu olarak zafer dolu bir İran ve aniden yükselen bir Safevi Devleti ile barış içinde yaşaması mümkün değildi. Aynca Anadolu'daki topraklar elden gittikten sonra, Doğu Avrupa'daki topraklar ne işe yarayacaktı ki?

Ama Sultan Selim, bu zorlu göreve sadece siyasî gereklilikler sebebiyle eğilmiyordu. En büyük tehlikeler altında hırsını tatmin etmek, şan ve şöhrete doymayan, hayal gücü geniş, tutkulu karakterine çok uygundu.

Tevrat'ta adı geçen Fırat Nehri'nin kıyısındaki şahın üzerine yürüyüp, atışta ve güreşte usta olan2 güzel çehreli, kızıl sakallı şahı yenmek; dünyaca ünlü Şiraz çeliğinden yapılmış altın kaplamalı zırhlar ve başlıklar takan 20 bin İranlı süvariden oluşan görkemli muhafız kıtasının saflarını kırmak; büyük kalkanların ardından düşmanlarını uzun mızraklarla karşılayan Ermeni piyadelerinin saflarına dalıp, onları aşmak ve hafif Gürcistan
yardımcı birliklerini dağıtmak , hayalinde yaşattığı Büyük iskender'in uzaktaki efsanevî ülkelerde savaşla geçen zafer dolu hayatı gibi, tasavvurlarını dolduruyordu. Ayrıca, hiç şüphesiz dedesi ve en büyük örneği Sultan Mehmed'in başka bir İran hükümdarına karşı yapmış olduğu savaşın anıları da canlanıyordu. Ama dedesinin savaştığı İran hükümdarı Uzun Hasan, Türkmen yiğitliğinin ve çöllerden gelen göçebelerin gururunun temsilcisi idi; oysa yeni çıkan Kızılbaş tarikatı aşılmaz derecede fanatikti ve başlarında 12 dilimli yüksek sarıklar taşıyan müritleri, "Yaşasın efendimiz İsmail" diye bağırarak, gözlerini bile kırpmadan ölüme gidiyorlardı4. Sultan Selim, eyaletlerin zenginliklerini ve bir Venedikli tarafından 800 bin altın olarak tahmin edilen yıllık gelirlerini Doğu ve Batı arasında dünyaca ünlü ticareti ile Tebriz'i; binlerce tüccarı, metal ustası, ipek dokuyucusu, Türkler arasında büyük rağbet gören silahları, şallan, vs. ile Şiraz'ı ve Hristiyanların savunma araçlarının karşı koyamadığı sert çeliği ile Kermiyan'ı hiç düşünmüyordu bile.

Osmanlı kaynaklarında, Sultan Selim tahta cülûs ettiğinde, Şah İsmail'in kendisine bir aslan gönderdiği ve bunu, İran'daki gücün hakaretimsi bir şekilde vurgulayan bir hediye olarak algılayan Sultan Selim'in, buna kibirli komşusuna köpek göndererek teşekkür ettiği anlatılır. Osmanlı tarafındaki huzursuzluğun asıl kaynağı ise Şah İsmail'in Şehzâde Murad'ı barındırması idi. Şah İsmail, Murad'a kendi kızını vermiş ve onu kısa bir süre sonra şansını denemek üzere büyük bir askerî güçle Amasya'ya akına göndermişti. Sultan Selim ve Safevîlerin şahı arasındaki savaş bu yüzden Sultan Bâyezid'in 14 Nisan 1513 tarihinde elde edilen zaferle geçici olarak sona erdirilen taht mücadelesinden kaynaklanan iç karışıklıkların bir devamı gibi görülüyordu. Şah İsmail, hor gördüğü Batı'daki Rumeli'nin sultanına karşı yapacağı savaşa tüm dikkatini verebilmek için önce italyanların "yeşil başlıklı " dedikleri komşusu, vezirini yenen ve öldürten Özbek Hanı Ubeydullah ile barış yaptı.

1513 yılının Kasım ayında bile İstanbul'da hiç kimse Sultan Selim'in İran'a saldıracağını bilmiyordu. Ancak Aralık ayında Şah İsmail ile Sünni Türkmenlerin Hanı Ubeydullah arasında barış yapıldığı ve Sultan Selim tarafından gönderilen elçinin, Şehzâde Murad'a "büyük değer" veren Şah İsmail tarafından öldürüldüğü haberî geldi. Şehzâde Murad'ın, dedesinin mirasını geri almak için komuta ettiği süvari birlikleri, 1514 yılının bahar aylarında Amasya'ya doğru yola çıktılar. Ordunun Türkmen asıllı komutanı Ustacaoğlu, o tarihte Ermenistan'da bulunan Şah İsmail'in damadı Murad'a eşlik ediyordu. Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa, Trabzon önlerine gelmiş ve Şehzâde Korkut'un katillerinden biri olan mirahurla birlikte düşmanın öncü birliklerini Sivas'ta geri çekilmeye zorlamış olsa da11, Sultan Selim bizzat Anadolu'ya geçmeye karar verdi. Yanında büyük sayıda askerî birlikler vardı ve o zamanların abartılı stilinde 300 bin askerden bahsediliyordu.

Ayrıca bir yıl yetecek kadar büyük miktarlarda erzak ve 2 milyon 500 bin altın getirmişti . Sultan Selim, 18 Nisan'da İstanbul'dan ayrıldı. 20 Nisan'da hâlâ Üsküdar önlerinde Anadolu sahilinde idi, ama bir sonraki gün yola çıkacaktı. Mayıs ayının ilk günlerinde karargâhını Bursa yakınlarına kurmuştu ve 14 Mayıs'ta İstanbul'a, Safevilerin şahlarının komutası altında yaklaşmakta oldukları ve "yüzyıllardır görülmeyen " bir savaşın beklendiği haberi geldi.

Türk birlikleri, yavaşça Amasya'dan Ermeni Dağlarındaki Erzincan'a doğru ilerlediler. Yol, zorlu idi ve insanlar, atlar ve yük hayvanları için çok az erzak vardı. Mayıs ayının sonlarına doğru yeniçerilerin ve sipahilerin, sultanın atları için getirilen arpaya el koydukları anlatılıyordu. Sultan Selim, onları affedip, asiler arasında adam başına 16 altına kadar para dağıtmış olmasına rağmen, hâlâ isyan tehlikesi vardı. Bu hadiselerin baş suçlusu olarak, Osmanlıların bölgesinden geçişlerini sadece zorla kabul eden ve beklediği kesin mağlubiyetten sonra Osmanlılara saldırmaya hazır bekleyen Dulkadiroğullarının Ermeni-Türk Beyi Alaüddevle gösteriliyordu.

Nihayet Çaldıran Ovası'nda 10 bin'i Şah İsmail'in timarlarından gelen seçkin süvarilerden oluşan 30 bin İran askeri görüldü. İyi beslenmiş, güçlü askerler, göz alıcı çelik zırhları içinde, özenle süslenmiş atları üzerinden, Batı'nın iyice yorulmuş ve kendilerini savunmaktan aciz gibi görünen zavallı askerlerine hor gözle bakıyorlardı.

İhtişamlı ve zaferden emin ordunun bir kanadını Şah İsmail bizzat yönetirken, diğer kanat Ustacaoğlu'nun emrine verilmişti. Her iki kanat aynı anda saldırdı. Şah İsmail, Rumeli sipahilerini oldukça kolay dağıtmayı başardı. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa muharebe alanında hayatını kaybetti.

Osmanlılara ait toplar, İran ordusuna fazla zarar veremedi, ama Ustacaoğlu daha ilk saldırıda bir kurşunla ölümcül derecede yaralandı ve attan düştü. Ama adamları bu yüzden savaşı bırakmadılar. Güçlü güzel atlarını sürerek, direnci kırarak, topçulara kadar ulaşmayı ve bir çoğunu kızılağaçtan ma'mul uzun, iki uçlu mızrakları ile öldürmeyi başardılar. Muharebenin sonucu artık sadece yeniçerilere bağlı idi.

Yeniçeriler, önceleri savaşmaya pek hevesli değildiler ve Sultan Selim, düşmanlarının birçok Rumeli sipahisini katletmesini seyretmek zorunda kaldı16. Nitekim, yeniçeriler zafer kazandıklarına sevinmeye başlayan İranlıları - ne de olsa 17 sancakbeyini ve bir beylerbeyi ile birçok asker ve sipahiyi öldürmüşlerdi - durdurmayı başardılar. Topların dışında yeniçeri saflarından 4 bin tüfekçi, düşmana ateş açtılar. Şah İsmail, ölümcül olmasa da, yaralandı ve geri çekilmek zorunda kaldı (23 Ağustos) ve İranlıları tamamen yenmek için yanında serhad beylerinden Malkoçoğlu'nun da savaştığı Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa'nın son bir darbesi yeterli oldu. Böylelikle bu savaş, her zamanki gibi Osmanlı piyadeleri ve topçuları sayesinde kazanılmıştı.

Sözde Hristiyan dostu olan Safevîlerin kazanmasını isteyen bir İtalyan, topçu sınıfı hakkında "topçu sınıfının acımasız ve yiğit insanlara yakışmayan öfkesi", diye yazar. Venedik balyosu da kesin zaferin, topçular sayesinde gerçekleştiğini yazmıştır .

İran karargâhından büyük miktarlarda yararlı ve ^eğerli herşey alındıktan - aralarında yağ ve balın da bulunduğu söylenir - ve şehvetli Şah İsmail'in , Sultan Selim tarafından nişancı ile evlendirilen cariyelerinden biri dışında, burada bulunan çok sayıdaki kadının hepsi üstlerinde başlarında ne varsa alınarak kovulduktan sonra, ordu bu sefer Tebriz'e yöneldi. Sultan Selim, buradaki insanlara düşman olarak gelmediğini temin ettikten sonra, şehre merasimle girdi. Camiler, tekrar Sünnilerin ibadetine açıldı ve Sultan Selim bunların birinde Cuma Namazını kıldı. En az 700 zanaatkâr ailesi İstanbul'a götürüldü.

Yeniçeriler, kışı Karabağ'da geçirme olasılığına karşı ayaklandıkları için, dönüş yolu hayli zorlu oldu. Ordu, Fırat Nehri'ni geçti ve Amasya'ya varmadan önce, Gürcüler ve İranlılar onlara pusu kurarak, birkaç topu ele geçirdiler. Gürcistan Prensi nihayet direnmeyi bıraktı ve erzakları artık iyice azalan Osmanlıların karargâhına 800 öküz ve 4 bin koyun gönderdi .

Baharda, Sultan Selim yine görkemli bir ordunun başında bulunuyordu ve bu seferki hedefi, Alaüddevle'yi cezalandırmaktı. Aralarında 3 bin okçu bulunan toplam 5 bin yeniçeri ile müstahkem Kemah'ı zapt etti.

Alaüddevle'nin Kayseri'de yapmaya çalıştığı gece baskını başarısızlıkla sonuçlanınca, üç oğlu ile birlikte Osmanlıların eline düştü ve idam edildi. Toprakları, Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yeni sipahiler arasında bölüştürüldü. Dulkadiroğullarının başına sadık Şehsuvar'ın oğlu Ali getirildi ve böylelikle buradaki topraklar üzerinde Osmanlı hakimiyeti resmen ilan edildi. Sultan Selim'in istanbul'dan çağrılan oğlu Şehzâde Süleyman, sancakbeyi olarak Amasya'da kaldı.

Şah İsmail, mağlubiyetini kesin kabul etmeye niyetli değildi. Gerçek bir İranlı şah olarak, önceden belirlenecek bir günde yapılacak ve her iki ordunun da iyi hazırlanacağı bir savaş teklif etti. Sultan Selim'e Amasya'ya zenginliğine yakışır, ancak içlerindeki ironi sebebiyle hakaret olarak algılanacak hediyeler gönderdi: Mücevherlerle süslü bir kılıç, bir eyer ve yine mücevherlerle süslenmiş bir kemer. Sakat olarak geri gönderilen elçilerin getirdikleri cevap, "bir it olduğu ve yaptıklarından fazlasını yapamayacağı" oldu.

İran'dan ayrıca Memlûk Sultanina ve yeniden doğu sınırlarında kendisine saldıran Özbek Hanı'na, Osmanlıların tehdidi altında bulunanlar arasında bir ittifak kurma amacı ile elçiler gönderildi. 1516 yılında ayrıca İstanbul'a da İranlı bir elçi geldi ve "nihai muharebe" teklifini yeniledi . 1517 yılında, Sultan Selim Memlûk Sultanina karşı savaşırken, Şah İsmail dönüş yolunu keserek, elinden Suriye'yi almayı denedi. İranlı birlikler, Mirahur Mehmed'in 2 bin yeniçeri, bir o kadar tüfekçi ve birçok mahalli süvari ile birlikte sınırı savunduğu Diyarbekir'e geldiler. Öncü birlikleri dağıtıldı, ama yeniçeriler savaşı tekrar başlattılar ve ertesi gün hücumu tekrarladıklarından, birçok İranlı subay ve binlerce asker muharebe alanında hayatlarını
kaybetti.

1513 yılında, Şah İsmail'e karşı sefere çıkılmadan önce, İstanbul'da Memlûk Sultaninin ancak yılın sonuna doğru varan bir elçi topluluğu bekleniyordu . O dönemlerde hiç kimsenin Sultan Selim'in, Halife ünvanını taşıyan, kutsal şehirlerin bekçisi bu güçlü ve itibarlı Müslüman hükümdara saldırma planlarından haberi yoktu. Memlüklerin büyük lideri Kansu Gavri, her ne kadar Sultan Selim'in kaçak yeğenlerine sığınma hakkı tanımış olsa da, Safevî Şahı İsmail'in aksine, onları II. Bâyezid zamanında Suriye-Mısır silahlarının üstünlüğünü tecrübe etmiş Sultan Selim'e karşı kışkırtmayı düşünmüyordu. Böylelikle Memlûk Sultanı, 1514 yılında Kıbrıs'ı fethetmeyi düşünebilmiş ve kırk yıldır burada hüküm süren Venediklilerin yerine kendi vasalını getirmişti.

1516 yılının bahar aylarında, Sultan Selim için tamamen avlar ve başka eğlencelerle barış içinde geçen bir yıldan sonra, tekrar Anadolu'ya geçtiğinde, gerçek hedefi bilinmiyordu. Yine de mükemmel disiplin altında güçlü ve yiğit kölelerle kendini sürekli olarak yenileyen bir savaşçı sınıfına dayanan çok eski bir güce boyun eğdirip, Anadolu ve Rumeli hakimi Türk Sultanini, İstanbul'da Bizans İmparatoru'nun halefini, İslâm'ın en azından Sünni kesiminin en yüksek siyasî ve dinî mertebesine yükseltmek, onu Padişah ve Halife yapmak, Sultan Selim'e kısmet olacaktı. Genel görüşe göre, Osmanlı hükümdarı, İran'da tekrar Şah İsmail'in üzerine saldıracağı yönünde idi, zira Vezir Sinan Paşa topçular ve okçularla Karaman'a doğru yola çıkmıştı . Nitekim, Memlûk Sultanı Ocak-Şubat aylarında, özel bir elçi topluluğu aracılığıyla Sultan Selim'e Alaüddevle'nin idamı konusunda sitem etmişti. Selim'in buna cevabı, sadece "yoluna çıkan kara bir taşı yok ettiği" ve halifenin topraklarına saldırmaya niyetli olmadığı olmuştu.

Sultan Selim, 5 Temmuz'da İstanbul'dan ayrıldı. Aynı zamanda, Memlûk Sultanı'nın bilinmeyen sebeplerden dolayı Suriye'ye geldiği haberi duyuldu. Memlükler zamanlarını genelde Kahire'de geçirdikleri için bu oldukça tuhaf bir durumdu. Kansu Gavri, yola çıkmadan önce büyük miktarlarda vergi toplamış ve İskenderiye ile Dimyat'ta savunma tedbirleri aldırmıştı. Suriye'ye gelişi, saldırı avantajını düşmana bırakmamak ve Osmanlılara meyilli nüfusun32 onların tarafına geçmesini engellemek içindi.

Memlûk Sultanı, Sultan Selim hakkında herhangi bir açıklama yapmaktan kaçındığı için, hukukçular arasında yaptığı bir toplantıda, gerçek inancın temsilcisine hakaret etmek istemediği ve haklarını elinden almak istemediği halde, İslâm'ın bedeninden dikeni çıkartmanın ve Allah'ın belirlediği yolda devam etmenin caiz olup olmadığını sordu. Tabii ki istediği cevap geldi ve böylelikle Müslüman devletler arasında uzun zamandır görülmeyen önemli bir savaş başlamış oldu.

Sultan Selim'in Suriye'ye kadar gelişi hakkında çok fazla bilgi yoktur, ancak her iki ordu, 4 Ağustos tarihinde Halep yakınlarında "Dabık Çayırı" anlamına gelen Mercidabık'ta karşı karşıya geldiler. Selim'in etrafına her zamanki gibi yeniçerileri ve seçkin birlikleri dizilmişti. Ordusu, bu sefer Çaldıran'da insanüstü91 çabalarla o zorlu zaferi elde eden orduya hiç benzemiyordu. Aksine, en üst düzeyde Osmanlı subaylarının değerli düğmelerle süslenmiş ipek giysiler, başlarında kırmızı ve brokar başlıklar ve yüksek, güzel tüyler olan köleleri hayranlık uyandırıyordu. Sinan Paşa, Rumeli sipahilerini yönetiyordu. Dulkadiroğulları Beyi'nin görevi, süvarileri ile düşmanın etrafını kurnazca sarmaktı.

Memlüklerin, böyle bir orduya, piyadelerine ve toplarına karşı, inatçı ve kahramanlıktan öte yiğitliklerine rağmen direnmesi zordu. Ayrıca bunlar, boş yerleri Şam ve Halep'ten getirtilen birliklerle doldurulan ordusunun sadece bir kısmını oluşturuyorlardı. Saatlerce süren ve hiçbir sonuç alınamayan çatışmalardan sonra, Halep Emiri yenildi. Onun ardından Rumelili bir Osmanlı askeri, Şam Emiri'nin kellesini uçurdu. Oluşan kargaşada Memlûk Sultanı da bilinmeyen bir biçimde hayatını kaybetti. Sultan Selim, kazanan olarak ipek halılar üzerinde ülkenin iki başkentine girdi ve oldukça iyi davrandığı nüfusa, sadakat yemini ettirdi. Halep Emiri, bağlılığını ilan etmek için geldi ve oldukça nazik karşılandı. Bu hadiselere şahit olan bir Hristiyan, Şam'da toplanan Divân'a 72 dilden temsilcinin katıldığını anlatır: "Bu kadar ihtişamlı bir Divân hiçbir zaman toplanmamıştı ." Sultan Selim, Kudüs'te de bir müddet kaldı, fakir Müslümanlara sadakalar dağıttı, büyük cami ile Mescid-i Aksâ'yı ve Hazreti İbrahim'in mezarını ziyaret etti ve Kurban Bayramı'nı birçok kurban kestirerek kutladı .

Sinan Paşa komutasındaki bir öncü birlik, Tumanbay'ın yeni Memlûk Sultanı ilan edildiği Kahire'ye doğru yola çıkmıştı. Sinan Paşa, Gazze'yi işgal etti ve burada Emir el-Gazali'nin saldırısına uğradı. Muharebe, Gazze'nin surları önünde cereyan ediyordu ve 5 bin civarında Memlûk ve Arap, geri çekilmek zorunda kaldı. İskenderiye Emiri hayatını kaybederken, Osmanlı ordusundan beş sancakbeyi de aynı akıbete uğradılar. Birkaç gün sonra Sultan Selim, birkaç silahdarın öldürüldüğü Ramla'yı tahrip ettikten ve tüfekçilerinin kurşunları ilı dağ geçitlerini ellerinde tutan Arapları kaçırdıktan sonra, Gazze'ye geldi.

Düşman süvarileri, ancak Kahire yakınlarında [Reydaniye'de], erzak teminini kesmeye çalışırken tekrar görüldüler. 24 Ağustos'taki Osmanlı toplarını hâlâ hatırlayan Memlûk Sultanı Tumanbay, Osmanlıları aynı silahlarla karşılamaya çalıştı. 150 güzel ve eski, bronzdan dökme top, Sultan Selim'in ordusunu yok etmek üzere mühimmat deposundan çıkartıldı. Ama Sultan Selim, bundan haberdar olmuştu. Ayrıca Mısırlılara ait topların kullanılamaz durumda oldukları, hatta kendi topçuları için bile tehlikeli oldukları anlaşıldı. Türklerin topları ise yine düşman saflarında büyük kayıplara sebep oldu.

Memlüklü süvarilerinin, Osmanlıların sağdaki Anadolu kanadına yaptıkları ve başka birliklerin de kısa bir süre sonra tekrarladıkları hücum daha başarılı oldu. Dulkadiroğulları Beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey ve diğer Anadolu sancakbeyleri geri çekilirken, Sinan Paşa'nın etrafı sarıldı ve adamları o karmaşanın içinden ölmek üzere olan beylerini çekip kurtarmadan önce sekiz yerinden yaralandı. Savaşın bir tanığı, bu hadise hakkında şöyle yazmaktadır: "Sipahiler, O'nu gözyaşları ile ıslattılar, bedenini ince bir kefene sardılar, Mekke'den gelen suyla yıkadılar ve gömdüler." İntikam duygusu ile dolup taşan Anadolu Beylerbeyi Mustafa Paşa, düşmanlarının üzerine yürüdü ve onlan "başak gibi ezdi geçti". Memlüklü Sultaninin ordusundan geriye kalanlar da Kahire'ye kaçtılar ve esirler kılıçtan geçirildi (23 Ocak 1517) . Nil Nehrindeki bir adaya kaçan Tumanbay'ın Türklerin karargâhını tekrar bir araya topladığı binlerce askerle ani bir baskına uğratma teşebbüsü başarısız oldu. Memlüklü hükümdarlığının savunucularının son bir hücumu, ertesi gün Osmanlıların kesin zaferi ile sonuçlandı.

Kasım ayında Sina Dağinın papaz vekili ve İskenderiye'nin Venedik konsolosu aracılığıyla uzaktaki Frenklerden bile yardım isteyen Tumanbay'ın hiçbir taraftan umudu kalmamıştı. Yine de sadık memlükleri ile ve kendisine bağlı kalmış ahaliyle Mısır topraklarında bir zamanlar çok güçlü bir Halifeler Devleti'ne yakışır biçimde son gücüne kadar savaştı. Her pencerede, her karanlık köşede dirençle karşılaşılan Kahire'nin fethi sırasında üç gün üç gece boyunca kanlar aktı. Özellikle Sultan Şaban Cami'inin etrafında, ilk zamanlarda topçuların da katıldığı amansız bir mücadele yürütülüyordu. Öfke dolu Türklerin eline düşenler işkence altında hayatını kaybediyordu. Bir çoğu yan ölü vaziyette suya atıldı ve boğuldu. Nihayet, Memlüklere ait atların gizlendiği yer bulundu. Memlûk Sultanı Tumanbay, yanında sadece otuz kişi ile birlikte bir tekneye binip kaçtı.

Sultan Selim, Tumanbay'ı kesin olarak istiyordu. Berberi reislerinden birinin ihaneti üzerine, Tumanbay nehrin diğer kıyısında yakalandı. Kahire Kadısı, boyun eğmesini isteyip, bunun karşılığında kendisine bir sancak vaat ettiğinde, Tumanbay bunu hiddetlenerek reddetti. Anadolu Beylerbeyi Mustafa Paşa, kaçak Memlûk Sultanı'nın yanındaki adamlarla zorlu bir savaşa girişti ve elinde bozdoğanı ile bizzat savaş alanına inmek zorunda kaldı. Memlûk Sultanı, nihayet suyun içinde bir köprünün yanında esir alındı. Sultan Selim, hükümdarlığını ve şerefini inada savunmuş olan Tumanbay'ı, bir hükümdara yakışmayacak bir biçimde, bir eşek üzerinde Kahire'nin tüm ana yollarından geçirdi ve şehrin kapılarından birinde astırarak idam ettirdi.

Kıyımlar ve yağmalar, üç gün sürdü. Dördüncü gün, bütün Mısır topraklarında barış ilan edildi. Sultan Selim, böylelikle "Hazreti Yusuf'un tahtına" oturmuştu. Siyasî ve sosyal şartları, Osmanlı İmparatorluğu'nun tamamında olduğu gibi bir düzene sokmak için altı yedi ay burada kaldı. Direnenler ortadan kaldırıldı. İskenderiye önlerinde daha kış aylarında İstanbul'da aceleyle bir araya getirilen ve 2 bin yeniçeri ile Alacahisar Sancakbeyi ile Mihaloğullarından İskender Bey'in oğlu Mehmed Bey'in komutasındaki birçok sipahiden oluşan güçlü bir donanma belirdi ve bu büyük ticaret şehri hiç tereddüt etmeden teslim oldu. Mekke Şerifi de yeni sultanın huzuruna çıktı ve Sultan Selim'in elinden Mescid-i Nebevî için ipekten dokunmuş değerli bir örtü aldı.

Yunus Bey, Mısır'ın ilk paşası ve üçüncü beylerbeyliğine tayin edildi ve koruma olarak emrine birçok yeniçeri ve sipahi verildi. Fazla bağımsız hareket etmeye başladığından ve hutbelere bağımsız bir Sultan gibi kendi adını da ilave ettirince, Sultan Selim'in emri üzerine idam edildi ve yerine eski Halep Emiri Hayr Bey getirildi. Sultan Selim daha sonra, eski Memlûk Sultanı'nın oğlunu ve onun Şam Emiri ile evlendirdiği kızını da yanına alarak, Kahire'den ayrıldı. Suriye'de, çoğu ülkenin kendi evlatlarından oluşturulmuş 40 bin süvari bırakıldı. Şah İsmail'in herhangi bir düşmanlığını engellemek için Anadolu'da bir müddet Pîrî Mehmed Paşa Kızılırmak üzerinde nöbet tuttu, ancak daha sonra geri çağrıldı (Ekim 1518). 1518 yılı Temmuz ayının son günlerinde Sultan Selim yine İstanbul'a geldi. Venedikli bir konsolosun "Tanrı bizi korumazsa, sonunda bütün Müslümanların hükümdarı olacak43" şeklindeki kehaneti (Şubat 1517) sonunda gerçekleşmişti.

1518, belki de 1519 yılında, Kahire'de isyan çıktı ve Osmanlı birlikleri tarafından acımasızca bastırıldı.
Sultan Selim ise bir daha ne Asya'ya ne de Mısır'a ayak basmadı. 1519 yılını Edirne'de geçirdi. Hiçbir sebep yokken, İtalya veya Rodos'a karşı hazırlıklarından bahsedilmeye başlandı. 1520 yılının sonbahar aylarında İstanbul yakınlarındaki İnceğiz'e geldi ve Pîrî Mehmed Paşa ile Dukakinzâde Ahmed Paşa bayram için hazırlıklar yaparken, şîrpençeye yakalandı ve 7 Şevval46 günü (20 Eylül) aniden hayata veda etti. Şüphe ile karşıladığı ve aynı şekilde babasının da kendisine suikast tertipleyebileceğinden şüphelenen oğlu Süleyman, Manisa'da kaldığından, Sultan Selim'e son günlerinde Ferhad Paşa baktı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron