Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

II. Bayezid Zamanında Saray ve Ordu ve Bayezid'in Ölümü

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

II. Bayezid Zamanında Saray ve Ordu ve Bayezid'in Ölümü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 04:27

SULTAN II. BAYEZİD ZAMANINDA SARAY VE ORDU, ASİ OĞLU SELİM'İN TAHTA CÜLÛSU VE II. BAYEZİD'İN ÖLÜMÜ

1503 yılının, yoldaşı Osmanlı elçisi Ali Bey'in bir gün kızgınlıkla "it" dediği ve bir gün boyunca konuşmadığı barış görüşmecisi Andrea Gritti, 9 Temmuz'da İstanbul'a vardığında sahilde bir çavuş tarafından karşılandı. Daha sonra vezirin kapıcıbaşı yanına geldi - vezirin artık işlerini gördüğü müstakil hanesi, hizmetlileri ve rütbeli subayları vardı - ve efendisi adına onu selamladı. Ulûfeciyânbaşı ve sarayın türbancıbaşısı tarafından, kendisine tahsis edilen ve kapısında onu şereflendirmek ve güvenliğini sağlamak için yeniçerilerin nöbet tuttuğu eve götürüldü.

Veziriazamın huzuruna çıkacağı kabul günü geldiğinde, Andrea Gritti Osmanlı İmparatorluğu'nun en nüfuzlu adamlarından biri ile tanışacaktı. Bu, II. Bâyezid'in altıncı veziri idi. Sultan Mehmed'in eski vezirlerinden biri olan birinci veziri İshak Bey, 1483 yılında, Sultan Bâyezid daha Tuna boylarına yönelmeden ve Memlûk Sultanı ile Anadolu'daki savaş başlamadan, görevden alınmıştı. Yaşlı ve yaltakçı, efendisinin bütün arzularına amade, bir adamdı. II. Bâyezid, tahta cülûsunu kısmen onun diplomatik yeteneklerine borçlu idi. Anadolu'daki büyük kriz ile Macaristan ve Lehistan topraklarına yapılan ünlü akınlar sırasında, ülkeyi Arnavut asıllı Davud Paşa yönetiyordu. O, özellikle savaş konularında usta idi. Veziriazamlıktan ayrıldıktan sonra bile vezir olarak kaldı ve her zaman itibar gördü. Dukakinzâde Ahmed Bey de onun gibi Arnavut devşirmelerin arasından çıkmıştı.

Üçüncü veziriazam, Hristiyan bir prensin oğlu olan Hersekzâde Ahmed Paşa idi, ama O, devleti sadece bir yıl yönetti. 1489 yılında Venedik'e karşı savaşa karar verildiğinde, yerine - Venedik asilzâdesi olmaktan gurur duyan Hersekzâde Ahmed Paşa'nın aksine - Hristiyanlar ve Venediklilere karşı kesinlikle sempati beslemeyen biri geldi. İbrahim Paşa, II. Murad'ın veziri, daha 1453 yılında II. Mehmed'in acımasız hırsının kurbanı olan Halil Paşa'nın oğlu idi. Osmanlıların en iyi ve en eski ailesinden geliyordu. İbrahim Paşa, savaş karara bağlanamadan öldü ve daha önce Rodos'a saldıran donanmaya komuta eden Mesih Paşa ile Sultan Bâyezid deniz muharebeleri kazanabilecek adamı bulduğunu düşünüyordu.

1501 yılında Galata'da çıkan yangında hayatını kaybettiğinde, veziriazamlığa Hadım Ali Paşa getirildi. Üç yıllığına yerine Hersekzâde Ahmed Paşa geçse de, sonunda tekrar veziriazamlığa getirildi ve Anadolu'daki köylülerin isyanında hayatını kaybedene kadar (1511), yani Sultan Bâyezid'in son zamanlarına kadar, Osmanlı politikasının yöneticisi olarak kaldı.

Ne bir savaş taraftarı, ne de Andrea Gritti'nin "İstanbul'daki en küstah adam " dediği Rum veya Sırp asıllı Mustafa Paşa gibi kibirli, meydan okuyucu ve kaba bir adamdı. Aksine çok yumuşak konuşan ve rüşvete meyilli bir adamdı. Bunun için sabit bir tarifesi vardı ve 1507 yılında Venedik balyosu kendisine 150 bin akçelik bir bağış teklif ettiğinde, kızarak makamına ve verdiği hizmetlere 250 bin akçenin bile lâyık olmadığını söyledi.

Diğer üç vezirlikten sadece ikisi dolu idi; bunlardan biri Davud Paşa, diğeri de Mustafa Paşa idi4. İtibarlı bir adam olan eski Rumeli Beylerbeyi Yahya Paşa, artık hayatta değildi . Sultanın damatları Rüstem, Faik, Sinan ve Karaca Ali Bey ayrı bir nüfuza sahiptiler. Bunların eski gerçek Türk soyundan geldikleri düşünülebilir, ama aralarından biri, Rüstem Paşa, Boşnak'tı. II. Bâyezid zamanında da devletin yüksek makamları genelde Rum ve Levantenlerden çok, Arnavut ve Slav kökenli devşirmelerin elinde idi. Evrenos Bey'in ailesinin fazla bir nüfuzu kalmamıştı ve Mihaloğulları sadece Bulgaristan ve Sırbistan'da faaliyet gösteriyorlardı. Bu aile, tıpkı devletin en iyi güçleri gibi, Anadolu savaşlarında büyük kayıplar vermişti. Malkoçoğlu Bâli Bey de hiçbir saray makamına getirilmeyip, aşağı Tuna Sancağı'ndan kaldı, tıpkı Bosna'da İskender Bey, Arnavutluk'ta Firuz Bey ve Mora'da Ömer Bey gibi.

Andrea Gritti, birkaç gün sonra Divân-ı Hümâyûn'a götürüldü. Ona, Ali Bey'in elçisi ve yeniçeri ağası eşlik ediyorlardı. Yeniçeriler ve sarayın ağalan, "görmeyen için inanılmaz" bir düzen içinde saflara dizilmişlerdi. Geleneğe göre Venedikli elçi, bir köşkte bulunan ve onu karşılamak için aşağı inen vezirlerin ve beylerbeylerinin sade yemeğine katıldı. Bu seremoni bittikten sonra ancak resmî bir merasimle sultamı* huzuruna çıkartıldı.

Ragusalıların "Emir ve Türk İmparatoru", Roma protokollerinin "Haşmetli Sultan Bâyezid Han'ı" ya da Bâyezid'in dediği gibi: "Sultanların Sultanı ve Asya, Avrupa kıtalarının hükümdarı Sultan Bâyezid " o zamanlar yaşlı ve me'yus bir adam ve aynı zamanda babası II. Mehmed'e hiç benzemeyen nazik, mütevazı ve yumuşak huylu bir hükümdardı.

Zamanının ve gelirlerinin büyük bir kısmını iki başkenti Edirne ve İstanbul'u - daha sağlıklı bulduğu için Edirne'yi İstanbul'a tercih ediyordu - daha güzel ve görkemli yapılarla süslemeye harcıyordu. Edirne'deki imaret, onun eseridir. İstanbul'da ise yüksek mermer duvarlarının altında türbesi bulunan Bâyezid Cami'ini inşa ettirdi. Bugünlerde "güvercinli câmi" olarak anılan bu mabet, kullanılan malzemenin zenginliği ve içindeki sanatsal değerlerle ön plana çıkıyordu . İstanbul, 1509 yılında tam kırk gün hissedilen büyük bir depremde harap olduğunda barışçıl, sanata düşkün ve ihtişamı seven Sultan Bâyezid, yıkılan binaların yerine yeni ve daha iyilerini yaptırmak için, tam 40 bin cerehor getirtti. Bâyezid ve Fatih camilerinde bile tamiratların yapılması gerekmişti. Pamuk Pazarının önündeki Eski Cami'de çıkan yangınlar da İstanbul'u güzelleştirmek için birer fırsattı. Yıldırımdan dolayı yanan Tersane, öncekinden daha görkemli bir biçimde tekrar inşa edildi.

Bâyezid zamanında çıkan ve kanun koyucu vasfını ifşa eden kanunlar, ne yazık ki bugüne kadar muhafaza edilememiştir. Nitekim, çok uzun süren barışçıl bir hükümet, saray, ordu ve yönetim bu oluşumun idamesinde katkıda bulunmuştu ve ilk Osmanlı İmparatoru II. Mehmed'in eserini bir sultana yakışır biçimde devam ettirmişti; tâ ki oğlu Yavuz Sultan Selim'in fetihlerle geçen fırtınalı saltanatından sonra, 200 yıl boyunca devlet yönetimine ve toplum düzenine son şeklini verecek kanunları yaratan büyük Kanunî Sultan Süleyman gelinceye kadar.

Barışı sevmesi ve oldukça iyi yönetimi sayesinde Sultan Bâyezid uyruklarını olmasa da devleti zengin etmişti. Hazine, hiçbir zaman onun zamanında olduğu kadar dolu olmamıştı. Halefi Yavuz Sultan Selim, Sultan Bâyezid'in ölümünden üç yıl sonra Hazine'de toplanan altınlarla bir orduyu donatıp, Müslüman dünyasının batısında ve güneyinde sadece ilk konumu değil, neredeyse sınırsız hükümranlığı getirecek fetihlerine çıktığında, Osmanlı İmparatorluğu'nun toplam geliri 6 milyon 500 bin altın olarak tahmin ediliyordu (Kanunî zamanında: 12 milyon). Ancak sultanın değil de, devletin resmî gelirleri muhtemelen sadece 3 milyon (Kanunî zamanında 1524 yılında 4 milyon 500 bin16 altındı17). Bu gelirlerin bir kısmı, hane başına yılda 100 akçe tutarında cizyeden (daha sonraki hesaplamalara göre her bireyin gelirine bağlı olarak 50 ile 120 akçe arasında) ve "bağış" olarak verilen pişkeşten oluşuyordu. Pişkeş, haraççılar tarafından toplanan cizyeye tâbi değildi ve Hristiyan başına 30 akçe, Türk başına 25 akçeden oluşuyordu.

Ayrıca büyük baş hayvanlardan ve kümes hayvanlarından yüzde 10; şaraptan yüzde sekiz; buğdaydan yüzde yedi veya sekiz , madenlerden sekizde bir, eritilmiş metallerden sekizde bir, bastırılan sikkelerden beşte bir vergi alınıyordu. Tuz madenlerinden yılda 400 bin altın gelirken, değirmen başına yıllık 30 akçe (toplam 400 bin altın) alınıyordu. Bunun dışında balık satışından, pirinç tekelinden (çeltik ekmek isteyenlere tohumu Hazine'den veriliyor, bu tohum daha sonra geri verilip, hasadın da yarısı devlete veriliyordu) vergi alınıyordu. Boynuzlu hayvan başına yılda 1 akçe; beş koyun başına yılda 1 akçe (toplam 800 bin altın) ve domuz başına yılda 2 akçe olmak üzere, özel bir vergi uygulanıyordu . Buna ayrıca otonomilerini muhafaza eden tâbi ülkelerin gittikçe artan vergileri ekleniyordu (o dönemde toplam 1 milyon 200 bin altın). Mart ve Nisan aylarında Hazine'ye binlerce kese altın giriyordu ve Venedikli bir elçinin tabiriyle akçelerden "yüksek bir dağ" oluşturuyordu . Bütün bu kalemler daha önceki Batı ve Doğu kaynaklarından bilinse de, 16. yüzyılın ilk zamanlarına kadar böylesine ayrıntılı bir liste oluşturulmamıştı. O dönemden sonra kaynaklarda İmparatorluğun ekonomisinin sistematik yönetimi de anlatılıyor.

Toplanan bu zenginlikten dolayı, maaşları (ulûfe) yılda 95 bin altın tutan, ancak son zamanlarda Hristiyanlara karşı savaşılmadığı için gelirleri düşen yeniçeriler, saraydan bu gelir farkını kapatmaya7 yöneliyorlardı. Uzun bir zamandan beri huzursuz ve isyana meyilliydiler, hatta Sultan Mehmed'in ilk zamanlarında bir isyan bile çıkartmışlardı. Yeniçeriler tarafından çok sevilen Gedik Ahmed Paşa'nın tutuklanmasından sonra, sultanın onları lağvetmeyi ve üç yılda bir Hristiyan çocukları arasından alınıp, sonunda 60 aile başına 15-18 yaşında bir yeniçerinin düştüğü ocaklarını, çoğunlukta ve genelde Türk asıllı olan sipahilerle değiştirmeyi düşündüğü dedikodulan yayıldı.

Mihaloğlu Ali ve İskender Bey, sultanı bu düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştılar. Buna rağmen Mihaloğlu Ali Bey, saraydan çıkışında gürültücü ve asi yeniçerilerin hakaretlerine ve tehditlerine maruz kaldı. Sultan Bâyezid, isyanı bastırmak için yeniçerileri Boğdan'a karşı sefere götürdü, ama burada bedenleri ile efendileri ve "babalan" olan sultanı korumak yerine, çadırlarını başka bir yere kurdular. Sultanı aralarında istemiyorlardı. Böylelikle Sultan Bâyezid, alışılmışın dışında başka bir ordu kurmaya niyeti olmadığını göstermek için, onlara resmen rehineler vermek zorunda kaldı.

Diğer taraftan, bu konularda bilgi sahibi olan bir Venedikli, söylentiye göre yeniçerilerin düşmanı olan Sultan Bâyezid'in bunların sayısını (1514'te seçkin birlikler hariç 8 bin); hükümdarlığı zamanında seçkin birliklerle birlikte 12 bine kadar artırdığını söylemektedir. Yeniçerilerin kalbini kazanamamasının tek sebebi, fazla barışçıl ve fazla "filozof" görülmesindendi. Zamanından önce yaşlanan; babası Sultan Mehmed'i dinsiz olmak ve Venedikli ressamlar ile yay, kılıç, vs. yanında metal işlerini çok fazla sevmekle suçlayan ve ölümünden sonra babasının çok sevdiği resimleri ortadan kaldırtan bu dindar Müslüman, yeniçeriler arasında fazla sevilmiyordu. Ayrıca çoğu kez kendi menfaatleri peşinde koşan vezirlerinin de fazla etkisi altında kaldığından şüpheleniyorlardı. Bosna Dükünün oğlu, aynı zamanda sultanın damadı olan ve Hristiyanlığı sadece görünüşte bırakan , asil ruhlu Hersekzâde Ahmed Paşa, sultanına sadık bir biçimde hizmet ederken - en az sultanın kendisi kadar nüfuzlu olduğu söyleniyordu - diğerleri, ikiyüzlülük ve sömürmekte usta olan bayağı, yaltakçı ve kendi menfaatlerini düşünen karakterdeydiler. Sultan Bâyezid'in diğer damadı, Yeniçeri Ağası Boşnak Rüstem Bey bile daha iyi özelliklere sahip değildi ve dayısı Mustafa Bey de farklı değildi. Sultan Bâyezid'in son zamanlarındaki vezirlerinden biri; bir papazın oğlu olan Mustafa Paşa, Venedikli Andrea Gritti tarafından "İstanbul'daki en küstah adam" olarak tarif ediliyordu . Vezir Davud Paşa'nın en büyük özelliği, Hristiyanlara karşı beslediği nefretti. Son zamanlarda Hersekzâde Ahmed Paşa'nın yanında Hadım Ali Paşa ve Yahya Paşa, devletin gücünü ellerine geçirmişlerdi.

Osmanlı Devleti'nin yüksek makamlarındaki bu adamlar şarabı seviyorlardı ve tıpkı daha sonra Dukakinzâde Ahmed Paşa'da olduğu gibi, sarhoş olduklarında Venedikli casuslar ağızlarından devlet sırlarını alabiliyorlardı. Diplomatik açıdan sanatları, bariz yalanlardan ve daha fazla para alabilmek için işlerin savsaklanmasından geçiyordu. 1.000 altın, onlar için çerezdi. Her türlü ısrardan o kadar ince bir biçimde sıyrılmasını biliyorlardı ki, Venedikliler hor görmenin yanında, onlara biraz da hayranlık duyuyorlardı.

1508 yılında, Sultan Bâyezid'in bir diğer damadı Hasan Paşa, İstanbul'un surları altında ekmek ve et satışı için dükkânlar açtı ve böylelikle İstanbul'un erzak teminini tehlikeye attı. Yeniçeriler ayaklandılar, dükkânlarda buldukları herşeyi yıktılar, hatta Bâyezid Cami'ini kirletecek kadar ileri gittiler . Sultan Bâyezid bizzat müdahale etmek ve buraları kapatmak zorunda kaldı.

1506 yılında da devletin en üst makamlarındaki adamların iyi birer mideye sahip oldukları biliniyordu . Yumuşak huylu Sultan Bâyezid'in etrafı hiçbir yeteneği olmayan insanlardan oluşuyordu ve bu, özellikle yeniçerilerin huzursuzluğunu artırıyordu. Nikris hastalığından muzdarip Sultan Bâyezid, 1508 yılından sonra ne ata binebiliyor, ne de yürüyebiliyordu. Devleti yönetenler için Sultan Bâyezid'den sonra tahta kimin cülus edeceği sorusu çok önemli bir mesele hâline gelmişti.

Sultan Bâyezid'in oğullarından Manisa Sancakbeyi Mahmud, itaatsizlik ve babasının İstanbul'daki yönetim biçimi hakkında tebdil-i kıyafet içinde casusluk yaptığı gerekçesiyle idam edilmişti. O zamanlar Saruhan(Manisa) Sancakbeyi olan Şehinşah (ölümü 1510) ve Alemşah, kritik 1511 yılından önce öldüler. Bunların her biri Anadolu'nun değişik yerlerinde sancakbeyi olarak görev yapan oğullan, dedelerinin mirası için -ilk şartı Osmanlı kanı taşımak olsa da, savaşlarda gösterilen başarıların da önemli olduğu- saltanat42 mücadelesine katılmadılar. Sultan Mehmed'in ölümünden sonra babası gelene kadar naib olarak tahta çıkan ve o dönemlerde Manisa Sancakbeyi olan Korkut, rahat bir hayat sürüyordu. O, edebiyata duyduğu ilgiden dolayı amcası Cem Sultan'a benziyordu. Taşıdıkları askerî önem ve ele avuca sığmazlıkları sebebiyle etkili bir konumda olan yeniçeriler, onu bu yüzden imparatorluğun mirasçısı olarak istemiyorlardı. Ahmed, Sultan Bâyezid'in en büyük oğlu idi. Güzel bir çehreye sahip, ancak sefahata düşkün, ağır ve şişmanlığa meyilli bir adamdı ve henüz askerî açıdan hiçbir başarı gösterememişti. Anadolu'daki sancağında zamanından önce yaşlanmıştı, ama babası onu açıkça tercih ettiğini gösterdiği ve devlet yönetiminde olan birkaç kişi onu desteklediği için imparatorluğun başına geçmeyi umuyordu.

Nihayet, Korkut'la aynı anneden olma, ateşli büyük gözlere sahip, koyu tenli, uzun bıyıklı ve hep asık çehreli, ince vücutlu Selim, o dönemde Trabzon Sancakbeyi idi. Gençliğinden beri askerî açıdan şan ve şöhret arıyordu ve 1503 yılında, İran'daki düşmanlarla savaşabilmek için buna direnen babasından başka bir sancak istemişti. Şehzâde Selim, ondan gelecekteki seferlerde şan ve kazanç bekleyen yeniçerilerin gözdesi idi ve her biri insan sarrafı olan ve bu dizginlenemez hırslı delikanlının nelere kadir olacağını tahmin eden vezirlerin ve diğer yüksek rütbeli ağalann çoğu onun tarafını tutuyordu.

Aynı zamanda Tatar Hanı'nın damadı ve bu evliliğinden 10 yaşında, gelecekte Kanunî Sultan Süleyman45 olarak ün yapacak bir oğlu olan Selim, 1510 yılında Tatar Ham'nın yönetimindeki Kırım Yanmadası'na geldi ve Kefe'nin yeniçerilerini kendi tarafına çekerek46, güçlü ve zengin şehri yeni ikameti ilan etti. Kısa bir süre sonra, Boğdan'ın önemli limanlarından olan Kili ve Akkirman'ı da eline geçirdi (1 Mayıs 1511) . Daha sonrâ kayınbiraderleri olan iki hanzâde komutasında 3 bin hafif süvari ile yüksek maaş ve timar vaat ederek, ülkenin her yerinden topladığı ve yeniçeri sistemine göre eğittiği piyadeler eşliğinde Tuna beylerinden Malkoçoğullarından biri ile birleşti ve Tuna Nehri'ni geçerek, kısa bir süre önce 3 bin Tatarın yerleştirildiği Dobruca'ya geldi. Tatar bölgesini ancak Varna'da terk edip, asıl Türk topraklarına geçti.

Seferinin hedefini sorduran babasına, mütevazı bir biçimde, sadece her sancakbeyinin yılda bir kez yaptığı gibi, hükümdarını ziyaret etme ve elini öpme görevini yerine getirmek için geldiğini bildirdi. Ama babası Sultan Bâyezid, oğlunu çok iyi tanıyordu. Edirne'de kalmayıp, kendini daha güvenli hissettiği İstanbul'a geçti. Selim, şüpheli "ziyaretinin" asıl amacını açıklamadan, babasını İstanbul'a kadar takip etti. Çorlu yakınlarındaki Sırtköy Kasabası'nda, hırsı onu savaşa itti.

Peygamberin Sancağı'nı açan yaşlı sultan, etrafındaki birlikleri bizzat yönetiyordu ve:

"Öldürün kahpenin dölünü narası her yerden duyuluyordu. Niyeti açığa çıkan Şehzâde Selim'in yiğitliği ve cesaretine rağmen, silahları kötü ve kendileri de büyük bir savaşa hazır olmayan Tatarlar, birliklerin çoğunun Vezir Hadım Ali Paşa komutası altında Anadolu'da savaşta olmalarına rağmen dünyanın en iyi ordusu için rakip bile sayılmazlardı ve Tatarlardan oluşturulan yeniçeri birlikleri gerçek yeniçerilerle boy ölçüşemezdi. Tatarların, sultanın ordusunun etrafını sarma teşebbüsleri sonuçsuz kaldı ve çatışmanın sonucu belli oldu. Esirler, Sultan Bâyezid tarafından acımasızca öldürüldü . Ama Selim, ciddi bir biçimde takip edilmedi ve Midye'den deniz yoluyla Kırım'a kaçtı (Temmuz 1512).

Ama Bâyezid, bununla gerçek bir zafer kazanmış olmadı ve gerçek huzuru bulamadı. Selim, eskisi gibi anlayışlı ve müşfik davranıp, Tatarların sürekli tehdidi altındaki Boğdan dahil, tüm Tuna güçleri ile iyi ilişkiler içinde olmaya çabalarken, Anadolu'da Manisa Sancakbeyi Şehzâde Ahmed, Şehinşah'ın oğlu Mehmed ile savaş hâlinde idi. 1511 yılının Aralık ayında İstanbul'a bu iki şehzadenin "Bursa'nın üst kısmındaki nehrin kenarında " gelecekte imparatorluk tahtı için savaşa giriştikleri haberi geldi. Çoğunlukla oğulları Murad ve Alaeddin'in yiğitlikleri sayesinde önce Ahmed kazandı. Mehmed, kardeşi ile birlikte Larende'de esir alındı ve Bâyezid'in bizzat müdahalesine rağmen, teslim edilmedi . Taraftarları olan kadıasker ve sultanın fermânlarını mühürleyen ve bunun için yıllık 400-500 akçe maaş alan nişancı ile Yunus Paşa, Şehzâde Ahmed'i ailesi ile birlikte, muhtemelen kısa bir süre sonra boş kalacak tahtın yakınında olmak üzere, İstanbul'a çağırdılar. Ahmed, Üsküdar'a karargâh kurdu. Ayrıca, gönüllü olmaktan çok, zorla getirilen Korkut da geldi ve babasının yasağına rağmen, yeniçeri ocağının yanındaki karargâhında kaldı.

Babası, Semendire'den Akkirman'a kadar uzanan büyük bir sancağı kendisine vererek, rahat durmasını sağlamaya çalıştığı Selim, uzun zamandan beri istediği tahtın elden gitmeye başladığını görerek, tüm entrikaları engellemek ve öncelik hakkına karşın, üstünlük hakkını kabul ettirmek üzere harekete geçmek zorunda kaldı. Kış ortalarında - belki de kendisine Anadolu Sultanı ünvanını takmış olan Ahmed'e karşı babası tarafından çağrıldığı için - tekrar İstanbul'a geldi. Bu sefer yanında sadece birkaç Tatar vardı ve İmparatorluğa karşı eli silahlı bir eşkıya gibi davranmıyordu. Yeniçeriler, en kutsal görevleri olan sultanı bütün düşmanlarına karşı koruma görevlerini ihlal etmemek için, 1511 yılında Selim'i inkâr ederek, ordusuna karşı savaşmak zorunda kalmışlardı. Selim, Küçükçekmece'de Bizans surlarının yakınında, kardeşi Korkut'la görüştü ve onun sancağına Midilli'yi de ekleyerek, çok sevdiği ilmî meşgalesine huzur içinde devam etmek üzere Anadolu'ya geri dönmeye ikna etti. Bunun üzerine sessizce İstanbul'a geldi ve Yenipazar yakınlarında karargâh kurdu.

Yeniçeriler ise sevmedikleri Şehzâde Ahmed'in İstanbul'da oluşu sebebiyle isyana başladılar. Eski bir barbar geleneği olan, düşmanının üzerine çadırını yıkma geleneğinden yola çıkarak Şehzâde Ahmed'in taraftarlarının ahşap evlerini tahrip ettikten sonra - bunlara Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'nın evi de dahildi - Divân-ı Hümâyûn'a gelerek, tehdit dolu isteklerde bulundular ve Sultan'dan, gelecekte gerekli olacak ve uzun zamandan beri beklenen savaşlarda, onları yönetebilecek genç, güçlü ve yetenekli bir lider istediler. Onlar, sultanın hazinesinin bir kısmını göndermiş olduğu Ahmed'i padişah olarak istemiyorlardı ve resmî bir berat isteyerek, Selim'i başkomutan ilan ettiler. Bedenen yaşlı ve zayıf, ancak inatçı ve haklanın çok iyi bilen Sultan Bâyezid, uzun bir süre asilerin isteklerini yerine getirmekte derindi. Nihayet, tattan çekilmeye karar verdi ve Hazine'yi teslim ettikten sonra, memurlar ve askerler, Selim'in Yenipazar'daki mütevazı evinin etrafında toplanırken, sadık Yunus Paşa dışında herkes tarafından terk edilmiş bir sultan olarak, ölüme hazırlık ve dünyevî isteklerin geçici olduğunu idrak etme zamanı olarak geçirdiği hüzünle dolu 20 gün boyunca, babasından kendisine miras kalan ve otuz yıl boyunca kendisine başkent olarak hizmet vermiş İstanbul'da kaldı. Nihayet, Sultan Bâyezid için son ikametgâh olacak Dimetoka'ya doğru tüm ihtişamı ile bir seyahat başladı. Etrafında birkaç yüz asker, hizmetli ve biraz para ve mücevherle birlikte, tahttan çekilen Sultan Bâyezid, Dimetoka'ya giderken, Edirne'nin Sazlıdere mevkiinde hayatını kaybetti. Bir çoğu, Yahudi doktorunun, Sultan Bâyezid'e oğlu Selim'in emri üzerine zehir içirdiğine inandılar. Selim ise babası gittikten hemen sonra saraya yerleşti. Tarih, 23 Nisan 1512 idi.

Sultan Selim, önce kendini taht mücadelelerine, aile içi çekişmelere ve entrikalara karşı güvenceye almak için her türlü araca başvurdu. Hayran olduğu ve herşeyi ile örnek aldığı dedesi Sultan Mehmed, ona bu konuda da örnek olmuştu. Sultan Selim'in saltanatı, Şehzâde Ahmed'e karşı yapılan acımasız bir savaş ve tüm Osmanlı şehzadelerinin ortadan kaldırılması ile başladı.

Sultan Selim'in kardeşi Ahmed ile savaşı, otuz yıl önce II. Bâyezid'in Cem Sultan'a karşı verdiği savaştan çok daha kolay oldu, zira Şehzâde Ahmed'in yanında yüksek makamlı memurlar, geniş ve önemli bir eyaletin sancağı ve sabit bir ordu yoktu. Onun sadece tuzağa düşürülüp, taht için beslediği umutiarla birlikte hayatının alınması gerekiyordu. Sultan Selim, 1512 yılının yaz aylarında yeniçerileri ile birlikte Anadolu'ya geçti ve hiç rahatsız edilmeden Ankara'ya kadar ilerledi. Burada, Şehzâde Ahmed'i aramak üzere mirahurunu Amasya'daki Ermeni Dağları'na gönderdi. Kış geldiğinde, hiçbir tehdit altında olmayan Bursa'da karargâh kurdular ve ordu dağıtıldı. 1513 yılının bahar aylarında Sultan Selim'in etrafındakiler o güne kadar hiçbir faaliyette bulunmayan ağabeyine mektuplar gönderdiler. Bu mektuplarda, Ahmed'in bir an önce Selim'in ordusuna saldırmasını tavsiye ediyor ve nüfuzlu birçok kişinin Selim'in yanından ayrılmak için sözde onun gelmesini beklediklerini söylüyorlardı. Büyük ısrarlardan sonra, yakışıklı ve güçlü şehzâde, şansını denemeye karar verdi, ama kısa bir süre sonra kandırıldığını anladı. Yenişehir'de yapılan ve Şehzâde Ahmed'in yiğitçe dövüştüğü bir muharebeden sonra - Beylerbeyini geri püskürtmeyi başardı ve saflarını sadece Tatarlar geçebildi - Sultan Selim'e esir düştü ve boğduruldu.

Şehzâde Korkut, sancağı Manisa'da değil ama, bir gemi bulmak için birkaç arkadaşı ile birlikte kaçtığı İzmir'de aynı kolaylıkla ele geçirildi ve acımasız hükümdarın bu barışçıl kardeşi de ağabeyi Ahmed'in akıbetine uğradı. Şehinşah'ın, dikkatsizce çok daha tehlikeli bir akrabasının eline düşmek üzere Şehzâde Ahmed'in esaretinden kaçan 21 yaşındaki güzel çehreli oğlu Mehmed de Bursa'da artık iyice dolmaya başlayan aile mezarlığına gömüldü. Ahmed'in oğullarından biri de öldürüldü ve Sultan Selim'in emri üzerine -tabii ki asil kanlarına gösterilmesi gereken saygı ile - hayatını kaybeden genç şehzâdelerin sayısı günden güne artmaya başladı. Osmanlı hanedanından sadece Sultan Selim ve İstanbul'da bırakmış olduğu oğlu Süleyman - daha fazla mirasçı istemediği için Sultan Selim'in eşleri ile tüm münasebetlerini kestiği ve bunun yerine genç kölelerle ilgilendiği söylenir (Mayıs 1513) - ve Ahmed'in Şah İsmail'e sığman oğlu Murad ile Mısır'a kaçıp Memlûk Sultanı'na sığınan iki kardeşi kalmıştı . Bu iki kardeşten biri Alaeddin'di .

Böylesine acımasız bir biçimde yarım asır için taht meselesi çözülmüş oldu ve yeni hükümdarın kardeşlerini ve onların çocuklarını öldürtmesi, devletin en önemli kanunlarından biri hâline geldi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron