Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

II. Bayezid'in Tuna Siyaseti

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

II. Bayezid'in Tuna Siyaseti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 04:16

II. BAYEZİD'İN TUNA SİYASETİ

Sultan Mehmed, Mayıs ayında öldüğünde Osmanlı Devleti, Macaristan'la savaş hâlinde idi. Kral Matyas, Tuna boylarının ötesinde, akıncıları akına çıktıkları zaman kendi topraklarını da rahatsız eden komşusu ile savaşmak istemiyordu, ama Mihaloğlu kardeşlerin Boğdan Prensi Stefan'a saldırmaları üzerine, düşmanlıklar yeniden padak vermişti.

Her padişah değişiminde bütün sancakbeyleri hiç istinasız saraya gelip, hediyeler getirmek, yeni padişahın eteklerini öpmek ve elinden, onaylandıklarını gösteren berât almak zorundaydılar. Ulak sisteminin mükemmel işleyişi sebebiyle Mayıs ayının ortalarında Mihaloğlu kardeşler de sultanın öldüğünden haberdar oldular ve akınlarını derhal keserek, geri döndüler.

Boğdan Prensi Stefan, Tuna uçbeylerinin uzakta II. Bâyezid'in karargâhında olduklarını öğrendiğinde, Eflak sınırım geçerek, genç Basarab için savaşan sayısız Romeni ve Türkleri yendi ve 8 Temmuz'da Bükreş yolunu açtı. Kale, Tuna boylarına kadar ilerleyen, Turnu (Küçük Niğbolu)'ya saldıran ve Tuna Nehri'nin diğer kıyısında Osmanlı topraklarında yağma yapan Boğdanlılann eline geçti. Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş'in kardeşi olduğu söylenen Mircea, prens olarak ilan edildi, ama bunun üzerine çıkan iç savaşta kısa bir süre sonra tekrar kayboldu. Yılın sonlarına doğru, en fazla taraftarı olan Eflak'tan geri dönen Basarab ve Tepeş'in Stefan Bathori tarafından Erdel'den gönderilen, eski bir keşiş olmasından dolayı Calugarul diye de adlandırılan Vlad adında başka bir kardeşi arasında Eflak Prensliği için mücadeleler devam etti. Stefan Bathori'nin Boğdan'm kuzeyinde neredeyse bağımsız bir biçimde hüküm süren büyük oğlu Aleksandru, Basarab'ı Olt Nehri'ne kadar sürerek, bu karmaşalara bir son verdi. Basarab, burada kendi Boyarları tarafından Glogova köyünde haince öldürüldü. Basarab'a son ana kadar sadık kalanlar bile kısa bir süre sonra yumuşak başlı Vlad'ın birliklerine katıldılar. Vlad, daha 1481 yılında, Cem Sultan'a karşı yapılan seferden sonra birlikleri dinlenmek zorunda olan Mihaloğlu kardeşlerden para karşılığında özgürlüğünü satın almıştı.

Sultan Mehmed hayatta olmuş olsaydı, Rumeli Beylerbeyi veya bizzat kendisinin komutasında açılacak bir seferle Boğdan Prensi Stefan'ın barışı ihlal etmesinin intikamını mutlaka alırdı. Ancak oğlu ve halefi II. Bâyezid, ne Anadolu'da ne de Rumeli'de intikam, şan ve ganimet aramıyordu. Tuna boylarındaki hükümdarlar Vlad'dan memnunsalar ve oğlu Radul'u Osmanlı Devleti'ne rehine olarak göndermese bile, vergisini zamanında ödüyorsa, yeni sultanın buna diyecek bir şeyi yoktu. II. Bâyezid'in tutmuş olduğu "yeni yol" burada da kendini hissettiriyordu.

Kral Matyas ise gerçek bir savaşa hazırlıklı değildi. Varad Piskoposu'nu ve Olmütz Yargıcını'nı, Roma-Cermen İmparatoru ile barış ve Türklere karşı ortak bir teşebbüs hakkında görüşmek üzere Nümberg'deki meclis toplantısına göndermişti, ama boşuna. Alman dosdarından birkaçının çabaları ve Papa vekili Orso de Orsini'nin iyi niyetlerine rağmen, elçilere geçiş izni verilmedi ve ülkeye alınmadılar. Meclis toplantısı, elçileri hiç dinlemeden, bahar aylarında Viyana önlerinde toplanacak 15 bin kişilik bir ordu hazırlamaya karar verdi.

Papanın söz verdiği paralar da İtalya'dan gelmedi ve Granada'da Berberilere karşı savaşan İspanya Krallarının 100 gemisi de hiçbir zaman limanlardan ayrılmadı . Kral Matyas'ın Osmanlı karmaşalarını kendi lehine sonuçlandırmak üzere batıdan gelecek 10 bin kadar süvari talebi de yerine getirilmedi. Böylelikle, Hunyadi'nin daha önce gerektiğinde İstanbul'un bile ulaşılamayacak bir ganimet olmadığını söyleyerek kendini övmüş olan hırslı oğlu Kral Matyas, Hersek'i ilhak etme planlarından bile vazgeçmek zorunda kaldı.

Ancak sonbaharın sonlarına doğru, Anadolu'dan yeni gelmiş olan Mihaloğullarının hiçbir kışkırtması olmadığı hâlde, Türklere ait Sırp topraklarına karşı bir sefer düzenlendi. Kinizsy, 2 Kasım tarihinde, kralın zafer mektuplarında sayısı abartılı olarak 32 bin olarak verilen büyük bir ordu ile Tımışvar'dan ayrıldı ve Tuna boylarına doğru hareket etti. Sokoli kardeşlerinin de aralarında bulunduğu öncü birlikler, Haram Kalesi nehir geçidinde yenildiler. Belgrad komutanı ve despot Vuk ise, düşman kıyılarını ateşe verdiler. Yakşiçler karayolunda önden ilerlediler. Mihaloğlu İskender Bey, Güğercinlik'te geri çekilmek zorunda kaldı ve Kinizsy bizzat Alacahisar önlerine geldi. Dönüş yolunda Keve Kalesi tekrar inşa edildi; Haram Kasabası tahkim edildi ve geçiş için uygun görülen üçüncü bir yere küçük bir birlik yerleştirildi. Bu akın, Osmanlılara belki büyük zararlar getirmişti, ama toprak ve stratejik yerler kaybedilmemişti. Mihaloğlu kardeşler ve Malkoçoğlu Bâli Bey, derhal Sırbistan'ı tekrar savunma durumuna getirdiler.

Bir sonraki sonbahar aylarında, Osmanlılar nihayet bunun cevabını verdiler, ama yine yanında toplar ve yeniçeriler olduğu hâlde beylerbeyinden hiçbiri gelmemişti. Sanki sultan, sınır boylarındaki çatışmalara katılmak istemiyordu; sanki bunlara katılmayı kendine layık görmüyordu. Hatta sancakbeyi bile değil de sadece beş voyvoda, muhtemelen henüz Anadolu'ya çağrılmamış Mihaloğlu kardeşlerden birinin komutası altında, 1482 yılı Eylül ayının başlarında, bir ayıya benzetilen zalim Kinizsy'nin Tımışvar'daki karargâhına geldiler. Büyük miktarda ganimet topladılar, ama dönüş yolunda Becse Kalesi'ne geldiklerinde, sınır boylarındaki savaşı yöneten Kinizsy onlara yetişince kaçmak zorunda kaldılar. Esir alınanlar arasında Alacahisar Voyvodası ve eski Rumeli Beylerbeyi Boşnak Mehmed Paşa da vardı.

Kral Matyas, 1483 yılının baharında Roma-Cermen İmparatoru'nu, Türkleri başından atmak için, kendisine karşı kışkırtmakla suçlasa da, Türkler Bosna Eyaleti'nden yola çıkarak, bu sefer, tıpkı 1480'den önce olduğu gibi, Avusturya'ya ait Karinya ve Steiermark'a akın ettiler . Kasım ayında iki hafta boyunca Sava Nehri'nin ötesinde yağma yaptılar. Kral Matyas ile Karinyola bölgesi arasında 30 Kasım 1482 tarihinde yapılan özel bir barış antlaşmasına istinaden, Hırvatistan Banı Matyas Gereb, Kont Zrinyi, Despot Vuk, Yakşiçler, Frangepaniler ve Auersperg gibi asilzadelerle birlikte, Türklerin dönüş yolunu kapatmak için geldi. İskender Bey'in akıncıları kuşatıldı. İskender Bey, "donanmış at" göndererek adam başına 2-3 Macaristan altına vermeyi vaat ettiği ve bir daha bu topraklara ayak basmamayı taahhüt ettiği hâlde, isteği geri çevrilince, savaşa hazırlanmak zorunda kaldı. Binlerce Hristiyan, savaşın sonunu ormanda gizlenerek merakla beklediler.
Türklerin büyük bir kısmı, savaş alanında hayatını kaybetti (29 Ekim).

Aynı yıl (1483) içerisinde Sultan II. Bâyezid, sanki Macaristan'a karşı büyük bir sefer yapılacakmış gibi, İstanbul'dan yola çıkıp, bir süre Sofya'da kaldı16. Aslında böyle bir teşebbüsde bulunmaya hiç niyeti yoktu. Bosnalı akıncıların başına gelen felaketten sonra, İskender Bey'in yolunu kesme ve ona zarar verme niyetinde olmadığını resmen beyan eden Kral Matyas ile görüşmeler başladı ve sonbaharda, Sultan Bâyezid'in isteği üzerine beş yıllık bir ateşkes antlaşması imzalandı .

Ancak, ileride göreceğimiz gibi, II. Bâyezid bu ateşkes antlaşmasından sonra da, hoşnutsuzluk belirtileri gösteren yeniçerilerin sürekli ısrarlarını bastırmak için Kili ve Akkirman limanlarını işgal etmek zorunda kaldı, ama bunun dışında barış bozulmadı. Kral Matyas ile II. Bâyezid arasında bu konuda yapılan yazışmalardan, Boğdan ve Eflak vasal ülkelerinin barış antlaşmasına dahil edilmediği anlaşılıyordu. Akıncılar, Macaristan ve komşu ülkelerde akınlara çıkmaktan vazgeçtiler, ama her iki taraf - tıpkı 1486 yılında Modrusz'a yapılan akın gibi - 400'den az adının katıldığı akınların banş bozucu bir sebep sayılmayacağını kabul ediyorlardı . Bu dönemde Osmanlı hükümetine gelen ünlü bir Macar elçisinin öldürülmesi de (1487) başka hiçbir sonuç doğurmadı. Bâyezid, 1490 yılında Matyas'a teşekkür etmek amacı ile Vaftizci Yahya'nın kemiklerini hediye etti . Despot Vuk, Bosna Kralı'nın oğlu Lorenz Ulyaki ve Yakşiçler, barışçıl bir biçimde Macaristan'daki mülklerinde yaşamaya mecbur edildiler.

Diğer taraftan imparator, Veziriazam İshak Paşa ile akıncıların akınlarını durdurmaları konusunda antlaşmaya varmış ve yüklü bir miktar para ödeyerek amacına ulaşmıştı.

İshak Paşa 1484 yılında öldüğünde ve İmparator III. Frederik, akınların tekrar başlayacağından endişe duymaya başladığında, Frankfurt'ta yapılacak meclis toplantısına davet ettiği Avusturya Dükü Sigismund'a 1485 yılında şöyle yazmıştı:

"Türklerin, ülkemizi bir süreliğine rahat bırakmasını sağladığımız veziri de öldü ve [Macaristan] Kralı ile aynı andaşmayı yapan diğer Türk [Davud Paşa], aklına estiği anda Karinyola ve Karinya bölgelerine saldırabilir - ülkemiz, bu güce karşı duramaz".

Ama böyle bir şey olmadı. Hristiyanlar, eski Haçlı Seferi projelerini tekrar rahatlıkla gündeme getirebildiler ve Roma'da yapılan büyük toplantıda (25 Mart 1489), karadan ve denizden aynı anda hareket edecek olan ordunun düzeni görüşüldü. Alman İmparatoru dahil olmak üzere, neredeyse tüm ülkelerin elçileri bu toplantıya katıldılar ve Cem Sultan'ın tekrar tahta çıkartılmasından avantaj sağlayacaklarından emindi ler. II. Bayezid, Koca Mustafa Paşa tarafından papaya gönderilen mektuba gelen cevapta, Cem Sultan'ın barındırılmasını ve bundan sonra da göz altında tutulmasını istiyorsa, Hristiyanlara dokunmaması yönünde bir tavsiye ile karşılaştığında bile hiç itirazda bulunmadı. Cem Sultan'ın Frengistan'da bulunması sebebi ile Roma'da artık sürekli olarak Osmanlı ve Mısırlı elçiler görülüyordu.

Türkler, ancak Kral Matyas (6 Nisan 1490) öldükten sonra kuzey sınırında tekrar harekedenmeye başladılar ve altmış yaşına gelen Stefan Bathori'ye Erdel'i onların saldırılarından koruma görevi verildi. Ama Türkler oraya kadar gelmeyip, Modruş yakınlarında akına çıktılar. Kinizsy, bir sonraki yıl başka işlerle meşgulken, Varad'a kadar geldiler ve Bathori'nin korku içinde saklandığı Tımışvar'ı ateşe verip , Böğürdelen'e (Ağustos) saldırdılar. Sonbaharda, Severin önlerine geldiler, ama buranın komutanı Budin'deki meclis toplantısına Türklere ait kesik başlar gönderildi (1492 yılı başında).

Başka akıncılar, 1491 yılının Eylül ayında yine Sava Nehri'ni geçtiler. Dikkatli Hırvatlar, tehdit altındaki topraklarını savunmak için tedbirler almışlardı.

Karinya kökenli komutan Auerspergli Wilhelm, bu konuda şöyle yazmıştır:

"Hırvatlar, bu sefer Türklerle barış içindeler ve onlara şarapla, ekmek verdiler." Böylelikle akıncılar, her zamankinden daha açgözlü bir şekilde, Cilly ve Yukarı Karinya bölgelerine saldırdılar.

Bu konuda yazılan bir mektupta:

"Ortaya çıkana kadar hiç kimsenin bundan haberi yoktu. Dağlardaki bütün bölgeleri tahrip ettiler: Auersperg, Zeborsperg, Gurtenfled, Hedlischeck, Carneck, Semsenberg, Durn Karinya, Rafnitz, Katscher ve Enden; sonra St. Bartolmes Veld, Hopfenbach, Neustettel, Preiseck, Landstrass, VVerdell, Meicho, yani Laybach'a kadar olan bölgenin tamamı yakılıp yıkıldı", deniliyor. Hasat zamanı idi ve köylüler, hasadarının tamamını kaybettiler. Hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden tekrar geri dönen akıncılar, bu sefer zavallı birer serseri değil, 3 bin iyi donatılmış Martolostu. Bir şahidin ifadesine göre, o güne kadar Türklerin arasında ne daha güzel at, ne de daha güzel giyinmiş adı görmüştü.

1492 yılında hiçbir sonuç çıkmayan Koblenz Meclis Toplantısı'nda, hiçbir zaman bir araya gelmeyecek olan 15 bin kişilik ordunun komutanlarının ve alt komutanlarının tayin edilmesi ile zaman kaybedildi. Osmanlı hükümetindeki elçisi Martin Zobor tarafından bildirilen seferin o sene için yapılmaması Macaristan için tam bir şanstı. Halbuki bütün sınır mevkileri savunma durumuna geçirilmişti. O sene sadece Severin'e bir saldırı gerçekleşti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuzeybatısındaki bölgeler ise 1493 yılında Bosnalı akıncıların yeni bir akınına maruz kaldılar. Ban Emerik, Türklerin eline düştü ve düşmanların ülkesindeki bir adada hayatını kaybetti.

Johann Frangepani, sefer sırasında öldü ve kardeşi Nikolas, esirler arasında idi. Binlerce burun, zafer nişanesi olarak Osmanlı hükümetine gönderildi.

Akınlar şöyle gelişti:

Boşnaklar, Segna bölgesini elinde tutan Frangepani hanedanı mensupları ve Kral Matyas'ın genç oğlu Jan Hunyadi ve Hırvatistan Banı Emerik Trencseny arasında çıkan bir anlaşmazlığı fırsat bilmişlerdi. Segna'nın savunma durumu iyi idi. Papa bile Anton Fabrenes komutasında birkaç birlik göndermişti. Akıncılar, bu müstahkem mevkiye saldırmayı düşünmediler. Hırvatistan'da akına çıktılar - Macaristan Kralı bu arada Osmanlı Sultanı ile ateşkes antlaşmasını yenilemişti - ve Eylül ayının başlarında geri döndüler. Hırvatistan Banı, iki oğlu, Çetin Dükü, Nikolas ve Bernard Frangepani, Zrinyi ailesinden iki asilzade ve Blagaj hanedanından yine iki asilzade ile birlikte 2 bin süvari ve 6 bin piyadeden (genelde basit köylüler) oluşan bir savaş gücüne sahipti ve 1483 yılının silahlı intikamını tekrarlayabilmeyi umut ediyorlardı. Ama Türkler, akıncılarla karışık 2 bin seçkin kapıkulu sipahisinden oluşuyordu. Aralarında "iki sancakbeyi ve sultanın iki damadı" bulunuyordu. Kısa süren bir çatışmadan sonra Hirvatistan asilzadelerinin tamamı ya esir alınmış, ya da öldürülmüştü (9 Eylül). Galip gelen akıncılar, birkaç gün sonra Segna'daki Cossara Kalesi'ni aldılar ve Papa vekili Segna'ya yapılacak bir saldırıdan korkmaya başladı. Avusturya Dükü Sigismund da Tirol'da her türlü tedbiri almıştı, ama Türklerin akını gerçekleşmedi.

1492 yılının sonlarına doğru, Semendire Beyi Ali Bey ve Malkoçoğlu Bâli Bey komutasında 5 bin süvari Rotenturm (Turnu Roşu) civarında yağma amacı ile Erdel'e akın etmişti. 1493 yılının Şubat ayında dönerken, dağlarda saklanan köylülerin birçok saldırısına maruz kaldılar. Bu akına, Macaristan tarafından yapılan diğer bir akınla cevap verildi. Bir yıl sonra hayatını kaybedecek olan Kinizsy ve Stefan Bathori'nin Erdel'deki halefi Romen asıllı Bartolomeo Dragffy, 1493 yılının kış aylarında Sırbistan'a girdiler. Bu esnada, Ali Bey'in oğullarından biri tarafından savunulan sancak merkezini alarak, 1490 yılında Varad'dan ganimet olarak alınan altın şamdanları da geri aldılar. Tuna Nehri'nin aniden buz tutması, Ali Bey'in intikamını almasını engelledi. Bu arada Belgrad'ı Türklere teslim etmek üzere tertiplenmiş bir ihanet ortaya çıktı ve hainler, daha önce hiç görülmeyen bir zalimlikle cezalandırıldı.

Bir çoğu, sultanın Hırvatistan'daki zaferden cesaret alarak, 1494 yılında Yayça'yı ve Belgrad'ı nihayet Hristiyanların elinden almak için bir sefer düzenleyeceğine inanıyorlardı. Ama bunun sadece bir dedikodu olduğu anlaşıldı. O yıl sadece Mihaloğullarının birkaç birliği, savunması zayıf Belgrad önlerinde belirdi, ama bir sonuç alamadılar. Auersperg'in onlan beklediği Karinya'de görünmediler ve yeni Hırvat Banı Kanijelili Lorenz, sebepsiz yere yaz aylarında büyük bir saldırıyı bekledi ve komşularından yardım istedi. Sava Nehrinden, Pettau'ya kadar uzanan bölge ile Drava Nehri'nin ötesindeki topraklarla, Pojega Eyaleti ancak Ekim ayında akına uğradı. Kinizsy bir intikam seferi düzenledi. Bu sefer, Macaristan Kralı bizzat Petervaradin'e gelmişti. Semendire yakınlarındaki kasabalar ateşe verildi (Ekim). Bu son zaferden sonra daha önce de felce uğrayan Kinizsy, Sava boylarında öldü. Bu akının intikamı alınmadı; aksine Osmanlı Sultanı, 1495 yılında üç yıllık yeni bir ateşkes antlaşması yaptı.

"Türk Sultanı'mn oğlunun" 1497 yılı için Erdel'e yapacağı söylenen seferin, sadece bir dedikodu olduğu anlaşıldı . Buna karşın, o yıl içinde İmparator Frederik'in halefi Maksimilyan'in huzuruna, Roma İmparatorluğu'na ilk defa gelen bir Türk elçisi çıktı. Maksimilyan, ilk kez geldikleri için onları mümkün olduğunca çok prensle birlikte karşılamayı düşündü, ancak teşrifattan uzak mütevazı bir şekilde gelmelerinden ötürü, büyük merasimlerden vazgeçildi. Macaristan, huzur içinde idi ve Alman sınırı, yılda 1.000 gulden maaş alan komutan Leonard von Gröz tarafından, Osmanlılara karşı hiç olmadığı kadar iyi savunuluyordu. Bu bölgeler için 1499 yılında çıkan Türk-Venedik savaşına kadar sürecek olan bir dinlenme dönemi başlamıştı. Osmanlı hükümeti, o dönemde diğer eyaletler ve içte yeniçerilerin isyanı ile çıkan karmaşalarla uğraşmak zorunda idi. Sırbistan ve Bosna meseleleri de hiç olmadığı kadar düzene giriyordu.

Karadeniz sahillerine uzanan kuzeydoğu sınırlarına ve Eflak, Boğdan, hatta Lehistan ile ilişkilere gelince: 1484 yılının yaz aylarında, sultanın bizzat yöneteceği bir sefere ilişkin hiçbir hazırlık yapılmadığı için, uzun zamandan beri şan ve ganimet toplayamayan yeniçeriler, sultanın askeri organizasyonlarını lağv edip, sipahiler arasında yeni bir düzenlemeye gideceği dedikodusundan dolayı kışkırtılarak, ayaklandılar. Hatta sultanı, bu tehlikeli seferden vazgeçirdiği için Mihaloğlu Ali Bey'i bile ölümle tehdit ettiler. İsyanı bastırmak için tek bir çare vardı: Yeni bir savaş. Ama düşman, fazla güçlü olmamalı idi ve aniden karar verilen bu sefer, düşmanın tamamen yok edilmesini amaçlamadan, sadece birkaç şehirle sınırlı olacaktı. Karadeniz'deki hakimiyet elde tutulmak isteniyorsa, gerekli olan Boğdan'a ve onların elindeki Kili ve Akkirman limanlarına doğru sefere çıkma fikri, muhtemelen yine Mihaloğlu Ali Bey'den gelmişti.

Sultan, kara yolunu kullanarak, Keşiş Vlad'ın Eflak Boyarları ile geleceği İsakçı Geçidi'ne geldi. Diğer taraftan Tatar birlikleri de geldi. 6 Temmuz'da, kısa bir süre önce tekrar tahkim edilen Kili'nin bombardımanı başladı. Şehirde, Prens Stefan'ın iki kale kontunun komutasında ancak 100 kadar Boğdanlı vardı. Osmanlı Sultanı, sekiz gün sonra kendisine teslim olan şehre girdi ve balıkçılardan, köylülerden ve birkaç tüccardan oluşan nüfusa dokunmadı. Bundan sonra, burada ham derilerden, peynirden, tonlarla gelen salamuralardan ve ünlü Kili yününden alınan gümrükleri, Türk gümrükçüler toplayacaktı. Turla Nehri kenarında, Ceneviz zamanından kalma surlan bugün bile insanda saygı uyandıran Akkirman'ın kuşatması derhal başlatıldı ve kale birkaç gün sonra Türklerin eline geçti (3-4 Ağustos). Kale kontları Oana ve Gherman, çatışmalar sırasında hayatlarını kaybederken, cesur Boğdanlılar İstanbul'a götürüldü ve buraya birkaç yeniçeri birliği yerleştirildi.

II. Bâyezid, zafer nâmesini 11 Ağustos'ta dönüş yolunda Kili'de yazmıştı.

Prens Stefan, Boğdan'ın gelişimi ve büyümesi için çok önemli olan limanları tekrar geri almak istiyorsa, Macaristan Kralı'ndan yardım alamayacağını çok iyi biliyordu. Kral Matyas, güney sınırını barış antlaşması ile güvence altına almış olmaktan hoşnuttu. Bu yüzden Stefan daha güçlü komşusu, yaşlı Leh Kralı Kazimir'e başvurdu ve 12 Eylül 1485 yılında Galiçya'da Kolomea Şehri'nde hakimiyetini kabul etti, zira desteğini ancak böyle alabilirdi.

Türkler ise Boğdan'a ikinci bir darbe indirmek için Lehlerin araya girmesini beklemediler. Sultanın katılacağı yeni bir seferden bahsetilmedi ama, Rumeli Beylerbeyi Hadım Ali Paşa, bazı sipahiler ve yeniçerilerin de katılımı ile bu görevler için kullanılan akıncılarla beraber Boğdan'a yağmaya ve böylelikle Stefan'ın Osmanlı hükümdarlığını tanımasını ve vergilerini ödemesini sağlamaya geldi. Tıpkı 1476 yılında olduğu gibi, Türkler hiçbir düşmanla karşılaşmadan, Suçava'ya kadar ilerlediler, zira Stefan o tarihlerde Lehistan'da idi. 19 Eylül 1485 tarihinde Boğdan'ın başkenti ateşe verildi, ancak Petru Aron'un Osmanlıların yanında bulunan oğlunu prens olarak tahta çıkarmayı başaramadılar. Beylerbeyi çekildikten sonra bu sefer de Tuna beyleri Mihaloğlu İskender Bey ve Malkoçoğlu Bâli Bey, Eflak Vlad'ın rehberliği altında, kendi hesabına akına çıktılar. 2 bin zırhlı Leh atlı ile Kolomea'dan gelen Prens Stefan, onları bugünkü Güney Besarabya'daki Catlabuga Gölü kenarında yakalayıp (16 Kasım), ganimederini tekrar ellerinden aldığında, henüz nehrin diğer kıyısındaydılar.

Türkler - muhtemelen sadece Vlad'ın Eflak topraklarında bırakılan birkaç çete - kış aylarında tekrar gelip, yanlarında taht varisi Hromot ile birlikte Seret Nehri boyunca Roman mıntıkasında Şeia'ya kadar ilerlediler ve burada 6 Mart 1486 tarihinde Stefan'la karşılaştılar. Kaçmak zorunda kaldılar ve beraberinde getirdikleri prens, celladın kılıcı ile hayatını kaybetti.

Osmanlı Devleti ve Lehistan arasında savaş başlamıştı, ama ne Kral Kazimir, ne de Sultan II. Bâyezid, savaşı canlı tutmak için hiçbir teşebbüsde bulunmuyorlardı. Lehistan elçisi Kallimahus Venedik'te Türkler, Macarlar ve Boğdanlılar hakkında şikâyette bulunup, Venedik'in barış için aracılık yapmasını ve aynı zamanda Batı'nın yardımlarını isterken, kralın oğlu Johann Albert, 1486 yılında Türklere karşı olmasa da en azından Tatar çetelerine karşı savaşıyordu (Eylül). Hristiyanların, bir sonraki yılda da birçok kahramanlıkları görüldü ve Ruslar da bunlara katılıyorlardı. Batı Avrupa ise bu başarıları Johann Rali'nin oğullarından haber alıyordu.

Osmanlı hükümeti ile bu arada görüşmeler başlatılmıştı ve 1488 yılının Mayıs ayında Nikolas Firley İstanbul'a geldi ve 1489 yılının Mart ayında barış sağlandı. Ancak bu barış antlaşmasına, 1489 yılında5 Kiev'i ateşe veren ve Prens Albert'i yenerek, kış aylarında Lublin'e kadar ilerleyen Tatarların hareketleri dahil değildi. Prens Stefan ise artık Osmanlı hükümetine vergi ödüyordu. 1496 yılında İstanbul'da ölen oğlu Aleksandru Osmanlı hükümetinde rehin tutuluyordu ve ölümünden sonra yerine kardeşi Stefan geçti . Stefan, Türk terbiyesi ile yetiştirildi ve daha sonra İslâm'a geçti. Prens Stefan daha sonra Lehistan'a karşı yapacağı savaşlarda Tatarlardan ve Muhas'ın asi köylülerinden büyük destek gördü.

Hatta, Pokuzya Eyaleti'ni kendisine ait olduğunu iddia ederek, defalarca geri isteyen, ama bunda muvaffak olamayan Stefan, ilk defa olmak üzere Lehistan'a yaptığı korkunç akına, Türklerin Tuna ordusunu çağırdı. 1492 yılında nihayet ölen ağırbaşlı, yaşlı Kral Kazimir'in oğlu Litvanya Knezi Aleksander ile ilişkileri oldukça iyi idi, hatta onunla Türklere karşı ortak hareket etmek için tekliflerde bulunuyordu62. Ama onun kardeşi Kral Albert ile Stefan arasında, Lehistan'ın Pokuzya'yı vermek istememesi sebebiyle bir türlü barış sağlanamadı. Yeni Leh Kralı, Osmanlı Sultanı'ndan önce 1492 yılında, sonra tekrar 1494 yılının Nisan ayında barışın yenilenmesini istemiş ve 1494 yılının Haziran ayında antlaşma onaylanmıştı .

Albert, böylelikle Tatar saldırılarından olmasa da, Kili ve Akkirman'daki Türklerin saldırılarına karşı üç yıl boyunca güvende idi.

1497 yılında Albert, Rönesans devrinin kurnaz İtalyan'ı olarak hep büyük projeler üreten ve Tuna Nehri'ne kadar tek bir devlet kurmak için yaratıldığına inanan Kallimahus'un kışkırtmalarına kanarak; Osmanlı hükümeti ile yapılan ve muhtemel gizli tutulan barış antlaşması sona erdiğinden, Boğdan limanlarını "dostu" Boğdan Prensi Stefan için geri alma bahanesi ile Boğdan'a girdi. Gerçi papa, Venedik, kardeşi Aleksandru, Stefan ve Eflak Prensi Vlad, Hristiyan davası için genel bir Haçlı Seferi teklif etmişlerdi, ama Albert'in asıl niyet başka idi: O, yaşlı Stefan'ı bu topraklardan kovacak ve Boğdan'ı, Kazimir'in küçük oğlu, daha sonra tahta çıkacak olan ikinci kardeşi Sigismund için, ölünceye kadar kalacağı bir yer hâline getirmekti. 1494$ yılında Letschau'da yapılan toplantıda, Macaristan'da hüküm süren yumuşak başlı dördüncü kardeşi Vladislav ile görüşmüş ve Macaristan tarafından zafer dolu kariyerine herhangi bir engel konulmayacağı garantisini almıştı.

Albert, çeşidi eyaletlerin birlikleri ve ustalarının komutası altındaki Alman beylerle birlikte - ki Almanlar Macaristan'a karşı sadece vasallık görevlerini değil, Hristiyanlık namına da büyük bir görevi yerine getirdiklerine inanıyorlardı - 1497 yılı Haziran ayının başlarında, prensi ilan edilen seferin kendisi ve ülkesi için neler getireceğini henüz bilmeyen Boğdan'a vardı. Lehler geldikten sonra Türklerin aşağı Tuna kısımlarında sahip oldukları yeni topraklara saldırmak için Boğdan'ın güneyindeki Vaslui Şehri'ne geldi. Ancak kısa bir süre sonra müttefik Lehlerin Kili ve Akkirman'a giden doğu yolunda değil, başkent Suçava'ya giden yolda ilerlediklerini haber aldı. Stefan, başkentten ayrıldı ve yeni bir ordu oluşturmak için Roman bölgesine yöneldi. Lehler, Suçava'daki yüksek ve güçlü kaleyi alamadılar ve büyük çabalardan sonra, erzakları azalmaya başlayıp, sonbahar yaklaşınca (Ekim) geri çekilmeye karar verdiler. Dönüş yollarında her yeri yakıp yıkan Lehler, Boğdanlıların saldırısına uğradılar ve hasta olan kral, saray memurlarının bir kısmı ve ordunun birkaç birlikleri ile ülkesine zor kaçtı. 12 Kasım'da nihayet Lvov'a varmıştı.

Bu hadiselerden sonra, 1497 yılında 2 bin Türk'ün yardımına başvurmuş olan Stefan, Tuna beylerine çok uzun zamandan beri istedikleri doğu yolunu açtı. Kili ve Akkirman sancakbeyleri 1498 yılında, Lvov önlerine kadar geldiler, ama çok güçlü bu şehre saldırmadılar. Stefan, onları takip ederek, komşu sınır boylarını yağmaladı. Daha Temmuz ayında üçüncü düşman gücü olarak Tatarlar geldi ve acımasız bir yağma ile Podolya'dan geçtiler. Kasım ayında Malkoçoğlu Bâli Bey'in akıncıları da geldi ve Haliç'e doğru ilerlediler. Sert geçen kıştan dolayı geri çekilmek zorunda kaldılar ve dönüşte büyük kayıplar verdiler. Stefan, bu zor şartları fırsat bilerek, akıncılara gizlice saldırdı. Leh Kralı, her ne kadar birliklerini toplasa da, bu hafif süvarilerin hızı ve cesaretleri karşısında eli kolu bağlı idi. Freiburg Meclis toplantısına gönderdiği elçi, batılı Hristiyanlardan yardım istemişti, ama boşuna . Leh Kralı ancak tüm gururu bir kenara bırakıp, 19 Nisan 1499 tarihinde Prens Stefan ile kendi seviyesinde biri gibi görüşmeye başladığında, Boğdanlılar Türk saldırılarına bütün kapıları kapattılar.

Stefan, şimdi Türk kalelerini rahatsız etmeye başladı. Verginin bir kısmını peşinen istemeye gelen elçileri, sakat bıraktırdı. Boğdanlı elçiler, Türklere karşı yeni bir savaş başlatmak için Budin'e, hatta Venedik'e gittiler. Ama hiçbir yerden ciddi bir destek görmeyince, Boğdan Prensi 1501 yılında Osmanlı Sultanı ile barış imzaladı. 1503 yılında Macaristan Kralı ile birlikte Leh Kralı da ateşkes antlaşmasını yedi yıllığına yeniledi ve sultanın bu konudaki yazısı, Leh Kralina Hersekzâde Ahmed Paşa'nın yeğeni Sinan Bey tarafından, yanında altın işlemeli ipek giysiler içinde birçok Türk'le birlikte Suçava yoluyla ulaştırıldı. Romen prenslerinin Osmanlı hükümetinin vasalları olarak konumlan - tayinini yenilemek üzere her üç yılda bir İstanbul'a gelmesi istenen Radul 8 bin ; Stefan ise 4 bin altın ödüyordu - gerek Macaristan, gerekse Lehistan ile yapılan antlaşmalarda resmen kabul edildi.

Bir yıl sonra, 2 Temmuz 1504 tarihinde, cesur bir savaşçı ve kurnaz bir politikacı olarak Türklerin Tuna'nın doğusunda yayılmalarını önlemiş olan Stefan öldü. Yerine geçen oğlu Boğdan, ona Pokutya'yı ve bir Lehistan Prensesini vermek istemeyen Lehlere karşı savaşmak zorunda kaldı. Türk tarafında ise Tuna boylannda lider olarak Mihaloğlu Ali ve İskender Bey ile Malkoçoğlu Bâli Bey gibi adamlar eksikti. Bu yüzden Şehzâde Selim'in babasının tahtı için mücadelesine kadar (1510) Tuna Nehri'nin aşağı kısımları hareketsiz kaldı.

Osmanlı Devleti'nin gelişimine ilişkin başka bir bölüm, bizi Mora'daki son hadiseler ile yakın bağlantı içerisinde bulunan, Sırbistan ve Bosna'nın güneyindeki Hersek bölgesine, Karadağ'a ve Amavutluk'a götürür.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir