Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hoca Ahmed Yesevi ve Sosyal Bütünleşme

Burada Karahanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Hoca Ahmed Yesevi ve Sosyal Bütünleşme

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:12

HOCA AHMED YESEVİ VE SOSYAL BÜTÜNLEŞME

Toplumu meydana getiren temel sektörlerden bir tanesi sosyal sistemdir. Birbirinden bağımsız düşünülemeyen bu alt sistemlerden sosyal sektörün iyi işlememesi durumunda toplumun ayakta kalabilmesi pek mümkün değildir. Toplumun bütünleşmesini sağlayan bir takım değer ve normlardan meydana gelen sosyal sistemi besleyen, dolayısıyla toplumu kuşatan referans çerçevesi de manevi değerlerdir. Türk toplumunu tarihin her döneminde dipdiri tutan ve toplumun çözülmesine neden olabilecek anomik oluşumlara meydan vermeyen bu temellerden birini de Divan-ı Hikmet teşkil eder.

Yesevi'nin "Bismillah"la başlayan Divan-ı Hikmet'i toplumun entegrasyonuna katkıda bulunabilecek çok önemli bir misyonu yüklenmiş ve yıllarca da bunu başarıyla sürdürmüştür. Adı geçen eserde müşahhaslaşan düşüncenin başvuru kaynağını Kur'an-ı Kerim'in öğretileri ve Hazreti Peygamber'in hadisleri oluşturmaktâdır. Böylece dağınık Türk kabileleri arasında milli birliği tesis edebilecek sağlamlıkta olan bu fikirler sayesinde milletleşme süreci başarılı mecraya girebilmiştir. Bu bakımdan Ahmed Yesevi'nin İslami bilgilerle İslam ahlakını ve tasavvufi bilgileri göçebe Türkler arasında yayma teşebbüsü, tüm dağınık kabilelerin müşterek kaynaktan beslenmelerine, dolayısıyla entegre olmalarına neden olmuştur. Milli unsurların biçimlendirdiği, İslami ve tasavvufi unsurlarla örülü olan hikmetlerin, İslam dininin Orta Asya bozkırlarındaki göçebeler arasında yayılmasında önemli bir fonksiyon icra ettiği şimdi çok daha iyi anlaşılmaktadır. Şüphesiz Yesevi'nin hikmetleri İslamiyetin Türkler arasında yayılmasına katkıda bulunurken, düşünce genişliği sağlayan tasavvuf felsefesiyle de kültürümüzü zenginleştirmiştir.

Bilindiği gibi Yesevi'nin yaşadığı dönemde Türkler, kabile biçiminde teşkilatlanmış olarak göçebe kültürü özelliklerine sahipti. Şüphesiz böyle bir organizasyon içindeki toplulukların kültüründe mitolojik unsurların ağırlıklı olacağı tabiidir. Hatta mitoloji ile beslenen kültürün inanç motifleri, yeni benimsenen inanç sistemi içinde dominant karakterini sürdürecektir. Bu bakımdan İslamiyeti henüz kabul etmiş olan Türklerin, XII. yüzyılda bile İslam öncesi dönemdeki inançla ilgili bazı unsurları devam ettirmesi normaldir. Toplumsal ilişkileri belirleyen normla informal tarzda ve sözlü olarak bireylere aktarılması İslam öncesi inançlarla ilgili bazı motiflerin varlığını korumasına neden olmuştur. Bu yüzden kültürel unsurları aktaranlar, aynı zamanda bilge kimseler olarak toplumda belli bir statü elde etmişlerdir.

Böyle bir kültürel alt yapı içinde Ahmed Yesevi, çok iyi tanıdığı bozkır insanıyla iletişim kurabilmiş, onların manevi telkinleri alma ve sindirme noktasındaki yeteneklerini dikkate alarak İslamı basit imaj ve tasvirlerle bu topluluklara yaymaya çalışmıştır. Bir tasavvuf filozofu olan Yesevi'nin düşünce yapısını, İslam medeniyetinin önemli kültür merkezlerinden biri olan ve Rönesansın yapı taşlarından biri olduğunu bizzat Batılı bilim adamlarının teslim ettiği Buhara muhiti oluşturmuştur.

Yesevi kitle ile iletişim kurmada yeni bir dil, yeni bir lehçe kullanarak başarılı olmuş, bu İslami dil sayesinde İslamiyeti çevreye (periferi) yayabilmiştir. İlmihal bilgisiyle, Hz. Peygamberin hayatı ile ilgili canlı anlatımıyla ve sahabe hayatından bazı örnekleri efsanevi formda aktararak uçsuz bucaksız bozkır insanının gündelik hayatına etki etmiştir. Türklerin kültürel hayatlarına yabancı olmayan bu yeni dil ve lehçe ile toplumsal hayatın tüm kesimlerine nüfuz edilebilmiştir. Yesevi de Türk aşiretlerinin İslamiyeti kabul etmiş olmalarıyla aynı dili müştereken paylaşmaları sonucu, dağınıklığın üstesinden gelinebileceğini görmüş ve tüm gücüyle bunun tahakkuku için çaba sarfetmiştir. Yani Ahmed Yesevi'nin bilge kişiliği sayesinde bütünleşmenin dinamiklerini çok iyi gördüğünü ve faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdığını söyleyebiliriz. Yahya Kemal Beyatlı'nın Fuat Köprülü'ye hitaben; Yesevi hazretlerinin üzerinde çalışmanın gerekliliğini vurgulayarak, Türk Milleti'nin milli birlik ve beraberlik şuurunun gelişmesindeki katkısını hatırlatması da bu durumu açıkça göstermektedir.

Yesevi'nin Hz. Muhammed'in her alanda örnek alınarak mükemmele ulaşılabileceği yolundaki çabalarını, sufizme sünni bir karakter kazandırma yolunda ciddi bir adım olarak algılayarak dini bölünmelerin, entegrasyonun teşekkülü karşısında önemli bir engel teşkil ettiğini söyleyebiliriz. İşte Yesevi'nin bu tür gayretleri hayata aktif bir ahlaki eylemlilik de kazandırmıştır. Söz gelimi; İslamiyetin tevhid inancı etrafında birbirine düşman olan kabileleri organize edebilmesi, Yesevi'nin önünde önemli bir model olmuştur. Zaten Yesevi Hazretleri, müslümanların uymak zorunda olduğu, olmazsa olmaz türünden Allah'ın varlığına, birliğine ve sıfatlarına dayalı tevhid inancına hikmetlerinde ağırlıklı bir yer vermiştir. Bu yüzden de kabile düzeninin hakim olduğu bozkır insanının kalbine bu inancı kökleştirmeye çalışmıştır. Bugün eski Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleriyle beraber Yesevi'nin yeniden doğması, bu kökleşen inancın yeşermesinden başka bir şey değildir. Yani Yesevilerin oluşturduğu İslami lehçe, dil sayesinde bu topluluklar kendilerini yeniden üretebilmişlerdir. O halde Yesevi'nin hikmetleri, insanların davranışlarına tek biçimlilik kazandıracak normatif bir çerçeve oluştururken, insani ilişkilere yeni bir mana kazandırmış ve toplumun bütünlüğünün korunmasına katkıda bulunmuştur. Hikmetler de müşahhaslaştığı gibi, oluşturulan yeni dil sayesinde bir yandan göçebe kabileler dağınıklıktan kurtarılarak daha organize bir yapı kazanmaya başlamış, diğer yandan da yeni yeni oluşmaya başlayan kısmi istikrar pekiştirilmeye çalışılmıştır. Nitekim Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması teşebbüsünde, karşılaşılan ortak düşmanlar karşısında Türklerin bir araya gelip birlik oluşturabilmelerinin temelinde, Yesevi gibi köşe taşlarının katkısıyla teşekkül eden ortak kültürün payını unutmamak gerekir.

Elbette kabilevi hayat tarzının tabiatında, birlikten öte ayrılık ve düşmanlığın varlığı bilinmektedir. Böyle bir bölünmüşlük halinin, ortak tarihi-kültürel yapının oluşmasını engellediği de bir vakadır. İşte Yesevilerin tüm gayret ve çabalarının temelinde dağınıklığı sona erdirip birliğin ikame edilmesi düşüncesi yatmaktadır. Birlik ve beraberliğe katkıda bulunacak yeni düşünceler üretmek, eski kıymetleri muhafaza etmek kadar önemlidir. Söz gelimi eski Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerinin kısmi bağımsızlik tecrübesi yaşamalarından sonra yeniden Sovyet hegemonyası altına girme riskinin ortaya çıkması, bu eksikliği gündeme getirmekte ve Sovyetlerin sürekli kabilecilik şuurunu canlı tuttuğunu göstermektedir. Çünkü kabilecilik şuuru milletleşmenin önünde ciddi bir engeldir ve bu temele dayali olarak kurulan devletler kısa ömürlüdür. Bu bakımdan merkezle çevre arasındaki bağları güçlendirmeye yönelik olmayan kısır ve manipülatif düşünce ve fikirler bu tür ayrılıkları körüklemekten başka bir işe yaramaz. O halde bir zümrenin diğeri üzerinde kurmak istediği tahakkümane yaklaşımlar yerine, Yesevilerin düşüncelerini prensip edinmiş daha bilimsel ve realist perspektiflerin hayata geçirilmesi gerekiyor.
Yesevi'nin hikmetleri arasında düşünce dünyamızın teşekkülünde bizlere öncülük edecek değer ve inanç motifleri çok fazladır.

Mesela:

Sünnet imiş, kafır de olsa, incitme sen
Hüdâ bizardır, katı yicrekli gönül incitenden
Allah şahit, öyle kula hazırdır sıccırı
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.
mısraları arasına sıgdırılmış koca bir zihniyet dünyası,
bugünün maddeleşmiş barbar insanına insanlık dersi verir.

Yine Yesevi'nin hikmetlerinin satırları arasında unutulmuş, fakat sosyal huzursuzlukların, istikrarsızlığın ve çözülmelerin üstesinden gelmemize yardımcı olacak bir bakış açısı var:

Gönül vermez dünyaya,
el uzatmaz harama
Hakk'ı seven aşıklar helalinden yemişler
Molla müftü olanlar,
yalan fetua verenler
Akı kara kılanlar,
cehenneme girmişler
Kadı, imam olanlar,
haksız devam kılanlar
Eşek gibi olarak yük altında kalmışlar

Açıkca görüleceği üzere Yesevi, mal mülkü kısaca dünya hayatını ilgi nokta-i nazarından sorgulamaktadır. Yani itibar, servet, güç gibi hırs ve tahakküm içgüdüsünü tatmine yönelik, tamamen egoist duyguların tahrik edilmesini ilke edinmiş maddeci kültürün oluşturduğu bencil insan tipi yerine, insani değerleri öne çıkarmış altruistik (diğergamcı) insan tipi ikame edilmek istenmiştir.

Bu temayı şu mısralarda da görmek mümkündür:

Dünya benim mûlküm diyen sultanlara
Alem malın sayısız yığıp alanlara
Yeme içme ile meşgul olanlara
Ölüm gelse, bir vefa kılmaz imiş

Tabii ki burada vurgulanan ve kötülük kaynağı olarak gösterilen, maddi boyutun yani bencil alanın tamamen yok edilmesi yerine, terbiye edilerek ilahi boyutun denetimi altına alınması mümkündür. Yesevi'nin insanın kendisini bilmesinin Hakk'ı bilip tanıması demek olduğunu ifade etmesi, eşref-i mahlukat olan insanın, egoizmin geçici zevkleri içinde bocalayarak yüz yüze geldiği bunalım ve yabancılaşmadan kurtarılması yolundaki ciddi çabaları göstermektedir. Bugünün sanayileşmiş ülkelerinde egoist dürtülerin tahrik edilmesine dayalı sosyo-kültürel ve ekonomik gelişmeyi yani, yeni dünya düzeni olarak isimlendirilen dünya görüşünü gelişmekte olan ülkelere benimsetme çabaları karşısında dirençli olmak istiyorsak, kendi kültürel mirasımız içinde mevcut değerlerimizi yeniden üretmek ve ilişkilerimize yeni anlamlar yüklemek zorundayız.

Sosyal entegrasyonu tehdit eden, sosyal huzursuzlukların, çalkantıların ve çözülmelerin temelinde yatan rüşvet, hayali ihracat gibi gayr-ı ahlaki ekonomik faaliyetlerde bulunanlar, Yesevi'nin:

Rüşvet alan hakimler, haram alıp yiyenler
Parmağını dişleyip korkup durup kalmışlar

Ya da:

Kadı olan alimler, rüşvet alıp yiyenler
Altın tahta oturanlar toprak altında kalmışlar.

Mısraları üzerinde çok düşünmelidirler. Dikkat edilirse bu satırlar arasına koskoca bir zihniyet dünyası yerleştirilerek, ölüm, ahiret hayatı, yani diyanet hatırlatılip dünya-ahiret dengesi oluşturulmaya çalışılmıştır.

Bugün insanlığın her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu şey, insan-tabiat, insan-insan ve insan-toplum ilişkilerini tevazu, iyilik, hoşgörü ve denge temeli üzerine inşa eden Yesevilerin inanç ve düşüncelerini yeniden canlandırma, toplumun rasyonel temeller üzerinde yeniden inşasında bu değerlerden yararlanma olarak özetlenebilir.

Nitekim Yesevi'nin:

Daima iyilik kıl sen,
gidersin sen bu dünyadan

mısraında tüm sosyal ilişkilerimizde iyiliğin, güzelliğin rehberliğine olan ihtiyacımız vurgulanmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de, insani ilişkilerimizde iyiliği elden bırakmamanın karşılığının iyilik olacağının belirtilmesiyle, Yesevi düşüncesinin referans çerçevesi de açıkça görülmektedir.

Allah'ın yeryüzünde Halifesi olan dolayısıyla çok önemli bir misyonu yüklenen insanoğlu, karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı aklın hakim olduğu bir sosyal çevre oluşturabilir hatta, oluşturmak zorundadır. Ancak insanın hür iradesiyle, ilmi çabalarıyla meydana getirdiği sosyal çevrede, bütünleşmeden, uyumdan, kardeşlikten söz edilebilir. O halde milletimizin ortak değerlerinin teşekkülünde birer sembol olan Yesevi gibi şahsiyetlerin iyi tanınması, anlaşılması ve fikirlerinin kimliğimizin bir parçası haline getirilmesi, birbirimize kenetlenmemizin de dinamik unsuru olacaktır.

Kaynakça
Kitap: HOCA AHMED YESEVİ VE SOSYAL BÜTÜNLEŞME
Yazar: Hüsnü Ezber BODUR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karahanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot] ve 2 misafir