Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Müttefik Latinler ve Doğu Hristiyanları İle Yapılan Savaşlar

Burada 1300-1451 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Müttefik Latinler ve Doğu Hristiyanları İle Yapılan Savaşlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 03:32

MÜTTEFİK LATİNLER VE DOĞUNUN HRİSTİYANLARI İLE YAPILAN SON OSMANLI SAVAŞLARI

Kuzeyde Macaristan, İstanbul'a kadar Romen ve Slav bölgelerini kendi yönetimi altında toplamak hatta buraları kendi krallığına katmak için çaba gösterirken, 1421 yılından beri herşey sanki güçlü Venedik'in çökmekte olan Rum ve Frank dünyasının mirasını devralmaya çalıştığı gibi görünüyordu. Osmanlı Devleti, Avrupa'daki konumuna kalıcı gözüyle bakmadan önce, sadece kendi menfaatlerini düşünmelerine rağmen, Hristiyan Batı'nın yardımını da kendi taraflarına çeken bu iki güçle uzun yıllar sürecek yeni ve zorlu bir savaşın kaçınılmaz olacağı görülmüş olmalıydı.

Venedik, 1421 yılında Despot Theodoros'tan Grisi, Kosmina ve Lekanati'yi vermesini talep etti. Aynı dönemde yılın son günlerine doğru Mezistre'den bir Rum elçi Venedik'e geldi ve Germe Hisarı dahil olmak üzere, İstanbul'a kadar ulaşan Osmanlı savunmasından korkmuş olan Despot'un Mora'da sahip olduğu bütün toprakları devralmaları yönünde şaşırtıcı ve beklenmedik bir teklif getirdi. Gelen Bizanslı elçi, aynı zamanda geniş toprakları kapsayan; kendi içinde bir bütün oluşturan ve sahibine buğday, üzüm, bal, balmumu, deri ve ipek sunan bu bölgelerin güzelliğini ve yararını anlatıyordu. Venedik, görüşmelere çok dikkatli yaklaşsa da Mora'da, ölmek üzere olan Centurione'nin ve zayıf kardeşlerinin hareketsizliği, Arta ve Yanya yeni "Rum Despotu" Tocco'nun açgözlülüğü ve en güvenli bölgelerden biri sayılan bu bölgede her biri kendi prensliğini kurmaya çalışan Paleologların entrikaları ile belirlenen mevcut durumların uzun vadede düzeltilmesinin mümkün olmadığını anladı. Bu yüzden Venedik 1422 yılında Grisi ve Mantichori'yi işgal etti ve aynı zamanda dürüstçe belirli şartlar altında Mora'nın tamamını ya da en azından Navarrese hanedanının mirası olan Kalamata, İşkodra, Vlisiri, Vositza ve Balyabadra ile mümkünse Gördüs ve Germe Hisarı'nı alabileceğini ilan etti. Bunun dışında Tocco ile onun elinde bulunan Kalavritas Şehri üzerine görüşmeleri sürdürdü. Geçici olarak, Rodos Şövalyelerinden Rodos'u Eğriboz veya kazanılacak Mora toprakları ile takas etme planı bile ortaya atıldı. Nihayet 1423 yılında Venedik tüm Mora hükümdarları ve Yanina Despotu arasında yapılan bir yıllık ateşkes anlaşması ile yetindi. Tocco'nun ise Türklere Theodoros'a karşı yardım etmesi kesinlikle yasaklandı.

Bu görüşmeler herhangi bir sonuç veremeden, Selanik hakimi Andronikos, Venedik'e yeni bir satış teklifi götürdü. Fil hastalığına yakalanan, ikide bir sara nöbetleri geçiren ve aylardır Tesalya ve Makedon Türkler?01 tarafından kuşatma altında tutulan zavallı Andronikos, o güne kadar süren geleneklere saygı gösterdiği, Rum ruhbanını yerinde bırakmayı ve limanı bundan sonra da bütün Bizans gemilerine açık tutmayı taahhüt ettiği takdirde, Venedik'e Selanik'i, Kassandra Yarımadası'nı ve Vardar bölgesini devretmeyi teklif etti ve teklifinin ciddiyetini vurgulamak için 100 asil Rum ailesini rehine olarak Eğriboz'a göndermeye hazır olduğunu bildirdi. Bunun dışında, onu tehdit eden Türklere de bir anlaşma önerdiği ve bu anlaşmaya göre Selanik'in eski hakimi olarak gelirlerin üçte birini istediği anlatılmakta idi. Ancak Osmanlı komutanı her türlü şartı reddetmişti. Venedik ise tüm talepleri kabul etmeye hazırdı. Daha aynı ay içinde (1423 yılının Temmuz ayında) iki Proveditor - Santo Venier ve Niccolo Giorgio - mevcut tüm gemilerle birlikte Doğu Akdeniz'e doğru yelken açmak ve 60 kuleyi barındıran kalın surlarla çevrilmiş 40 bin nüfusa sahip bu güçlü şehri işgal etmek üzere seçildiler . Venedik, aynı zamanda İzdin'deki Rum beyinden Lamia Körfezi'ndeki Avlaki ve Stylida'yı satın aldı.

Türklerin, Selanik'in Venedik tarafından elde edinilmesine itiraz etmeleri hâlinde uygulanacak tedbirler bile alınmıştı. Venier'in görevi, her ne pahasına olursa olsun, Türk Sultanı'nın onayını almaktı, ancak daha sonra, Eğriboz'da gerektiğinde sultana karşı kullanmak üzere "Murad'ın akrabası" İsmail adında kaçak bir Osmanlı kabul edildi. II. Murad'ın Venedik'in Selanik üzerindeki hükümdarlığını tanımaması hâlinde ise Eflak'ta bulunan Prens Dan ile sonuçlarını daha Ekim ayında alacakları bir ittifak kurmayı planlamışlardı. Bunun dışında ayrıca Macar Kralı ile görüşmeler yaptılar, hatta Venedik'in Hristiyan prensler arasında henüz hiçbir müttefik aramamış olmasına rağmen, 1424 yılında Osmanlılara karşı yapılacak büyük bir sefer için planlar bile yapıldı. Venedik elçisi Giorgio'nun Edirne'de esir alınmasından sonra Gelibolu galibi Pietro Loredano güçlü filosu ile Doğu sularına geldiğinde ise Cenova, Bizans İmparatoru'nun, yıldızı hiç barışmayan rakibi Venedik'e İstanbul'u devredebileceğinden korkmaya başladı ve Mart ayı civarlarında Bizans ile barışını yeniledi.

Asıl savaş henüz başlamamıştı, aksine Osmanlı Sultanı, Selanik'i teklif edilen 1.500 - 2 bin altın karşılığında Venedik'e bırakmaya meyilliymiş gibi göründü; sadece Kassandra Yarımadası'nin ve Kortiatis'in satın alınmasına karşı çıktı. O dönemde Anadolu'daki karmaşalar hâlâ devam etmekteydi: Cüneyd, Venedik'A0 başvurdu ve kendisi ile sultanın kardeşi "Mustafa'nın" onyedi yaşındaki oğlunu, güya "satın almış" olduğu 3 bin süvari ile birlikte, daha önceden bildiğimiz gibi kaçmış olduğu İpsili'deıı, sözde şehzâdeyi sultan olarak ilan edeceği Gelibolu'ya geçirmesini talep etti. Cüneyd, Venedik'e bu hizmetin karşılığında sadece Selanik ve kendi bölgelerini teklif etmekle kalmadı, Gelibolu'nun gelirlerinin yarısını ve iki liman arasındaki sair limanların tamamını da teklif etti, ancak İstanbul'daki ümitsiz hükümdarların cüretkâr politikalarını takip etmek istemeyen akıllı Venedik bu sakıncalı teklifi kabul etmedi. Loredano yine de 14 Temmuz'da daha önce ünlü zaferini kazandığı Gelibolu sularında görüldü. Yine düşmanca karşılandı, ancak bu sefer önemli bir zafer elde edemedi. Frankların önünde sadece üç Türk kadırgası bulunmasına rağmen, ancak bu kadırgaların var gücüyle savunma yapması yüzünden bir sonraki ay boyunca kavurucu sıcaklara dayanmak zorunda kaldı.

Sahili kuşatan okçular ise bu arada taüı su almak üzere karaya çıkan denizcileri affetmedi. Loredano, netice itibariyle 7 Aralık'ta hiçbir şey yapamamış hâlde Modon'a geldi.

Cüneyd'in, hayatı için savaşmak zorunda kaldığı 1425 yılında yine Venedik'ten hiçbir yardım gelmedi. Ayrıca, I. Bâyezid'in Selanik'e kaçan sözde oğlu olduğu iddia edilen sahte bir Mustafa'yı sultana karşı kullanmayı reddettiler. Ancak, Venedik'in Doğu Akdeniz'e yelken açan gemilerinin yeni komutanı Fanin Mihiel'in görevi, tehdit altındaki İzmir Beyi Cüneyd ile görüşmek ve menfaatler gerektirdiği takdirde onu İpsili'den alıp, Selanik'e getirmekti. Cenevizlilerin İpsili'nin kuşatmasına katılması hâlinde, onları uyaracak; gerekiyorsa saldıracaktı. Venedik'in artık talepleri de yükselmişti: Artık sadece Selanik'i değil, Türkler tarafından yeni alınan Kassandra Yarımadası'nı da istiyor ve sultana sadece Selanik'te tuz çıkarma izni veriyordu.

Bu sebeplerden dolayı nihayet Mayıs ayında ikinci Venedik-Türk savaşı çıktı. Önceleri Türk tarafından çok büyük kayıplar verildi. Deniz kuvvetlerinin komutanı Türkleri Kassandra Yarımadası'ndan kovmayı başardı ve körfezin karşı kıyısında Platamona Kalesi zapt edildi. Michael, Kavala'yı aldı ve düzmece Mustafa, Kortiatis Kalesi'ni eline geçirdi. Balaban Bey ve Sırp Voyvodası Barak'ın kardeşi İshak Bey'in bir oğlu esir alındılar. Ancak Venedik'in başarıları bunlarla sınır kaldı. Türkler, 20 gün cesurca direndikten sonra teslim olan Kavala'yı geri alırlarken, Temmuz ayında Venedik filosu, hiçbir düşmanlıkla karşılaşmadan tekrar Gelibolu önlerine geldi. Ancak Venedikli Venier, Turahan Bey'le, vezirle ve Gelibolu'nun subaşısı ile bu arada barış anlaşmasının birkaç maddesi üzerinde anlaşmaya varmış ve sultanın rehinelerinden birkaçını gemilerine bindirmeyi başarmıştı .

Selanik, kış boyunca Türkler tarafından kuşatıldı. İçeride kalanlar, keten tohumlarından neredeyse hiç yenilemeyen ekmek yapıp, en azından açlıklarını bastırabiliyorlarsa, hallerine şükrediyorlardı. Bahar geldiğinde, Kassandra Yarımadası da Türklerin eline düştü. Doğu'nun sularında hiçbir Venedik filosu belirmedi. Bir zamanlar Sandali'nin Venedik aracılığıyla yeni Türk Sultanının teveccühünü kazanmaya çalışması; Antonio Acciaiouli'nin daha dostane davranması ve Kral Sigismund'un Osmanlılara karşı bir Hristiyan ittifakının kurulması yönündeki teklifi gibi14, elde edilen eski başarılarla yeşeren umutlar boş çıktı. Naksos hakiminin kardeşi Neccolo Krispo'nun, Midilli hakimi Francesco Gattilusio'nun ve yaşlı Sırp Despotu'nun çabaları da barışı sağlamadı15. Dostları, bahar aylarında Eflak'taki durumları kendi lehine çevirerek düzenlemiş olan Kral Sigismund'a "Rum topraklarına" birlik göndermesi için uyarıda bulundular, ama boşuna . 1425 yılında Mora'ya yapılan tahrip edici büyük akından sonra Balat ve Ayasuluk'tan gelen Türk gemileri, bir sonraki yılın bahar aylarında Eğriboz Adası'nı da gaddarca yağmaladılar: Ada sakinleri 1430 yılında adanın sekiz yıldır her baharda yağmalanmış olduğunu hesapladılar. İzdin, yine Türklerin elinde idi. Dıraç ise, bu arada Arnavut beylerin kuşatması altında idi. Gelibolu'da, herhangi bir savaş durumunda Osmanlılar tarafından anında silahla donatılabilecek 13 kadırga yatıyordu. Nihayet Andrea Mocenigo ile Gelibolu sübaşısı Saruca Paşa arasında yapılan anlaşma onaylanmadı ve II. Murad, Venedikli elçilere Gelibolu Limam'nda zorla şartlar öne sürmeye çalışan düşman gemileri bulunduğu sürece hiçbir barış anlaşmasını imzalamayacağı yönünde sert bir cevap verdi (Venedik filosu gerçekten 5 Kasım 1426 tarihinden 9 Aralık 1426 tarihine kadar Gelibolu açıklarında demirlemişti) .

Bu karanlık tabloyu tamamlamak üzere bir de Balaban Bey esaretten, tahtta hak iddia eden Mustafa ise Selanik'ten kaçmayı başardılar. Mustafa, Sırbistan'a gitti ve Sırp Despotu ona kucak açıp, onu belki de gelecekte kullanabileceğini bile düşündü. Bu plan, Stefan'ın kısa süre sonra gerçekleşen ölümü ile birlikte suya düştü ve Mustafa kendine sığınacak yeni bir yer aramak zorunda kaldı. 1429 yılında tekrar Selanik'e döndü.

Savaşların sürdüğü 1428 yılı artık Osmanlı Sultanı'nin emrinde hizmet veren Anadolulu korsanların sahneyi çıkması ile başladı. Eğriboz tekrar yağmalandı. Venediklilerin, en az Venedik Şehri kadar önemli olduğunu söyledikleri Koron ve Modon kalelerinden sadece köleler alınmakla kalınmamış, üzüm bağları ve zeytinlikler de tahrip edilmişti. Türkler, ayrıca Klarentza Körfezi'nde de görüldüler.

Aynı dönemde, 26 Aralık 1427 tarihinden itibaren, Bizans İmparatoru Mora'da idi. Bu arada Theodoros, hükümdarlığını bırakmaya hazırdı ve diğer kardeşleri Konstantin, Leonardo Tocco'nun kızı Teodora ile uzun zamandır planlanan evliliğini gerçekleştirip, 1 Mayıs 1428 tarihinde neredeyse Türk sipahilerin bu bölgeyi ziyaret ettikleri dönemle aynı zaman içerisinde, eşinin çeyizi olarak Klarentza'yı zapt etti. Osmanlılar, bölünen Mora Yarımadası'nda Bizanslılar arasındaki gerilimleri engellemeyi düşünmüyorlardı, zira 1424 yılında yapılan anlaşmaya göre, Mora Despotluğu 100 bin altın tutarında bir haraçla siyasi özgürlüğünü satın almıştı. Üç kardeş Temmuz ayında yapılan düğüne gönül rahatlığıyla katıldılar. Bu fırsattan istifade ederek ayrıca Ocak 1424 tarihinde Başpiskopos Stefan Zaccaria'nın hayata veda ettiği Balyabadra'yı zapt etmeyi denediler ve şehir, ancak Paleologlara yılda 500 altın ödeyerek bu kaderinden kurtuldu. VIII. Ioannes, Ekim ayında tekrar İstanbul'a döndüğünde, kardeşleri kısa bir süre sonra birbirlerine düşman olmalarına rağmen Frank kalelerini, Rum köylerini ve Arnavut çobanlarını kapsayan yanmadadan vazgeçmediler. Theodoros , Mezistre'de hüküm sürerken, Thomas Kalavrita'da, Konstantin ile Vositza'da hüküm sürüyorlardı. Konstantin, kalelerin çoğuna sahipti ve sonunda Balyabadra'yı da aldı (şehir 5 Haziran 1429'da; kaleyi ancak 1430 yılının Mayıs ayında alabildi). Kalavrita da yine Konstantine'in elinde kaldı. Burada sonbaharda annesi İmparatoriçe Teodora'nın cenazesini gömdü. 1429 yılının Temmuz ayında Yanya Despotu Karlo Tocco da arkasında Ercole, Turno, Memnone gibi güzel isimlere sahip, ancak yeteneksiz oğullar bırakarak, hayata veda ettiğinde, Mora nihayet Türk hükümdarlığı altında bile olsa, tamamen istanbul imparatorluk hanedanına ait oldu . Balyabadra'nın, Despot Theodoros'un ve Cleopa Malatesta ile evliliğinden dolayı Paleologlarla akraba olan ve Malesteta soyundan gelen yeni başpiskoposu, Bizansın üstün gücünü devirmek için uzaktaki Katalanlardan yardım istedi, ama boşuna. Katalanlar bu arada Kalavrita'yı aldılar, ama sadece hemen ardından tekrar Konstantin'e satmak için .

Türk donanması, bu arada önemli bir güç hâline gelmişti. 1427 yılında 50 araca sahiptiler ve 1428 yılında0' Türk gemileri ilk defa Ankona'dan gelen bir kadırga liderliğinde Gelibolu sularında Venedik ticaret gemilerine saldırıp, ele geçirdiler. Cüretkâr sipahiler ayrıca Girit Adası'na çıkıp, adayı yağmaladılar.

1429 yılında herkes, Selanik hakimini ölümüne kadar zindanda tutmuş olan sultanın Osmanlı filosu ile limanda belireceğine inandı. Bu yüzden Venedik en ciddi tedbirleri almaya karar verdi. Bir önceki yıl, Kral Sigismund, Osmanlılara Anadolu'da ve Avrupa'da aynı anda saldırmak ve Osmanlı gücünü müttefik güçlerle kırmak üzere, Karamanlılar ile bağlantıya geçmişti. Ağustos ayında Venedik Osmanlıların Anadolu'daki bu en büyük düşmanı ile durumu görüşmeye karar verdi. Adası kısa bir süre önce Mısır Memlûk Sultaninin ordusu tarafından harap edilen Kıbrıs Kralina da başvuruldu. Kral Yanoş, Karamanlıların dostu olarak kabul ediliyordu ve korsanları koruyan Osmanlı Sultanina karşı özellikle kin besliyordu. İlk kez, Anadolu'nun gelecekte hükümdarı olması umut edilen Karaman Beyi ile resmi bir anlaşma yapmak üzere Venedikli bir elçi Konya'ya geldi. Hristiyanlann Asya üzerindeki planları nihayet o kadar ileri gider ki, Venedik, Kral Sigismund'un müttefiki olan ve babasının kurduğu devletin batıdaki yerlerinde hüküm süren Şah Mirza ile II. Murad arasında çıkan anlaşmazlıkları bile kendi lehine kullanmaya çalışır .

Venedik, aynı zamanda Macar Kralı ile beş yıllık bir ateşkes anlaşması yapmaya ve bir Haçlı Seferi düzenlemeye çalıştı. Buna göre Sigismund karayoluyla İstanbul'a yönelecek, Venedik kadırgaları ise Boğazları kontrol edecekti23. O esnada süren savaş tüm hızıyla devam etti. Mocenigo, Gelibolu önlerinde Türk filosuna saldırdı, ancak kendi askerlerinin sadakatsizliği yüzünden Pietro Loredano'nun kazandığı zaferi tekrarlayamadı. Yine de Asya'dan Avrupa'ya geçişler, bu sularda daha sonra da kalacak olan beş Venedik gemisi tarafından sürekli kontrol edildi .

II. Murad, Anadolu'dan ancak kış aylarında galip olarak geri döndü ve uzun zamandan beri, Selanik meselesini ortadan kaldırmak için beklenen ve bizzat kendi yöneteceği bir sefer düzenlemeye kararlı idi. Düşmanlıkların başlaması uzun sürmedi: Ordu, Langada köyünden yola çıkarak, büyük şehrin surları altına geldi. Yahudiler kaçmış, Rumlar ise ticareti sekteye uğratan uzun süreli kuşatmadan yılmışlardı. Hristiyanlara yönelik politikaları büyük bir inatla sürdürmüş olan başpiskopos, yeni ölmüştü. Ancak, şehrin düşüşüne sebep olacak başka sebepler de vardı: Halk, ahlaksızlıkları ile manastırları bile rahat bırakmayan Frank askerlerde nefret ediyordu; hainler, kuşatmayı yapanların işini kolaylaştırıyordu ve surların bir kısmı iyi durumda değildi. Sadece limandaki üç kadırga, Türklerden çok fazla zarar görmemişlerdi.

II. Murad'ın gelişinden üç gün sonra Osmanlılar surlara merdiven dayamayı başardılar. Dördüncü gün, savaş hattı, Trigonion'dan Hortayit [Kortaitis] Manastırı'na kadar uzandı. Türkler, düşmanlarını ok yağmuruna tutarak geri attılar. Tarih, Venedik kaynaklarından Anagnostes'e göre 13 Mart; felaketi anlatan Rum tarihçiye göre 29 Mart'tı. Türkler, Trigonion Kalesi'nin surlarım tırmandılar. Samana Kalesi'nden bu esnada kalan son Latinler engellenmeksizin hareket edebilen kadırgalara kaçtılar. İstedikleri gibi ganimet toplayabileceklerine dair söz almış olan vahşi Türk yığınları bu amaçla şehre girdi. Bütün kiliseler yağmalandı; kutsal Teodora'nın kilisesindeki zenginlikler paylaşıldı; Aziz Dimitrios Kilisesi'nde en uzak ülkelerden hacıları Selanik'e çeken mucizevi yağlarla yıkandılar. Şehrin dışında Vardar kıyılarında, ganimetler geleneksel bir biçimde hesaplandı ve askerler arasında bölüştürüldü. Meryem Ana kilisesi ve Prodomos Manastırı II. Murad tarafından camiye dönüştürüldü. Kutsal binalardan getirtilen mermer taşlarla II. Murad için bir hamam inşa ettirildi. Şehrin yeni hükümdarı üç yıl sonra tekrar bu şehre geldiğinde şehrin Hristiyan sakinlerine karşı muhtemelen öncesinden daha düşmanca davrandı: Tıpkı Timur'un Şam'da yaptığı gibi, ellerinden varını yoğunu aldı ve Selanik'te bulunan 2 bin Türk ailenin yanına komşu Vardar Yenicesi'nden sayısız aile daha getirtildi. Sadece Latin kiliselerine dokunulmadı.

Selanik'in düştüğü haberi Venedik'te büyük bir heyecan yarattı ve Avrupa'nın her yerinde şehrin kaybı büyük yankılara sebep oldu. Yine de Hristiyanlar intikam alacakmış gibi görünmediler.

Hristiyanlığın sözde en büyük hükümdarı, bütün konseylerin ve genel toplantıların başkanı Kral Sigismund, hiçbir harekette bulunmadı. Osmanlılann Anadolu'daki düşmanlarının gücü uzun zaman için kırılmıştı. Arnavutluk'ta, Stefan Maramonte ve Türk beyleri tarafından desteklenen Despot Georg, Venedik'le Zenta bölgesi için yeniden savaşa girmiş ve Drivasto'yu almayı başardı. Daha sonra İskender Bey adıyla daha yakından tanıyacağımız oğlu uzun zamandan beri devşirme ve rehine olarak Osmanlı sarayında bulunan İvan Kastriota, Tanus Dukakin ve diğer Arnavut liderler Venedik'e karşı savaşıyorlardı. Ercole Tocco'nun çağrısı üzerine, kuzeni II. Karlo'ya karşı yardım etmek üzere, Epir Despotluğu'nda Türk birlikler görüldü. Aynı yılın baharında Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa buraya girdi ve sultanın kendisi de bu yeni savaş yerini kısa da olsa ziyaret etti. Ekim ayında Yanya alınmış ve kuzey despotluğun tamamı Müslüman sultanın eline geçmişti. Genç Karlo'ya, Epir ve Akarnaniya'da sadece birkaç yer kaldı. Arta Despotu ünvanını aldı ve sultanın vasalı olarak yaşamına devam etmek zorunda kaldı.

Müslüman korsanlar, ayrıca Tocco'nun mirasına dahil olan Ayamavra sahillerine de çıkmışlardı. Beylerbeyi Sinan Paşa, hükümdarının emri üzerine, güneydeki İyon Adaları'ndan başlayarak anakarada büyük eyaletleri zapt etmiş olan Napoli hanedanının hükümdarlığını kurmaya çalışacakmış gibi göründü. Büyük Karlo Tocco'nun dul eşi, Nerio Acciaiouli'nin kızı ve bu iki adanın hükümdan olan Vasilissa, Venedik himayesi altına girdi ve sahip olduğu yerleri Venedik'e devretmeyi düşündü. Yeğeni Karlo da Kefalonya'da ve Zenta'da ona ait yerleri korumak üzere Venedik'ten yardım istedi.

Yeni donanma kaptanı Silvestro Mocenigo'nun gemileri ile İstanbul'a kadar varmış olmasına ve Asya ile Avrupa arasındaki trafiği engellemeye çalışmasına rağmen, 4 Eylül 1430 tarihinde II. Murad'a en azından Mora ve Arnavutluk'taki bazı yerlerini İnebahtı için 100 altın ve Arnavutluk'taki şehirler için 136 altın vergi vererek elinde tutabildiği için kendini şanslı sayıyordu . Buna rağmen, 1431 yılı baharında Turahan Bey, Mora Yarımadasına geldi ve İsthmus Derbendi kıyılarındaki kaleleri zapt etti. Mora'yı savunmaya çalışan Arnavutlar, Timur stilinde cezalandırıldılar. Arnavutluk'ta İvan Kastriota'nın yerleri bir bir elinden alındılar.

Nihayet yaz aylarında Üsküp Beyi Priştine önlerinde belirdi . Bunun üzerine zaferi kazanan Arnavut kökenli İshak Bey, Despot Brankoviç'in sultanın yanından yeni gelmiş oğlu Gregor ile birlikte yaz aylarında Çernoyeviçlerin bölgelerini geçerek Zenta bölgesinde İşkodra surları önlerine kadar ilerledi ve geçtikleri her yeri tahrip etti .

Bizans İmparatoru VIII. Ioannes, bütün düşmanlıklardan uzak kalmış olmasına rağmen, Venedik'le sultan arasında sağlanan banşın getireceği ilk sonucun Türkler tarafından İstanbul üzerine yapılacak yeni bir saldın olduğundan korkuluyordu. Bu arada VIII. Ioannes, I. Bâyezid'in 1430 yılında Eğriboz'da bulunan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Cafer adında bir oğlu ile gizliden gizliye irtibata geçmişti34. Bütün bu hadiseler üzerine 1431 yılında, II. Murad ile yapılacak muhtemel bir savaş için büyük hazırlıklara girişildi, surlar savunma durumuna geçirildi ve limanı demir zincirlerle kapatıldı. Bizans İmparatoru ayrıca Hristiyanlığııf; ortak düşmanını denizde karşılayabilmek için zaman zaman buraya gelen Venedik gemilerini bekletti. Ancak Bizans'ın başkenti tehlikeyi atlattı. 1433 yılında şehrin Türklerin eline geçmesini sağlayacak komplo ortaya çıktı ve VIII. Ioannes, deniz kenarında sultanla işbirliği içinde olan balıkçılann yaşadığı 600 haneyi yıktırdı .

Bu sefer de ucuz kurtulan Bizans, İmparator Manuel'in oğulları arasında yaşanan bitmek bilmez çekişmelere rağmen günlük hayatına devam etti. Thomas ve Konstantin, Mora eyaletlerini birinin Klarentza'da, diğerinin ise Kalavrita'da hüküm sürmesini sağlayacak biçimde aralarında bölüştükten sonra, ağabeyleri Theodoros 1436 yılında, imparatorun iznini almadan, kısa süre önce af dilemiş ve imparator kardeşi ile barışmış olan Dimitrios'un asil bir Rum kızı ile düğününün yapıldığı İstanbul'a geldi. Aynı zamanda saraya gelmiş olan Konstantin ise kısa bir süre sonra gizlice Mora'ya döndü ve yarımadanın tamamını eline geçirmek için Türklerden yardım istedi. Kardeşler arasında yine büyük bir savaş çıktı ve İmparator VIII. Ioannes, bu tehlikeli kavgaları çok zor yatıştırmayı başardı: 1439 yılının Eyül ayında Konstantin Mora'dan kesin olarak ayrıldı ve Bizans başkentinde zafer saatinin gelmesini beklemeye başladı. İmparator VIII. Ioannes yine Batı Avrupa'dan yardım istemeye karar vermiş ve bu sefer çaresizlikten Roma ile bir ittifak kurmayı bile göze almıştı.

1431 yılında Venedik ve Cenova arasında çıkan savaştan dolayı sultanın uzun zamandan beri sahillerinin ve deniz ticaretinin güvenliği için endişe etmesine gerek kalmamıştı. Venedik'in, Boğazı kontrol ederek, Karadeniz'deki ticaretini yok etmek için Bozcaada'yı zapt edebileceğinden korkan Cenova, sultana Galata'nın ve Sakız Adası'nın savunması için ortak hareket etmeye ilişkin teklifler götümekten çekinmedi. Aynı zamanda Bizans İmparatoru'na, Paleologlardan birinin Ceneviz gemileri ile Girit veya Koron ve Modon'a karşı yelken açabileceği fikrini telkin etti. Venedik, gerçekten de Sakız Adası'na saldırdı ve Andrea Loredano'nun kazandığı bir zaferden sonra adayı kısa bir süre için işgal etti. Bunun karşılığında Korfu ve başka Venedik kolonileri, Cenova'ya bunun bedelini ödemek zorunda kaldılar. Cenova, Sakız Adası önlerinde Cenevizlilerle birlikte Türk gemileri de savaşmış olduğundan, II. Murad ve Venedik arasında kısa bir süre önce biten savaşın yeniden canlanacağını umut ediyordu. Bu iki büyük İtalyan deniz gücü ayrıca 1433 yılında Galata sularında ve Linini Adası ile Ereğli önlerinde yine iki düşman olarak karşı karşıya gelmişlerdi.

1434 yılına kadar süren bu zorlu savaş, Venedik'in hiçbir bölgede Osmanlı Sultanı'nın menfaatlerine zarar vermemeye özen göstermesinin sebebi idi. Arnavutluk'ta birkaç eyalet, toprakları artık Osmanlı "voyvodası" İsmail tarafından yönetilen bir Dukakin'in ve Arianites Komnenosos'un liderliği altında, Leş'i de rahatsız etmiş olan Akçahisar Beyi Evrenoszâde Ali Bey'e karşı ayaklandıklarında, Venedik Cumhuriyeti isyancılara Türklere karşı yardım etmeye cesaret edemedi. Ancak İşkodra Dükü ve Komutanı, Dukakin'e voyvoda ünvanını verdi, silahlarla donattı ve gümrük gelirleri yüzünden önemli bir yer tutan Dagno Kalesi'ni Venedik'e kazandırdı. Sultan II. Murad'ın ölümüne dair yanlış haber, onun Dagno Kalesi üzerine yürüme cüretine kapılmasına sebep olmuştu. Venedik, Divân-ı Hümâyûn'a hemen beyanlar ve özürler yolladı, diğer taraftan da akıllıca dağıtılan hediyeler ile Dagno'yu elinde tutmaya çalıştı ve bunu başardı. Ancak, birkaç ay sonra, 1434 yılının Mayıs ayında, Avlonya sakinlerinin Kanina Kalesi'nin yakınlarda bulunan Venedikli subaylar tarafından zapt edilmesini sağlama teklifini geri çevirdi ve bu bölgedeki tüm huzursuzlukları ortadan kaldırmak için Sırp Despotu ile yapmış olduğu barış anlaşmasına harfi harfine uydu. Despot Georg, bu anlaşmanın bazı maddelerini ihlal ettiğinde bile sakin davranmaya gayret gösterdi. Yılda bin altın tutarındaki tahsisatı zamanında ödendi ve Venedik, 14 Ağustos 1435 tarihinde yeni başkent Semendire'de yapılan bir anlaşma ile bütün haklarından vazgeçtiğinde çok memnun oldu ve Georg'u minnetle Venedik vatandaşı ilan etti.

1429 yılında Bizans İmparatoru, daha önce Türk-Macar anlaşmasını sağlamış olan Milanolu elçi Forlili Benedikt aracılığıyla Kral Sigismund'a kurtarıcı yeni bir Haçlı Seferi için teklif götürmüştü. Macar tarafında ise 1431 yılının Eylül ayında güçlü Gara Dükü'nün bir elçisi, Venedik'te muhtemelen Venedik'i de katılmaya davet ettiği büyük bir Hristiyan fetih planından bahsediliyordu. Ancak bütün bu projeler için zaman uygun değildi.

1431 yılı başlarında Macar Kralı, Batı'nın İmparatoru olarak Nürnberg'de Avrupa'daki genel durumların düzenlenmesi ile meşguldü. O anda parlak bir kültür ve medeniyetin ileri gelenlerinin tam ortasında, Macaristan sınırları, Balkan Yarımadası'nin Slav ülkeleri ve batı Avrupa'nın şövalyemsi stili ile bir savaşın bile yapılamadığı barbar düşmanlan aklına bile gelmiyordu. Ancak, bir imparatorun görkemi ile barış tannsı olarak hareket ettiği Nürnberg'den ayrılmadan, koruyucusu olduğu müttefiki Dan'm öldüğü ve oğlı?1< Basarab'ın, Eflak Prensliği'nin yeni başkenti olan Tırgovişte'de hüküm sürmekte olduğu haberi geldi. Eflak'ın hükümdarı olarak Kral Sigismund, kendi yanında bulunan ve tahtta hak iddia edip, "Ejderha" anlamına gelen ancak, Sandali'ye iki Sırp despota ve kendisine verilen ejderha nişanesinden çok zalimliği yüzünden "Şeytan" anlamında kullanılan "Drakul" lakaplı taht varisi Vlad'ı Tuna'nın alt kısımlarına gönderdi. Bu arada, Litvanya Prensi ve Svidrigaillo Dükü'nün arkadaşı olan yaşlı Boğdan Prensi Aleksandru boş durmamış ve Vlad gibi Mircea'nın oğlu olan Aldea'yı, Güney Romanya tahtının üçüncü varisi olarak, Aleksander adıyla "Romen ülkesinin prensi" ilan etmişti. Beklendiği gibi, 1432 yılının yaz aylarında Türkler de Eflak olaylarına karıştı ve Anadolu Beylerbeyi olarak Cüneyd'e karşı zafer kazanan Arnavut asıllı Hamza Bey komutasında ilerleyen ve Firuz Bey, Karaca Bey ve Azboğa gibi önemli komutanları barındıran oldukça güçlü ordusunun bir bölümü Boğdan üzerine yürüdü ve 22 Haziran günü tamamen bozguna uğratıldı. Hamza Bey, Silistre'dan yola çıkıp, Yalomita Ovası'nı takip ederek hükümdarlık sarayının bulunduğu yere ancak bir mil uzaklıktaki Finta Köyü'ne vardı. Aldea, bunun üzerine Boğdan sınırındaki Buzau'yu kaçtı. Türkler, Finta'dan sonra kuzeye yöneldiler ve akıncılar Karpat geçitlerini aşarak, yağma yaptılar ve Saksonyalı sakinleri cesurca direnen Braşov'a iki veya üçüncü kez saldırdılar. Beylerbeyinin birlikleri nihayet yorulmuş bir vaziyette geri döndüler ve geri dönüşleri sırasında Romenler kendilerine muhtemelen zor anlar yaşattılar.

Hamza Bey'in görevi, muhtemelen Mircea'nın tahtı için mücadele eden rakiplerden birini desteklemek değildi. Aksine sultan Romen prensliklerinin Osmanlı topraklarına katılmasını amaçlamış olabilirdi. Gerek Basarab, gerekse Vlad, Erdel'e kaçak olarak sığınmışlardı. Aldea, dost Eflak topraklarına kaçmaya hazırdı. Türkler, Tuna kıyılarındaki kaleleri işgal ettiler ve 1433 yılında Tuna beylerinin birlikleri nehrin sol kıyısına geçtiklerinde, Romen boyarlar arasında da kendilerine taraftar buldular. Erdeİin savunmasını üstlenen Szekler Dükü Yergöğü Kalesi'nde oturuyor ve Eflak'a inmeye cesaret edemiyordu. Eflak'taki Macar etkisi artık iyice zayıflamıştı. Aleksander adıyla kendini prens ilan ettiren Aldea daha 1432 yılının Temmuz ayında Divân-ı Hümâyûn'a gelip, Osmanlı Sultaninin huzuruna çıkmaktan başka bir çare bulamamıştı. Edirne'ye birkaç ay sonra gelen Fransız gezgin Betrandon de la Broquiere "Eflak ülkesinden rehine olan yaklaşık 20 asilzade' görecekti. 1434 yılında akıncılar, Eflak'taki yeni Türk vasalının en son rakiplerini takip ettiler ve Aldea, Erdel'e Türklerin Karpat geçitlerini tekrar aşacakları haberini gönderdi. Bu yüzden, kalben hâlâ Hristiyanlann dostu olarak kaldığını defalarca tekrarlamasına rağmen, 1435 yılında Hristiyan sınırlarının ötesindeki ölümün arkasından çok fazla yas tutulmamıştı.

Türklerin Eflak'a yaptıkları seferler, akıncıların Erdel'e saldırıları, Braşov kuşatması, Macarlara karşı açık bir barış ihlali idi. Buna gerekçe olarak 1429 yılında yapılan ateşkes anlaşmasının sona ermiş olduğu gösteriliyordu. 1431-1432 yıllarında Türklerin yanında bulunan Forlili Benedikt, yeni bir barış anlaşması ile Bosna, Sırbistan ve Eflak, hatta Tuna boylarındaki Bulgaristan toprakları üzerinde Macar Kralı'nın hükümdarlığının kabulü için sultanla pazarlık yapmayı deniyordu, ama boşuna. II. Murad, buna sert bir şekilde cevap vererek, hiçbir zaman erkek gibi savaşmasını bilmemiş Sigismund'u o güne kadar yeterince esirgemiş olduğunu söyledi . Bati dan nihayet dönen Macar Kralı, Osmanlılarla yapılacak bir savaş için hazırlıklar yapmak zorunda kaldı.

Savaşın gerekliliğini ortaya koyan başka sebepler de vardı. Georg Brankoviç, tamamen Türk himayesi altına girmişti. Oğlu Gregor, Arnavutlukta İshak Bey'in Venedik yönetimi altındaki Zenta'ya karşı düşmanlıklarına katıldıktan sonra, Despot Georg 1433 yılında kızı Mara'yı II. Murad ile evlendirdi. Ateşte aynı ocakta iki demiri olmasına dikkat eden bu yaşlı ve kurnaz adam, neredeyse aynı zamanda Mara'nın kız kardeşi Katerina'yı, Alman İmparatoriçesi ve Macaristan Kraliçesi Barbara'nın yeğeni ve Cillyii Frederik'in oğlu Ulrich ile nişanlandırmaya çalıştı. Diğer taraftan Srebrenica'daki gümrüklerini de Yusuf adlı bir Türke icara vermişti. Böyle bir politikayı, hiçbir Macar Kralı'nın kabul etmesi mümkün değildi.

1432 yılından beri Georg ile düşman olan Bosna Kralı Tvrtko, Ostoya'nın Türkler tarafından desteklenen oğlu Kral Radivoy ile savaşmakta idi. İshak Bey'in 3 bin askerden oluşan birlikleri, yaşlı Üsküp Beyi'nin [İsa BeyJ liderliğinde Bosna ve Hırvatistan'dan geçerek, Dalmaçya'nın başkenti Zara'ya kadar geldiler. 1434 yılında birkaç ay boyunca İshak Bey, bahtsız Bosna'nın asıl hükümdarı oldu ve 1430 yılından itibaren, daha
önce de bahsedildiği gibi, Arnavutluk bağımsızlığı ve Hristiyanlık adına son savaşlarını verdi.

Sigismund, Osmanlılara karşı yapılacak büyük bir intikam seferinin hazırlığı ve beklentisi içerisinde çeşitl?16 Balkan hükümdarlıklarının tahtlarının mirasçılarını kendi etrafında toplamıştı. Eski tebaa olan Rumlar tarafından "Kir Manoli" diye adlandırılan ve kaybettiği yerlerini sultandan geri alabilme umuduyla Divân-ı Hümâyûn'a da gelmiş olan sefil Memnon Tocco orada idi. Kral Sigismund, onu 1433 yılının Aralık ayında "mirasını" oluşturan Yanya ve Arta Despotluğu'na getirdi. Birkaç yıldır ayrıca Kral Sigismund'un yanında 400 süvarisi ile birlikte Bohemya'ya kadar gelmiş Osmanlı tahtı üzerinde hak iddia eden Murad adında kör biri de Macaristan'da yaşıyordu. 1430 ile 1434 yılları arasında gerçekleşen ölümünün ardından Eflak Prensi Aleksandru'nun 1433/34 yıllarında Macar Kralı'na tavsiye ettiği ve Sigismund'un Osmanlı tahtının mirasçısı olarak kabul ettiği Davud adında bir "Çelebi", yani bir şehzâde bıraktı45. Aralarında İvan Kastriota'nın da bulunduğu ve Dıraç'ın mirasçısı Andreas Thopia'nın liderliğinde toplanan Arnavut isyancılar, Macarları Balkan Yarımadası'na çağırdılar. 1432 yılında Türklerin Arnavutluk üzerine yaptıkları sefer, Hristiy anların bağımsızlığının savunucuları olan bu Arnavutları korkutmamıştı. İki yıl sonra Kral Sigismund "Arnavut beylerle" gizliden gizliye yazıştı.

Çeşitli tahtlarda hak iddia edenlerin, maceraperestlerin ve isyancıların uzun zamandan beri, II. Murad'ın bütünlük içerisinde büyüyen gücüne karşı özlemle bekledikleri büyük Haçlı Seferi'ni hızlandıracak başka hadiseler de ortaya çıkacaktı. Geçmişte Balkan Yarımadasındaki barışı sağlamayı başarmış olan büyük politikacılar birer birer hayata veda ediyordu. 15 Mart 1435 tarihinde, etrafının Türklerle çevrilmiş olması ve öldürülen Dük Paul'un dayanıklı ve kurnaz oğlu Radosav Pavloviç'in başarıları yüzünden son zamanlarda gücü iyice zayıflamış olan Bosna'nın Genel Voyvodası Sandali öldü. Kardeşleri Vulk ve Vokaç, ondan önce ölmüş ve böylece Sandali'nin oğlu Stefan, Sandali tarafından kurulan devletin mirasçısı olmuştu. Hraniçlarin bütün topraklarını Radosav karşısında kendi yönetimine almak için, İshak Bey'i 1.500 Türkle birlikte acilen Bosna'ya çağırdı.

1434/1435 yıllarında Macaristan'ın Osmanlı Devleti'ne karşı düşmanlıkları başladı. Türk vasallar Tvrtko ve Georg, Kral Sigismund'un huzuruna çıktılar ve politikalarının yönünün böylece tayin etmiş oldular. 1435 yılı baharında Kral Sigismund Bulgar Çarının oğlu Fruzin'i Balkan Yanmadasina gönderdi. Macarlara meyilli olan Ragusa, onu ve yanındakileri saygıyla karşıladı. Bunun üzerine Arnavutlar yine isyan bayrağını çektileP1 ve Ragusalılar hükümdarlarına, Türklerin Sandali'nin ölümünden dolayı Hlum ülkesinde ortaya çıkan karmaşalar yüzünden meşgulken, isyancıların Murad'ın Kefalonyaiılarına karşı birkaç başarı elde ettiklerini bildirmekten memnunluk duydular. Hristiyanlar ayrıca Osmanlı Sultanı ile Timur'un Slavların "Demiroviç" diye adlandırdıkları oğlu Şah Mirza ve müttefiki Türkmen reisi Kara Yülük arasında uzun zamandır devam eden savaştan dolayı da umut besliyorlardı. 1436 yılının Şubat ayında nihayet Timurlu hükümdarı Şahruh'un, Anadolu'da II. Murad tarafından fethedilmiş olan Alanya Limanı'na yöneldiği haberi geldi. Kral Sigismund, bu haberi aldıktan sonra, Ragusa'nın Osmanlı taht varisi Davud'u barındırmaktan korktuğu için, onu Segna'ya göndermeye karar verdi. Osmanlı şehzadesi gizlice Arnavutluk'a getirildi, ancak burada uzun bir süre izini kaybettirdi. Türkiye'de bu şekilde bir sultan değişikliği gerçekleştirme ve böylece Hristiyanlann birkaç yıl boyunca huzurunu sağlama plânı boşa çıktı. Ortadan kaybolan şehzâde, ancak 1441 yılında tekrar şansını tek başına deneyen bir maceraperest olarak Şebenik ve Ragusa'da ortaya çıktı. Arnavutlar, bu arada tecrübeli İshak Bey'in, belki de güneydeki komşusu Tesalya Bey'i Turahan Bey'in yaptığı bir sefer neticesinde mağlup olmuşlar ve liderlerinden bazıları Korfu'ya kaçmıştı. Uzun bir zaman sonra bile Andreas Thopia'yı isyanı teşvik etmiş olmakla suçlanan Venedik, sultanın elçisine hesap vermek zorunda kaldı (Ekim ve Kasım 1436). Osmanlı birlikleri Drin Nehri'ni geçti ve Venedik yönetimi altındaki Arnavut bölgelerin asıl merkezi olan İşkodra'ya saldırmaya hazırlandılar.

Macar düşmanlarına en büyük zararı verebilmek için Türkler Eflak'a, dolayısıyla Macaristan sınırlarının en zayıf noktası olan Erdel'e saldınnak zorunda kaldılar. Boyarlar, Aldea'nın ölümünden sonra Osmanlı hükümdarına haber bile vermeden yeni bir prens seçmişlerdi. Ülkede aynca yaşlı Dan'ın oğullan Basarab ve genç Dan'ın da taraftarları vardı ve Erdel'den Szekler Dükü ve Karpatların uçbeyi derhal uzun zamandır orada bulunan Vlad Drakul'u göndemıişti. Drakul, kendi taraftarlarının sayısını büyütmeyi başardı. 1432 yılında ölen Boğdan Prensi Aleksander'in kızı İlies ile yaptığı evlilikten dolayı komşu Boğdan'ın teveccühünü ve zaman zaman yardımını güvence altına almıştı. Vlad Drakul, artık Türkler tarafından tanınmasına gerek kalmadığı inancıyla Türklerin daha önce de ilhak ettikleri bu ülkede, bağımsız bir Hristiyan Prensi olarak hüküm sürebileceğine inandı.

1435 yılının Eylül ayında yapılan bir seferde Macar Devleti'nin güneydeki bölgeleri sultanın bizzat yönetimi altında yağmalandı. Bunun üzerine bir sonraki yılın sonbahannda Eflak'taki Tuna beyleri gelip, benzer bir tahribata sebep oldular. Vlad, topraklarını savunacak güçte değildi ve bunun yanı sıra kısa bir süre sonra hamisi olan kralın 9 Kasım 1437 yılında öldüğü haberi geldi. Bunun üzerine kaçınılmazı gerçekleştirdi ve kendini Türk vasalı ilan etti. Tıpkı kendisinden önce Aleksandru Aldea gibi, cesur ve kurnaz Vlad da eteğini öpmek üzere sultanın huzuruna çıktı. Tuna boylanna geri dönmesine izin verildiğinde, oğulları zorba Vlad'ı ve güzel Radu cel Frumos'u birkaç Boyar çocukları ile birlikte Türk sarayında rehine olarak bırakmak zorunda kaldı. Bu rehineler, eski Bizans şehri Nif, Türk kaynaklarına göre ise Karaman Beyliği'ndeki Eğrigöz'e götürüldüler.

Sultan, Eflak'taki bölgeleri bu şekilde güvence altına aldıktan sonra, Macaristan'ın yeni Kralı, Sigismund'un damadı Albert'in savunmasını, "dostum" ve "Eflak eyaletlerinin voyvodası" dediği yeni Türk vasalı Vlad'a vermiş olduğu Erdel'e karşı yeni bir saldırı düzenledi. Türk birlikleri Eflak'a vardıklarında Prens Vlad, vasallik ilişkisi gereği olarak askeri birliklerle onlara katılmak zorunda kaldı. Birleşik ordu sıradağları aştı ve Erdel'in batısındaki Mühlbach'a kadar ilerledi. Ordunun başında bu sefer bir Tuna Bey'i ya da Anadolu veya Rumeli Beylerbeyi değil, Tuna ve Karpat bölgelerine ilk defa ayak basan sultanın bizzat kendisi bulunuyordu. Kendini savunmaya çalışan herkes ve herşey hiç acımadan yok edildi ve her yerde sayısız insan köle olarak esir alındı. Basit Saksonya ve Romen kökenli köylülerle birlikte ülkenin ileri gelenleri ve memurlar zincire vuruldu ve düşman ordusunu takip etmek zorunda bırakıldı.

Bir sonraki sefer, uzun yıllardan beri sultanın kayınpederi olan Sırp Despotu'na karşı düzenlendi. Sırp Despotu'nun Türk komşuları daha 1438 yılında hükümdarlarından emir almadan, din uğruna ölmüş olan Lazar'ın mezarının bulunduğu Ravanitsa Manastırina baskın düzenlemişlerdi. Bir sonraki yılın Mart ayında Osmanlı ordusu yeni Sırbistan başkenti Semendire üzerine yürüdü. Georg Brankoviç, müttefikleri de olmadığından böyle bir savaşı yürütemeyeceğinin farkında idi" Stefan Vulkçiç, Sırp Zenta bölgesine saldırmıştı ve Bosna Kralı, Osmanlılar tarafından artık desteklenmeyen rakibi Radivoy'dan kurtulmuş olmanın sevincini yaşamakta idi. Venedik ise kendi çabaları ile yürütmüş olduğu uzun yıllar süren bir savaşı son31! erdirmiş ve Venedik'e çok pahalıya patlamış olan barışı tehlikeye atmamak ve Türkleri başına musallat etmemek için topraklarını genişletme önerilerinin tamamını reddetmişti. Venedik, sağlanan banş için Koia Zaccarias'ın oğlu Lek'in Türk vasalı olarak hüküm sürdüğü değerli Dagno Kalesi'ni bile vermeye razı olmuştu.

Sırbistan'ın tamamen çökmeden kurtarılması için Batılı ülkelerin o dönemde mevcut durumlar karşısında müdahale etmeleri imkânsızdı. Latin dünyasının, özellikle de 1437 yılından itibaren, tek düşündüğü Ortodoks kilisesi ve büyük bir değişim rüzgarına kapılmış Roma kilisesi arasında birlik kurmaktı. Antonio di Massa, Kamaldulens tarikatından Ambrosio, Ragusalı Johann gibi birçok Katolik elçi, İmparator Ioannes'i kutsal ittifak için razı etmeye çalıştıktan sonra, İmparator Ioannes İstanbul'da yapılacak bir ruhban meclisini tercih etmesine rağmen, nihayet yeni konsey için seçilen Ferrara Şehri'ne gitmeye karar verdi. Papa IV. Eugene'ye karşı hareket eden rahipler Basel'de Bizanslıları kendi taraflarına çekmeye çalıştılar, ama boşuna" Gönderdikleri gemiler İstanbul'dan boş döndü. Buna karşın Bizans İmparatoru Ioannes, kutsal Papalık makamı tarafından ücretleri ödenen 300 Giritli askeri beraberinde getirdi. Daha sonra Eylül ayında Eğriboz'dan yola çıkan kardeşi Konstantin'i devlet işlerinde vekili olarak tayin etti ve 25 Kasım tarihinde kendisine ait üç kadırgadan birine bindi. Antonio Kondolmer liderliğinde Papa tarafından kiralanan ve silahlarla donatılan dört Venedik gemisi imparatora eşlik etti ve bir imparatoru, Bizans Prensi Despot Dimitrios'u, İstanbul'un eski patriği Josef'i, İskenderiye Patriği'nin vekilini, toplam 30 kişi olmak üzere Trakya ve Anadolu'nun neredeyse tüm başpispokoslarını, ayrıca Kiev ve Beyaz Rusya'nın Metropoliti İsodorus'u ve Ermeni, Gürcü ve her iki Romen Kilisesi'nin vekillerini İtalya'ya götüren bu görkemli filoya Romalı ticaret gemileri de katıldı.

Limni ve Eğriboz adalarını geçerek, Batı'mn bu önemli misafirleri 8 Şubat 1438 tarihinde, merasimle karşılandıkları Venedik'e vardılar. Birkaç ay sonra gelen Despot Thomas, İstanbul'un Vezir Halil Paşa'nın itirazlarına rağmen ciddi bir biçimde tehdit edildiği ve zenginlerin Galata'ya kaçtığı haberini getirdiğinde, Venedik'teki üç kadırga derhal İstanbul'a gönderildi. Ancak korkuları boşa çıktı ve İmparator Ioannes huzur içinde kilise birliği konusunda yapılan görüşmelere katılabildi. Nihayet 6 Temmuz 1439 tarihinde bu arada Floransa'ya taşınan büyük kilise toplantısında Hristiyan Doğu'nun ve Batı'mn dinî birliği resmen ilan edildi? Sırbistan, Hristiyan devlet olarak bağımsızlığı için savaşırken, 7 Eylül 1439 tarihinde VIII. Ioannes iyi bir Katolik ve "Roma Kilisesi'nin mensubu" olarak Venedik'e geri döndü ve yine Trakya sahillerini işgal atında tutan Türklerin gözleri önünde imparatorun görkemli filosu doğunun sularından geçti ve büyük umutlar besleyen imparatoru artık güvencede olan başkentine götürdü .

Yaşlı Despot Georg - o dönemde 65-70 yaşında idi - Türklerle savaşmayı göze alamadı ve düşmanlıklar başladığı gibi Macaristan'a kaçtı. En güçlü kalesi ve genelde ikamet ettiği yer olan Semendire'de 20 yaşındaki oğlu Gregor'u, tecrübeli ve nüfuzlu amcası Thomas Kantakuzenos ile birlikte bıraktı. Georg, Macaristan'daki yerlerinde yaşamaya devam ederken, rakipleri ona karşı bir ittifak oluşturdular. Stefan ve adamları, despotun buradaki gücünü kırmak ve Hraniç hanedanı lehine Balşaların eski devletini tekrar canlandırmak için Zenta bölgesine girdiler. Elder Bey'in liderliğinde Dıraç civarlarında bulunan Türkler, Batı Bosna'nın genç prensinin davasını desteklemek için ellerinden geleni yaptılar. Brankoviç'in kovulmasını engellemek için Kataro'nun Venedikli komutanı müdahale etti, ama boşuna" Kesinlikle tarafsız kalmaya yeminli olan Venedik, davranışlarını onaylamadı. Sadece Yuraseviç ve bazı Arnavut liderler, despotla dostluklarını devam ettirdiler.

Aynı dönemde Macaristan'ın yeni kralı, görevlerini yerine getirmek için Tuna boylarına geldi" Osmanlılar Semendire'yi fethedecek olurlarsa, burada açılacak olan kapıdan her zaman geçip, Güney Macaristan ve komşu topraklara girebilecek ve yağma yapabileceklerdi. Buna rağmen Kral Albert 1439 yılının Temmuz ayında hâlâ ancak bin asker toplamış hâlde Segedin'dedir ve etrafına topladığı askerlerin, artık güçlü bir Türk kalesi ve Vidin Bey'i Sinan Bey'in ikameti olan Güvercinlik'te kahramanlık yapmaya veya eski kahramanlıkları tekrarlamaya hiç niyetleri yoktu . Bu zayıf ordu, yavaş yavaş Drau Nehri'ne doğru harekete geçti. 24 Temmuz'da her ne kadar Macarların sultana karşı zafer kazandıkları haberi gelse de bu haberin doğru olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Aksine II. Murad, Semendire'yi rahatlıkla kuşatma altına aldı ve şehri neredeyse Macar Kralı'nın gözleri önünde 27 Ağustos'ta zabtetti. Sultan'a teslim olan iki komutan, geri dönen Osmanlı ordusu ile birlikte gitti. Gregor, Edirne'de rehine olarak bulunan kardeşi Lazar'ın yanma götürüldü; bu iki Sırp Prensi daha sonra babaları ile şüpheli ilişkiler kurmuş olmakla suçlandı ve Amasya'da gözlerine mil çekildi. Sırbistan'ın güzel başkentinden geriye sadece Tuna kıyısında bugün de görülebilen muhteşen? hisar kalıntıları kalmıştı.

Türkler, geri dönüş yolları üzerinde aynca madenleri Despota yıllık 200 bin altın kazandıran Novobrdo'ya saldırdılar. Üsküp'te, büyük bir komutan olan İshak Bey'in yerine halefi olarak oğlu, Yayçe'yi fethetmeye çalışarak, Bosna'yı da bu bahtsız yıllara dahil etmekten çekinmeyen Bosna-Amavut kökenli yeni "voyvoda" İsa Bey geçti [1439]. Kral Tvrtko, 2.500 altın ödeyerek özgürlüğünü satın almak zorunda kaldı.

Salankamen karargâhında bulunan Macar birlikleri, birkaç gün sonra Türklerle bir kez bile karşılaşmadan dağıldılar. 27 Ekim tarihinde, Kral Albert savaşçılan arasında ortaya çıkan bir hastalıktan öldü ve Macaristan sınırlarının Osmanlılara karşı savunulması, kendi güçleri ve çabaları ile hareket eden birkaç cesur adama kaldı. Böylece, Alman paralı askerlere ve üç bölmeden oluşan surları üzerinde ağır toplara sahip Belgrad'da Ragusalı Matko Talovaç hüküm sürerken, Severin, Tımışvar ve 1441 yılından itibaren Erdel Voyvodalığında Macar gücü, bir köylünün oğlu olarak daha sonra çok ünlü olan ve her ikisi de bir Pippo Spano'nun, bir Claus von Redwitz'in ve zayıf Szekler Dükü'nün halefleri olarak ortaya çıkan İnidora'lı Romen Yanoş Hunyadi ve aynı adlı kardeşi tarafından temsil edildi.

Kral Albert'in ölümü ve sonrasında Macaristan'da çıkan anarşi, Osmanlı Sultaninin amaçlarını gerçekleştirmesine oldukça yardımcı oluyordu. 1440 yılının Mayıs ayında Lehistan Kralı Genç Vladislav, Albert'in dul eşi ve Sigismund'un kızı olarak Macaristan topraklarının asıl mirasçısı olan Kraliçe Elizabet'le evlenmek üzere Peşte'ye geldi, ama kocasının ölümünde hamile olan Elizabet, Ladislas adında bir erkek çocuk dünyaya getirdiği için, Lehistan Kralı ile evlenmek istemedi. Üç yıl boyunca, beşikteki kralın (Ladislas Posthumus) meşruluğunu savunanlar ve Türklere karşı lider olarak istedikleri güçlü hükümdarı cüretkâr Leh Vladislav ile bulduklarına inanan baronlar ve savaşçılar arasında büyük bir savaş cereyan etti. Ragusalılar, Macar sarayını Boğazlarda bir filoya sahip olan Rodos Şövalyeleri ile birleşip, iki kez Sigismund, bir kez Albert tarafından başlatılan Haçlı Seferinin tekrar düzenlenmesi konusunda defalarca uyardılar, ama boşuna.

Yaşına ve tüm acı tecrübelerine rağmen, hâlâ Macar tacı için hayaller kuran Georg Brankoviç, 1440 yılının Mayıs ayında, Venedik'ten yardım, Ülgün'de sığınacak bir yer ve Zenta hakimlerinin aldığı yıllık bin altın tutarındaki maaşlarını talep etmek için Venedik'e; oradan da Adriyatik Denizindeki eyaletini tekrar ger? kazanmayı denemek ve Balşalann, Venedik'in de talep ettiği mirasını devralmak için Ragusa üzerinden Bar ve Budua'ya doğru yol alırken (Ağustos), II. Murad ikinci Sırbistan seferini düzenledi ve dört Talovaç kardeşlerden Johann'ın yönettiği güçlü Belgrad'a saldırdı. Artık kendi de iyice yaşlanan Evrenoszâde Ali Bey, zorlukla şehre girmeyi başardı, ama şehirdeki askerî birlikler tarafından bozguna uğratıldı. Sultan'ın bu büyük seferi, bu bir anlık başarı ile sonuçlandı. Yanoş Hunyadi ise devlete verilen zararın intikamını almak için sonbaharda Bosna'ya saldırıp, İsa Bey'in birkaç birliklerini kovma cesaretini gösterdi.

1441/42 kışında muhtemelen Vidin mutasarrıfı olan Mezid Bey, Erdel'e Macar ve Türk uç beyleri arasındaki olağan sınır savaşlarından biri olan bir akın düzenledi. Amacı, sultanın 1438 yılında yaptığı seferi daha küçük çapta ve daha zayıf bir ordu ile tekrarlamaktı. Doğal olarak Olti bölgesine girdi, Hermannstadt (Şibin) civarında yağma yaptı ve Maros Nehri'ne kadar ilerledi. Vlad Drakul, bu sefer de kendisinden istenen askerî birlikleri ve iaşe maddelerini sağlamak zorunda kalmıştı. Türkler, Maros Nehri boyunca bu nehir ile batıdaki Karpat geçitleri tarafından oluşturulan "Demir Kapıyı" geçerek, Tisa (Theiss) Nehri'ne kadar Türklerin o güne kadar ayak basmadıkları ovaya saldırmak istediler. Erdel'in hemen yola çıkan Macar asilzadeleri Osmanlıların savaş stratejilerini çok uzun zamandan beri bilen Hunyadi'nin liderliğinde birleştiler. Ayrıca, ülkenin batısında ve komşu Banat'ta yeniden organize edilmiş yedi yeni Romen eyalet, voyvodanın bayrağı altında toplandı. Erdel Başpiskoposu Lepes de timarlarından topladığı askerleri ile birlikte gelmişti. Fehervar-Belgrad'dan fazla uzak olmayan ve Hunyadi'nin daha sonra bu olayın anısı olarak Gotik tarzda bir kilise inşa ettirdiği Szent İmre köyü yakınlarında 18 Mart 1442 yılında savaşın kaderini tayin eden çatışma meydana geldi. Başpiskopos, çatışma sırasında öldü, ama zaferi Hristiyanlar kazandı ve akıncılar Olti geçitlerini zorlukla geçerek, Eflak'a kaçtılar. Ayrıca, amacı Osmanlıların Avrupa'daki devletine bir son vermek üzere Macar ülkesinin, Romen soyunun ve din kardeşlerinin Balkan Yarımadasındaki güçlerini birleştirmek olan Hunyadi'nin politikasına oldukça sıcak bakan Vlad Drakul'un da Mezid Bey'in birliklerinin geri çekilmesine hiçbir şey yapmadan sessiz kalmadığı tahmin edilmekte idi.

Bu mağlubiyetin utancından kurtulmak ve hain Eflak Prensi'ni cezalandırmak için yazın Rumeli Beylerbeyi Şehabeddin Paşa "Anadolu'nun altı önemli sancakbeyi" ile birlikte Romen Tuna boylarına gönderildi. Sultan'ın, 1441 yılında zorlukla atlattığı hastalığın etkilerinden henüz tam kurtulamamış olduğu sanılıyor, ama verdiği emirler, Romen prensin öldürülmesi, Boyarlara ait malların sipahiler arasında bölüştürülmesi ve Eflak'a bir beyin atanması yönünde idi. Prens Vlad ve Radul zindana atıldılar.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Müttefik Latinler ve Doğu Hristiyanları İle Yapılan Sava

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 03:34

Türkler bu sefer, 1432 yılında olduğu gibi, Silistre üzerinden yol aldılar, ama daha Yukarı Yalomita Nehri kenarında, Buzau geçitinden Erdel'e girme düşüncesiyle huzur ve güven içinde ilerleyen Osmanlılar, onlara karşı gelen Hunyadi ile karşılaştı. Muharebe Eylül ayında gerçekleşti: Şehabeddin Paşa kolayca bozguna uğratıldı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Sadece Umur Bey'in oğlu ve genç yaşına rağmen Germiyan Sancakbeyi Çelebi Osman yiğitçe dövüşerek Osmanlı'nın onurunu korudu ve muharebe alanında hayatını kaybetti. Firuz Bey, Yakup Bey, Hızır Bey ve Turlin Şah kaçış sırasında ecellerine yakalandılar ve şehidlerin arasına katıldılar. Kasım ayında, Divân-ı Hümâyûn'a Turahan Bey'in de Sava Nehri kenarında Macarlara mağlup olduğu haberi geldi. Bu beylerbeyi, Edirne'ye vardığı gibi korkakça davranışlarından dolayı görevden alındı ve yerine Hasan Bey getirildi.

Hunyadi'nin, sonuncusu Venedik'te Pazar gününe denk düşen 4 Kasım tarihinde San Marko Meydaninda yapılan ve başta hürmetli yaşlı dojun da yer aldığı kuüamalarla Hristiyan davasının beklenmedik olduğu kadar görkemli bir zaferi olarak kutlanan bu zaferinden önce Batı Avrupa'da Türklere genel bir sefer yaparak Anadolu'ya geri göndermek için tedbirler alınmıştı. Amaçları, Ferrara ve Floransa'da yapılan konseylerle oldukça desteklenen ve Hristiyan kiliselerinin birliğini oluşturmaya başardıktan sonra, artık sadece kâfirlerin ortadan kaldırılması ile ilgilenmeyi sürdüren papa, Haçlı Seferleri'ni yöneten önceki papaların eski rolünü üsüenmek istedi ve Kudüs'ü tekrar Hristiyanlaştırmayı başaramasa bile en azından kendisine bağlı İstanbul'u Osmanlı tehlikesinden kurtarması gerektiğini düşündü. Diğer taraftan yeni Leh-Macar Kralı, Macaristan'daki en inatçı rakiplerini kutsal savaşın prestiji ile kendi tarafına çekebilmeyi umut etti. Ayrıca Lehlerin Güvercinlik muharebesine katılımlarını, yok edilmelerini ve onların intikamını alma yükümlülüğünü hâlâ unutmamıştı. Bunun dışında sultanla yapılacak bir savaştan, güçlü ve Macaristan'ın batısında neredeyse tamamen bağımsız hüküm süren Hunyadi'nin davasını kendi menfaatleri ile birleştirmeyi umut etti. Zenttf bölgesini ya da en azından bir kısmını eline geçirmek isteyen Venedik, bu sefer gerçekten tehdit altındaymış gibi görülen Osmanlıların bu topraklardan çıkartılması ile Arnavutluk ve Mora'daki kolonileri ile denizlerde hakimiyeti için yaratacağı avantajları ciddi bir biçimde düşünmeye başladı.

1442 yılı başlarında, Bizans'a verilen yardım sözlerini hatırlatmak üzere Roma ve Budin'i de ziyaret edecek becerikli Levanten Yanahi Torcello; 10 Nisan'da ise papa tarafından Kraliçe Elizabet'le Hristiyanların kâfirlerden intikamını alma idealiyle yanıp tutuşan ve bunun için elindeki bütün araçları kullanan Vladislav'ın aralarını yapma göreviyle Macaristan'a gönderilmiş olan elçi San Angelo Kardinali Julian Cesarini Venedik'e geldiler. Venedik, yeni bir Haçlı Seferi'ne sıcak bakmasa da Vladislav, bir Haçlı Seferi'nin düzenlenmesi yönünde büyük umutlar besliyordu. Papa'nın kendisi bahar ayında İtalya'da genelgeler yayınlatmaya başladı ve Haçlı Seferi için ödenecek âşân zorunlu kıldı. Kutsal savaşın plânı hazırdı ve Venedik'e Anadolu güçlerinin geçişini engellemek üzere Boğazlara kadırgalarını göndermesi için davetiye çıkartılmıştı. Venedik'e, Talovaclı Matko'ya Şebenik'teki mancınıkları için 10 bin libre barut verildi.

Bu arada Haçlı Seferi fikrini destekleyecek başka bir hadise daha gerçekleşti. 1440 yılında Paul Asanes'in kızı ile evlenmiş olan Despot Dimitrios, çocuksuz ve hastalıklı kardeşi VIII. Ioannes'in mirasını devralabileceğim düşünüyordu ve Türkler ona yardıma hazırdı. Eski imparatorluk vekili ağabeyi Konstantin de imparatorluk tahtına gözünü diktiği için acele etmek zorunda idi. Konstantin, Dimitrios ile aynı yıl içerisinde Midilli hakimi Notaras Paleologos Gattilusio'nun kızı Katharine ile nişanlanmış ve 27 Haziran 1441 tarihinde evlenmişti. İstanbul'da uzun bir süre kaldıktan sonra Mora'daki yerlerine yaptığı bir ziyaret sırasında Dimitrios'u Karadeniz kıyılarındaki despotluğunu devretmesi ve kendi yerine Kalavrita Prensliği'ni üstlenmesi için ikna etmeye çalıştı. Dimitrios, bu öneride kendisini uzaklaştınnak ve böylece tahttan mahrum etmek istediğinden şüphelendiği için hiç vakit kaybetmeden Osmanlı Sultanı'nin huzuruna çıktı ve bir yıl sonra İstanbul'u kuşatan Osmanlı birliklerinin başına geçti.

En azından resmi olarak Roma'nin hükümdarlığını kabul etmiş doğunun bu dünya şehrinin düşmesini engellemek için ne kadırgalar, ne Frank şövalyeleri, ne de Girit'ten genelde buraya gönderilen paralı askerler gelmişti. Konstantin, yine geri dönmüş olduğu Mora'daki yerlerinden acilen ayrılmak zorunda kaldı. 1442 yılının Temmuz ayında Limni Adası'na gelmiş, ancak sultanın 60 gemiden oluşan yeni filosu burada yolunu
kesmişti. İstanbul'un gelecekteki son imparatoru olacak Konstantin, Palaiokastro Kalesi'nde mahsur kaldı ve eşi burada loğusa yatağında öldü. Kuşatma, birkaç ay boyunca Ekim ayına kadar sürdü. Konstantin, ancak Kasım ayında düşmanlarından kaçmayı başardı. İstanbul'a vardığında kardeşi Dimitrios'un davasını desteklemiş olan Türk birliklerinin artık orada olmadığını gördü. Hunyadi'nin zafer kazandığı haberi üzerine geri dönmüşlerdi. 1443 yılının ilk aylannda II. Murad ile barış sağlandı .

Venedik, bu arada sadece doğudaki sulardaki ticaret gemileri için endişeleniyordu. Bizans İmparatoru'nun elçi olarak gönderdiği Fransisken rahip Jakob, İstanbul'un durumunu tarif edip, üç kadırga ve kış için tedbirlerin alınmasını talep ettiğinde, baştan savma cevaplarla karşılaştı. Elçi, daha sonra barışı sağlamak için sultana aracılık etmeyi teklif ettikten sonra Venedik, Bizans'ın yok edilmesini engellemek için tedbirler aldı, ancak geç kaldı. Barış sağlanmıştı bile. Paleologlar, aralarında yeni bir aile anlaşması yapmışlardı: 1 Mart 1433 yılında Konstantin, Temmuz ayında kardeşi Theodor'a bırakacağı Silivri'yi devraldı. Dimitrios, tekrar İstanbul'a geldi, ama yerlerini ancak bir yıl sonra geri alabildi. Bizans İmparatoru'nun kardeşlerinden birinin şahsi hırsı yüzünden Bizans İmparatorluğu'nu neredeyse uçuruma sürüklemiş olan anlaşmazlık böylece çözümlenmişti .

Venediklilerin ve Macar Kralı'nin Bizans krizi sırasında sessizliklerine rağmen, kralın birlikleri ve Venedik'in kadırgaları ile yapılacak büyük Haçlı Seferi fikrinden vazgeçilmedi. Aksine Cesarini 1442 yılının Eylül ayında her yerde "Macaristan ve diğer ülkelerin ordusu" ve 25 kadırga ile 3 büyük gemiden oluşan filo için yardımcı askerler aramaya çıktı. Kral Vladislav, Kraliçe Elizabet ile barışmıştı: 16 Aralık tarihinde Yanıkkale'de Macaristan'ın birlik ve bütünlüğünün sağlandığı merasimle açıklandı. Adriyatik Denizi'ndeki yerleri, Ekim ayında Stefan, Bar'da yenip, onu Zenta bölgesinden kovaladıktan sonra Venedikliler tarafından işgal edilmiş olan Georg Brankoviç, yine Macaristan'a dönmüş (1441 yılında) ve kurnaz kaçak Georg Brankoviç ile ün kazanma hayalleri kuran genç Leh Prensi Vladislav arasında Türklerin elinden Sırbistan'ı alma ve onları Bulgaristan'dan çıkarma amacıyla resmi bir ittifak kuruldu. 1442 yılından beri Hunyadi'nin müttefiki olan Eflak Prensi Vlad Drakul, 20 bin savaşçısı ile Macar birlikleri listesindeydi.

Macar Kraliçesi Elizabet'in 1442 yılındaki ölümü, büyük Haçlı Seferi fikrini engellemekten çok, Vladislav'ın Macaristan'daki konumunu daha da güçlendiriyordu. Kardinal Cesarini, Vladislav'ı Elizabet'in öksüz oğlu Ladislas'ın hamisi olarak Leh Prensi'ne düşmanlık gösteren Roma Kralı [Alman İmparatoru] III. Frederik ile barıştırmak için elinden geleni yapıyordu. Gerçekten de 1443 yılında bir ateşkes anlaşması imzaladılar ve Prens Vladislav ile Kral Frederik'in, Sigismund'un ve Albert'in Türklere karşı yapmış olduklan seferlere katılmış olan Başbakanı Gaspar Şlik ile sık sık yazıştı. Cesarini, aynı zamanda yazın Nürnberg Şehri'nde yapılacak olan imparatorluk meclisi toplantısında sadece Papa adına değil, Haçlı Seferi davası için de çalışabileceğini umuyordu. Hayalperest kardinalin önerisi, son derece yavan bir şahsiyet olan Kral Frederik'in bizzat Haçlı Seferi'nin başına geçmesi ve bütün Alman ülkelerindeki hanelerden en az bir gulden genel bir katkı payının alınması yönünde idi. Venedik, aynı yılın başında Papaya 10 silahsız kadırga vermeyi vaat etmişti. Burgond Dükü Filip ise babasının 1396 yılında yapılan Haçlı Seferine katılmasının anısına Fransa'nın Nice Şehri'nde bir filo donattı ve sadece Venedik'ten değil, Cenova'dan da destek talep etti. Bir müddet sonra, büyük Aragon kökenli Napoli Kralı Alfonso bile bir Hristiyan Prensi olarak görevini yerine getirme niyetinden bahseder .

Ancak, ilk aşamada herşey sadece planda kaldı. Papa, âşâr vergisini "kâfir Serazenlere" karşı değil, İtalya'da uyguladığı çok modem ve küçük hedefler peşinde koşan politikasının ihtiyaçlarını karşılamak için topladı. Floransa'yı terk edip, Siena'ya geçtiğinde Venedikliler onu neredeyse kendi menfaatlerinin rakibi olarak görmeye başladılar. Venedik, Milano'daki eski dostu Francesco Sforza'ya karşı önyargılı olan Papa ile ilişki içinde olmak istemedi ve Papa VI. Eugen, 14 Haziran'da Kral Alfons ile bir anlaşma yaptı ve Kral Alfons'a Sforza'nın üzerine yürüme hakkını tanıdı. Bunun üzerine Eylül ayında Venedik, Milano ve Floransa arasında İtalya savaşını daha da uzatacakmış gibi görünen bir anlaşma yapıldı.

Venedik'in bunun dışında, Haçlı Seferi'nin neticesi olarak tekrar başa getirilmesi hâlinde Georg Brankoviç'ten esirgeyemeyeceği Zenta bölgesi ile yeterince problemi vardı. Venedikliler, Stefan'ı yenmiş, ülkenin (Mayıs ayında Bar gibi) birçok yerini işgal etmiş ve Zenta meselesini tamamen ortadan kaldırmak için tedbirler almıştı. Yılın sonlarına doğru güçlü Yuraseviçler de Venedik tarafına çekildi. Bu yüzden Venedik'in kovulan Georg'un davasını üstlenmesi mümkün değildi.

Sonbaharda Venedik, Mısır Sultaninin sularındaki Hristiyanlık hükümranlığını sona erdirmek için büyük bir filo topladığı haberini aldı. Araplar (Serazenler), kralları Mısır vasalı olmasına rağmen ülkesini acımasızca tahrip edecekleri Kıbrıs'a çıktılar ve Frankların Kastel Rosso dedikleri Kalaat Yammur'u işgal ettiler. Rodos Şövalyeleri her yerde karşı karşıya olduklarını sandıkları büyük tehlikeden bahsetmeye başladılar. Venedik, Doğu Akdeniz'deki ticareti için önemli olan Hristiyan ülkelere gösterdiği ilgiyi, Floransalıların cirit attığı eski düşmanı Macaristan'a ve Balşaların mirasını devralmış olan ve sürekli huzursuzluk yaratan Sırbistan'a hiçbir zaman göstermemişti. Bu yüzden, Macaristan tamamen kendi güçleri ile savaşmak zorunda idi.

1443 yılının sonbaharında, daha doğrusu Ekim ayında, Karaman'a karşı yaptığı seferden geri dönmüş olan sultan, Edirne'deki kışlık sarayına gitmeden, Macar Kralı'nın birlikleri Belgrad'da Tuna Nehrini geçtiler.

Eflak üzerinden Bulgaristan'a girme planından vazgeçilmişti. Anlaşmaya uygun olarak despota kısa zamanda 8 bin süvari katıldı. Birkaç yüz savaşçı, Peter Kovaçeviç ile birlikte II. Tvrtko'nun öldüğü Bosna'dan geldi. Arnavutluk'ta Arianites Osmanlılara karşı savaşını yenilemişti, ama Romenlerden aldığı yardım çok küçüktü.

Morava Nehri'ne kadar hiçbir Türk görülmedi. Öncüleri çok dikkatli davranmakta ve sadece önemsiz küçük çatışmalara girmekte idi. Hunyadi ise Macar ve Erdel birlikleri ile herkesten önce düşmanı bulmak için ilerledi. Niş'i işgal ettikten sonra 3 Kasım tarihinde bu şehrin yakınlarında yeni Beylerbeyi Hasan Bey ve ondan önceki beylerbeyi, şimdiki Vidin Bey'i Sinan Bey, daha önce yendiği Güvercinlik komutanı Turahan Bey, Sofya Bey'i Umur Bey, Alacahisar komutanı Sinan Bey ve Sinitza hakimi Davud Bey ile karşı karşıya geldi. Filibe Voyvodası îshak Bey ve Vize Voyvodası da sancaklarını buraya getirmişlerdi. Anadolu beylerinden sadece Germiyan Beyi Balaban gelmişti. Sırpların Yanko Sibinyanin (Erdelli Yanko) diye adlandırdıkları Hunyadi, üstün olan süvarileri ile piyadelerle desteklenmeyen hafif Sırp ve Bulgar sipahilerini dağıttı. Zafer mektubunda elde ettiği ilk üç zafer olarak İshak Bey, Turahan Bey ve Beylerbeyi karşısında elde ettiği zaferleri, Niş'in fethini ve Hasan Bey'in ordusunun tamamı ile kesin mağlubiyetini sayar.

Ancak Osmanlılar henüz tam mağlup olmamışlardı. Gece, tepenin ve ardındaki ormanın içlerinde güvenli yerlerde konakladılar. Hunyadi, Macar Kralı, Papa'nın vekili [Cesarini] ve diğer birliklerle birleşmeden ilerlemeye cesaret edemedi. Birlikler geldiğinde, genelde kullanılan, ancak işgal altında olan İhtiman Geçidi'nden değil, muhtemelen despot tarafından önerilen daha zor bir yoldan dağları geçerek, Rumeli topraklarına inmeye çalıştılar. Öncü birlikler Hunyadi'nin liderliğinde 3 Aralık tarihinde, daha sonra Sultan II. Murad'ın kendisinden kaçtığını, böbürlenerek anlatmasını sağlayacak bir biçimde Edirne yolunda ilerlerken, 4 Aralık tarihinde Kral Vladislav Sofya'da idi.

Hristiyanların önünde karla kaplı sıradağlar uzandı. Bunun yanında bir de sultanın yaklaşmakta olduğu haberi geldi. İlerlemek imkânsızdı: Genç kral ve ateşli Papa vekili bunu görmeseler bile Hunyadi ve Brankoviç bunun kesinlikle farkındaydılar. Bulgar Balkan köyü İzladi (Zlatica)'de daha 12 Aralık tarihinde sultanın birlikleri ile birkaç çatışma meydana geldi, ancak Hristiyanlar henüz planlarından vazgeçmek niyetinde değildiler: Aralık ayının o soğuk kış günlerinde, Türkler düşmanlarını ok yağmuruna tutarken, asırlık ormanlar arasında bir yol açabilmek için ağaçları kesiyorlardı. Böylece "kutsal ordu", Melstica'ya ulaştı ve Noel bayramı arifesi olan 24 Aralık'ta Rumeli topraklarına giden geçitler için büyük bir mücadele verildi.

Hristiyanlar, burada ilerlemenin imkânsız olduğunu anlayarak, nihayet dönüş yolunu tuttular.

Dönüş, gittikçe hızlandı. Öncü birlikleri bu sefer komuta eden Despot Georg, Vezir Halil Paşa'nın kardeşi ve sultanın kız kardeşinin eşi Bolu Bey'i Mahmud Çelebi liderliğindeki Osmanlı birlikleri tarafından "Belapalanka ve Niş" arasındaki Kurovitsa Dağı'nın eteklerinde yakalandı ve mağlup edildi. Mahmud Bey ise bu sırada yardıma gelen Macar birliklerine esir düştü. Bu hadise, 1444 yılının ikinci gününde gerçekleşti.

Ocak tarihinde Hunyadi, Niş yakınlarında Türklerin Kopriyan dedikleri Prokoplje'ye geldi.

Kral Vladislav, 1444 yılı Şubat ayında galip olarak Budin'e geri döndü ve Avrupa'nın her yerinde bu "uzun sefer" Hristiyanların başarısı olarak kutlandı. Ancak Kurovitsa'daki kayıplardan ise Batılı müttefiklere ve Macar tebaaya gönderilen zafer mektuplarında kesinlikle bahsedilmedi. Niş'in alınması, Rumeli Beylerbeyi'nin mağlubiyeti, Balkanlara kadar ilerleyiş ve en ağır şartların hakim olduğu kış aylarındaki zorlu dönüş, Tanrı'nın bir lütfü ve Osmanlıların Rumeli topraklanndan tamamen çıkartılacağının bir işareti olarak kabul edildi. En soğukkanlı gözlemciler, en mantıklı hesap adamları ve en iyi tüccarlar, Türk Devleti'nin hız bir biçimde kurduğu yapıyı yok etmek için artık müttefik Hristiyan birlikleri tarafından vurulacak son bir darbeye ihtiyaç duyulduğuna inandılar. Macaristan'da ve Haçlı Seferi'nin devam ettirilmesi ile Selanik ve Gelibolu limanlarının kendi lehine ticarette kullanılmak üzere zapt edilebileceğine inanan ve Türklerin elinden Yanya, Ergiri Kasrı, Kanina, Avlonya kalelerini ve zayıf Bizans'ın elinden Karadeniz sahillerinde Panidos'u ve Semadirek Adasının karşısındaki Maronea'yı almak için planlar kuran Venedik'te daha kış aylarında yeni hazırlıklar başlatıldı. Balkan Yarımadasının bütün Slav güçleri de hazırlık içinde idi. Sadece Brankoviç, Sırbistan'ı geri almış olmaktan mutluydu. İstanbul'daki Bizans İmparatoru'nun kanında eski Roma hırsı tekrar uyandı. Küçük Ragusa devleti, daha şimdiden Avlonya ve Kanina'da elde edilecek ganimetlerdeki payını hesaplamış ve Arnavuüuk'ta Ghin Zenebissi yeni lider olarak Türklerle mücadeleyi yeniden başlatmıştı. Ghin Zenebissi, Ergiri Kasrinı geçerek, Osmanlı topraklarına girdi, ancak Karaferye'den gelen Firuz Bey, Kesriye yakınlarında onu karşıladı ve çıkan çatışma sırasında Zenebissi öldü .

Ocak ayında, Macarların geri çekildiklerine dair haber henüz gelmemişken, bazı Venedikliler Hristiyan saldırısının İstanbul'a kadar ilerleyeceğine dair umut besliyorlardı. 1442 yılında Haçlı Seferi için Papa temsilcisi tayin edilen Kardinal Clemente, Gelibolu önlerinde bekçilik yapacak 10 kadırganın silahlanmasını yapmak üzere Venedik'ten bir davet aldı. Napoli ve Aragon Kralı bu arada doğuya kendi filosunu göndereceğini bildirdi. Venedikliler, yeni Bosna Kralı'nın elçisine, Hristiyan tedbirlerinin bir sonucu olarak "Sultanın Rumeli'den" çıkabileceğinden bahsedecek kadar ileri gittiler. Venedik'in Budin'e gönderdiği devlet sekreterinin görevi, bütün Hristiyan hükümdarlar arasındaki en önde gelen krala, Venedik'in Vladislav'ın Sofya'daki talebine uygun olarak, baharda tekrar Rumeli'ye geçmeyi düşündüğü takdirde, Boğazlara gemi göndermeye hazır olduğunu bildirmekti. Gerçekten de 25 Nisan tarihinde, Papa'nın bayrağı altında yelken açacak olan gemilerin kutsal savaş için hazırlanmasına başlandı. Sadece adı bile zafer için bir güvence oluşturan Aloisio Loredano, filonun komutanı olarak tayin edildi. Burgondiya temsilcisi Valerand de Vavrin Venedik'e geldi ve Papa'nın 10 kadırgasının yanı sıra dükün dört kadırgası üzerinde çalışmalar başladı. Vladislav, "mutlu ordusunun" başına geçerek Despot Georg, Romen Vlad ve Hırvat-Boşnak Ban Matko ile ittifak içinde baharda kutsal seferi başlatmaya yemin etmişti. Bu seferle topraklarını mundar eden barbarla? verdikleri zararlar için cezalandırılacağı için hümanistlerin tamamı bu teşebbüse övgüler yağdırıyorlar ve eski stilde Haçlı Seferleri'nin hayalini kuranlar, Kudüs'ün alınması yönünde büyük umuüar besliyorlardı.

Papa vekillerinin gecikmesi yüzünden Hristiyan filosu ancak Temmuz ayının ikinci yarısında yola çıkabildi. Belirli bir rotası yoktu, zira Kardinal Cesarini Niğbolu'da Hristiyan birliklerini almak üzere gemilerin Tuna Nehri'ne girmesini isterken, Venedik her zamanki gibi Asya ve Avrupa arasındaki trafiğin engellenmesinden yana idi. Loredano'nun kadırgaları Temmuz ayının ortalarında Modon'a varmıştı bile. Macar kara birlikleri ise daha harekete bile geçmemişti. Birçok kez belirlenen hareket tarihine uyulmaması, öncelikle Macar Kralı'mn komutasındaki birliklerin tıpkı Kral Sigismund zamanında olduğu gibi hâlâ birbirinden kopuk çeteler hâlinde olması yüzünden bu birliklerin bir araya getirilmesinde çıkan zorluklar; sonra genç oğlu Mehmed'i Edirne'de tahta çıkaran II. Murad'ın gitmesinin beklenmesi (21 Mayıs'ta hâlâ Avrupa'daki başkentinde idi); isyan etmek üzere olan Karaman ve son olarak Sırp Despotunun davranışları ile açıklanabilirdi .

Sırp Despotu, daha Nisan ayında Srebrenica'yı Türklerin elinden almış ve eski Sırbistan'ın birçok yerini bilmediğimiz bir şekilde eline geçirmişti. Bundan sonra ise yürüttüğü siyaset, Macarların menfaatleri ile çakışacaktı, zira Türklerin himayesi altında artık Belgrad'ı ve Güğercinlik Kalesi'ni geri kazanmayı ve Venedik'in elinden çok önemli bir yer olan Zenta'yı almayı umut etmeye başladı. Bu amaçla bahar aylarında kızı Mara aracılığıyla damadı II. Murad ile hem kendi adına, hem de kendisinden hiçbir yetki almamış olmasına rağmen, Macar Kralı adına pazarlıklara başladı. İstanbul'daki Bizans İmparatoru bu haberi şaşırmış bir biçimde Budin'e iletti. Georg, II. Murad'a yüksek vergi ödemeyi ve gelirlerinin yarısını teklif ederek ülkesinin özgürlüğünü satın almıştı. Bunun karşılığında gözlerine mil çekilmiş olan iki bahtsız oğlunu geri aldı ve Macaristan'ın Sırbistan meselesini tekrar gündeme getirecek olan yeni seferini engellemek için elinden gelen herşeyi yapmaya başladı. Bu yüzden, Macar Kralı'na güya Osmanlı elçileri gönderdi, ancak tecrübeli Hunyadi'ye danışan kral, bu hileye kanmadı. Bu başarısız deneme yine de Temmuz ayında bazı Türklerin sultanın elçileri olarak sultanın sunduğu birçok teklifle Macar sarayına gitmelerini engellemedi.

II. Murad, aynı dönemde hâlâ Karamanlı eski düşmanı ile savaş halindedir; ancak sultanın devletini tehdi§ -eden bir savaşı engellemek için bir Hristiyanın ayağına resmi elçiler göndermek gibi aşağılayıcı bir karara varmış olması, mümkün görünmemekte idi. Macar Kralı'nın, Sırbistan'ın ve Bulgaristan'ın tamamı, 200 bin altın tazminat ve gelecekteki Macar-Leh savaşları için 25 bin Türk askeri vaadi ile kendisine teklif edilen anlaşmayı kabul etmiş olduğuna dair genel olarak kabul edilen anlatımlar da hikâyeden başka bir şey değildi. Osmanlılar, ancak uzun süren acizane ricalardan, sultana gönderilen hediyelerden ve Divân-ı Hümâyûn ileri gelenlerinin gönülleri yine pahalı hediyelerle alındıktan sonra Hristiyan düşmanlarına teveccüh göstererek, sultanlarının yemini ile desteklenen resmi bir barış anlaşması hazırlayıp, bu anlaşmanın Hristiyan düşmanları tarafından Hristiyan geleneklerine göre yemin ettikten sonra, kendilerine verilen imtiyazın mühürlü bir suretinin tekrar sultana gönderilmesini talep ederlerdi . Ve şimdi, sırf Macar komşusu Rumeli Beylerbeyine karşı bir veya iki zafer kazandı ve şansı yaver gittiği için sultanla çatışmaya girmeden askerî birliklerini Tuna Nehri üzerinde geçirebildi diye yorulmak nedir bilmeden sürekli çalışan II. Murad'ın yönetimindeki bu güçlü devlet, gururuna ve değer verdiği bütün geleneklerine sırt çevirecek ve bunları ayaklar altına mı alacaktı? Bu, imkânsızdı.

Kesin olan bir şey varsa, o da Kral Vladislav'ın 2 Temmuz tarihinde Hristiyan filosu Venedik Limanindan ayrıldığında, batıdaki müttefiklerine ve dosüarına birer mektup yazdığı ve bu mektupta daha önceki başarıları tekrar tek tek sıralayıp, "yaz aylarında" Niğbolu'da nehirde gezen Türk filosuna rağmen, Tuna Nehri'ni geçeceğini bildirdiği idi. Kral, 15 Temmuz'da başkentinden aynldı ve doğu birlikleri ile buluşup, "Muhammed'in kâfir dinini Tanrı adına denizin ötesine atmak" için Varat'a gitti. Bu amacını gerçekleştirebilmek için Burgond, Venedik ve özellikle papadan yardım istedi. Kendisi ve Türkler arasında güya imzalanmış olan bir anlaşmanın varlığına dair dedikoduları duyduğunda (Venedik, 9 Eylül tarihinde Loredano'ya gerektiğinde sultanla barış imzalaması ve Haçlı Seferine katılmasındaki tüm suçu papanın üstüne atmasına yönelik bir talimat vermişti), Segedin karargâhında 4 Ağustos tarihinde "Türklerin Sultanı ya da habercileri veya elçileri ile kendi adına herhangi bir şekilde yapılmış veya yapılacak ve yeminlerle desteklenmiş veya desteklenecek herhangi bir anlaşma" ve pazarlık veya barış anlaşması ya da ateşkese rağmen", bu seferi gerçekleştireceğine dair yemin etti. Sonunda, Varat'taki karargâhta bulunan Kardinal Cesarini ve Venedikli sekreter, Venedik'e Despot Georg tarafından yürütülen görüşmelerin her ne kadar henüz kesilmemiş olsa da, seferin bundan dolayı ertelenmeyeceğini yazdılar.

Nihayet 18 ve 22 Eylül tarihleri arasında Macar Kralı, Hunyadi ve Papa vekilinin komutasındaki Hristiyanlar sınırdaki büyük Tuna Nehri'ni geçtiler. Birliklerin arasında hiç Leh yoktu, sadece Macarlar ve çoğunlukla süvari olmak üzere, Talovaç Banı Franko komutasında birkaç Bosnalı. Daha önce 1443 yılında yapılan "uzun sefer" sırasında ara sıra görülmüş olan bir dizi kağnı, ordu içerisinde yeni bir unsur oluşturuyordu. Ordu çok zayıftı, ve sonbahar oldukça ilerlemişti. Bu yüzden Osmanlıların, bu bölgedeki en güçlü kalesi ve güçlü Sinan Bey'in ikameti olan Vidin'e saldırmayı göze alamazlardı. Hristiyanlar, geçtikleri hiçbir yerde kuşatmalarla zaman kaybetmeden ve buradan muhtemelen Kral Sigismund'un hükümdarlığının ilk yıllarında başarısız bir şekilde denediği gibi, Papa'nın ve Burgondların kadırgalarına binip, deniz yoluyla İstanbul'a ulaşmak için doğrudan Varna üzerine yürümeyi planlıyorlardı. Bu proje, Osmanlı kaynaklarında kesin bir şekilde geçmekte idi. Papa'nın daha sonra, komutanı Loredano'nun Bozcaada ve Gelibolu arasında 25 gün kaybettiğine dair Venedik'e karşı yaptığı ağır suçlamalar ancak bu şekilde açıklanabildi. Eflak Prensi Vlad Drakul, geleneksel Boyar birlikleri ve adı köylüleri ile Niğbolu'ya geldi ve 16 Ekim'de Hunyadi'nin Erdelli savaşçıları ile birleşti. Orsova ile Niğbolu arasındaki birkaç günlük mesafe, muhtemelen Vlad'a yetişmek için zaman kazandırmak amacıyla ancak bir ay içinde alındı. Bundan sonra ordu hiç vakit kaybetmeden Şumnu'ya doğru yol almaya devam etti ve Şumnu, iki günlük bir kuşatmadan sonra teslim oldu. Hristiyanlar ayrıca Prevadi önlerine kadar geldi. Çevredeki tüm Bulgar kasabalarına, teslim olmalarına dair yazılar gönderdiler. Teslim olan Kalliakra'dan sonra Kral Vladislav Varna'ya yöneldi ve burada uzun bir süre için karargâh kurdu.

Liderler, Varna önünde beklerken, Papa'nın filosunun yaklaştığını bildirecek haberler yerine Sultan II. Murad'ın 25 gemi ile İstanbul Boğazı'm geçtiğini ve Rumeli birlikleri ile birleşerek, istenmeyen misafirleri cezalandırmak üzere Varna üzerine yürümekte olduğu haberi geldi. Gece vakti geldiğinde çok üstün olan Osmanlı ordusunun nöbet ateşleri görülebiliyordu. Niğbolu Beyi, Hristiyanları dört gün boyunca, tüm hareketlerini gözetlemek ve hükümdarına bildirmek üzere takip etmişti . II. Murad, kendisini rahatsız edetf Macarlara son darbeyi vurmak için Varna'nın etrafındaki geniş ovayı seçti. Rumeli Beylerbeyinin dışında sultanın yanında aynca Sırp sipahileri ile birlikte Priştina Sancakbeyi Davud, Anadolu Beylerbeyi Karaca Bey, Vezir Halil Paşa, nüfuzlu Saruca Paşa ve genç şehzâde Mehmed'in veziri olan ve onun işlerini takip eden Vezir Zağanos Paşa bulundu. Karargâh, geleneksel düzene göre bölünmüştü: En önde develer, kendi etrafında aşılması imkânsız yeniçeri sıraları ve her iki kanatta, muharebe Rumeli topraklarında yapıldığı için sağda Rumeli, solda Anadolu olmak üzere sipahiler.

Sultan'ın bizzat yönettiği Osmanlı ordusu ile Hristiyan süvariler arasında geçen muharebelerde genelde olduğu gibi, burada da her iki tarafın süvarileri arasında geçen çatışmalar değil, tıpkı bir zamanlar hiçbir düşman tarafından aşılamayan Makedon saflan gibi, yine yeniçeri saflarına yapılan başarısız saldırılar savaşın kaderini belirledi. Macarların sağ kanadı sipahiler tarafından kolayca kırıldı ve başlarında bulunan Eğri ve Varad piskoposları öldürüldü. Kralın ve Hunyadi'nin liderliğindeki sol kanat, daha şanslı idi. Karaca Bey, iki yüksek rütbeli Hristiyan ruhban liderinin ölümünü kendi hayatıyla ödedi; Rumeli Beylerbeyi ise daha uzun süre konumunu muhafaza etmeyi başardı. Nihayet, o da geri çekilince, Hristiyan ordusunun liderleri en zoru, savaşın kaderini asıl belirleyen olayı gerçekleştirmeye çalıştılar: Yeniçeriler tarafından "hükümdarları ve babaları" etrafında kurulan safları kırmak. Deneme, beklendiği gibi, tamamen başarısız oldu. Vladislav attan düştü ve Türklerden Morali Hızır veya Hasan Bey kellesini uçurdu ve bunu anında zafer naraları altında kanlı bir nişane olarak yanmayla bezenmiş tüm tuğların ve sancakların üzerinden havaya kaldırdı. Papa vekili kayboldu ve bir daha görünmedi. Sadece Osmanlıların savaşma şeklini ve ülkenin özelliklerini bilen hatta, Türk diline bile vakıf olan Hunyadi ve davranışları Macar ve Leh tarihçiler tarafından sebepsiz bir biçimde çok olumsuz anlatılan Romen Prens Vlad (ana karargâh hiçbir zaman ele geçmemiş olmasına rağmen, birliklerinin Türk karargâhını soyarken zaman kaybettikleri iddia edildi) ölümden kaçmayı başardı. Daha sonraki Bathori hanedanının atası olan Stefan Bathori, kaçarken öldürüldü. Hristiyan ordusunun yaklaşık 15 bin savaşçısından sadece kaçan küçük bir öbek kaldı.

Hristiyanlar için tam bir felaket anlamına gelen gerçeğin asıl kapsamı Batı'da çok daha sonraları ortaya çıkmıştı. Floransalılar daha 1445 yılının Mayıs ayında, ordusunun kaderi hakkında dolaşan kötü dedikoduları gerçek olup olmadığını bizzat kralın ağzından öğrenmek için Kral Vladislav'a bir mektup gönderdiler. Frank güçlerinin davranışlarında, "kutsal savaş" hakkında dolaşan belirsizlikler sebebi ile dalgalanmalar görüldü. Kimisi, Vladislav'ın Hunyadi gibi ülkesine geri döndüğüne; mağlubiyetten dolayı yılmadığına ve yaz aylarında Macar baronları ile birlikte Türklere karşı savaşı tekrar başlatacağına inanıyordu. Papa'nın kadırgalan Doğu Akdeniz sularında kalmıştı ve bahar aylarında da geri dönmek için hiçbir hazırlık yapılmıyordu. Loredano, 21 Mart 1445 yılında Eğriboz'dan bir mektup gönderdi. Daha sonra sultanın Venedik lehine olabilecek bir barış anlaşması yapmasını sağlamak için Boğazlarda konuşlanması emredildi. Ağustos ayında Budin'e geri dönen Napolili bir elçi, Macar Krallığinın tüm işlerinin yönetimi ve sınırlarının korunmasından sınırsız sorumlu olan Hunyadi'nin diğer baronlarla birlikte Osmanlılara karşı büyük bir sefere hazırlandığı haberini getirdi. Valerand de Wavrin ve Geoffrey de Toisy komutasındaki Burgond kadırgalarının da görevlerinden kaçmak gibi bir niyeti yoktu: Bahar geldiğinde Hristiyaların kutsal davası için korsanlık yapmak üzere Karadeniz'e girdiler. Birkaçı da Wavrin komutası altında 1444 için öngörülen, ancak o dönemde gerçekleştirilemeyen plana göre, Tuna boylarına geçtiler.

1445 yılının Ağustos ayında filonun vekilini taşıyan yedi kadırga, Tuna Nehri'ne girdiler. Bizans İmparatoru, gemi göndermemiş olmasına rağmen, Haçlı Seferi'nin bu aşamasına yine de yabancı değildi. Franklar bu sefer, Savcı Bey'in onu Mora'da bir süre misafir eden Rumların kendilerine teslim ettikleri oğlu ve Osmanlı tahtının varislerinden Davud'u da beraberlerinde getirdiler95. Temmuz ayında Vlad'ın aracılığıyla Burgond vekili ve Hunyadi arasında bir anlaşma yapıldı ve yılın projesi tekrar canlandı: Kadırgalar, Niğbolu surlarının altına kadar gidecek ve İstanbul'a götürülmek ve imparatorla işbirliği içerisinde Osmanlı Devleti'ni Avrupa'da yok etmek üzere Macarları ve Romenleri alacaktı. Davud Bey ise Anadolu'daki "Türkiye" Devleti'nin hükümdarlığına getirilecekti.

Filo, Eflak'ın en iyi limanı olan İbrail'i geçtikten sonra, sağlam Silistre Şehri'ne saldırmaya cesaret etti ve daha yukarıda bulunan Tutrakan Kalesi'ni ateşe verdi. Yergöğü'ne çok daha sert bir biçimde saldırıldı; gemilere nehrin sol kıyısında 5 bin Romen ile eşlik eden Vlad Drakul, kendisine çok büyük rahatsızlık veren bu Türk kalesini, komşularının Bükreş, Tırgovişte, Cimpulung ve zengin Erdel şehri Braşov'a giden en rahat yolunu kapatmak için mutlaka eline geçirmek istedi. Eflak Prensi'nin büyük çabaları sonucunda Yergöğü gerçekten de Hristiyanlann oldu: Turahan Bey'in burayı yöneten oğlu, Vlad Drakul'a ve genç Prens Mircea'ya teslim oldu ve savaş esirleri acımasızca katledildi. Türkler ayrıca Yergöğü'nün karşısında, Tuna Nehri'nin sağ kıyısında bulunan Rusçuk'tan ayrıldılar. Bunun üzerine birçok Bulgar, burada yeniden yerleşmek üzere Eflak'a geldi. Böylece Vlad, prensliğinin güneydeki az nüfuslu bölgelerinde 12 bin nüfusa sahip oldu. Macarlar ise Niğbolu'ya ancak Eylül ayının ortalarına doğru geldiler.

Hunyadi, Kral Sigismund'un 1395 yılındaki seferini tekrarlayarak, "Küçük Niğbolu'ya", yani Turnu Niğbolu'ya saldırdı, ancak iki hafta sonra kuşatmanın anlamsızlığını anladı. Kadırgalar, bunun üzerine Olti Nehri ağzından batıya doğru Jiiu Nehri'nin ağzına kadar devam ettiler. Burada Tuna Nehri geçildi ve 1396 yılında Sigismund tarafından tahrip edilmiş olan Rahova yine Hristiyanlar tarafından alındı. Macarların, Romenlerin ve Frankların tüm harekeüerini Bulgaristan tarafındaki kıyılardan gözleyen Türkler, herhangi bir çatışmaya girmedi ve zayıf güçleri ile bu mevsimde "uzun bir sefer" düzenlemek, Hristiyan ordusunun tecrübeli lideri için girmek istemediği bir macera idi. Böylece, Yergöğü 'nün kısa bir süre için eline geçmesi ile sadece Eflak'a bir kazanç getirmiş olan bu macera, Ekim ayının son günlerinde sona erdi. 2 Kasım tarihinde Burgond gemileri tekrar İstanbul Limanı'nda görüldüler.

Hadiselerin gerçek yüzünü öğrenen Venedikliler kısa bir süre sonra Avrupa'nın sultanı olarak II. Mehmed ile barış imzaladılar. 25 Şubat 1446 tarihinde imzalanan barış antlaşması ancak Eylül ayında Varna Muharebesi'nden sonra tahtını yine oğlu II. Mehmed'e bırakmış olan, ancak 1446 yılının bahar aylarında gerçekleşen yeniçeri isyanı yüzünden tekrar cülûs eden ihtiyar sultan tarafından tasdik edildi. Despot Georg, Türklerin dostu olarak kalmaya ve onların desteği ile Zenta'yı tekrar geri kazanmak için planlar yapmaya devam etti. Stefan'ın elinden alınan Bar'ı ve Venedikliler tarafından fethedilmeden önce bile voyvodanın adamları tarafından zapt edilme tehlikesi altında olan Drivasto'yu alamasa bile, Adriyatik Denizi'ndeki bu güzel ülkenin en azından bir kısmını zorla veya barışçıl bir şekilde eline geçirmeyi tasarladı. Georg, bu hedeflerine ulaşmak için kendisine yapılan tüm hakaretleri unutmaya hazır bir şekilde en büyük düşmanı "Bosna Büyük Voyvodası ve Hlum Dükü" Stefan'la ittifak kurdu. Bu ikisi, Napoli Kralı'na Narenta'yF almasına yardım etmeyi ve Macaristan'ın fethinde yardımcı olmayı vaat ettiler. Eflak Prensi Vlad da aynı dönemde sultana vergi ödüyor ve hükümdarlığını tanıyordu . Böylece, kendisi de barış istemeyen sultanla artık sadece Bizans İmparatorluğu ve Macaristan savaş hâlinde idi.

İmparator VIII. Ioannes, daha 1445 yılında Venedik'te, Roma'da, Alman Kralı'nın huzurunda ve gelecekteki Kral XI. Ludwig'in kendisine "bir yıl içinde bütün halkı ile birlikte yardıma geleceğine" söz verdiği Fransa'da ve nihayet kendisini büyük bir saygı ile karşılayan Burgond'da elçisi Başpiskopos Pakhomios aracılığıyla durumunun çaresizliği hakkında şikâyet etti ve 1446 yılı başlarında "Hristiyan ordusunun kardinali" sıfatıyla yeni bir Haçlı Seferi için destek istedi. 1446 yılında, vasisi olarak Kral III. Frederik tarafından tutulan küçük Ladislas adına Macar devletinin genel yöneticisi (gubernator) seçilen Hunyadi, Varna muharebesinin intikamını alabileceği ve Osmanlıları barışa zorlayabileceği yönde umut besliyordu. Gerçekten de kış aylarında Karpat geçitlerinden geçti ve herşey sanki savaşı tekrar başlatacakmış gibi göründü; ancak yanındaki az sayıda birlik ile sadece ani bir baskınla esir aldığı Prens Vlad ve oğlu Mircea'yı öldürmeyi başardı. Bu sayede, Eflak tahtına muhtemelen genç Dan çıktı ve onu başka bir Dan'ın oğlu olan Vladislav takip etti. Voyvoda Hunyadi'nin, o dönemde Milano savaşı ile meşgul olan dostu Venedik'e 19 Ekim 1446 tarihinde vaat ettiği büyük Hristiyan seferi bu küçük başarı ile sınırlı kaldı.

Sultan II. Murad, Peloponezya diye de adlandırılan Mora Yarımadası'ndaki Rum hanedanlarına Osmanlı Devleti'ne karşı yükümlülüklerini hatırlatmak üzere tekrar Avrupa'ya gelmişti. Hırslı Konstantin, tıpkı diğerleri gibi, Osmanlı Devleti'nin sonunun geldiğine inanmış ve kardeşi Kalavrita Despotu Thomas ile birlikte Latin ve Navarrese hükümdarlıkları ile son olarak da Tocco ve Zaccaria hükümdarlıklarının sona erdiği ve Venedik tarafından neredeyse unutulmuş olan yarımadayı tamamen Bizans'a dahil etmeye çalışmışlardı. Atina ve İstife (Thebes) düklükleri sanki son darbeyi yemeyi bekliyorlardı. Venediklilerin kurnaz ve sert bir rakibi olarak 1435'te ölmüş olan Dük Antonios'un yeğeni Nerio, Atina sakinlerinin isteği üzerine amcasının dul eşi ile evlenmişti. Ancak tamamen Tesalya Beyi'nin teveccühüne bağlı Türk vasalı olarak sürdürdüğü kısa bir hükümdarlıktan sonra İtalya'ya geri döndü. 1439 yılında Nerio'nun kardeşi Antonio onun tahtına geçti. Antonio'nun ölümünden sonra Nerio Floransa'dan geri geldi ve uçbeyi Turahan Bey'e haraç ödeyerek orada kalmayı başardı. Buradaki Türk gücü azalmaya başladığında Konstantin, Arnavuüarı ile birlikte, Atina'da Bizanslı bir vasal olarak yaşayan Nerio'nun topraklarına el koydu ve Germe Hisan'm tekrar inşa ettirdi. Venediklilerin tüm itirazlarına rağmen Vetrinitsa'yı zapt etti. Tüm bu hadiseler, sultana karşı savaş ilanı anlamına geliyordu".

II. Murad'ın birlikleri Ferecik'te toplanıp, sultan Mora üzerine yapılacak seferi başlatmak üzere Edirne'den bizzat yola çıkarak, buraya geldiğinde, Konstantin ve Thomas'ın yanında hiç müttefikleri yoktu. Oğlu Lazar, 1446 yılında II. Murad'ın kızlarından biri ile evlenmiş olan Sırp Despotu, Türklerin himayesi altında idi ve Venedik, sultanla yeni yapmış olduğu barışı, Paleologlar gibi güven vermeyen komşuları yüzünden tehlikeye atmak istemedi. Saflarında, Varna'daki davranışları affedilmiş olan Tesalya Bey'i Turahan Bey ve kovulan Nerio'nun da bulunduğu Osmanlılar, aynı yılın Kasım ayında Germe Hisan'm zapt ettiler. Vasilikata alındı ve Türk birlikleri Balyabadra ve Kalavrita önlerinde belirdiler. Ancak sultan, amacı mümkün olduğunca çok köle toplamak olan bu akınlara katılmadı. Yarımadanın içlerine kadar ilerleyen Turahan Bey, topladığı köleleri sultanın yanma İsthmus Derbendi'ne getirdi. Nerio, tekrar Atina Dükü ilan edildi. Komşu Osmanlılarla gerilla savaşına girmek için başlarında bir Paleologun olmasını isteyen Tesalyalı Eflaklar, yine Türklerin himayesine girdiler. Konstantin ve Thomas, vergilerini artırarak topraklarını kurtardılar.

Arnavutluk'ta büyük krizin meydana geldiği 1444 yılında isyan bayrakları çekildi ve bu yüzden cezalandırmayı hak etti. Thopiaların artık adı fazla geçmemektedir ve Dukakinler bir süreliğine unutuldular. Spatalardan da fazla bahsedilmez. Ölen İvan Kastriota'nın oğulları Georg ve Stanissa, 1445 yılından itibaren Venedik himayesi altında Dibra ve Emathia (Mat) kalelerinde mütevazı bir şekilde yaşadılar. Ancak, İvan'ın Müslümanlığa geçen ve İskender adını alıp, kendisine beylik ünvanı verilen oğlunun hırsı büyüktü. Arianites'in kızı ile evlendikten sonra 1447 yılının sonlanna doğru Despot Georg tarafından 1448 yılında Zenta için tekrar başlatılan savaşa katıldı. Georg, yazın Venedikli birliklere mağlup olmuş ve geri püskürtülmüştü. Tekrar Hristiyanlığa dönmüş olan İskender Bey ise yardım için Dukakinlere başvurdu ve Venedik'e ait Dıraç'a saldırarak, Arnavutluk'ta tekrar karmaşanın çıkmasına sebep oldu.

Dindar bir Hristiyan rolünü oynayan eski devşirme, 1444 yılında bahtsız Kral Vladislav ile ittifak kurmuştı?3 ve 1446 yılından itibaren Papa ve Macar baronları ile sürekli irtibat hâlinde idi. Kış ve bahar boyunca Arnavutluk'un ticaret yolları bu tehlikeli ayaklanma yüzünden kapalı kalmıştı. Nihayet Venedik, karmaşaların ve düşmanlıkların sona erdirilmesi için sultana başvurdu. Sultan, genç Kastriota'yı asi ilan etti ve bu isyancı, bahar aylannda o güne kadar sürekli rahatsız etmiş olduğu topraklara kaçtı, zira II. Murad, gerek Hristiyanlardan, gerekse vatanlannda kalmış devşinnelerden oluşan tehlikeli Arnavut liderlerinin faaliyetlerine gem vurma fırsatını kendi lehine kullandı. Ancak güçlü Kocacık Hisar (Svetigrad)'ını almış olan Türkler,

Ağustos ayında erzak yetersizliği yüzünden geri çekilmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine 4 Ekim 1448 tarihinde İskender Bey'in Alessio (Leş) surlan altındaki karargâhında bir barış anlaşması yapıldı ve bu anlaşmaya göre, Venedik'e uzun zaman önce kaybettiği ve en son Lek Zaccaria'nın miras bıraktığı Dagno Kalesi geri verildi. Arnavut lider Lek Zaccaria, savaşçıları ile birlikte Hunyadi'nin yeni ordusuna katılma kararını almıştı.

1447 yılının Mayıs ayında Hunyadi'nin elçisi Venedik'e geldi ve uzun zamandan beri Haçlı Seferi fikrinden artık iyice soğumuş olan Venediklilere genel bir Haçlı Seferi'nin ideallerinden bahsetti. Macaristan'ın himayesi altındaki Ragusa, daha Mart ayında Haçlı Seferi için 2 bin altın vermeyi vaat etmek zorunda kalmıştı. Bir yıl sonra, uzun zamandır özlemi çekilen intikam alma fikri daha da güçlü ortaya çıktı: Krakovlu Nikolas, Batı'da bir koalisyon yaratmak için iki kez Venedik'e ve Papa'ya gitti. 1448 yılının Mart ayında Hunyadi, Papa'nın ve Kral Alfons'un kendisine 4 bin süvari göndereceğini övünerek anlattı ve Venedik'ten de aynı miktarda asker talep etti.

1443 yılında yapılan seferin izini takib eden yeni ordu, ancak sonbaharda yola çıkabildi. Hunyadi, 8 Eylül tarihinde Macar banatına vardı. Yeterli sayıda asker toplaması 20 gününü aldı ve 28 Eylül'de, uzun zamandır yine Macaristan'ın elinde bulunan Severin Kalesi yakınlarında Tuna Nehri'ni geçti. Eflak Prensi, daha aşağılarda Niğbolu taraflannda Bulgar topraklarına geçmeyi denedi, ancak orada bulunan beyler Mehmed Bey, İsa Bey ve Anadolu Beylerbeyinin oğlu Ozgur tarafından geri püskürtüldü. Ceza olarak 1449 yılında Rumeli Beylerbeyi geldi, Yergöğü'ne karargâh kurdu ve bu bölgeyi tekrar tahkim etti.

Macarlar, Niş Şehri'ne kadar hiçbir düşman tarafından rahatsız edilmediler, zira Osmanlı ordusu Arnavutluk'un dağ geçitlerinden henüz ayrılmıştı. Hunyadi, bu sefer başka bir yolu kullanarak Rumeli*3 topraklarına ulaşmayı denedi: Arnavutlardan yardım alacağını düşünerek, doğrudan burada daha önce gerçekleşen üzücü hadiseleri unutarak, Kosova'ya yöneldi. Ordusu, 1444 yılındaki ordudan daha kalabalık değildi. Yeni Eflak Prensi, bizzat gelmemiş, sadece askerî birlik göndermişti. Eskiye kıyasla tek fark, artık Bohemya kağnılarının eskisinden daha iyi kullanılmakta olması idi. Kağnılarla oluşturulan bariyerler, Hristiyanlar için yeniçeriler gibi güçlü piyade saflarının yerini tutmak zorunda idi. Sırplar, eski kurtarıcılarının faaliyetlerini izlediler, ancak yardım etmeye pek gönüllü görünmediler. Bu yüzden Hunyadi, ülkenin tamamını düşman olarak gördü ve her yerde yağma yapılmasına izin verdi. Aziz Luka gününün arifesinde (17 Ekim 1448) tepelerde Priştine yönünden sultanın bizzat komutası altında ilerleyen Türk birlikleri görüldü. Birlikler, Edirne'den yola çıkmıştı ve aralarında kısa bir süre önce Çanakkale Boğazı'nı geçen birçok Anadolu askeri de bulunmakta idi. Onların başında Anadolu'nun yeni beylerbeyi Arnavut Ozgur Paşa ve Rumeli Beylerbeyi bulunuyordu. Turahan Bey, Arnavutluk Sancakbeyi İsa Bey, Hızır Bey ve Saruca Paşa'nin kardeşi Sinan Bey Sırp, Bulgar ve Arnavut birliklerini getirmişlerdi.

Muharebenin ilk gününde, sadece süvariler arasında, Macar Vitez ve bir Anadolu sipahisi arasındaki ikili mücadele gibi çarpışmalar meydana geldi. Gece olunca Hristiyanlar, Osmanlı tahtının varislerinden Savcı oğlu Davud'un tavsiyesi üzerine sultana karargâhında ani bir baskın düzenlemeye çalıştılar. Aynı sabah, Anadolu umarlarının süvarileri Macarların saldırısına uğradıklarında, Rumeli süvarileri onlara karşı savaşmaya başladı ve düşmanı yenmeyi başardılar. Turahan Bey, Hristiyan ordusunun sırtında belirdi ve hafif Arnavut ve Romen birlikleri sadece kaçarak kendilerini kurtarabildiler. Bu arada Hunyadi, yeniçerilere saldırmak gibi zor bir görev üstlenmişti. Son derece cesur teşebbüsleri hiçbir sonuç vermedi: Büyük bir kadiamdan sonra Hristiyanlar büyük ve geniş ovanın her tarafına dağılırken, Türkler düzen içinde geri çekildiler. Hunyadi, Sitnitsa üzerinden Belgrad'a dönmeyi düşündü, ama Sırp köylüleri tarafından yakalandı ve despotun huzuruna çıkartıldı. Georg, eski hamisini ancak elinden yazılı bir belge alarak, ondan evlilik taahhüdü altına girmesini sağladıktan sonra serbest bıraktı. Bu evlilik taahhüdüne göre yaşlı Brankoviç'in bir torunu, Hunyadi'nin genç oğlu, gelecekteki Kral Matyas'ın eşi olacaktı. Georg'u bu saygısız davranışından dolayı cezalandırmak için Hunyadi 1450 yılında Kuzey Sırbistan'ın bazı bölgelerini tahrip edecekti. Aynı yıl içerisinde Osmanlı Devleti ile vasal devlet olarak Sırbistan'ın da dahil edildiği üç yıllık bir ateşkes antlaşması yapıldı.

Macaristan ve Osmanlı Devleti tarihi Kosova Sahrası'nda bir kez daha karşı karşıya geldikten kısa bir süre sonra 31 Ekim 1448 tarihinde gut (nikris) hastalığına yakalanmış olan VIII. Ioannes 56 yaşında hayata veda etti. Tıpkı daha önce kardeşi Dimitrios gibi, VIII. Ioannes'ı İstanbul'da ani bir baskınla tahttan indirmeyi denemiş olan diğer kardeşi Theodoros, bir yıl önce kendisine ait Silivri despotluğunda vebadan ölmüştü. Dimitrios ve Thomas ise ağabeyleri olan imparatorun ölümünden sonra tahtı ellerine geçirmek için büyük çabalar gösterdiler. Türk hükümdarının kesin iradesi hanedanlık meselesine hızlı bir çözüm bulmamış olsa idi bu iki kardeş ve Mora'da bulunan ağabeyleri Konstantin arasında yeni bir kardeş savaşı çıkabilirdi. 16 Ocak 1449 tarihinde Konstantin Mezistre'de imparatorluk tacını giydi ve 12 Mart'ta Osmanlıların teveccüh gösterdikleri son Türk vasalını başkente getiren Katalan gemisi İstanbul Limanina girdi.

1450 yılının yazında Takımadalarda, Gattilusioların ikameti olan Midilli önlerinde, düklüğün en önemli adalan Nakşa ve Milo önlerinde ve batıda, uzaktaki Ayamavra önünde Türk korsan gemileri belirdi ve Takımadalarda hüküm süren Krispi hanedanı ile sultanın 1449 yılında elinden Arta'yı almış olduğu yeni Kefalonya dükü Leonardo Tocco, acilen Venedik'ten yardım istediler. Ancak Venedik, 1418 yılının aksine, serbest denizleri Türklerin saldırısına karşı korumayı düşünmemektedir; aksine yeni Bizans İmparatoru Venedikli tüccarların aleyhine vergileri yükselttiğinde Senatoda rehine olarak sultandan hâlâ Bizans'a ait olan Ereğli'nin istenmesi yönünde bir öneri getirildi.

Sultan II. Murad, hükümdarlığının son yıllarında dikkatini özellikle tehlikeli Arnavut isyancılara vermişti ve 1450 yılında buraya yeni bir sefer düzenledi. II. Murad, oğlu ve halefi Mehmed eşliğinde bizzat Arnavutluk'a geldi ve birçok yeri aldı, ancak İskender Bey'in aslında Türklerden almış olduğu, çok önemli bir yer olan Akçahisar, Temmuz ayında su yollan kesilmesine rağmen, direnmeyi başardı. Osmanlı ordusu çekildikten sonra sonbahar aylarında akıncılar Venedik topraklarında akınlara çıktılar. Artık Venedik Cumhuriyetinin müttefiki olan İskender Bey, Venedik'e Akçahisar'yı teklif etti, ama boşuna. Aynı zamanda, kendisi için çok yararlı olan Aragonlu Napoli Kralı'nın da bir müttefiki olmuş ve küçük Ragusa devleti, Türklerin intikam alabileceğini düşünmeden, İskender Bey'i ülkesine kabul etti.

Aynı yıl II. Murad, halefi olan II. Mehmed'i görkemli bir düğünle (doğuda, uzaktaki Malatya'da) Dulkadiroğulları Bey'i Süleyman'ın kızı ile evlendirdi. Gelinin babası, bütün Müslüman hanedanları arasında büyük saygı gören güçlü bir Bey'di. Bu beyin damatlarından biri Mısır Sultanı Çakmak'tı. Eylül ayından Aralık ayına kadar süren düğün şenliklerine birçok Hristiyan prens ve rehine de katıldı. Düğün şenlikleri bittikten sonra genç hükümdarın yanına yaşlı ve tecrübeli bir danışman verildi ve Aydın ile Saruhan sancaklarını yöneteceği Anadolu'ya gönderildi. Ancak, kısa bir süre sonra Sultan II. Murad, Edirne civarında çıktığı bir gezi sırasında soğuk aldı ve dört gün sonra 2 Şubat 1451 tarihinde hayata veda etti. Devlet işlerini bu arada sadık eski dostu Vezir Halil yürüttü. Tıpkı I. Mehmed'in ölümünde olduğu gibi, tahtın varisinin Manisa'dan Edirne'ye gelmesini sağlayacak zamanı kazandırmak amacıyla sultanın ölümü birkaç gün saklı tutuldu. İshak Bey, görkemli cenaze alayının başına geçti ve cenazeyi Bursa'daki sultanlar türbesine götürdü.

II. Murad'la birlikte eyaletlerin gevşek birer bağla birbirine bağlı olması; vasal devletlerin dizginlerini gevşekçe elinde tutması; vergi, rehine, hediyeler ve askerî birliklerin verilmesi ile yetinen hareketli, aynı zamanda esirgeyici, güçlü ve insaflı, yiğit ve sulhsever son sultan da ölmüştü. Broquiere, onun hakkında şöyle der: "tımar ve para bağışlamada hayırhah ve cömert bir şahsiyet". O, bulundukları yerleri serbestçe yöneten Hristiyan tekfurların, voyvodaların ve düklerin, eski asil ailelerden gelen Anadolu beylerinin ve kendisi tarafından tayin edilen sancakbeylerinin, beylerin ve sübaşıların saygı gösterdikleri kadar korktukları bir hükümdar olmuştu. İleri görüşü, insancıl davranışları ve hükümdarlık ideallerinin mütevazılığı ile atası I. Murad'a çok benziyordu. Onun ardından aynı özelliklerde daha sonra ilki gibi sadece denemekle kalmayıp, gerçekten de imparatorluk hayallerini gerçekleştiren ve ebediyen sağlamlaştıran ikinci bir Bâyezid; gerçek bir imparator gelmişti. Ancak II. Mehmed'le Osmanlı tahtına öyle bir hükümdar çıkmıştı ki, tek bir başkent, sabit bir saray, Bizans örneğine göre düzenlenmiş ünvanlar, kurumlar, gelirler ve harcamalar; güvenli ve irade yönünden sultana tamamen bağımlı memurlar ve sabit doğal sınırlar istedi ve bu büyük hedeflere hayatını adamaya hazırdı.

Genç yaşta tahta çıkan II. Mehmed, güçlü iradesi ile Osmanlı tarihinde işte böyle yeni bir çağ açtı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu - 1300-1451 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir