1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Sultan I. Bayezid'in Hükümdarlık Yılları

MesajGönderilme zamanı: 23 Haz 2011, 02:32
gönderen TurkmenCopur
SULTAN I. BÂYEZİD'İN HÜKÜMDARLIK YILLARI

I. Bâyezid'in ilk icraatı, yanına çağırtıp boğdurduğu kardeşi Yakup'un öldürülmesi idi. Üçüncü kardeşi Savcı daha önce öldüğü, bunun oğlu Orhan'ın yaban ellere gittiği ve diğer taraftan I. Murad'ın başka kardeşi olmadığı ve Orhan Bey'in kardeşi olan amcası Alaeddin'in de bir halefi bulunmadığı için 1389 yılında Yakup Çelebinin öldürülmesinden sonra Yıldırım Bâyezid, Osmanlı hanedanının tek temsilcisi oldu ve artık hiçbir rakibinden korkmasına gerek kalmadı -kaybolduğu düşünülen yeğenini ise hiç aklına takmadı.

Geleneklere göre hükümdarın ölümünden sonra Osmanlı Devleti ile yapılan tüm anlaşmaların, mümkünse tüm vasalların ve dostların "Divân-ı Hümâyûn'a" bizzat gelmesi ile yenilenmesi gerekirdi. 1389 yılında tahtta değişiklik olup, I. Bâyezid babasının oluşturduğu ordunun başına geçtiğinde de aynı gelenek uygulandı. Yeni sultan, babasının hiçbir yükümlülüğü altına girmek istemeyip, Osmanlı politikasını kendisi ile yapılan anlaşmalara dayandırmak istedi. Amacı, vasallardan sadece her zamanki vergileri almak değil, aynı zamanda değişik Müslüman ve Hristiyan hanedanlar ile aralarındaki gevşek feodal ilişkileri kesin ve disiplinli bir devlet organizasyonuna dönüştürmek, yerel hanedanların yerine kendi memurlarını oturtmak ve artık sadece bir hükümdar değil, Moğol stiline göre bir imparator olmaktı. Bu, her türlü bağımsızlığın yok edilmesini amaçlayan gerçek bir devrimdi. Bu idealin büyük bir bölümü, sadece geçici bir süre için bile olsa, I. Bâyezid'in güçlü bileğiyle gerçekleştirildi.

Türkler, Kosova muharebesinden sonra, askerî gücünün tamamına hâlâ sahip olan Kuzey Sırbistan'a ve Bosna'ya girme teşebbüsünden vazgeçtiler. Sadece öncülerden birkaç birlik dikkatsiz bir şekilde bu bölgelere girdi ve büyük muharebeden beş gün sonra mağlup oldu. Tvrtko, intikamcı savaşçılarından sadece çok az düşmanın kaçabildiği ile övünüyordu. Daha 1390 yılında Hırvat ve Dalmaçya şehirlerine karşı saldırılarını yeniledi ve her yerde zafer kazanacak kadar güçlendi. Bundan sonra "Hırvatistan ve Dalmaçya Kralı" ünvanlarını taşıyor ve ikinci evliliğini Avusturya Dükü'nün kızı ile yapmayı düşünüyordu. 23 Mart 1391 tarihindeki ölümüne kadar hiç kimse gücünü ve ününü azaltmayı ve gururunu kırmayı başaramadı.

Lazar'ın ölümünden sonra, Sırbistan'daki durumlar uzun süre düzeltilememişti. Kuzeyde bazı kaleleri zapteden Macarların dışında, Duşan'ın Pindus Dağlarinda ve Tuna boylarındaki yerlerinden kalanlar için savaşmaya hazır iki taraf vardı: Bir tarafta, Lazar'ın Nemanid kökenli olduğu için özellikle saygı gören dul eşi Militza ile biri büyük Stefan Duşan'ın adını taşıyan Stefan ve Vulk adındaki iki oğlu ve diğer tarafta Lazar'ın kızı Mara ile evliliğinden Georg, Gregor ve Lazar adında üç oğlu olan damadı Vulk Brankoviç.

Brankoviç, muhtemelen kısa bir süre sonra yeni sultanla bir anlaşma yaptı; böylece ona ait Kesriye ve Ohri şehirlerine geçici olarak dokunulmadı. Ama daha 1389 yılında Osmanlılar, daha sonra Türklerin ve Tatarların yerleştirileceği Üsküp üzerine yürüdü. Bu, Pindus Dağlarinda Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra kendi ulusal karakterini kaybeden tek şehirdi. Fethedildikten sonra burada toprakları Serez beyinin toprakları
ile sınır olan bir Bey hüküm sürdü4. I. Bâyezid, Lazar'ın daha sonra Ravanitsa Manastırinda son mezarına aktarılmadan önce, Militza'nın çabaları ile gömülmüş olduğu Priştine'yi rahat bıraktı. Bu bölge ancak 1390-1391 yıllarında, baskı altındaki hanedanın sultana Sırbistan'daki gümüş madenlerinden vergi ödemeyi , Stefan'ın bizzat yönetimi altında askerî bir birlik ve Lazar'ın kızlarından birini, Maria veya Milevas'ı söz vermesinden sonra genç Stefan'ı prens olarak kabul etti. Bazı isyancı Sırp büyükleri bu hanedanı I. Bâyezid'e karşı karalamaya çalışsa da, Militza oğlu Stefan'ı aldı ve Divân-ı Hümâyûn'a giderek, orada düzenlenen entrikaları etkisiz hâle getirdi . Bunun üzerine Vulk, Divân-ı Hümâyûn'a çağrıldı ve Sırbistan'da çıkan son karmaşalardaki davranışları ile ilgili ifade vermesi istendi. Bu güçlü prens, ölümle huzura kavuşana kadar, 1398 yılına kadar sultanın esiri olarak hayatını sürdürmek zorunda kaldı . Lazar ailesi devletinin - Osmanlı himayesi altındaki "kontluklarının" - çekirdeğini Priştine ve Novobrdo oluşturuyordu ve Militza, Protovestiar Ioannes'in desteği ile sonunda rahibe Eugenia olarak hayatını devam ettirmeye karar verene kadar kraliçe olarak bu küçük, ama güvenli Güney Sırbistan'da kaldı .

Türklerin batıya doğru ilerledekilerine dair haberler 1389 yılında Adriyatik Denizi kıyılarındaki küçük hanedanlar üzerinde korkutucu bir etki bıraktı. Avlonya ve Kanina'nın Rum-Arnavut hükümdarı, Balşa'nın dul eşi ve daha önce adı geçen Ioannes Asanes'in kızkardeşi olan Komnenosa, derhal yardım almak üzere Venediklileri başvurdu ve topraklarını Cumhuriyete devretmeyi vaat etti. Praç'lı genç Thopia da korunması mümkün olmayan konumundan Venedikliler lehine vazgeçmeye hazırdı. Zenta'da isyanlar baş gösterdi ve birçok Arnavut, Sırp ve Eflak, dağlardan Adriyatik Denizi kenarındaki sağlam kalelere kaçtı.

Venedik Cumhuriyeti, önce o güne kadar Arnavutluk'ta maharetle takip ettiği dikkatli politikayı sürdürebileceğine inandı, ama 1392 yılında, Üsküp'teki beylerin tehdidi altındaki Dıraç'ı, hatta yine Adriyatik Denizi kıyılarında Üsküp Beyi'ne ait Drivasto'yu işgal etme kararını vermek zorunda kaldı. Bu hadise, Venedik'te Thopia'nın elçileri ile bir anlaşmanın yapıldığı 18 Ağustos tarihinden sonra gerçekleşti. Güçlü Arnavut Kalesi'nde San Marko'nun bayrağı göndere çekildi, ama eski hükümdar şehirde kaldı ve hükümdarlık haklarından bazılarını kullanmasına izin verildi. Kısa bir süre sonra, Venedik korumasını almayı başaramayan Georg Straşimir, Arnavut-Slavların Slav vurgusu ile "Paşait [Bâyezid]" diye adlandırdıkları yeni Türk Voyvodası (Capitaneus Turcorum in Partibus Scupie) olarak nitelenen, I. Bâyezid tarafından esir alındı. Ama eşi, Ülgün'de direnmeyi başardı ve burada, kendisini direnmeye teşvik eden Venedik Cumhuriyeti elçilerini kabul etti. Slavların Budva dedikleri Budua'ya ise huzursuz Radiç Çernoyeviç yerleşmişti . Lek Dukakin'in oğullan Progon ve Tanus kısa bir süre sonra Venedik'e sahip oldukları Leş Limanı'nı teslim ettiler. Arnavutluk iç bölgelerinin en güçlü dağ kasabası Akçahisar'da yaşlı Karlo Thopia'nin kızlarından Helena'nın eşi olarak Venedikli Marko Barbarigo hüküm sürüyordu.

Bu küçük güç sahiplerinden hiçbiri Paşa Yiğit Bey'in sipahilerine direnecek güçte değildiler, ancak hiçbiri Venedik'e de kolay teslim olmak istemediler: Aksine, her yerde gizli yerleri olan Türklerle anlaşmaya varıp, topraklarının ve onurlarının en azından bir kısmını kurtarmayı yeğliyorlardı. Georg Straşimir, özgürlüğünü tekrar kazanmak için Türklere, aynı isimli gölün ve yüksek dağların eteklerindeki Boiana Nehri kenarında bulunan oldukça önemli İşkodra'yı verdi. Makedonya'daki Ferecik'den buraya gelen Kefalya (Grekçe olarak Duşan'dan alınan bir ünvan) Şahin onun yerine geçti ve kısa bir süre sonra, Bosna'dan ve Arnavutluk'un iç bölgelerinden denize giden korunaklı kervanların geçiş ücreti ödedikleri Dagno Kalesi'ni de aldı. Aynı şekilde Barbarigo, vasal olarak Türk komutana tâbi olmakla anavatanına ve Hristiyanlığın menfaatine aykın davranmış olmayı önemsemedi. Hâlâ inatla direnen Dukakinlerin elinden ise topraklarının bir çoğu alınmıştı.

Bu yüzden aslında belirsiz bir koruma ilişkisini tercih etmiş olan Venedik, iç bölgelerinde Bosnalı Prens Sandali Hraniç'in güçlü bir biçimde "Raskiya ve Bosna'nın büyük Voyvodası" ve daha sonra "Budua ve Zenta hakimi" olarak hüküm sürdüğü Ragusa ve Kotor'dan itibaren Avlonya'ya kadar tüm Arnavutluk topraklarını Türklerin elinde görmek istemiyor ise söz konusu yerlerin açık bir biçimde topraklarına dahil edilmesine ilişkin tehlikeleri, masrafları ve sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı. Aksi takdirde, Osmanlı korsanlarının o güne kadar güvenli Adriyatik Denizi sularına ulaşmasına sebep olabilirdi. Venedik, Dukakinlere avantajlı şartlar sunarak 1393 yılında Zenta, İşkodra ve Dıraç arasındaki Leş'i eline geçirdi ve aynı yıl 30 Ağustos'ta Akçahisar üzerinde yeni hükümdarlık hakları kazandı.

Georg Straşimir, bilinmeyen bir şekilde İşkodra'yı tekrar geri kazandı ve Barbarigo'nun Türklere tâbi olmasından sonra (1394) Venedik tarafından haine karşı alınan tedbirleri kendi menfaatine kullanan ve Barbarigo'nun eşi ile evlenip, Akçahisar ve Scurias'ı da eline geçirdikten sonra bağımsız bir hükümdar olarak gücü gittikçe artan ve sikkelerin üzerine oldukça yüksek ünvanlar yazdıran akrabası Konstantin'i yerleştirdi. Venedikliler, bu gibi durumlara asla izin veremezlerdi. Bu yüzden Georg Straşimir, 1395 yılında Venedik'e resmi bir elçiler grubu göndererek topraklarını tekrar sunduğunda, Venedik Cumhuriyeti bu sefer bu teklifi kabul etti. Bir sonraki yılın 14 Nisan tarihinde Venedik'te bir anlaşma imzalandı ve bu anlaşmaya göre İşkodra, piskoposluğun bulunduğu Satti, gümrük yeri Dagno ve Drivasto Venedik'e teslim edildi. Balşid hanedanından gelen hükümdar, Ülgün ve Bar'ı kapsayan "Boiana Nehri'nin ötesindeki topraklan" (Zaboiana olarak da adlandırılırdı) elinde tuttu ve ayrıca yıllık maaş aldı. Birkaç hafta sonra (25 Nisan), Türk tehlikesinden kurtulan Straşimir, ezeli düşmanı olan Radiç'i önemli bir muharebede yenip, öldürmeyi başardı; Zenta bölgesinin alt kısımlarına böylece uzun yıllardır beklenen barış geldi.

Kuzeyde, özellikle ikinci Bosna Kralı Stefan Dabiça'nın 8 Eylül 1395 tarihindeki ölümünden sonra, yukarıda adı geçen Sandali, Drina Nehri'nin üst kısımlarında ve Dracevitsa, Kastelnuovo ve Risano'da; daha sonra Budua Limaninda hüküm sürdü. Sandali, güçlü Vulk Vulkeçiç'in kızı ile evli olup, hiç şüphesiz bu bölgedeki en güçlü adamdı. Kuzeyinde, bir başka Slav Prensi olan Vukşin'in oğlu Hrvoye, sadece Dalmaçya'nın bir kısmında değil, Bosna'nın Prmoryesinde (sahil bölgelerinde) hüküm sürüyordu. Boraç'taki Radenoviçlar (Yablaniç), Semkoviçlar ve Nikoliçlar gibi yeni hanedanların adı Adriyatik Denizi'nin bu bölgelerinde ancak 1400'lü yıllarda geçer. Üsküp Beyi, kendini bu tip feodal beyleri yok edecek kadar güçlü görmüyordu ve Hristiyan, Pataren, Ortodoks, hatta Katolik voyvodaların yanında Müslüman bir voyvoda şeklinde onların iyi bir komşusu olarak kaldı.

Bu oluşumların varlığı nihayet Osmanlı Sultaninin ve batıdaki Türklerin fetihlerini engellemeye başlamıştı: Üsküp Beyi'nin oğullarından biri tarafından 1394 yılında Bosna'ya yapılan akınlar 1397/98 yıllarına kadar tekrarlanmadı. Sadece Sati ve Dagno'ya Venediklilerin aleyhine Türk bir vasal olan Arnavut Coia Zakkaria yerleşti. Venedik, 1399 yılında yerli hükümdarlar arasında çıkan karmaşalara dayanmayı başardı. Bu esnada Türklerin gizli müttefiki olduğu ortaya çıkartılan, ama bundan hiçbir kazanç elde edemeyen Georg Straşimir, 1403 yılı Mart ayında hayata veda etti. Dabiça'nın ölümünden sonra dul eşinin zayıf ellerinde kalan Bosna'da 1399 yılından itibaren I. Ostoya ile taç giyen yeni bir kral ve devletin savunucusu başa geçti.

Güney Arnavutluk'ta Teodora Balşa'nın ilk eşi Zarkos'un oğlu olan Mırkşa adında yeni bir Sırp hükümdar, II. Balşa'nın ve eşi Komnenosa'nın kızı Rughina ile evlenmişti (1391). Avlonya, Yanya, Himara, Berat, Pirgo, Sasno ve Voyussa Nehri'nin güneyindeki tüm Epir bölgesi onların yönetimi altına girdi.

Türkler uzun bir zaman önce, burada bir beyin yönetimi altında Osmanlılara ait bir voyvodalık kuramadan, bu bölgelere girmişlerdi. Kanina'daki güçlü Sırp Prensi Prelyuboviç; Massarachi, Zenebissi (Zenebiş) ve Bua Spata hanedanları tarafından yönetilen Arnavut klanlar üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. O, son yıllarında ayrıca "Rumların Despotu" ünvanını taşıyacaktı. Liaskovika'dan geldiği söylenen komşusu Şahin Bey, onu yerli isyancılara karşı her zaman savunmaya hazırdı ve Tesalya'nın Türk beyi Timurtaş, onun lehine ayrımcı Arta'ya karşı bir sefer düzenledi (1385). Güney Arnavutluğun bu tiran hükümdarının aynı yıl içerisindeki ölümünden sonra, hükümdarlık Eflakların Tesalyalı Kralı Johann Uroş'un kız kardeşi olan dul eş£1! Maria Angelina'nın eline geçti. Maria Angelina, ağabeyi Johann Uroş'un tavsiyeleri üzerine hem kendini, hem despotluğun hükümdarlığını Lefkadya kraliçesi Maddalena Tocco'nun kardeşi, İtalyan Esau dei Buondelmonti'ye teslim etti. Bilge ve barışsever bir adam olan yeni Despot hakkında çok fazla anlatılacak bir şey yoktur, sadece bizzat huzuruna çıktığı Sultan I. Murad'dan toprakları için onay aldığı söylenir.

Türk akınlarından çok fazla etkilenmeyen bu bölgelerin bir diğer Hristiyan hükümdarı, Arnavutlar tarafından işgal edilen Achelos ve Ergiri Kasrı kaleleri ile hükümdarlığa adım atan Ghin Bua Spatas'tı. Spatas, 1374 yılında, başka bir Arnavut lider olan Peter Lyoşa'ya ait Artas'ı aldı ve Arnavutların intikamını almak için birkaç kere Yanya üzerine yürüdü, ama Epir Despotluğu'nu zapt etmeye gücü yetmedi. Ayrıca Türklerin bir dostu olduğu, hatta onlara, Mora'da tarikatını güçlendirmeye çalışan ve esir düşen Rodos Şövalyelerinin büyük ustalarından birini teslim ettiği iddia edildi.

Birçok büyük Eflak kasabasını kapsayan komşu Selanik ise Epigon Duşan'ın elinde kalmıştı. Burada, 1371 yılından beri sayıca yüksek ve güçlü klan liderleri üzerinde, şeklen de olsa Dukas ve Paleologos adlarını taşıyan Johann Uroş hüküm sürüyordu. Johann Uroş, dindar bir prens olup, hayatını keşiş olarak sona erdirmişti. Ondan sonra gelenler, engellenemez kesin düşüşü sadece biraz erteleyen itaatçi bir politika izlediler.

Doğudaki ve batıdaki Bulgarlar, 1389 yılındaki sefer için borçlu oldukları askerî birliği göndermemişlerdi. Bunun hesabını sormak için 1393 yılında güçlü bir ordu Tırnova'ya doğru yola çıktı. Şişman, başkentten ayrılmıştı. Rus kaynaklarına göre, Bâyezid'in genelde Çelebi diye adlandırılan oğullarından biri olan Süleyman, Osmanlıların komutasını almıştı. Tırnova'nın fethi, ne yazık ki sadece fanatik izler taşıyan efsanelerden ve uyarılardan bilinmektedir. Gerçekten de 17 Temmuz tarihindeki son taarruzdan önce üç aylık bir kuşatma gerçekleşmiş gibi görünmektedir. Bunun neticesinde Türkler, şehrin sakinlerine oldukça gaddar ve sert davranmışlardı. Daha sonraki Bulgar kilise edebiyatının ünlü temsilcisi olan Patrik Euthymius, önce Makedonya'ya, oradan da Sırbistan'a Militza'nın dindar sarayına kaçtı. 1200 yılından beri Çar ikameti olan ve İstanbul'dakiler örnek alınarak yapılan birçok yapıyı barındıran Tırnova yağmalandı. Sonraları iyice bakımsıA hâle gelecek pazar yerinde, bir zamanlar bir kralın tahtta oturduğu ve bir Patriğin yaşadığı görkemli bir başkentin izleri çok zor tanındı. Böylece, Şişman'ın esaretinden ve 3 Haziran 1395 yılındaki ölümünden önce, 1388 yılındaki seferden beri sadece Tırnova ve civarındaki bölgelerden oluşan Doğu Bulgaristan, siyasi açıdan yok edildi.

Şişman'a karşı yapılan seferle aynı zamanda genç bir Osmanlı komutan olan Firuz Bey, Straşimir'e ait Vidin üzerine gönderildi. Yanında sadece çok az birlik vardı; bu yüzden sadece civarın yağmalanması ve belki de Batı Bulgaristan'ın o güne kadar Macar vasalı kabul edilen Çarına boyun eğdirmekle yetinmek zorunda kaldı. Aynı Türk birlikleri daha sonra - 1388 yılında Yergöğü üzerine yapılan seferden sonra ikinci kez - Tuna'yı geçtiler ve yüz yıl sürecek bir savaşın öncüleri olarak Oltland (Olt Nehri civarındaki bölgeler) önlerinde göründüler. Sultan gibi güçlü bir rakip karşısında bile cesaretini kaybetmeyen Mircea - ona karşı dehşetle dolu Balkan Yarımadasinda o güne kadar hiç kimse ona saldırmaya cesaret etmemişti! - bu meydan okumaya, ülkenin geleneklerine göre muhtemelen kış aylarında buzlanmış Tuna Nehri geçilerek yapılan bir akınla cevap verdi; bu esnada, tıpkı Layko'nun hüküm sürdüğü günlerde olduğu gibi, Niğbolu muhtemelen Romenler tarafından işgal edildi.

Kosova savaşından hemen sonra, Anadolu'daki karmaşaları düzene sokmak ve hükümdarlığını Anadolu'nun her yerinde kabul ettirmek üzere Avrupa'dan ayrılan I. Bâyezid, henüz Boğazların ötesinde idi.

Tuna boylarının sınırları ezelden beri bir düzene konulmamış olduğu ve Romen prens, I. Murad'ın izni ile Tuna'nın sağ kıyısında hem Silistre'de, hem Dobruca'da en az dört yıl boyunca hüküm sürdüğü için bu topraklarda yarattığı değişiklikler çok önemsiz olmasına rağmen, kusursuz bir şövalye, büyük bir sultan ve zeki bir devlet adamı olan I. Bâyezid'in Mircea'nın yaptıklarına sessiz kalması mümkün değildi.

Tıpkı Ploçnik'te kazandığı zaferden sonra Lazar'a karşı yapılan seferde olduğu gibi, sultanın Avrupa'daki tüm vasallan aynı bayrak altında toplanmaya çağrıldı. Özellikle Sırp prensleri hükümdarlarının bu çağrısına cevap vermek zorundaydılar, ama Stefan Lazareviç, henüz çocuk yaşta olduğundan ve muhtemelen I. Bâyezid'le henüz bir anlaşmaya varmadığından 1394 yılında yapılan bu sefere katılmadı. Kosova'da Sırf soydaşlarına karşı savaşan Kraloğlu Marko ve Köstendilli Konstantin birleşik ordunun liderleri arasındaydılar. Vidin'in fethedildiği tahmin edilmektedir, ama Straşimir Macaristan'a kaçmayı başarmıştı. Sultan, Vidin'den Tuna Nehri üzerinden Kalafat'a doğru ilerledi. Mircea, onu Tuna'nın sol kıyısında ormanlarda ve bataklıklarda bekledi. Rovine kasabasında yapılan muharebe hakkında neredeyse hiç bilgi yoktur. Sırp yıllıklarında sadece tek bir not, yerin adını ve tarihini vermektedir: 10 Ekim 1394. I. Bâyezid, bu savaştan zaferle ayrılırken, iki Sırp kahraman savaş alanında öldüler. Sırplar arasında bu ölümler acı ve uzun süre ağıtlara sebep olacaktı ve Türklerin karargâhında da hayranlıkla izlenen bu iki Sırp lidere yakılan ağıtlar yayıldı. Sonbaharın son günlerinde Türkler, geri çekilen Macar Prensi'ni Karpat Dağlarinın eteklerindeki başkenti Argeş'e kadar izlemek üzere Olt Nehrini geçtiler. Mircea, önce 1389 yılı Aralık ayında, daha sonra 1391 yılında, Macaristan tahtında hak iddia eden Litvanya'nın Jagellosu Lehistan Kralı Vladislav ile ittifak kurmuş olmasına rağmen, kendisine şimdi Erdel ve Braşov'da ikamet etme izni verildi. 1395 yılında Kral Sigismund buraya geldi ve 7 Mart tarihinde Mircea'nın tekrar tahta getirilmesi için, Bükreş yakınında akan derenin adını taşıyan Dimbovita Kalesi'nde Osmanlı nöbetçilerle birlikte yeni hükümdar olarak Romen asilzâde Vlad'ı bırakan Türklere karşı birlikte savaşılmasına dair bir anlaşma yapı ldı . Macarl ar ve Osmanlılar arasında yeniden savaş başladı. Batı Avrupa'nın, Katolik ve Batı ülkelerin doğudaki temsilcisi Luksemburg hanedanına mensup Anjou'lu Fransız Prens Ludwig'in mirasçısını bu savaşta tek başına bırakmaları mümkün olmayan savaşçı ve ün peşinde koşan Frank şövalyeleri ile Osmanlılar arasında geçecek bir savaşın hazırlıkları yapıldı.

Daha 1392 yılında Hırvat Banı Johann, Türklerin ilerlemesini durdurmak için Venedik ile hükümdarı olan kral arasında bir birlik kurmaya çalışmıştı. İki yıl sonra ise Kral Sigismund'un kendisi, bir sonraki baharda Osmanlılara karşı yapılacak sefere Venedik'in katılmasını istedi, ama Venedik Cumhuriyeti bu sefer de savaşa katılmaya gönüllü değildi. Bu yüzden Macar Kralı, Eflak'ta yapılacak karşı fetihleri sadece baronları ve evine dönen Mircea'nın etrafında toplanan Romen güçleri ile herhangi bir müttefiki olmadan gerçekleştirmeye karar vermek zorunda kaldı. Sefer, Mircea ile anlaşma imzalandıktan hemen sonra başlatılmadı; kral? muhtemelen eşi Maria'nın hastalığı yüzünden Erdel'den ayrılmak zorunda kaldı. Genç kraliçe 17 Mayıs 1395 yılında öldü ve Sigismund 21 Haziran tarihinde savaş bölgesine doğru yola çıktı. Braşov'da belgeleri hazırlamış ve 6 Temmuz tarihinde Macar karargâhı, Eflak'taki "Uzunvadi" Cimpulung'ta kurulmuştu.

Türklerin himayesi altında bulunan Vlad, Macarların üstün kuvvetleri karşısında geri çekilmek zorunda kaldı ve Tuna'nın diğer kıyısındaki beylere sığındı. Sigismund, yeniden ülkenin hükümdarı olarak tanıdığı Mircea ile Olt Nehri boyunca Tuna Nehri kenarındaki "Küçük Niğbolu" Kalesi'ne kadar ilerledi ve Romenler tarafından "Turnu", Türkler tarafından "Kule" diye adlandırılan yerden (Severin) Türk birliklerini çıkarttı. Kral, bunun üzerine bu vasal devleti huzur içinde bırakabileceğini düşündü. Ancak geri dönüş yolunda Cimpulung (Uzun Vadi)'un üstündeki dağlar arasındaki Posada'da Vlad'ın taraftarlarının saldırısına uğrayıp, büyük zararlara maruz kaldığında, bu görevin düşündüğünden daha zor olduğunu anlamak zorunda kaldı. Mircea, rakiplerini sürekli olarak bu topraklardan çıkartmayı başaramadı ve Eflak toprakları, Erdel'deki Burzen topraklarına kadar ilerleyen Türklerin sürekli akınlarına maruz kalan ve gözetim altında bulunan tehlikeli bir bölge olarak kaldı. Kral, bu yüzden sonbahar ayları boyunca kendini Erdel'de kalmak zorunda hissetti. Tuna boylarını Osmanlılardan temizlemek ve Macaristan ile batının huzurunu geri getirmek için yeni bir seferin yapılması gerektiği açıkça ortaya çıktı.

Ama böyle bir sefer için sadece Batı'nın cesur şövalyelerinin yardımı değil, Balkan Yarımadasinda kalan tüm diğer Hristiyan devletlerin de yardımı gerekiyordu.

Osmanlı Sultanını Avrupa'ya ve tekrar Anadolu'ya her geçişinde muhafız kıtası ile selamlamaya alışık Bizanslılar, büyük kurtarma operasyonuna katkıda bulunmak için çaresizlikten kaynaklanan tedbirlere başvurmaya karar verdiler. I. Bâyezid, değeri çok yüksek olan Bizans'a karşı acımasız bir politika yürütmeye başlamıştı. Üstün güçlerine rağmen, Bizans İmparatorluğu'na tâbi olmayı kabul etmiş eski beylerden; Bizans'la evlilik bağlan kurmaktan daha değerli bir şey olmadığını düşünen sonraki beyler ve hükümdarlık hayalleri ile kendilerini kaybetmiş Bizans imparatorlarını mümkün olduğunca korumaya çalışmış yumuşak başlı bir I. Murad'dan sonra, I. Bâyezid, güçsüzlüğü asla affetmeyen ve hiç kimseye elinden silahı ile savunamayacağı bir hakkı layık görmeyen, acımasız bir düşman olarak karşılarına çıktı. Hükümdarlığının daha ilk aylarında eski ve çürümekte olan Bizans Devletinin tahtına kendisi tarafından onaylanan birini getirmek için çaba harcadı. 1390 yılının Yortu haftasında 1385 yılında ölen prens ve eski fatih Andronikos'un Ioannes adındaki oğlu , birkaç Türk eşliğinde istanbul önlerine geldi ve başkenti kuşatmaya almaya çalıştı. Yaşlı ve tembel V. Ioannes ise vicdansız yeğenini sindirecek güçte değildi ve Selanik'te bulunan halefi Manuel'den yardım istedi. Manuel, bunun üzerine kendisine Limni'den gönderilen kadırgalarla şehre geldi; genç Ioannes'in taraftarlarını kılıçtan geçirdi ve şehre iki yıl yetecek kadar erzak depoladı. Ancak bütün çabaları boşuna idi: 13 Nisan tarihinde gece yarısı İstanbul'un kapılan, aklı en azından Türkleri dışarıda bırakması gerektiğini düşünecek kadar çalışan V. Ioannes'a açıldı. O tarihlerde Bizans'ın başkentinde bulunan Rus bir hacı, hasta ve dehşet içindeki eski İmparator Ioannes terk edilmiş bir vaziyette sarayda oturur ve şehrin nüfuzlu kişileri de Ayasofya Kilisesi'nde toplanırken, çan sesleri altında, ellerinde fenerlerle şehrin dar ve dolambaçlı sokaklarını geçen savaşçılardan ve genç imparatoru sevinç çığlıkları ile karşılayan halktan oluşan gürültülü ve oldukça ilginç sahneyi tarif eder.

Bütün yaz boyunca yeni imparator, aynı adı taşıdığı eski imparatoru sarayda kuşattı. Manuel, önce Latin dostlarından birkaçını üzerine gönderdi ve 17 Eylül tarihinde aniden kendisi de buraya gelerek, asi yeğeni ile onun sadık dostu ve koruyucusu Gattilusio'yu kaçırdı.

Geriye sadece VII. Ioannes'ı tercih etmiş olan I. Bâyezid'in hükümdarlıktaki değişiklik için gönlünü almak kalıyordu. Yaşlı Ioannes bunun için Osmanlıların Anadolu'daki karargâhına Manuel'i sultandan özür dilemek için gönderdi. Sultanın emri ile Bizans adalarına buğday ihracatı durdurulmuş ve 60 araçtan oluşan filosu ile Cenevizlilere ait Sakız Adası saldırıya uğramıştı. Osmanlı Sultanı, uzun süreden beri kendisine ödenen verginin ve Manuel tarafından Osmanlıların son Anadolu seferlerinde hazır tutulan askerî birliklerin yanı sıra, V. Ioannes tarafından büyük harcamalarla Bilgin Leo, Maurikios ve Büyük Konstantin'in zamanından kalma kiliselerin teslim edilmesi ile tekrar inşa edilen Altın Kapı'nın ve deniz kenarında askerî birliklerin yerleşmesi için öngörülen kanadın yıkılmasını talep etti. Osmanlı birlikleri ve kendi Rum askerleri ile Perge'deki Pamfilyalı Türklere karşı gönderilen Manuel, ancak bu şartlar yerine getirildikten sonra, son günlerini gut hastalığından kaynaklanan ağrılar içerisinde geçiren yaşlı babasının yanına dönebildi.

24 Ekim 1390 tarihinde Prens Manuel Marmara Denizi kıyılarına geldi ve merasimle karşılandı29. Bir sonraki yılın 16 Şubat tarihinde Bizans yıllıklarının yazıcısı, İmparator Paleolog Kyrios Ioannes'in öldüğünü ve Hodegen Manastın'na gömüldüğünü yazar. Bir sonraki Pazar günü ise Manuel, Ortaçağın tüm görkemli şatafatı altında imparatorluk tacını taktı.

Bir kez daha muazzam büyüklükteki Justinyen'in Kilisesi'nde İstanbul'un şık insanları görüldü: Yüksek koni şeklinde şapkaları ile nakışlı Şam işi, ipek, altın işlemeli kumaşlar ve danteller içerisindeki koro; kımıızı kadifelere bürünmüş Galatalı Franklar; kırmızı sancaklı bayrakdarlar ve gümüş âsâlı münadiler. Manuel ve Eflak'ta daha sonra hayatını kaybedecek olan Konstantin Dragaş'ın kızı olan eşi Helena ile birlikte 12 muhafız arasında altın taht üzerinde oturuyordu. Merasim şarkıları altında değerli Bizans tacı, gerek sözlü, gerek yazılı pazarlıklarda tecrübeli, değişken hayatı sayesinde olgunlaşmış, asil ve anlayışlı bir adamın başına oturtuldu. Bu adamın kaderinde, sanki bin yıllık İstanbul'da son Hristiyan-Rum hükümdar olarak hüküm sürmek vardı .

I. Bâyezid'in niyeti, İmparator Manuel ile barışçıl ilişkiler kunııak değildi. Ona göre, zaten çökmekte olan Bizans Devleti'nin artık sonu gelmiş ve çürümüş olan bu devletin Anadolu'da ve Trakya'da birçok büyük şehrin kaderini paylaşması için sadece son bir çaba gerekmekte idi. Yeni imparatorun İstanbul'da bir kadı bulundurmasına izin vermesine ve "Çelebiler" tarafından gönderilen elçilerin her seferinde sevinçle kabul edilmesine rağmen, I. Bâyezid, Bizans topraklarında kalan son Hristiyan hükümdarlığını yok etmek ve onun yerine genç ve güçlü bir Osmanlı Devleti kurmak istiyordu.

İstanbul dolaylarında Rumlann elinde kalan birkaç yer ve Karadeniz'deki limanlar Panidos, Misivri ve Ahyolu ile Mamıara Denizi'ndeki Silivri sürekli olarak huzursuz edildi; eski Roma topraklarından kalan son köyler ateşe verildi ve Manuel, metropolde kuşatma altındaymış gibi oturuyordu. Bizans, bu zor dönemlerde hiçbir müttefik bulamadı, zira Venedik'in tüm çabaları her ne pahasına olursa olsun ticaret imtiyazlarını elinde tutmaktı. Bu yüzden son seferinde Anadolu'daki sahilleri eline geçiren I. Bâyezid, Venedik Cumhuriyeti için imparatordan çok daha değerli bir dost hâline gelmişti. 1390 yılı Mayıs ayında Venedikli bir elçi aracılığıyla Balat ve Ayasuluk'un mağlup beylerinin mirasçısı olarak Osmanlılarla bir anlaşma yapıldı . Nakşa'da hüküm süren Ege Denizi Dükü Venedikli Krispo, Venedik Cumhuriyeti tarafından Bâyezid'e karşı barış bozucu ilan edildi ve yardım sağlanmayacağı belirtildi. Nerio Acciajuoli tarafından devredilen Arhos'u almaya çalışan Mora Despotunu ise usandırmaya çalıştı . Yardım istenmiş olmasına rağmen, Osmanlılara karşı her zaman dostça davranan Ceneviz'den herhangi bir yardım beklemek boşuna olduğundan, Paleolog'un kaderi Venedik'in bu politikasından dolayı tayin edilmiş gibi görünüyordu.

Karadeniz sahillerinde Turahan Bey faaliyet gösterirken, Serezli Evrenos Bey sultanın emri ile henüz ilhak edilmemiş batıya yöneldi. Böylece, özellikle Santa Sofia kilisesi gibi sayısız kiliseleri, manastırları, içinden şifa verici yağın aktığı Aziz Dimitrios'in kemikleri ve ticareti ile ünlü Selanik'in kader saati gelmişti. Batı'nın, Osmanlılar tarafından 1387 yılından geçici olarak zapt edilen bu büyük şehri, 25 Mayıs 1391 tarihinde kesin olarak fatihlerin eline düştü. Ekim ayında, kardeşi Tesalya'da despot olarak Manuel'in yerine geçmiş olan genç Andronikos kaçarak istanbul'a sığındı .

Bunun üzerine Mora Yarımadası'nda toprak ilhakı başladı. 1383 yılından beri, 1204 yılında Latin ve feodal bir devlet olan bu ülkede, despotluğun asıl kurucusu yetenekli Manuel Kantakuzenos'tan sonra gelen Prens Theodoros, Mezistre ve orta bölgeler üzerinde hüküm sürüyordu. "Baronları" tarafından yönetilen ve buna rağmen sevgilerini kazanamayan zayıf bir adamdı ve daha iyi bir tazminat olmadığı için Mora Despotluğu'na göz dikmiş olan eski İmparator VII. Ioannes'dan korkuyordu . Şarabı ile ünlü, Frankların "Malvasia" diye adlandırdıkları güçlü Anabolu Kalesi'nde, 1395 yılından beri despotun rakibi olarak, hükümdarlık kendisine miras kalan ve İmparator Manuel'in baldızı, Köstendilli Dragaş'ın kızı ile evli olan, Manomas hanedanından Paul hüküm sürüyordu. Manomaslı Paul, vasal olarak Theodoros'un, Dragaş'ın, genç Stefan Lazareviç'in Tesalya hükümdarlığı zamanında Manuel'in de sık sık ziyaret ettiği Divân-ı Hümâyûn'a da geliyordu?

Arnavut lideri Epikernes, despotluğunda neredeyse bağımsız bir hükümdar olarak hüküm sürüyordu . Rum ruhban lideri bile Mora Despotu Theodoros 'a düşmandı. Ama ne tuhaftır ki, onlara daha büyük bir özgürlük ve dindar insanlar üzerinde daha fazla etki sağlayan Hristiyan ruhbanlar, Osmanlı hükümdarlığına çok da soğuk bakmıyorlardı - Türklerin disiplinli ve adil yönetimi düşünüldüğünde bu hiç de şaşırtıcı değildi. İstife ve Badracık'ın ruhbanı olan Atina Metropoliti Doretheos, halefi Makarios ve birkaç Selanikli piskopostan, Türk dostu olarak şüphelenildi ve takibe alındılar.

Latin Akhaia Prensliği uzun bir zamandan beri tam bir çözülme aşamasında idi. Kendine imparator ünvanını yakıştıran İstanbullu Jakob de Baux komutasındaki savaşçı maceraperestlerden oluşan bir topluluk olan Navaresseler, anarşi içindeki bu ülkeyi zapt etmişlerdi. Vikarlarının ve 1386 yılından itibaren Güney Fransalı Pierre Bord de Saint Exupery'nin hükümdarlığı altında, Anjou hanedanından gelen Napoli Kralı'nın nominal haklarını tanıyarak, her türlü ulustan ve ülkeden gelen beyler, 13. yüzyılın eski feodal geleneklerine göre burada kalelerini kurmuşlardı. 1385 yılından itibaren ayrıca daha önce de adı defalarca geçen Floransalı Acciajuoli, kralın valisinin halefi olarak, yeni Rumların "Stines" ve "Stives'i" olan Atina ve İstife'yi değil, Megara'yı ve yarımadanın "kapısı" olarak görülen Gördüs'ü sahiplendi. Bu zeki İtalyan, konumunu daha da sağlamlaştırmak için kızı Francesca'yı, bağımsızlığını ilan etmiş bir Napoli vasalı olan Kefalonya ve Ayamavra Dükü genç Carlo Tocco ile evlendirirken, diğer kızı Bartolommea, Ortodoks inancına geçtikten sonra Theodoros'un yanında Mezistre'nin kadın despotu oldu. Rodos Şövalyelerinin Mora Yarımadasinın tamamını satın alarak, Savoy hanedanının bir kolu olan Piemont hanedanının Akhaia Prensliği üzerindeki eski miras haklarını yürürlüğe koyarak ele geçirme çabaları sonuç vermedi. Mezistre'deki Rumlar ve kurnaz Niero'nun taraftarları gücü aralarında paylaşmışlardı bile.

Bu arada yarımadanın güneyinde iki güçlü kale olan Koron ve Modon, Venedik'e aitti. Ülkenin içinde bulunduğu karmaşalar ve güvensizlik yaratan durumlar, Venedik'in Mora'ya güçlü bir şekilde müdahale etmesine sebep oldu. Türklerin, Rum Piskoposu'na, Rum baronlarına ve Serez Beyi'ni siyasi gözetmeni olarak kabul eden despotun kendisine boyun eğdiren etkisi, Venedik'in tüm dikkatini bu yarımadada toplamak içiı? yeterli bir sebepti. Acciajuoli'nin sahip olduğu yerlerin güneyindeki Anabolu ve Arhos'u eşinin çeyizi olarak sahiplenen Venedikli Pietro Cornora 1388 yılında öldüğünde, Venedik dul eşi Enghiyalı Maria ile anlaşmaya vardı ve Aralık ayında bu iki şehri işgal etme kararı aldı. Yarımadanın tamamının Franklar tarafından işgal edilmiş Bizans toprakları olduğunu iddia eden Theodoros, Osmanlıların batıdaki komutanları olarak Timurtaş'tan birliklerinin Arhos'a girmesi için izin istedi ve bu izni aldı; böylece Venedik herhangi bir tedbire başvuramadan kendisini bu şehrin hükümdarı olarak kabul ettirmiş oldu. Venedikliler, sadece Anabolu'yu hiçbir dirençle karşılaşmadan almayı başardılar. Nerio ve Theodoros, akraba olarak Eğriboz Adasinın, Koron'un ve Modon'un iç bölgelerinde Latin-Rum Prensliği kurmak için birlikte çalışacakmış gibi görünüyorlardı. Bu tehlikeli planın her ne pahasına olursa olsun engellenmesi gerekiyordu ve bu yüzden Venedik Cumhuriyeti beklenmedik ve rahatsızlık verici bir savaşa girdi.

Navarreseler, Venedik'in düşmanı olan Rumlara saldırmak için ellerine geçen fırsatı sevinçle karşıladılar. Yapılan bir ihanet sayesinde Nerio, cumhuriyetin bu doğal müttefiklerinin eline düştü ve uzun bir süre Konnetabel Asanes Zaccaria'nın elinde esir kaldı. Akrabaları ve anavatanı Floransa boşuna karşı çıkıyordu ve Ceneviz ile Napoli'den yine boşuna yardım isteniyordu. Acciauoli, 22 Mayıs 1390 yılında Koron ve Modon hükümdarlarına ve Rumeli'nin yeni Proveditorlarına Arhos'un tekrar kazanılmasına yardım etmeye, Kefalonya Düşesi olan kızını rehine olarak vermeye ve Megara'yı geçici olarak Venediklilere rehin olarak vermeye söz vermek zorunda kaldı. Bu anlaşma, dört yıl sonra da olsa sonunda gerçekleştirildi; Venedik 1394 yılı Mayıs ayında Arhos'u aldığında, despotluk sınırlan içerisinde zapt edilen Vassilipotamo Kalesi'ndeki komutanını çekti ve Megara'yı boşalttı. Venedik, Mora Yarımadası'ndaki konumunu, Cenevizliler tarafından desteklenen Tocco ile yaptığı bir anlaşma ile güçlendirdi. Daha önce adı geçen Navarrese lideri Vikar Peter, burada Venedik himayesi altına girdi ve hem onur, hem de güvence olarak "taraftarlarının" kalelerinde göndere San Marko bayrağını çekme izni istedi. Venedik, korunması için kendisine ayrıca bir kadırga verme lütfunda bulundu. Korsanlık amacıyla sık sık yarımadanın sahillerinde beliren Türk gemileri, ticarete zarar verip, birkaç köyü ateşe verebilmişti, ama ciddi bir tehlike arz etmiyorlardı . Umur Bey'in geleneklerini muhafaza eden ve Balas ile Ayasuluk'tan yapılan bu saldırılarda Osmanlı sultanları ile barış içinde yaşamakta olmalarına rağmen, rahat bırakılmadı. Ancak, Anadolu gemileri hızları ile her türlü gözetimden kaçmayı başarsalar da Girit Adası'ndan gönderilen tek bir kadırga, bu yerlerde huzuru tekrar sağlamak için yeterli oldu. Kendini hâlâ Akhaia Preıısliği'nin tamamının yasal hükümdarı olarak gören Napoli Kralı, kendi aleyhine, ancak orada korumasız bırakılmış insanların lehine Venedik Cumhuriyeti tarafından işgal edilen Korfu Adasina saldırmak için Türklere başvurdu, ama boşuna. En değerli dostları Timurtaş ve Yakup Paşa, kendisine Bâyezid'in kızı ile evlenme gibi çok garip bir söz verilen Kral Ladislas'ın46 bu isteğini yerine getirebilecek durumda değildiler.

Türklerin karadan yaptıkları akınlar çok daha tehlikeli idi. Bu uzak bölgelerde orduyu yöneten ve ilk Despot Kantakuzenos'la bile savaşmış olan Evrenos Bey, 1391 yılında herhangi bir sonuç alamadan Mora'ya saldırdı. Ancak 1393 yılında Türkler tekrar geldi ve Nerio ile Rum damadı hükümranlıklarını merasimle kabul etmek zorunda kaldılar. Kral Ladislas, Nerio'yu daha sonra Akhaia Prensliğine karşı tüm yükümlülüklerden muaf tutup, onu özgür bir Atina Dükü hâline getirince Vikar Peter, sultanı Nerio'ya karşı kışkırtmak üzere onun yanına gitti ve herkes 1394 yılında Osmanlıların yeni büyük bir sefer düzenleyeceklerine inandı. Bu sefer ancak 1395 yılında gerçekleşti, Theodoros, fatihlerden kaçmak zorunda kaldı ve Evrenos Bey Mezistre ve Leondari'yi aldı. Bunun üzerine Türkler, tıpkı Navaresseler gibi Akova üzerine yürüdüler. Despotluk, ölümcül bir yara aldı, ama Evrenos Bey, ardında herhangi bir Türk birliği bırakmadan ülkeden ayrılınca, Rum lider Demeter Raul, Navaresselere karşı savaşı tekrar başlattı. Vikar, 4 Haziran tarihinde kesin olarak mağlup oldu ve Konnetabel Asanes Zaccaria gibi galiplere esir düştü. Böylece Nerio'ya karşı yapılan ihanetin de intikamı alınmış oldu. Her ikisi de sadece Venedik'in araya girmesi ile tekrar özgürlüklerine kavuştular.

Nerio'nun zorluklarla bir araya getirdiği mirası olan Atina Düklüğü'nün çözülmesi ile Türkler tekrar bahtsız Mora Yanmadası'na geldi. Kurnaz ve dayanıklı Floransalı hükümdar, 1394 yılı sonbaharında Gördüs'te öldü. Bıraktığı vasiyette, bir Noterin kızı olan Maria Rendi'den olan gayrimeşru oğlu Antonio ve Kontes Frances ctf Tocco'nun düklüğü aralarında bölüşmelerini istedi. Atina ise Venedik'in himayesi altında, şehirde kendi adına yaptırılmış bir kilisesi olan eşine miras kaldı. Ancak Tocco, herşeye tek başına sahip olmak istedi ve bu, Venedik'le arasının açılmasına sebep oldu. Hakkı olan Megara'nın yanında Gördüs'ü de zapt etti ve Theodoros'a teslim etti; Arhos bölgesini acımasızca yağmalattı ve çağırdığı Türk akıncılar etrafta dolaşmaya başladı. Atina'da ise yeni Venedikli Podesta, şehir 1402 yılında fethedilene kadar Türkler tarafından desteklenen Antonio'nun entrikalarına karşı kendini savunmak zorunda kaldı.

1397 yılı Nisan ayında Bua Spatas ve Despot Esau'dan, Vezir Yakup Paşa ile sancak beyi olan Murtaza Bey komutasındaki Osmanlıların yakınlaştığına dair güvenli haberler geldi. Osmanlılar, bu sefer sadece bir yıl önce Napoli Kralindan prenslik ünvanını almış olan Vikar'm ve Ceneviz ile Türklere yönelik dostluk politikalarına devam eden Asanes ve oğullanılın katılmadığı Hristiyanlann toplu direnci ile karşılaştılar. Buna karşın, Gördüs'ten 10 bin altın geliri olan Theodoros ve Türklerin işlerine müdahalesini kesin olarak engellemek için Venedik, İsthmus Derbendi üzerinde altı mil uzunluğunda olduğu için Heksamilion (Germe Hisarı/Eksamil) diye adlandmlan büyük bir istihkâm inşa ettirdiler. Ancak surları muhtemelen tamamlanamamıştı, zira Osmanlılar, Germe Hisarı önünde hiçbir çatışmaya girmeden Mora üzerine yürüdüler. Kaderine boyun eğmiş durumda olan Arhos, 2 Temmuz tarihinde kuşatmaya alındı ve bir sonraki gün ağır şartlar altında teslim olmak zorunda kaldı: Şehrin sakinlerinden bir çoğu köle olarak satılmak üzere götürüldü. Aynı ayın 21'inci gününde despot, Leondari'de mağlubiyete uğradı.

Türk uç beylerinin bu teşebbüsleri sadece Türk hükümdarlığının Mora'daki tüm hanedanlar tarafından tanınmasından başka hiçbir siyasi sonuca sebep olmadı. Bu uzak eyalette, Trakya'daki bir Türk yerleşimi; köylere ve şehirlere Bulgaristan'da olduğu gibi yeni bir timar ve yönetici sınıfının yerleştirilmesi söz konusu bile değildi. Buradaki durumlar daha çok, tüm yerel entrikalara ve anlaşmazlıklara müdahale eden beylerin şahsi inisiyatifi ile Osmanlıların akınına uğrayan Makedonya ve Arnavutluk'taki durumlara benziyordu, ama Makedonya ve Arnavutluk'ta en azından bazı yerler sürekli veya geçici olarak işgal edilirken, Osmanlılar Mora'da fethettikleri şehirleri ve kaleleri hemen terk ediyorlardı; insanları ise tıpkı Umur Bey komutasındak? adamların Trakya'da yaptıkları gibi, ülkeyi işgal etmeyi düşünmeyerek beraberinde götürüp köle yapıyorlardı.

İstanbul 1391 yılından itibaren kuşatmaya alınmıştı. Tabii ki, Batı'nın fevkalade geniş bir alana yayılan bu büyük metropolünün sıkı bir şekilde kuşatıldığı düşünülemez, ancak Türkler tarafından işgal edilen iç bölgelerdeki yerlerle ticarî bağlantıları, belki Karadeniz'deki birkaç liman dışında kesilmiş ve yakınlarda Osmanlı bir gözetim birliği karargâh kurmuştu. Komutanları, Galata ile dostane ilişkiler içinde olan Vezir Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'nın oğlu Ali Paşa idi. Bu Ceneviz kolonisine hesap defterlerinde adı geçen Hasan, Şerafettin, Bahadır, Manuk, Yusuf ve başkaları da geldi. I. Bâyezid, İstanbul'daki vasalı ile pek ilgilenmedi ve 1392 yılında daha çok "Türkiye'de" Bursa'daki sarayında ikamet etti. Ne zaman ki Anadolu'daki hadiseler biraz hafifledi ve artık çok fazla zamanını almadı, Bizanslıları o kadar ciddi bir şekilde tehdit etti ki, Manuel Avrupa'ya yolculuk yapmayı, hatta Limni'ye kaçmayı ve Venediklileri kazanmak için onlara adayı teklif etmeyi düşündü. Venedik, Osmanlı Sultaninin Moğol Hanı Timur ile çatışma içerisinde olduğunu ve bu hadiselerden dolayı imparatorun başkentte kalması gerektiğini öne sürerek, İstanbul'dan ayrılmamasını tavsiye etti . Anadolu'daki durumlar yine Türkler lehine dönmeye başladı ve Bizans'a karşı düşmanlıklar tekrar başladı. Manuel, "Batı barbarlarını" ne kadar hor görse de, tek muhtemel yardımcılar olarak Macar Kralina ve Latin Batiya birkaç kez başvurmak zorunda kaldı. İstanbul'un tehlike altında olması, Batı şövalyelerinden oluşan yeni bir Hristiyan birliğinin oluşturulması için en asil sebeplerden biri idi.

Frank Avrupa'sının savaşçı unsurları birkaç yıldır yeni teşebbüslerde bulunmaya hazır bekliyordu. İngiltere ve Fransa arasında imzalanan ateşkes anlaşmasından sonra, Paris'te ikamet eden kaçak Ermenistan Kralı 1386 yılında her iki tarafa da Hristiyan Batı'nın 60 yıldır içinde bulunduğu bahtsız durumu anlatmıştı. 18 Haziran 1389 tarihinde ise birkaç yeni anlaşmazlığa rağmen Lelingheim Anlaşması imzalandı. Fransa'nın, henüz reşit olmuş, romantik ve kısa bir süre sonra deliren genç kralının hedefi, kilise ayrımcılığını ortadan kaldırmak ve "Amurath Bacquin" diye adlandırdıkları I. Murad'a karşı yeni bir Haçlı Seferi düzenlemek, hatta Ermenistan'? tekrar Hristiyanlara geri kazandırmaktı. 1388 yılının sonlarına doğru Kıbrıs ve Rodos, sultana karşı savaşmak ve kendi bağımsızlıklarını korumak için Sakız Adası'nın Cenevizli Maonezleri ve Midillili Gattilusio ile ittifak kurdular ve Galata da bu ittifaka katıldı .1. Pierre'nin, "kutsal savaş" için yanıp tutuşan eski başkanı Filipe de Mezieres, "Songe du vieil pelerin" adlı eserinde hükümdarı VI. Şarl ve onun İngiliz kardeşi II. Richard'a yeni bir Haçlı Seferi önerdi: Fransızlar, İngilizler ve İtalyanların tahsis edeceği iki Hristiyan ordu, İspanya ve Kuzey Afrika'daki Araplara ve Suriye ile Mısır'daki Araplara saldırırken, Osmanlı Sultanı ile savaşma görevi Batı'nın İmparatoru'na, Macaristan ve Bohemya Kralina, Lehistan'daki Jagellonlara, Alman Ordusu'na ve birkaç Alman Prensine düştü.

Fransızların 1390 yılında Afrika'ya yaptıkları sefer, bu propagandanın bir sonucu olarak görülmelidir. Berberistan sahillerindeki korsanlara karşı yardım istemek üzere Cenevizli elçiler gelmişti. Çok kısa bir süre içinde, Arapların Mehdiye diye adlandırdıkları "Ifrikiyye" Şehri'ni kuşatmak üzere 1.500 şövalyeden oluşan bir ordu bir araya geldi. Geri dönüşleri çok pahalı olmamıştı. Bu seferden, doğuda her dava için savaşmaya hazır birkaç gezgin veya paralı asker geri kalmıştı. Doğu Akdeniz kıyısındaki ülkelerde bazı miras haklarına sahip liderleri Bourbonlu Ludwig, iyi düşünülmüş bir planı sistematik olarak gerçekleştirecek bir adam değildi.

Bu sefer yeterince gülünç bir biçimde sonuçlanmış olmasına rağmen, Batı'daki insanların heyecanı yine de azalmadı. Her yerde kaçınılmaz manevi bir görev olarak görünen Hristiyan teşebbüslerle ilgili projeler ortaya atıldı. Bütün dünya, İngiltere ile Fransa arasında barış yapılmasını istedi ve her iki devletin hükümdarları birkaç kez bu amaçla bir araya geldi. 1391 yılının yaz aylarında, birkaç bakanına danıştıktan sonra "gece gündüz başka bir şey düşünemediğini" açıklayan VI. Şarl'ın "Romalıların ülkesine yapacağı yolculuk" için paralar gelmeye başladı. I. Bâyezid tarafından tehdit edilen İzmir'i savunmak üzere, 1392 yılı için ayrıca Rodos Şövalyeleri tarafından bir sefer hazırlandı.

Ancak Fransa Kralı'nın aynı yıl içerisinde ortaya çıkan hastalığı yüzünden Batı'nın bu büyük planları ertelendi. Haçlı Seferi için hazırlıklar yine de devam etti. Doğudan hacı olarak geri dönen bir Robert Lermite ve dur durak bilmeyen Filipe de Mezieres, İngiltere ve Fransa arasında barışı sağlamak için hiç durmadaın çalışıyorlardı. Filipe de Mezieres 1395 yılında yeni tarikatı Passio Christi'yi, kâfirlerin elinden "Türkiye, Mısır ve Suriye'yi" almak için "Hristiyanlık davasının" emrine verdi.

Macar Kralı'nın, Hırvatistan Banı Johann aracılığıyla Venediklilere birlikte Osmanlılara karşı savaşma önerisi 1392 yılında Venedik tarafından geri çevrildi56. Bir süre sonra, 1393-1394 yıllarında, doğudan döndükten sonra Fransa'nın şövalyeleri arasında Osmanlılara karşı savaş çığırtkanlığı yapan Eu Kontu, doğudaki durumlardan dolayı İslâm'a karşı artık uyanık olmak zorunda kalan doğunun Katolik devletine geldi. Kral Sigismund, 1394 yılında Venedikli dostlarına büyük bir seferin yapılacağını haber verdi, ama Venedik yine çekimser kaldı. Osmanlı Sultanı, ticaret için önemli Balat ve Ayasuluk limanlarını eline geçirdiği için Venedik'in, Osmanlılara karşı daha ılımlı davranmak için yeterli sebepleri vardı ve bu yüzden baskı altındaki imparatora yardım amacıyla sadece birkaç araç göndermekle yetindi. Buna karşın 1395 yılı Nisan ayında, Macar Kralinın muhtemelen doğudaki durumların hareketli bir biçimde anlatıldığı mektupları Fransa'ya vardı ve birçok nüfuzlu asilzâdenin silahları kuşanıp Haçlı bayrağı altında Macaristan'a katılma karan almasına sebep oldu. Macaristan tarafından gönderilen buna benzer yazılardan dolayı daha sonra Kral Ruprecht'in oğlu Palatina Kontu Robert'in, Nürnberg Kalesi Kontu Johann von Zollern'in ve Orta Avrupa'daki birçok başka şövalyenin bu büyük dava için kazanılmasını sağladı. 1396 yılı başlarında Venedik, Burgond Dükü Jean de Nevers ve Orleans ile Lancaster düklerinin yolculuklarını bildiren Burgond Mareşalinin elçilerini kabul etti. Ama dükler, bu yolculuğu gerçekleştiremediler ve yaz aylarında Estergon Arşidükünün liderliği altında bir Macar elçi topluluğu Fransa'ya geldi.

Genç Burgond Prensi ile birlikte bu topraklarda tecrübe sahibi olan Eu Kontu, Loren Prensleri Henri ve Filipe de Bar, Fransa'nın amirali Jean de Vienne, doğuda Haçlı Seferi hayallerini kuran La Marche Kontu cesur Boucicaut, Enguerrand de Coucy ve birçok başka asilzâde Macaristan'a doğru yola çıktı. Gelecekteki "Chevaliere de la Passion" tarikatının yeni kurallarını dağıtan Meziere'nin akılcı tavsiyelerine hiçbiri kulak asmadı. Bu Haçlı Seferi, aslında bu gibi savaş teşebbüsleri ile genelde daha az tehlikeli bir oyun oynayan Batılı şövalyelerin cüretkâr bir teşebbüsü idi. Gerçekte Haçlı Seferi bile denemeyecek bu teşebbüste, Papa'nın duası bile eksikti: Fransa'da, bütün Roma dünyası ve Fransa tarafından tanınmış bir rakibi bulunan IX. Bonifaz, Badracık Arşidükü aracılığıyla bir mektup göndermekle yetindi. Ticaret Cumhuriyetleri ise katılmayı reddetmişlerdi. Venedik, Macar Kralı'nın emrine zoru zoruna dört kadırga ve Türklerin Anadolu'dan geçişlerini engellemek için Rumeli'ye üç gemi gönderdi.

Birleşik Fransa-Almanya birlikleri Budin'e kadar genelde karayolunu kullandılar. Yolda kendileri için hazırlanan birçok görkemli davet yüzünden Macaristan'ın başkentine çok geç vardılar. Bizans İmparatoru Manuel ile üzerinde anlaşmaya varıldığı gibi İstanbul'u hedefleyen gerçek bir savaşa zaman kalmamıştı, ama şövalyeler silahları ile mutlaka ün kazanmak istediler. Kendilerini kanıtlama fırsatını elde etmek için kâfir devletin iç bölgelerine bir seferin yapılması gerekmiyordu; aksine oradaki geçişleri kontrol eden kaleleri Hristiyanlann eline teslim etmek için Tuna Nehri'nin sağ kıyısında bir sefere başlandı. Aynı zamanda Erdel Voyvodası Stibor, Türklerin kendisine düzenlenecek bir saldırıyı beklediği için 28 Mayıs tarihinde Macaristan Krallığı'nın mirasçıları olarak Lehistan Kralı Vladislav ve Kraliçe Hedwig'in himayesi altına giren Eflak'taki vasalı Vlad'ın üzerine gönderildi.

Tıpkı 1366 yılında olduğu gibi, ana ordu bu sefer de Demir Kapı'da Tuna Nehri'ni geçti. İlk hedef Vidin Banatı idi. Osmanlıların yeni yerleşim yerleri ile çevrilen Vidin'de artık Osmanlıların sadece I. Bâyezid'e itaat eden bir temsilcisi olan Straşimir, Sigismund karşısında yeni bir yemin etti ve emrine bir muhafız alayı verildi. Daha sonra, Eflak Jiiu Nehri ağzında bulunan Rahova üzerine yürüdüler. Burası, Ali Paşa'mn yaptığı akından beri Türklerin elinde olan "Kral Şişman'ın ülkesi" asıl Bulgaristan'dı. Kalenin Türk muhafızları tutunamadı ve beş günlük bir kuşatmadan sonra Hristiyan birlikler tarafından alındı. 12 Eylül tarihinde birkaç bin dünyaca ünlü, asil kont, baron ve Haçlılardan oluşan Macar ordusu Niğbolu önlerine geldi. Burada, Dimbovita Kalesi'ni almış ve Vlad'ı kaçırmış olan Stibor ve bu zaferden dolayı tekrar başa getirilmiş olan Mircea'nın Romenleri ile buluştular.

İlki Turahan Bey olmak üzere, Tuna beylerinin ikameti olan Niğbolu'nun savunma durumu çok iyi idi ve birkaç hafta boyunca kuşatmaya başarılı bir şekilde dayandı. Böylece, o tarihlerde muhtemelen Anadolu'da? bulunan I. Bâyezid, adamlarını kurtanııak için devletin kuzeyindeki bu sınırlara gelmek için yeterince zaman buldu. Ayın 27. gününde Macar beylerinden biri olan Johann Marothy, sultanın Tırnova'ya varmış olduğu haberini getirdi. Aralarında belki ilk defa savaşta tecrübeli süvarileri ile Sırp Despotu Stefan'ın da bulunduğu Avrupalı vasallar sultanın karargâhına gelmişler ve ortak inançlarına rağmen Hristiyan ordusuna karşı savaşmaya kararlı göründüler. Bu tarafta tam bir birlik oluşurken, müttefik güçlerin ordusunda Batı'nın savaş gelenekleri Macar-Romen savaş gelenekleri ile bir türlü bağdaştırılamadı ve aralanndaki çelişkiler büyük bir felaketin yaşanmasına sebep oldu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA

Re: Sultan I. Bayezid'in Hükümdarlık Yılları

MesajGönderilme zamanı: 23 Haz 2011, 02:32
gönderen TurkmenCopur
Bir hafta sonra büyük Osmanlı ordusu Tuna boylarına geldi. 28 Eylül 1396 yılında karar günü geldiğinde, Franklar şövalye geleneklerine göre, saldırı sırasında ilk saflarda yer alma onurunu talep ettiler. Aynı görevi üstlenmeyi teklif eden Mircea, bu görev için daha uygun olmasına rağmen, Frankların talebi yerine getirildi. İpek, kadife, altın ve gümüş içerisinde parlayan bu küçük görkemli ordu, atlarını hayran kalınacak bir kararlılıkla, kendi içinde kapalı ve savunmaya hazır Osmanlı karargâhı üzerine sürdü. Zincirlerle güçlendirilmiş kazıklarla oluşturulmuş çitin dışında dolanan sipahilerin sözde geri çekilişi, heybetli şövalyeleri aldattı. Tam savaşı kazandıklarını düşünürlerken, ortalarına I. Bâyezid'i almış hâlde piyadeler harekete geçti ve sipahiler kanatta kendilerine ayrılmış yerlerini aldılar. Şövalyelik kurallarına göre geri çekilmeleri mümkün olmayan Batılı şövalyelerin etrafı çevrildi ve esir alındılar veya öldürüldüler.

Kral Sigismund, henüz boyun eğmemişti; birkaç zamandır müttefiklerinin değeri hakkındaki düşünceleri artık iyice değişmeye başlamıştı. Savaşı, kendi güçleri ile tekrar başlatmayı denedi ve iki Türk birliğini birden yenmeyi, birçok yeniçeriyi ve sipahiyi öldürmeyi başardı. Ancak taze Sırp güçleri gizlendikleri yerlerden çıkınca, ordusu oldukça yorulmuş ve zayıflamış olan kral, savaşın kaybedildiğini anladı; devletin bayrağı düşmüştü. Kral, sadece sadık ve fedakar Cilly Kontu ve Zollern Kontu sayesinde, Niğbolu açıklarında Tuna Nehri üzerinde dolaşan küçük gemilerden birine binerek hayatını kurtarabildi. Verdiği kayıplara kızan I. Bâyezid, büyük paralar ödeyerek özgürlüklerini satın almak zorunda kalan liderler ve din değiştirerek yeniçeriler arasına katılacak gençler dışında, saatlerce esirlerin başlarını keserken, mağlup kral gemi ile Tuna Nehri ağzına gitti. Macaristan'a geri dönmek üzere Stibor ve çok değerli hizmetler vermiş olan Gara Kontu Nikolas yol üzerinde indirildi. Erdel Voyvodası Vlad'ı esir alarak, önceki hükümdar Mircea'nın topraklarını böylece güvence altına aldı.

Sigismund, önce eskiden Cenevizlilere, şimdi ise Eflak'a ait Kili'de kaldı ve burada birkaç kale inşa ettirdi. Daha sonra gemisi ile Karadeniz'e geçti ve Varna dolaylarında eskiden Dobrotiç ve İvanko'nun hüküm sürdükleri Kaliakra, savunma durumuna geçirildi. İstanbul'da Manuel uzun zamandır beklediği kurtarıcısını kaçak olarak kabul etme cesaretini gösterdi. Sigismund, Cenevizli ve Venedikli gemiler eşliğinde, Türklerin kendisine alay ederek Tuna boylarından buraya getirilen esirleri gösterdikleri Gelibolu'yu geçti. Ayrıca Rodos Limanim, Modon Kalesi'ni, İyoniyen adalarını da gördü ve Aralık ayında Ragusalıların ziyaretinden dolayı kendilerini onurlandırılmış saydıkları Dalmaçya sularına vardı. Oradaki işlerini kendi lehine düzenledikten sonra 1397 yılı başında nihayet vatanına geri döndü. Esir alınan Fransız asilzâdelerden Comt de la March, Henri de Bar ve Coucy anavatanlarını bir daha göremediler; Jean de Vienne daha muharebe sırasında öldü; Palatina Kontu ise evine döndükten kısa bir süre sonra hayata veda etti. Bu büyük felaket bütün Batı dünyasında yankılandı ve Franklar bundan sonra bir daha Haçlı Seferi'ne niyetlenmediler.

Yıldırım Bâyezid, Macaristan ve Batı ile bir savaşa girmeyecek kadar dikkatli idi. Niğbolu'daki büyük zaferi, acımasız intikamı, esirlerin akrabaları tarafından ödenen büyük paralar ve Frank hanedanlarının gönderdikleri elçiler hırsını ve açgözlülüğünü doyurmaya yetiyordu. Kendisine ihanet eden yaşlı Straşimir'i artık Vidin'de tutması tabii ki mümkün değildi: O güne kadar Bulgaristan'da özgür kalan tek şehirden kovuldu ve Tuna Beyi ikametini Niğbolu'dan buraya aldı. Straşimir'in tek oğlu Konstantin, 1422 yılına kadar hayatını Despot Stefan'ın yanında Sırbistan'da geçirdi66. Despotun Sırpları tarafından çağrılan ve yönetilen, korsan ve akıncılardan oluşan bir Osmanlı birliği, 1395 yılından beri olduğu gibi - ülkeyi boydan boya dolaşıyorlardı.

Sava üzerinden Macaristan'a geldi ve bu nehir kenarındaki Mitrovica Kasabası'nı tahrip etti . Sırbistan'daki durumlarda, 1397 yılı sonunda hâlâ tamamlanamamış yeni bir düzenlemeye gidildi; 1398 yılında Ragusa Sırbistan'da ticaret yapan vatandaşlarını güvence altına almak için pazarlıklar yapmak zorunda kaldı .

Sultan, 1397 yılında üzerine yürüyerek, nihayet Mircea'dan intikamını aldı. Bu, Eflak'a yapmış olduğu ikinci seferdi. Evrenos Bey, hükümdarına eşlik etti. Eflak prenslerinin elinden o güne kadar ellerinde bulunan Silistre alındı. Ancak Türkler Tuna'yı geçtiklerinde Borcea kolunun bataklıklarında hareket özgürlükleri o kadar kısıtlandı ki, geri çekilmeyi bile zor başardılar. Son olarak Venediklileri de unutmadılar ve daha önce bahsedildiği gibi Arhos ellerinden alındı, yağmalandı ve harabe olarak bırakıldı.

Osmanlı Devleti ile gergin ilişiler içinde olan herkes, Osmanlı Devletinin öfkeli hükümdarının herşeyi yapabileceğinden korkuyordu. İstanbul'da baskı altındaki Manuel, yeniden herşeyi bırakıp, batıya kaçmayı düşünmeye başladı. Elçileri Nikolas Notaras, Theodoros Kantakuzenos ve imparatorun eniştesi İlario Doria, Bizans başkentinin savunması için para toplamak üzere Avrupa'da bir şehirden diğerine gittiler. Manuel'in Mora Despotu olan kardeşi de 1399 yılı sonlarına doğru ciddi bir biçimde Venedik'e gitmeyi düşündü.

Venedik, 1397 yılı Ocak ayında Ceneviz'den Boğazları gözlemek ve Türklerin ilerlemesini zorlaştırmak için Bozcaada'yı sağlamlaştırma izni istedi. İtalyan Papa, 1388 yılında olduğu gibi Türklere karşı yeni bir ittifak oluşturmayı planladı. Papa, Gördüs'ün satın alınması ile Mora'nın "anahtarının" Rodos Şövalyelerinin eline geçmesini sağlamıştı.

Ancak yeni projelerin hiçbiri hayata geçirilemedi. Mecnun Kral Jean de Berrinin vasileri olan Fransa dükleri, 1396 yılında yapılan bahtsız Haçlı Seferi liderinin oğlu Burgond'lu Filip ve VI. Şarl'ın kardeşi Orleans'lı Louis, hanedanlarının ve şövalyeliklerinin maruz kaldığı utancın intikamını almak için bizzat "Rumeli topraklarına" gitmeye karar veremediler. İngiliz Hereford Kontu'nun da doğuya silahlı yolculuğu mevcut durumlardan dolayı engellendi . Sadece o güne kadar ünlenmemiş isimsiz bazı şövalyeler cesur Boucicaut'nun liderliği altında İstanbul'a geldi. Bunların arasında Chateaumorand ve L'Ermite de la Faye göze çarpıyordu. Bu seferin tek amacı, baskı altında olan Bizans İmparatoru'na yardım etmekti. Fransa sarayından aldıkları tek yetki budur. Yabancılar, onlara katılmamışlardı. O dönemlerde Fransız hükümdarlığa altına giren Ceneviz, nakliye araçlarını sağladı. Bu da Venedik'in tüm vaatlere rağmen hiçbir katkıda bulunmamasına sebep oldu.

Boucicaut, geçici bir süre Napoli'deki karmaşalara da katıldıktan sonra - Fransa tahtının halefi Anjou'lu II. Louis, Kral Ladislas'a karşı savaşıyordu - hayalini kurduğu Hristiyan savaşı için hiçbir teşebbüste bulunmadan Modon, Eğriboz ve Midilli Adası'm geçerek Gelibolu'ya geldi. İlk kez büyük bir sayıda beliren Osmanlı gemileri, Manueie yardımcılarının geldiğini bildirmek üzere görevlendirilmiş iki öncü kadırgaya saldırdı, ancak liderlerinin belirmesi ile kurtarıldılar. Boucicaut, birkaç gün sonra İstanbul'a vardı. Yanında, Rodos Şövalyelerine ait iki gemi, duruma göre esnek bir politika güden Gattilusio'nun bir kadırgası ve bir tane de Venedik gemisi vardı.

En fazla bin kadar savaşçıdan oluşan Fransız elit birliği İstanbul'da bekledikleri gibi çaresiz bir imparator bulmadılar. Yıldırım Bâyezid, VII. Ioannes'in davasını tekrar üstlenmiş ve himayesi altına aldığı VII. Ioannes için Silivri'yi zapt etmişti . Başkentin surlan önünde o dönemde hiçbir Türk ordusu bulunmadı ve Boucicaut Anadolu tarafındaki sahile rahatça inip, Anadolu kıyısında o güne kadar dokunulmayan zengin köylere, Riva ve İstanbul'u göz altında tutmak için sultanın yeni inşa ettirmiş olduğu Anadoluhisarı [Güzelcehisar] ile Osmanlılar tarafından kısa bir süre önce alınmış Daskili'ye karşı küçük teşebbüslerde bulundu.

Fransızlar, Osmanlı büyüklerine ve bizzat sultana ait yerlere de saldırdılar ve bu tip düşmanlar için fazla büyük olan İzmit üzerine bile yürüdüler. Bu hadiselerle, yeni devletin kendini savunmaktan çok saldırıya açık olduğu gösterilmiş oluyordu. Selçukluların asil geleneklerinden çoktan uzaklaşmış olan bu kurnaz düşmanlara karşı kahramanlıklardan kısa süre sonra bıkan asilzade maceraperestler, durumları ciddi bir biçimde değiştirmeye yetmediler. Boucicaut, geri dönmeye karar vermek zorunda kaldı ve Bizans İmparatoru, tıpkı daha önce İmparator V. Ioannes'in taç giymiş bir dilenci gibi, Batı'ya bizzat seslenme düşüncesini gerçekleştirmenin en iyisi olacağına karar verdi. İki yıl önce yazılı olarak belirli bir maaş ve sığınabileceği bir yer karşılığında bütün haklarını Fransız Kralina devretmeyi teklif ve taahhüt eden karşı İmparator VII. Ioannes ile kısa bir süre önce barışan Manuel, onu vekili olarak İstanbul'da bıraktı. 4 Aralık 1399 tarihinde sadece imparatoru değil, eşi Helena ile genç Prensler Ioannes ve Theodoros'u da taşıyan bir kadırga, limandan ayrıldı. Yeni Bizans hükümetinin emrinde iki Venedik kadırgası kaldı ve Boucicaut olmasa bile, en azından Chateaumorand hâlâ şehirde idi .

İmparatorun ailesi, imparatorun da birkaç ay kaldığı Benefşe (Monemvasia) Kalesinde, Mora Despotunun himayesine bırakıldı. Manuel'in kendisi 1400 yılının Nisan ayında Venedik'e geçti. Despota, daha önce oraya gitmeyi teklif etmiş olan Venedik Cumhuriyeti, bu olağanüstü misafiri; doğu tacını taşıyan "Kir Manoli'yi" gereken tüm saygı ile karşıladı. Şehirde bir süre kaldıktan sonra Manuel batıya doğru devam etti ve Haziran ayında, büyük bir merak ve ünvanına gösterilen saygı ile karşılandığı - 2 bin Fransız onu karşılamak için atları ile geldi - Paris'e ulaştı, ancak buradan yardım beklemek boşuna idi. Sonraki kış, İngiltere Kralı genç ve cesur Henry'nin sarayında görüldü. Manuel, buradan nakdi yardım almayı başardı, ama İngilizlerden ne savaşçı ne de gemi alabildi. Öyle görünüyordu ki, Fransa'nın başkentinde kısa süre önce ölen bahtsız Küçük Ermenistan Kralı ile aynı kaderi paylaşacaktı, ama Sultan I. Bâyezid'in 1402 yılında karşılaştığı felaket, onu beklenmedik bir şekilde tarihin sahnesine tekrar geri götürecekti.

Bu esnada, daha önce Cenova'ya da gitmiş olan imparator vekili VII. Ioannes, İstanbul'u Türkler tarafından fethedilmeye karşı korumak için elinden geleni yaptı. Rivayete göre, Bâyezid kendisine şehrin güvensiz mülkiyeti yerine Mora'nın tamamını teklif etti. Her türlü ticaretin kesilmesi yüzünden bahtsız metropolde açlık baş gösterdi. 1402 yılının yaz aylarında Fransız ve Cenevizli yardım birliklerinin İstanbul'a varmasına rağmen, nihayet büyük Batılı deniz kuvvetleri ve Takımadalar ile Akdeniz'in küçük hanedanları arasında oluşturulan ittifak başarılı sonuçlar getirmedi. Herşeye rağmen, şehre karşı büyük bir Türk taarruzuna geçilmedi. Yıldırım Bâyezid'e göre, şehir içinde yaşayanların fakirliği ve çaresizliği yüzünden şehir büyük bir
taarruza gerek kalmadan düşecekti.

Diğer bölgelerde de durumlar öyle bir yönde gelişmişti ki, eski Doğu Roma Devletinin yerine birlik içerisinde bir Osmanlı Devleti'nin geçmesi artık çok fazla zaman almayacakmış gibi görünüyordu.

Mora'da, büyük üstatları Philibert de Naillac'ın yönetimi altındaki Rodos Şövalyeleri bir süreliğine Papa'nın desteği ve satın alma yöntemi ile yarımadanın tamamını ellerine geçirmeye ve böylece Osmanlıların ilerleyişini geçici olarak engellemeye çalıştılar, ama bu çabaları sonuç getirmedi. Osmanlılar, Mora sularında sadece Anadolu'dan gelen küçük araçlarla değil, büyük bir donanma ile belirdiler ve 1399 yılında yapılan hazırlıklardan bir yıl sonra iki Giritli kadırgayı zapt etmeyi başardılar. Venedik'te artık Bâyezid'in "büyük filosundan" bahsedilmeye başlandı. Venedik; Eğriboz'u, Koron'u, Modon'u ve Balyabadra (Patras Körfezi)'yı gemilerle denetlemek zorunda kaldı. 1401 yılı bahar aylarında Tesalya Beyi'nin sayıca büyük bir ordusu Atina düklüğünü geçti ve Mora'nın güney ucuna kadar gelerek, özellikle Venedik'e ait yerleri yağmaladı. Gerek Venediklileri, gerekse Despotun Rumlarını ve açgözlü Rodos Şövalyelerini uzaklaştırmak isteyen Akhaia Prensi, Osmanlıların müttefiki olarak kabul edildi . Venedik, şehir sakinlerini rahatlatmak ve savunma tedbirleri almak üzere Koron ve Modon'a iki Proveditor gönderdi.

Osmanlıların akınları ile dehşete düşen Theodoros, sonunda Mezistre (Mistra)'yi Rodos Şövalyelerine satmaya karar verdi. Ancak satın aldıkları yerleri devralmak üzere geldiklerinde, onların yerine Türkleri görmeyi tercih eden Rumların taşlı ve sopalı saldırısına uğradılar. Ortodoks ruhbanı, Latin hükümdarlığından başka herşeyi tercih etti ve sultan, Mora hükümdarı olarak itirazını bildirmekte gecikmedi. Mezistre Piskoposu belirli bir süre için Mezistre "Dükü" olarak görev yaptı ve şövalyelere aldığı parayı geri ödemek zorunda kalan Despot'un tekrar şehre taşınması yeterince zorlu oldu.

Aynı yıl (1402) Pierre de Saint Exupery öldü. Dul eşi Maria, yaşlı Zaccaria'nın iki oğlu olan yeğenlerinin etkisi altına girdi. Bunlardan biri olan Centurione, 1404 yılında Napoli Kralı'ndan Akhaia Prensi ünvanını aldı. 1401 yılı Kasım ayında, kendisine miras kalan Arkadya'yı Venedik'e devretmeye hazır olduğunu ilan eden yeni hükümdarın tüm vaatlerine rağmen, aslında Türklerin elindeydi ve onların amaçlarına hizmet etti. Türkler, Arnavut Paul Spata'dan korsanlıkları için çok uygun olan İnebahtiyı satın almayı düşündüler ve 1402 yılında Modon'u tehdit ettiler . Sadece denizde savaşabilen Venedik dahil olmak üzere, yarımadada bulunan hiç kimse Osmanlılara karşı duracak kadar güçlü değildi. İç bölgeler ve sahil boyunca uzanan kasabalar, Tesalya Beyi'nin emrindeki akıncıların ve Anadolu sipahilerinin yağmalarına açıktı ve düzenli olarak Mora'nın bütün Hristiyan hükümdarlarının hediyeleri ve vergileri batıdaki Osmanlı Beyi'nin ikametine gönderildi.

Aynı dönemde Arnavutluk'ta da ülkenin, Bâyezid'in birlik içindeki devletinin şekillendirilmesi için dur durak bilmeden çalışan Türkler tarafından nihai işgalinden korkulmakta idi. Vagenetia sebastokratorı ve Parga ile Saiada Beyi Ghin Zenebissi veya Dagno ve Sati'ye sahip olan Coia Zaccaria gibi yerel hanedan mensupları, Osmanlıların işgaline karşı direnemeyecek kadar zayıftılar ve Coia Zaccaria ile ona tâbi olan Tzuphala'daki

Demeter Yonima gibi, ne zaman denize ulaşmak isteseler, Türklerin serbestçe geçmelerine ister istemez izin verdiler. Böylece Paşa Yiğit'in ve Voyvoda Şahin'in adamları İşkodra'ya kadar geldi ve şehrin önündeki kasabaları yağmaladılar. Şehrin önceki hükümdarı Georg Straşimir bu işgale karşı sessiz kaldı. Ülkenin bir diğer güçlü hükümdarı olan Akçahisariı Konstantin, Hristiyan menfaatlerini hiçe sayan bir hain ilan edildi; Kont Niketa, bunun için daha sonra (1402) güçlü kalesini elinden aldı, ama bunun yerine bu sefer Dıraç zapt edildi. Venedik Cumhuriyeti, 1401 yılı bahar aylarında Venediklilerin artık gerçek düşmanı hâline gelen sultan ile barış görüşmelerine başlamıştı: O dönemde Avlonya, Venedik'e tâbi olmaya hazırdı; Dıraç'ın iç bölgelerinde hükümdarlığı sürdüren Helena Thopia ve eşi, henüz Osmanlılara karşı Venedik'ten yardım istiyorlardı ve Venedik'in Arnavutluk'ta sahip olduğu yerlerin başkenti olan bu şehrin sakinleri kendilerini güvende hissetmiyorlardı.

Adriyatik Denizindeki limanlara sürekli destek gönderiliyordu, ama bu hiçbir yerde yeterli gelmiyorlardı.
Bir çoğu Arnavutluk'a kaybedilmiş gözü ile bakıyordu. Venedik, Türklere karşı artık müttefik bulamıyor; Rodos Şövalyeleri, Sakız Adası'nın Maonezleri, Nakşalı Krispo ve Venedik kolonileri arasında bir ittifakın kurulması için gösterilen çabalar boşa gidiyordu ve 1396 yılından sonra Macaristan'la bir birliğin kurulması söz konusu bile olamazdı. 1400 yılı sonbahar aylannda Türk akıncılar Banatın yakınlarına kadar geldi ve sadece Eflak Prensi Mircea onları geri dönüş yollarında yaptıkları yağmalalar için cezalandırdı .

Moğol Hanı Timur'un Anadolu'ya geçişi ile bütün korkular birden yok oldu; farklı uluslara ait Hristiyanlar, yeni bir dirence hazırlanmak için zaman kazandılar ve Osmanlıların imparatorluk kurma hayalleri yarım asır kadar ertelendi.