Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sırpların Osmanlı Fetihlerine Karşı Mücadelesi

Burada 1300-1451 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Sırpların Osmanlı Fetihlerine Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 02:17

SIRPLARIN OSMANLI FETİHLERİNE KARŞI MÜCADELESİ

Osmanlıların yavaş ve dikkatli bir şekilde ilerleyişlerine ancak Sırplar karşı durabildi ve Duşan gibi biri, bu görevi üstlenebilirdi, ama büyük Çarın topraklarını aralarında bölüşen ve sürekli olarak birbirleriyle mücadele hâlinde olan halefleri, bu görevi üstlenebilecek durumda değildi.

Duşan'ın yasal halefi aslında Çar Uroş kabul edildi, ama o da Vidin karmaşaları sırasında 2 Aralık 1367 tarihinde çok erken ölmüştü. Kuzey Makedonya'da, bu eyaletin eski yöneticisi, tarihçi Halkondil'in Zarko diye adlandırdığı biri hüküm sürdü - muhtemelen bu, Dragaşidlerin annesi olan Çariçe Eudokia'nın eşi idi. Güneyde, Ferecik'ten Vardar Nehri'ne kadar Slav halk türkülerinde "Yiğit Boğdan" olarak geçen Boğdan'ın prensliği vardı. Bizanslılardan son alman yerlerde ise Uglyeşa adında, Rum Despotu ünvanını taşıyan ve önemli bir yer tutan Siroz Şehri'nde oturan üçüncü bir prens hüküm sürüyordu. Gücünü, Kantakuzenos zamanından kalma kayınpederi Sezar Voyna'dan almıştı. Jupan Nikola ise güzel bir gölün kenarındaki Kesriye Şehri'nde ve Tırhala'da oturuyordu. Eskiden Batı Bulgar-Makedon Devleti'nin başkenti olan Ohri ve Pirlepe, Nikolas'ın devletinin kuzeybatısında, Rum kaynaklarında sadece bir kez adı geçen Plakidas'ın hükümranlığını oluşturuyordu. Her iki devletin güneyinde, Etolya'da, Sırp Gregor Preljub1 karargâh kurmuştu. Sırp Radoslav Hlapen ile evli olan dul eşi ve oğlu Thomas, mirasın bir kısmını ele geçirmeyi başarmışlardı: Thomas'a, 1367 yılında kayınpederi Simeon Uroş tarafından aynca çok önemli bir şehir ve asıl Epir başkenti olan Yanya verildi.

Bu prenslerin hepsi, Duşan'ın Siroz ve batıda büyük Pindus Sıradağları ve Şardağ arasında Rumlardan aldığı dağlık bölgeyi aralarında bölüşmüşlerdi. Adriyatik Denizi'ne doğru Straşimir ve Balşa'nın oğlu Jura (Duraş), ağırlık merkezi bugünkü Karadağ'da bulunan Zenta bölgesini almışlardı. Hlum(Chelmo) ülkesindeki Onogost ve maden şehri Rudnik'te Thomas Altoman'ın oğlu olduğu için Altomanoviç diye anılan Nikolas bulunmakta idi: Daha sonra Hersek diye anılacak bu bölge Ragusa Cumhuriyeti'nin ezeli düşmanı olan Knez Voislav'tan (ölüm 1363) kendisine miras kalmıştı; eşi, Angevinli Voislav ile akraba idi . Dıraç, Angevin adı taşıyan Şarl'ı kullanan ve bir zamanlar Napoli fetih denemelerinin sahnesi olan bu yeri yöneten Arnavut reisi Thopia'nındı.

İtalya'daki Brindisi ve Otranto limanlarına eşdeğer Arnavut Avlonya Limanı, Aleksander Giorich adında biri tarafından yönetiliyordu. Diğer taraftan komşu şehirler Kanina ve Berat önce İvan Asan Komnenosos tarafından yönetilirken, daha sonra adı geçen Aleksander tarafından fethedildi . Artık Rum-Sırp değil, Latin-Arnavut ağırlıklı olan ve birincisinden dağ silsilesi ile ayrılan bu bölgelerde 1359 yılından sonra ve Duşan zamanında kurulan birliğin bozulması ile işte bu küçük hanedanlar ortaya çıkmıştı.

Bu Adriyatik sahillerinin kuzeyinde bulunan Bosna'da, 1360 yılında Macarlar tarafından yapılan seferin neticesinde, önceleri yönetimi kardeşi Stefan Vulk ve önceki hükümdar olan annesi Kyra Helena ile bölüşen Ban Tvrtko tekrar kralın vasalı olarak yönetime getirilmişti. İsyancı baronlar tarafından kısa süre sonra kaçırılan Ban Tvrtko, iki yıl süren bir savaştan sonra toprakları yine geri aldı ve ağabeyine karşı isyan eden kardeşi Stefan Vulk kaçarak, Sırp-Arnavut sahillerinin Venedik'i olan Ragusa'ya sığınmak zorunda kaldı. Bosna topraklarının hükümdarı bundan sonra Nikolas Altomanoviç'i ve Balşa hanedanını Ragusa ve Kotor'uun iç bölgelerindeki değerli topraklarından kaçırmak amacıyla yeni bir savaş başlattı. Son hedefi, ölen Uroş'un yerine batıda ve doğuda, Pindus'ta ve Siroz Despotluğu'ndaki tüm Sırpların bağımsız kralı olmaktı.

Ancak, Duşan'ın soyundan gelen yasal kralın halefi ve belki de katili Vulkaşin - imparatorun eski sağ kolu, Uglyeşa'mn kardeşi ve onun gibi Mrnyava'nın oğlu - yolunda bir engeldi. Vulkaşin, önceki hükümdarı Duşan gibi imparator, "Sırpların ve Romenlerin" Çarı ünvanını değil, sadece kral ünvanını taşıyordu, ancak Tuna'ya kadar uzanan asıl Sırp bölgesinin tamamı onun yönetimi altında idi; sadece kuzeyde, Morava ve Tuna'ya doğru Macar sınırının yakınlarında, muhtemelen Macar Kralı Ludwig'in desteği ile Branko Mladenoviç ve onun ardından halefi olan oğlu Vulk ve muhtemelen Macarlar tarafından kendisine verilen kont ünvanını taşıyan ve çoğu insan tarafından Duşan'ın gayri meşru oğlu olduğu sanılan Lazar Grebliyanoviç birer feodal devlet kurmuşlardı. Kral Vulkaşin'in eşi, Vidin'deki Bulgar Çariçe'nin ve Voyvoda Layko'nun üvey kardeşi Romen Anka idi: Oğullarından biri, genelde "Kraliyeviç", kralın oğlu olarak adlandırılan Marko, Sırpların kahramanlık şiirlerinin baş kahramanı idi.

Türklerin eline geçmiş olan Gümülcine'den Selanik'e ve Siroz'a iki ticaret yolu gidiyordu. İmparator Ioannes, önemini hâlâ koruyan Selanik'e oğlu Manuel'i otonom yönetici olarak atamıştı. Ancak şehrin her tarafı Sırp toprakları ile çevrili olduğundan yalnızca Rum politikasının yürütülmesi mümkün değildi. Trakya'nın batısındaki bu metropol sanki kuşatma altındaydı. Buna rağmen ayakta durabilmesinin sebebi eski surlarının sağlamlığı ve Selanik üzerinden Makedon bölgeleri ile ticaretlerini sürdüren Latin güçlerinin menfaatleri idi. Türk tehlikesini bertaraf etmek için Sırplarla Bizans arasında bir işbirliği söz konusu bile değildi, zira Rumlar, nefret ettikleri ve korktukları Slav komşularına karşı Osmanlıları desteklemeyi yeğliyordu.

Türklerin akınları bu sefer, çok daha sonraları fethedilen Karasu Yenicesi ve Drama üzerinden öncelikle Sırp Despotu Uglyeşa'nın, Türklerin "Dutluçay" dedikleri ve kısa bir süre sonra Karasu (Struma) Nehri'ne akan nehrin (Struma Nehri de körfeze benzeyen Tahina gölüne akan kıyısında yerleşik zengin bir ticaret şehri olan Serez'deki despotluğuna yöneldi. Avrupa'da genelde olduğu gibi, sultanın kendisi tarafından değil, Lala Şahin tarafından yönetilen sefer, 1371 yılının bahar veya yaz aylarında gerçekleşti. Uglyeşa'mn Osmanlıları Avrupa'daki topraklarını ellerinden almaya çalışarak tahrik etmiş olması pek olası değildi, zira aynı yılın

Haziran ayında, genel bir Sırp saldırısı için hiçbir hazırlık yapılmamıştı. Aksine, batıdaki hükümdarlar o dönemde Ragusa'daki karmaşalarla ilgileniyorlardı. Nikola Altomonoviç, Voislav tarafından başlatılan Budua, Stagno ve başka limanları ele geçirme planlarını gerçekleştirmek ve Ragusa Cumhuriyeti'nden daha önceleri Sırp krallarına ödenen 2 bin altın(perper) tutanndaki vergileri tekrar zorla yürürlüğe koymak için büyük çabalar gösteriyordu . Nikola, bu amaçla Haziran ayında Kral Vulkaşin ve oğlu yiğit Marko ile birlikte güçlü Zenta hükümdarının, Nikola'nın üzerine yürümek ve tehlikeli teşebbüslerini engellemek için İşkodra'da toplandıkları haberi gelmeden önce, Ragusa'yı bir kez yağmalamıştı.

Türklerin despota saldırması ile bu planlar suya düştü. Bunun yerine, belki o zaman bile kaçmaya zorlanmış Uglyeşa, Kral, Ban, Angevinli Ludwig ve Eflak Prensi Layko arasında hemen bir ittifak kuruldu; Macaristan, bu ittifakta tabii ki lider olacaktı. Ancak, Balkan Yarımadası'nı Türklerin baskısından ve Türk tehdidindeı19( kurtarma amacını taşıyan bu büyük teşebbüs hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Bu konuda sadece birkaç Sırp
kayıtları7 ve bu dönemle ilgili eşzamanlı kısa bilgiler veren Osmanlı kroniğinde anlatılanlarla yetinmek zorundayız.

Siroz'da toplanan Hristiyanlar, Rodop Dağlan üzerinden Edirne'ye iki gün mesafede Meriç Nehri'ne kadar gelmeyi başardılar. Sultan I. Murad, o dönemde Anadolu'da idi. Bilindiği kadarıyla Marmara Denizi kıyılarındaki Biga'nın kuşatması ile meşguldü ve nihayet Bizans'ın bu vahasını da Anadolu'daki diğer topraklarına katmayı başardı. Gemileri derhal eski Erdek Şehri'nden yola çıkarak Avrupa sahillerine geçtiler, ama geç kaldılar. Lala Şahin, bizzat müdahale bile etmeden duruma hakim olmuştu. Hacı İlbey komutasında ilerleyen öncüler, sayıca çok az olmalarına rağmen, Sırplara gece Meriç köprüsünde Çirmen (Bulgarca Çrnomen; Rumlarda: Kermianon) kasabası yakınlarında ani bir baskınla saldırdılar; bu tuhaf ve bir bakıma önemli çarpışmanın ölüleri arasında Sırpların en büyük iki komutanı da bulunuyordu (26 Eylül 1371) Saldınmn gerçekleştiği yer, bundan sonra "Sırpların mağlup olduğu yer" anlamında "Sırp Sındığı" olarak anıldı . Sırplara göre bu çatışma ulusal bir felakete yol açmıştı. Yıllıklarda söz konusu yıl şöyle açıklanmaktadır: "Bu yıl Türkler Kral Vulkaşin'i ve Despot Uglyeşa'yı öldürdüler." 17. yüzyılın ortalarına kadar gezginlere Çirmen kasabasının ve Uzunca Nehri'nin üst taraflarında bulunan bir tepede bu çatışmada ölen Siroz Despotunun sade mezarı gösterildi.

Bir zafer daha kazanan Türkler, elde ettikleri başarı ile yetindiler. Avrupa'daki toprakları henüz coğrafi sınırlara sahip değilken ve sultan Anadolu'da da birçok şeyle uğraşmak zorundayken, tesadüfen elde ettikleri bu zaferi daha da genişletmeyi düşünmediler.

Ancak Vulkaşin'in ve kardeşinin ölümünden sonra Sırplar, iç mücadeleler ve anlaşmazlıklarla kısa süre sonra gerçekleşecek ilhakı kendileri hazırladılar. Ölen kralın asıl oğlu Marko, babasının mirasını devralmak için boşuna çaba gösterdi. Kendisi tarafından bastırılan altın paraların üzerinde boşuna kral ünvanını kullandı.

Pindus'taki Arnavut toprakları Vulkaşin'in ezeli düşmanları tarafından elinden alındı. Arnavut Muzaki hanedanının daha sonraki aile kroniklerine, 15. yüzyılda Barleti adında bir gezginin notlarına ve eserlerini 1619 yüzyılda kaleme alan Orbini'nin verdikleri bilgilere güvenebilirsek, Epir bölgesi reisleri Ropa ve Andreas; Muzaki, Ohri ve Kesriye'yi ele geçirdiler. Sadece komşu Selanik'in sınırlarında yenilen, kaçırılan ve yağmalanan kral ailesinin hükümdarlığından çok az bir şey kalmıştı. Sırp gücünün ağırlığı ise Pindus bölgesinden kuzeye ve batıya kaymıştı.

Balşa hanedanı önceleri Adriyatik Denizi'nde, Bizansın etkisi altındaki eski Rum-Sırp Devletinin yerine Venedik'le ve Batı ile iyi ilişkiler içerisinde, Latin inancına bağlı bir Sırp-Arnavut devleti kurmayı düşündü. Önce Avlonya şehri Balşa hanedanı tarafından alındı ve ölen kralın sahibi olduğu bölgelerde İpek (Peç) ve Prizren'in hükümdarları oldular. Eskiden çok hırslı olan bu prense karşı savaşmak zorunda bile kalmadan, Altomanoviç'i kendilerine tâbi ettiler: Trebinye'de, Hlum (Chelmo)'da, Draçevitsa'da kısa bir süre sonra Balşidli memurlar yönetimi ele geçirdi ve Altomonoviç 1374 yılında Ujiç (Uzic)'teki kalesinde esir alınıp, gözlerine mil çekildikten sonra Balşa hanedanının henüz hayatta olan iki kardeşi, Doğu Sırp bölgesinde tek hükümdar hâline geldiler. Ujiç'in galibi ise Kont Lazar'dı ve Zenta bölgesi onun alanında değildi. Dalmaçya-Bosna iç bölgelerinde yeni bir rakip lehine gerçekleşen değişiklik, ancak Bosnalı Ban Tvrtko da isyan edip, 1378 yılında gerçekten de "Bosna, Sırbistan ve sahillerin" kralı ünvanını almadan önce, bu bölgelerde kralın otoritesinin tekrar oluşturulması için çaba gösterince meydana geldi. 1377 yılında Trebinye'ye saldırdı; akabinde Kanale (Konavliye) ve Draçevitsa'yı aldı. Bunun yanında 1382 yılına kadar yaşayan Macar Kralı Ludwig ve Ceneviz'le ancak 1381 yılında bitirilen zorlu bir savaşın eşiğinde bulunan Venedik, Zenta bölgesinde kendi amaçlarını yürüttü.

Lazar, daha sonra, Mladen'in torunu olan damadı Vulk Brankoviç'in yardımları ile Prizren ve Peç'i kuzey topraklarına katarak, Sırp kuvvetlerini kendi komutası altında birleştirmeyi başardı. Böylece ilerleyen Osmanlılara karşı Sırpların haklarını koruyacak temsilcisi oldu; nihai bir çözüme varma zamanı gelmişti. Edirne'deki Türkler, Hristiyan hanedanlar arasındaki başka mücadeleler yüzünden de Sırp-Arnavut topraklarından oluşan bölgelerin karmaşalarına çekildiler. Balşa hanedanının yeni temsilcisi II. Balşa, sahil boyunu kendisi için istedi. Kuzey Zenta bölgesinin işgalcisi olan Radiç Çernoyeviç ile savaştıktan sonra Dıraç19 Kontu yaşlı Karlo Topya üzerine yürüdü ve Balkan sahillerindeki en önemli limanlardan biri olan Dıraç ile birlikte kont ünvanını elinden aldı. Diğer taraftan Bosnalı Tvrtko, Kral Ludwig'in ölümünden sonra kendi aralarında bölünen ve artık doğuya yönelik büyük bir politika yürütme kabiliyetine sahip olmayan Macarlardan, sözde vasalları olarak Ragusa'nin rakibi olan Kotor [Kattaro] Liman Şehri'ni barışçıl yollarla edinmişti; Balşa ise bunu sessizce izleyemezdi. Bu yüzden, dur durak bilmeyen hırsını kırmak ve küçük hanedanların menfaati gereği herşeyi tekrar eski durumuna getirmek için 1385 yılında Trakyadaki Türkler Adriyatik eyaletlerine çağrıldı. Sırp gücü ve Sırp halkı ile asıl Sırbistan ile Bosna'da ve birçok etki altında kalan, birçok güç tarafından yönetilen Zenta bölgesi için kriz dönemi gelmişti.

Lala Şahin komutasındaki Türk akınları, Çirmen Muharebesinden ve I. Murad'ın Avrupa'ya gelişinden hemen sonra başka bir yöne; Bulgarlara karşı daha iyi bir sınır belirlemek için kuzeye yöneldi. 1372 yılının bahar ayında - Osmanlıların akınlarını ve fetihlerini yapmaya alışık olduklan dönemlerde - I. Murad, sipahilerinin yeni lideri ve Tesalya'nın gelecekteki beyi olan Timurtaş'ın Tunca Nehri kenarındaki Kızılağaç'a kadar ilerlemek üzere doğuya yönelmesi ve bugünkü Yanbolu Şehri'ni alması yönünde bir emir verdi. Her iki olay gerçekleşti ve Osmanlılar imparatorluğun bu doğu eyaletinde iki yeni timar kazandılar: Güneyinde yine Tunca Nehri kenarındaki Kızılağaç Yenicesi bulunan kuzeydeki Yanbolu ve bu nehrin Meriç'le birleştiği yerde bulunan Edirne ile birlikte Türkler tarafından Karacadağ olarak adlandırılan "Orta Dağ" anlamına gelen Sredna Gora'ya kadar Tunca bölgesinin tamamı artık fatihlerin elinde idi. Kızılağaç Yenicesi Eyaleti'nin de Türk geleneklerine göre seferin lideri için yeni bir sınır beyliği hâline getirildiğini tahmin etmek mümkündür.

Komutası altında bulunan ve artık hayatta olmayan Hacı İlbey'in görevini üstlenen Lala Şahin'in hedefi, Meriç'in üst kısımlarında Bulgarların çok nüfuslu yerlerine uzanan Balkan geçitlerine kadar ilerlemekti. Sultan'ın Rumeli'de savaştığı aynı yıl İhtiman Geçidi'ne ve Samakov Dağlarindaki Rila düğümüne kadar geldi. Çariçe Eudokia'nın oğlu olan Despot Konstantin Dragaş, 1330 yılında Sırpların ve Bulgarların inatld savaştığı komşu Köstendil (Velbujd)'in prensi olarak Türk hükümdarlığını zorluk çıkarmadan kabul etti. Bunun karşılığında Sultan I. Murad onu güzel dağ şehrinde ziyaret etti ve kızlarından biri ile evlenip, diğer ikisini de oğulları Bâyezid ve Yakup'la evlendirerek onurlandırdı. Köstendil, ancak 15. yüzyılın sonunda ve Konstantin'in ölümünden sonra, dostları ve 14akrabaları olan bu adama ithafen şehrin adını Köstendil olarak değiştiren Osmanlıların eline tamamen geçti.

Osmanlıların yeni savaş gücü önemli başarılara imza atarken, Batı Avrupa'da yine büyük ve kurtarıcı bir Haçlı Seferi düzenleme fikri ortaya atıldı. 1372 yılı Mayıs ayında I. Murad'ın öncüleri yeni bir sefer düzenlemek üzere henüz hareket etmişken, Papa Venedik Cumhuriyeti'ne ve Tuna boylarının Katolik Kralı'na bir mektup yazdı ve "Rum topraklarında bazı Sırp büyüklerini yenmiş olan" ve şimdi de Adriyatik Denizi'nin batısına yönelen Trakya'daki "Sarazenlerin" cezalandırılması ve bu topraklardan çıkartılması için bir birliğin oluşturulmasını teşvik etti15. Bundan kısa bir süre sonra, Akhaia Prensliği'nin ve Batı'daki yasal sahipleri tarafından terk ve ihmal edilen komşu toprakların o anda ne kadar büyük bir tehlike altında olduğunu anlatmak üzere Mora'daki Badracık (Neopatras) Başpiskoposu (Arşiveki) Roma'ya geldi. Bu görüşmelerin sonucunda ilgili Balkan güçleri genel bir toplantıya çağrıldı, ancak Papa'nın daveti sadece aralarındaki Katolik olanlara gönderildi ve buluşma yeri olarak dikkatsizce Latinlerin elindeki İstife(Theben) Şehri belirlendi. Bu şehirde Macaristan lideri de bulunmalı idi ve katılmasını sağlamak için Kral Ludwig'e Badracık Başpiskoposu gönderildi. İstanbul'daki imparatorun elçisi olarak Ioannes Laskaris Kalopheros ve ünlü Retor Demeter Kionides Macar sarayına geldiler. Demeter Kiyonez, Kantakuzen Maria'nın eşi olup, uzun yıllar Kıbrıs Kralı II. Pierre'in Latin haçı altında, Hristiyanlık davası için savaşmış, daha sonra Kefalonya düklüğünü talep etmiş ve Mora tahtında hak iddia edenlerden birinin temsilciliğini yapmıştı. Papa'ya, planlanan Haçlı Seferi'ni görüşmek üzere Macar elçiler gönderilse de edinilen tecrübelere göre krala karşı tam güven oluşmadı ve Macar Kralı'nın zırhlar için acilen talep ettiği para gönderilmeden önce, kendisinden planlanan Haçlı Seferi'nin gerçekten de Türklere karşı yapılacağına dair resmi bir yemin vermesi istendi. Ludwig ise bağlayıcı bir vaat altına girmek istemedi. Bu yüzden 1373 yılı Ekim ayında yapılan İstife Kongresine sadece Latin güçler katıldı: Badracık Başpiskoposu'nun başkanlığında Leukadsia Dükü olarak Napolili Leonardo Tocco, Midillili Gattilusio, küçük Seriphos Adası'nın hükümdarı olarak Venedikli Minotto, Sanudo hanedanın mirasçısı olarak aynı zamanda Nakşa ve Ege Denizi'nin hükümdarı olan Eğriboz Adası'nın üç hükümdarından biri görülebiliyordu; aynca Venedikli Niccolo delle Carceri ve onun yanında Mudoniç'te hüküm süren Giorgio, o dönemlerde Gördüs'e sahip olan Floransalı Acciajuoli ve nihayet ev sahibi olarak İstife'nin de tâbi olduğu Katalanlı Atina Vikarı görülebiliyordu.

Kongrenin kendisi nasıl sonuçsuz kaldıysa, İstanbul'da yardıma çağrılan Roma'daki Papalığa karşı Bizans İmparatoru tarafından imzalanan yeni birliğin ilan edilmesi de sonuçsuz kaldı. Bunu imzalayanlar, neticede Rodoslu şövalyelere yapılan bir çağrı ile yetinmek zorunda kaldılar. I. Piene daha 1369 yılında baronları tarafından Mağosa'da öldürülmüştü ve ada kısa bir süre sonra, haince kurulan bir planla bu küçük Frank ülkesinin ana gelir kaynağı olan Famagusta Limanını zapt eden aç gözlü Cenevizlilerin eline düştü. Aradan az bir zaman geçti ve 1374 yılında Sis alındı ve Küçük Ermenistan devleti sona erdirildi. Son kralları Lusiguan'lı Leon esir alındı, ama daha sonra Fransa'ya kaçmayı başardı.

Nihayet, Papa XI. Gregor'un ölümünden sonra 1378 yılında doğudan soyutlama başladı: Papalık, tehlike altındaki Batı'nın savunması için Haçlı Seferi düzenleme kapasitesini yitirdi. Dört yıl sonra, son yıllarında Lehistan'da hüküm süren Kral Ludwig hayata veda etti. Hüküm sürdüğü iki ülke, iki kızı arasında bölüşülerek tekrar ayrıldı ve Türk tehdidi ile doğrudan bağlantılı Macaristan, daha önce de belirtildiği gibi, Anjou'lu Maria'nın eşi ve Lüksemburg Prensi olan Prens Sigismund ve Napoli'den çağrılan Kral Şarl arasında uzun yıllar sürecek bir iç savaşın sahnesi hâline geldi. Bu savaşın sonunda Şarl mağlup oldu.

Bütün sınırlara saldıran Türkler bu yüzden güçlü ve tek bir savunma gücü yerine, sadece Morali Frankların, Bulgar Sırplannın ve çökmekte olan Bizans İmparatorluğu'nun kendi aralannda anlaşamayan ve zayıf direnci ile karşı karşıya kaldılar.

1372 yılının, ya da bir sonraki yılın bahannda Sultan I. Murad'ın bizzat komutası altında, Rumeli'mi?0 tamamını Osmanlı topraklarına dahil edecek bir dizi teşebbüs başlatıldı. Türkler önce, uzun süre Bizanslıların elinde kalacak Misivri ve Ahyolu civarında denizden fazla uzak olmayan bir yerde bulunan Aetos ("Castrum Aquile")'a saldırdılar. Şu anda Türkçe adı Hisarbayır olan tepenin üzerinde kurulu kale, metodik bir biçimde ilerleyen fatihlerin eline düştü ve yıkıldı. Tahrip edilen kalenin alt kısmındaki küçük Aydos Şehri'ne Türkler yerleştirildi. Kayalık bir burunda bulunan Sozopolis de aynı kadere boyun eğmek zorunda kaldı. Surlan yıkıldı; ancak Türklerin Süzebolu dedikleri bu şehir sonunda Rumlara geri verildi. Akabinde sıra Aidos'un batısındaki Kamobâd'a geldi. Bu şehrin Rum adı bilinmemektedir. Buraya Osmanlılar tarafından "Kannova" Şehri kuruldu. Osmanlılar bu sayede Karadeniz'e kadar tüm Rumeli bölgesini ele geçirdiler ve Anadolu'dan getirilen Müslüman aileler yeni kazanılan yerlerden bir çoğuna yerleştirilerek, topraklar bir veya birkaç çiftlik hâlinde sultanın sipahileri arasında bölüştürüldü.

Bu seferden zarar görenler, genelde Bulgar komutanlar ve neredeyse bağımsız küçük Rum hanedanlar olmuştu, ama Türkler bundan sonra sefil Rum împaratoru'nun elinde kalan son eyaletlere yöneldiler. Lüleburgaz yakınlarındaki Chariopolis, Türklerin Hayrabolu'su oldu; ardından Edirne'nin doğusunda bulunan Kırk Kilise (Kırklareli) üzerine yürüdüler. Türk kaynaklarında ayrıca sultanın "Peykyar" (muhtemelen Pınarhisar) diye bir yeri fethettiğinden bahsedilir. Bizans'ın 14. yüzyıldaki iç savaşlarında önemli bir rol oynamış olan Vizya, Osmanlı bir sübaşının ikameti hâline geldi ve siyasi bağımlılığı ile birlikte adı da Vize olarak değiştirildi. Fatihler, belki Karadeniz sahillerini değil, ama Karadeniz'in iç bölgelerindeki kaleleri ve şehirlerin tamamını zapt ettiler. Ellerindeki limanlar, kısa bir süre sonra tekrar kaybedecekleri Süzebolu ve uzun zaman önce tekrar kazandıkları Gelibolu idi.

İmparator Ioannes, Vize'yi tekrar Osmanlılardan almak için büyük çabalar gösterdi, ama boşuna. Sultan I. Murad ise bunun üzerine onu dize getirmek için bu sefer batı yönünde bir sefer daha düzenledi. Kendini neredeyse tamamen Avrupa'daki davaya adayan sultan, İstanbul yakınlarında, Türk birliklerin, daha sonraları da birçok kez karargâh kuracakları Malkara'da, savaşçılarını topladı. Birliklerin bir kısmı bizzat sultanın kend?0 komutası altında İstanbul civarlarında harekete geçti ve yakınlarda bulunan bir mağaraya ithaf edilen İnceğiz Kalesi ile Cibal ve Bolovina(Apollonia?) kalelerini ele geçirdi ve I. Murad, doğudaki denizin kıyılarına kadar ulaştı. Bu seferin amacı aslında sadece "asi" imparatora korku salmaktı. Lala Şahin'in aynı zamanda yaptığı seferler ise fetih amaçlı idi, ama Türkler yine, özellikle güçlü Venedikliler olmak üzere her türlü İtalyan'la düşmanca temaslara sebep olacak deniz kıyılarını değil, sadece iç bölgelerindeki en önemli kaleleri topraklarına katmışlardı. Enez'i, Gattilusio'ya bıraktılar, ancak İpsala üzerinden Vira Şehri'ni sultan adına ilhak etmek üzere Meriç Nehri'ni takip ettiler; bu şehrin adı, alındıktan sonra Fere veya Ferecik olarak değiştirildi ve "300 hizmetkarlı" güzel kilise, camiye dönüştürüldü . Belki birkaç ay sonra, ancak kesin olarak 1373 ile 1374 yılları arasında, batının beylerbeyi Evrenos Bey ilerlemeye devam etti. Burla veya Burkale, Drama, Kavala Limanı, Zihne (Zichna), Avrethisar (Marulye), bundan böyle Karaferye olarak adlandırılacak Berrhoe ve son hedef olan Serez, kısa bir süre içinde hiçbir çatışmaya girilmeden Osmanlıların eline geçti. Her yerde Rum valiler ve Sırp feodal beyleri yerlerini Türklere terk etmek zorunda kaldılar. Bunun sonucunda neredeyse bağımsız olan ve 1355 veya 1356 yılından beri Kavala ve Anaktoropolis'te hüküm süren; Amadeo'un Haçlı Seferi'ne katılmış olan ve yine elinde kalan Taşözü Adası'nın hükümdarı olan Bizans Primikeriosu Aleksis Asanes'in sahip olduğu topraklar, Osmanlılar tarafından ilhak edildi. Aleksis Asanes, 1373 yılında Venedikli vatandaşlık haklarının uygulanmasını boşuna talep etmişti. Talep ettiği imtiyazları, ancak 1374 yılında, anakarada sahip olduğu toprakları kaybettikten sonra alabildi . Türkler, böylece batıda Selanik'e kadar ilerlemiş ve bölgenin tamamında kesin olarak yerleşmişti.

Daha önce de belirtildiği gibi, gerek Anadolu'da İzmir'e yapılan Haçlı Seferinde ve Kıbrıs Kralı Pierre'nin kahramanlıkları, gerekse Avrupa'da Savoylu Amadeo'un şövalyelik maceraları ile güçlerini göstermiş olan Latin güçleri ile itilafa düşmek istemeyen Osmanlıların amacı, Prens Manuel'in muhafızlarına saldırmak değildi, ama Prens Manuel daha o zaman, aktarılanlara göre Hayreddin Bey tarafından ikametinden ayrılmaya ve Bursa'ya, kendisine bir timar verecek olan sultanın yanına gitmeye zorlanmıştı.

Bu hadiseden sonra hızlı gelişen bu yeni devletin batıda ve kuzeyde, komşuları Bulgarlar ve Sırplar aleyhine genişleyeceği tahmin edildi. Gerek en yakın komşuları, Jarko'nun oğulları İvan ve Dragaş, gerekse genç Boğdan, genel şartlar altında vergi ödeyerek ve savaş durumunda askerî yardım vaadinde bulunarak Osmanlı hükümranlığını kabul ederek bunu önlemişlerdi.

Tuna'nın kuzeyinde 1372 yılında Romen Layko henüz hükümdarı olan Macar Kralı'na tâbi idi ve Macar Devleti'nin koruyuçulan olarak belgelerinde "kutsal krallar Stefan, Ladislav ve Emerich" üzerine yemin etmekte idi. I. Murad'ın Avrupa'ya varışından birkaç ay sonra ise politikasının yönünü değiştiriverdi. Ludwig, sadakatsiz vasalına karşı çeşitli tedbirler almak ve sınır kalelerini sağlamlaştınııak zorunda kaldı. Hatta Macaristan'da, Türklerin müttefikleri olarak hareket eden Romenlerin Niğbolu'yu fethettiklerinden bahsedildi. Ancak, Türkler bir daha Tuna boylarında görülmemiş; aksine başka bölgelerde Balkan Yanmadası'nın Slav prenslerine karşı düşmanlıklarda bulunmuşlardı.

Bulgar topraklarındaki durumlar, iki çarın ve bir despot ile Layko gibi huzursuz bir komşunun mevcudiyeti ile oldukça karmaşıktı. Kardeşi Şişman'ı yerinden etmek isteyen Straşimir, Eflaklı eniştesinin ve kızının verdiği yeni Bosna-Sırp Kralı Tvrtko'nun dostluğundan emindi. Taleplerini daha geçerli hâle getirmek içinse sadece Vidin'deki kiliseyi değil, Sofya'yı aldıktan sonra bu şehrin de kilisesini İstanbul'daki patrikhaneye tâbi etmişti. 1373 yılında Şişman'a ait olan Niğbolu'nun Romenler tarafından zapt edilmesi muhtemelen bu olayla ilgili idi. Layko, Türklerin müttefiki kabul ediliyordu. Bu yüzden Lala Şahin bu çatışmalara müdahale etti ve İhtiman Geçidinden geçen savaşçıları tarafından defalarca kuşatmaya alınan Sofya'yı nihai olarak almayı başardı .

Çoğu kez askerî yol [Ordu YoluJ olarak kullanılan büyük ticaret güzerhânı, Sofya'dan Nişava Nehri kenarından Kont Lazar'ın hüküm sürdüğü bölgelere, Sırpların Niş Şehri'ne kadar uzanırdı. Türk tarihçiler her ne kadar I. Murad'ın bizzat bu önemli şehre karşı bir sefer düzenlediğini iddia etseler de Lala Şahin'in bu seferi kendi hesabına ve kendi menfaati gereği yaptığı daha olasıdır. Aynı zamanda Macaristan'a ve Ragusa'ya giden yolları da kontrol eden Niş, ani bir baskınla ele geçirildi, ama uzaklardaki bu eyaletin sefere katılanlar

arasında paylaşılması için genelde uygulanan tedbirler alınmadan, muhtemelen kısa bir süre sonra tekrar terk edildi. Bu şehrin alınması, o anda herhangi bir sonuç getirmeyen akınlar kategorisinde idi.

Sırplarla kaçınılmaz savaş o an için ertelenmişse, bunun sebepleri Venedik ve Ceneviz arasındaki düşmanlıklar ve Bizans'ta Sultan I. Murad'ın da katkısı olan karmaşalar ile Osmanlıların Türk gücünü sabırla Anadolu'ya yöneltmeleri idi.

Gerek Türk kaynaklar, gerekse Rum tarihçi Halkondil ve aynı dönemde yaşamış olan rahip Mignanelli, kendilerine miras kalacak hükümdarlığı elde etmek için sabırsız olan ve yaşlı babalarının hayatlannı ve tahtlarını almak için anlaşma yapan İstanbul ve Bursa prensleri, V. Ioannes'in oğlu Andronikos ve I. Murad'ın oğlu Savcı'nın hikâyesini anlatır. Genç Osmanlı şehzâdesi birçok taraftar toplayıp, İstanbul yakınlarında, Bizansın elindeki Apikridion'a karargâh kurmuştu. I. Murad, onu burada ziyaret etti ve gece yaptığı bir görüşme sırasında, sadakat yeminlerini bozan Osmanlı savaşçılarını tekrar kendi tarafına çekmeyi başardı. Bunun üzerine bütün öfkesi, isyancı şehzâdenin ordusunda bulunan Rumlara yöneldi: Çifter çifter yakınlarda bulunan dereye atılıp, boğuldular. Dimetoka'ya kaçan prensler yakalandılar ve gözlerine sıcak sirke döküldü.

Savcı, bunun sonucunda hayatını kaybederken,* Paleologların soyundan gelen Andronikos, sadece hayatını kurtarmakla kalmadı, görme yeteneğinin de bir kısmı kurtuldu ve Blaheme [Tekfur Sarayı] sarayının yanındaki Ademanides'de mahpus tutuldu ve esareti bittikten sonra intikam saatine hazırlanmaya başladı.

Galata'daki Cenevizliler ile ihanete ortak olan Cenevizli tüccarların sürekli müttefiki Türk Sultanı'ndan yardım istemeye hiç çekinmedi. İki aylık bir süre için ücreti karşılığında 4 bin piyade ve 6 bin süvari talep etti. Bunun karşılığında, babasının rehinesi olarak iyi tanıdığı sultana vergi ödemeyi ve sultanın İstanbul'daki din kardeşlerinin hukuki anlaşmazlıkları için Osmanlı bir kadı bulundurmayı vaat etti. Birkaç gün sonra, 12 Ağustos 1376 tarihinde Andronikos, Türkler ve Sırplarla birlikte Bizans başkentinin önüne geldi ve babası ile Selanik'ten yardıma gelen kardeşi Manuel, Pege Sarayı'ndan kaçarak "altın kaleye" sığınmak zorunda kaldılar. Burada da tutunamadılar ve zayıf olduğu kadar hırslı olan "kör" Andronikos, imparatorluk tacın?0 başına takarken, sefil bir hapishaneye atıldılar. Andronikos, 18 Ekim tarihinde yanındaki Sırpların da tâbi olduğu ünlü Marko Kralyeviç'in kızı olan eşi ile birlikte taç giydi. Ioannes ve Manuel ancak üç yıl (tam olarak iki yıl on ay) sonra tekrar serbest kaldılar ve tabii ki, parlak vaatlerde bulunacakları Osmanlı Sultaninin karargâhına yöneldiler. Osmanlı Sultanı önceleri onlara fazla yüz vermemesine rağmen, sonunda amaçlarına ulaştılar. Bu arada İstanbul'da çıkan bir ayaklanma onlara yardımcı oldu: 1 Temmuz 1379 tarihinde Manuel yaşlı babasının tekrar başkentine geri dönmesini sağladı. Sultan I. Murad'a yılda 3 bin altın vergi teklif edildi ve Bizans prenslerinin Türk ordularında (sözde 12 bin savaşçı ilel) görev yapmaları kararlaştırıldı. Böylece, güçlü komşuları ile ittifak kurarak V. Ioannes'in konumunu tekrar sağlama almayı planladılar. Şehirden kaçırılan ve önce Galata'ya kaçıp, daha sonra Osmanlıların arasına dönen Andronikos ve oğlu "güzel" Ioanneses'in ateşi körüklemesine rağmen, Türkler tarafından henüz alınmamış Anadolu'daki Alaşehir'e ilişkin bir anlaşmazlık da bu dostluğu bozamadı. Paleolog hanedanındaki iç mücadeleri sonucunda, şehir Türkler tarafından alınana kadar kalacakları Selanik'in timar olarak Andronikos'a ve oğluna verilmesi ile sona erdi.

Andronikos İstanbul'da tahtı elde ettikten sonra, kendi tarafına çekmek için Boğazları kontrol eden Bozcaada'yı Cenevizlilere bırakmıştı. Bu, Venedikliler açısından karşı tarafa yardım etmek için yeterli bir sebeptir ve V. Ioannes, daha zaferi kazanmadan önce bu değerli yer üzerindeki tüm hakları onlara devretti. Marco Giustiniani, adayı hemen işgal etti ve Andronikos, Venediklileri buradan çıkartmayı başaramadı. Bozcaada için yapılan çatışmadan ve Kıbrıs'a karşı Ceneviz'in, Magosa Limanı'nı alarak daha da sertleşen rekabetten, şansları çok değişken olan ve Dalmaçya'nın Kotor, Zara, Trau limanlarında birçok kez karşı karşıya gelen, ancak Doğu Akdeniz sularında hiçbir zaman savaşmayan bu iki ticaret cumhuriyeti arasında Chioggio Savaşı başladı. 1381 yılında yapılan Turin barış antiaşması, tahliye edildikten sonra iskana açılmamış olarak kalacak Bozcaada'nın boşaltılmasını öngörüyordu; inatçı Venedikli komutan Giovanni Muazzo, Bozcaadadan kaçırıldı ve Dobrotiç'in Bulgar sarayına sığındı.

Bu anlaşmazlıklardan çok az yarar çıkartan, aksine İtalyan kadırgaların Avrupa'daki yerlerinin yakınında0 bulunması yüzünden Rumeli ile ilgili planlarını ertelemek zorunda kalan Sultan I. Murad, bu zamanı Anadolu'daki yerlerini güçlendirmek için harcadı.

Şehzade Bâyezid'in Germiyanoğullarından Yakup Bey'in kız kardeşi ile yapılan görkemli düğünü sayesinde Osmanlı Devleti, tüm Osmanlıların gelecekteki sultan eşinin çeyizi olarak, aralarında Kütahya'nın da bulunduğu önemli şehirler elde etmişti. Beyşehir, Seydişehir, Karaağaç gibi diğer şehirleri Hamidoğulları Beyi Hüseyin kısa bir süre sonra yapılan bir anlaşma ile Osmanlılara devretmişti. Teke Beyi'nin elinde ise sadece Istanoz (Korkudili) ve Antalya kalmıştı. I. Murad, Karamanlılarla yapılacak savaşa hazırdı. Düşmanlıklar başladığında Osmanlı Türkleri, Karamanlı savaşçıları ve onların Türkmen ve Ermeni müttefiklerini dağıtmayı başardılar: Düşmanın başkenti olan Konya önünde yapılan tek bir muharebe ile bu seferin ve Orta Anadolu'daki bir zamanlar güçlü ve gururlu Karamanoğulları Devleti'nin kaderi belli oldu. Mağlup beyliğin tamamen ortadan kaldırılmamasının tek^ ebebi olarak, I. Murad'ın Yahşi Bey'in oğlu Karamanlı Alaeddin ile evlenmiş olan kızının ricaları gösterildi .

Artık Sırpların kader anı gelmişti. Önce Makedonlar, sonra Adriyatik Denizi kıyılarındaki Sırplar, nihayet Lazar'ın kendisi ve Morava ile Tuna boylarındaki Sırplar boyun eğmek zorunda kaldılar.

Son savaşlara çok büyük katkılarda bulunan yeni Rumeli Beylerbeyi Timurtaş'ın birlikleri Seres'ten Pindus Dağlarina doğru harekete geçtiler. Birliklerden bir kısmı Dragaşların eyaletlerine girip, daha büyük yerlerin yanı sıra İştip'i alıp ve başka bir birlik aynı zamanda Selanik'i fethetmeye çalışırken (şehir ancak 1 Nisan 1387, o da geçici bir süre için Türklerin eline geçti), üçüncü bir birlik, Balşaların yeni kazandıkları topraklara yöneldi ve bunun neticesinde Manastır ve Pirlepe teslim oldu. Osmanlılar, buraya ülkeden çıkartılan Dıraç Kontu tarafından çağrılmışlardı. II. Balşa, Bosnalı Tvrtko ile düşmanlığından vazgeçti ve derhal, Sırpların Zenta bölgesinde zorlukla bir araya getirdikleri devleti savunmak için geldi, ama komşu beylerden hiçbiri bu kriz anında yardımına gelmedi. Hepsi, doymak bilmeyen toprak hırsı yüzünden öfkeli idi. Macar Kralı Ludvvig'in ölümünden sonra bağımsız bir hükümdar hâline gelen Bosna Kralı ile Kotor Limanı yüzünden kavgalı idi. 1385 yılı baharında Balşa, Voyussa kıyılarında yapılan muharebeyi ve hayatını kaybetti. Onunla birlikte "Kraloğlu" Marko'nun kardeşi İvaniç de ölüme gitti. Sırp "Pomorie'sinin" (sahil boylan İtalyancarMarino) önceleri oldukça itibar gören devleti, nihayet Türklerin ve Venedik'in vasal devleti hâline geldi.

Sırp bağımsızlığının savunucusu olarak ilk sırayı alma görevi, böylece Peç, Prizren ve her zamanki ikameti Priştine'da hüküm sürdüğü Pindus toprakları yüzünden Türk fatihlerinin doğrudan komşusu hâline gelen "Sırbistan ve Pomorie Knezi" ve "Tuna boylarının hükümdarı" Kont Lazar'a düştü . O, ünlü Ravanitsa Manastırinı kuran ve hacı olarak kutsal Atos Dağı'na hacca giden dindar bir prens olarak savaşı sevmiyordu ve güçlü sultan ile savaşarak ün kazanma peşinde değildi. Ama 1386 yılı başlarında Napoli Kralı Şarl'ın ölümünden sonra Macaristan'daki iç savaş, "kraliçeler", yani Ludvvig'in dul eşi ve kızı lehine dönünce ve Şarl'ın, aynı adı taşıyan oğlu Lazar'ın kızı Helena ile evli olan katili Garalı Nikolas, Macar Devleti'nde önemli bir faktör olarak boy gösterince, şartlar tıpkı 1371 yılında olduğu gibi Osmanlıların üzerine yürümeye uygun göründü. Daha aynı yıl içerisinde kraliçeler tekrar esir alındılar ve yaşlı Garalı Nikolas düşmanlan tarafından öldürüldü. Macaristan, yeni bir iç savaşa sürüklendi ve Osmanlı tehlikesinin bertaraf edilmesinde birkaç yıl herhangi bir rol oynayamayacaktı. Sutiska'nın Bosnalı kralı ve Priştine'nın Doğu Sırp knezi tek başına kaldılar.

Bir arada çalışmış olsalar, yine de çabaları daha başarılı olmuş olurdu, ama Lazar, Gara ailesinin temsil ettiği politikanın taraftarı olarak hareket ederken, Tvrtko kraliçelerden Kotor'u almış olmasına rağmen, huzursuz Hırvatistan'ı ve komşu ülkeleri Slovenya ve Maçva Banatını da Bosna topraklarına katabilmek için isyancı Macarların dostu olarak kaldı. Slav Kralı Temuz ayında, krala gönüllü olarak tâbi olmayı kabul eden Hırvat Klis Şehri'nin elçilerini kabul etti. Akabinde önemli bir şehir olan Spilit (Spalato)'i eline geçirdi ve Kasım ayında, Zarda (Zara) bölgesini yağmaladı; Nona Şehri de Bosnalılar tarafından fethedilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Yılın son aylarında Tvrtko'nun düşmanları ve dostları Trau Şehri sokaklarında çatışmaya girdiler. Tvrtko, Hırvatistan'daki birçok anlaşmazlığa sahne olan Vrana ve Ostrovitsa'yı da almayı başardı. Ülke, Adriyatik Denizi'nde artık güçlü bir kral hâline gelmiş olan eski Macar Banı tarafından kendi Banlarından birinin yönetimine bırakıldı. Böyle büyük teşebbüsler peşinde olan Tvrtko'nun, Osmanlıların defedilmesi ve Lazar ile yapılacak bir ittifak hakkında düşünecek zamanı olmadığından, Lazar Sırpların ve Hristiyanlann gerçek menfaatleri için tek başına savaştı ve sonunda mağlup oldu.

Lazar'ın savaşı başlatmadığı, aksine topraklarını Osmanlı öncülerinin yağmalayıcı akıncılarına karşı korumak zorunda hissettiği kesindi. Türk birliklerinden biri yine Sofya'dan yola çıkarak Niş'e, buradan da Toplica Nehri'ne kadar ulaşmıştı. 1387 yılında Knez Lazar, Osmanlı süvarileri ile Ploçnik Kasabasinda karşılaştı. Sırp yıllıkları bu olayı böyle duyurdu: "6894 yılında Sultan Murad Ploçnik'te mağlup oldu". Buna karşın Türk kronikleri, sadece Lala Şahin'in Bosna'ya akınını ve 30 bin savaşçısı karşısında yanında sadece bin asker bulunan Türk Beylerbeyi'nin mağlup olduğu ve adamlarından çoğunu savaş alanında bıraktığını anlatmaktadırlar.

Osmanlılar tarafından da kabul edilen bu zafer, doğal olarak Türklerin ilerlemesine karşı yeni bir Hristiyan ittifakına sebep oldu. Tvrtko, 1388 yılında Bosna, Hırvatistan ve Dalmaçya'dan oluşan bir Slav Devletinin kuruluşu ile yeterince işi olmasına rağmen, kendisi gelmese bile birkaç yardımcı birlik göndermeyi vaat etti. Zayıf karakterli Bulgar Çarı Şişman, Filibe'deki Türk hükümranlığına karşı son bir kez silahlanmaya ikna oldu ve vasallığından dolayı kendisinden talep edilen askerî birlikleri vermeyi reddetti.

Şişman'ın Romenlerle yaptığı başarılı bir savaştan dolayı böyle bir cesaret gösterdiği tahmin edilmektedir.

Layko'nun torunu olan Prens Dan'ı teslim almış ve daha sonra öldürtmüştü, ama Dan'ın kardeşi ve halefi olan Mircea, yardımı sayesinde prenslik tahtını almış olduğu Çar'a karşı başarılı bir şekilde savaştı ve Tuna Nehri'nin sağ kıyısında birkaç şehri zapt etmeyi başardı.

Tuna boylarında bu arada başka önemli bir gelişme daha yaşandı. Dobrotiç, arkasında kendisine hiç benzemeyen îvanko adında bir oğul bırakarak öldü. İvanko'ya, Bulgaristan'ın Tuna ağızlarının ve Varna'nın bulunduğu Karadeniz bölgesi miras kaldı. 27 Mayıs 1387 yılında, Tuna deltasında Kili'de buğday için öneml? bir ovaya sahip olan Galata Cenevizlileri ile barış imzaladı ve bu sayede Dobrotiç'in Trabzon'daki anlaşmazlıklara karıştığı 1374 - 1375 yıllarında başlamış olan savaşı sona erdirdi. İvanko, Bozcaada'nın eski yöneticisi olan kaçak Giovanni Muazzo'yu yanına alan, onu korsan lideri olarak kullanan ve kendi adını taşıyan sahte Eflak sikkeler bile bastıran babasının dur durak bilmeyen hırsına sahip değildi. Cenevizliler, 8 Haziran 1387 tarihinde bir ticaret anlaşması yaptıkları Türklerin dostu olarak kaldıkları için, onlar da İvanko'nun tahta çıkmasında bir sakınca görmediler. Sadece Romen Mircea, bunu kabul etmek istemedi; 1390 yılında Dobruca beyi, "Dobrotiç topraklarının despotu" ünvanını taşımaya başladı. Mircea ayrıca Sırp-Bulgar Hristiyan ittifakına da katılmadı, zira Türklerin Tuna boylarına akınlarını kendi lehine kullanmaya niyetli idi.

1388 yılı baharında, ölen Vezir Hayreddin Paşa'nın oğlu Vezir Ali Paşa Avrupa yakasına geçtiğinde Venedikliler ve Floransalı Acciajuoli hanedanından Atina Düklüğü'nün yeni hükümdarı Nerio ve Akhaia Prensliğinin Navaresseli hükümdarı Pierre de St. Exupery, önce bu seferin Mora Yarımadası'na yönelik olduğunu düşündüler ve buna göre tedbir aldılar . Ama Ali Paşa, Karadeniz sahilleri boyunca kısa bir süre önce kazanılan kaleler ve şehirleri aşarak, asi Şişman'a ve kendilerine tâbi olan İvanko'ya ait yerlerin dışında, Bulgarların sahip olduğu yerlerin üzerine yürüdü. Timurtaş oğlu Yahşi Bey, Bizanslıların Provato ve Bulgarların Oveç diye adlandırdıkları ve Kont Amadeo tarafından bir kez alınmış olan Prevadi üzerine yürüdü ve yüksek bir kaya üzerine kurulmuş güçlü, surları çok uzun bir süre daha muhafaza edilecek olan kaleyi zapt etti. Dik kayalar arasından geçen ovada ilerleyerek Türklerin Şumnu diye adlandırdıkları ve güzel bir ovada bulunan Şumen Şehri'ne doğru yol aldı. Zağra bölgesinden geçerek, sefil hükümdarı tarafından terk edilmiş Bulgar başkenti Tırnova'ya ilerleyen ve bu şehri de alan Ali Paşa, Şummida Yahşi Bey'le buluştu. Tüm bu yerlere Osmanlı sipahiler yerleştirildi ve 1387 yılından beri gözden düşmüş Lala Şahin tarafından artık yönetilmeyen kuzeydeki Türk Eyaleti'ne dahil edildi. Vezirin adanılan Tuna boylarına kadar ilerledi ve Niğbolu ile Silistre'yı Romen etkisinden kurtarıp, Osmanlı Devleti adına ilhak ettiler. Nihayet İvanko'ya ait bölgeler de yağmalandı. Şişman'ın tekrar Tuna boylarındaki Bulgar topraklarını ele geçirme teşebbüsü başarısız oldu ve hükümdarlığını korumak için bu arada Trakya'ya gelmiş olan sultanın "kapısına" gidip, sadakatsizliği ve kaybettiği toprakların iadesi için yalvarmaktan başka bir çaresi kalmadı. Tuna boylarının tamamı artık I. Murad'ın elinde idi. Romenler, kısa bir süre için Türkler tarafından Yergöğü diye adlandırılan Giurgiu Şehri'ni vermek zorunda kaldılar; ama Ali Paşa ile savaşa girmemiş olan Mircea'nın en güçlü kalesini; ülkesinin anahtarı olan bu yeri tekrar geri aldı ve 1390 yılından itibaren ayrıca Silistre hükümdarı ünvanını taşımaya başladı44.

Nihayet Lazar'ı cezalandırma zamanı gelmişti. Sultan bizzat olağanüstü savaş tedbirleri aldı ve oğullan Bâyezid ve Yakup'u Anadolu'daki sancaklarından çağırdı. Her ikisi de Avrupa'da hiç kullanılmamış olan sipahilerini Rumeli'ye getirdiler. Bu intikam seferine en ünlü Türk komutanlar, I. Murad'ın veziri Ali Paşa, Timurtaş ve oğlu, Evrenos Bey, Yahşi Bey, Saruca Paşa, Mustafa Bey ve Balaban Bey katıldılar. Henüz otonom bir yönetime sahip Türk vasal devletleri Kastamonu, Genniyan, Aydın, Hamid, Menteşe ve Saruhan, Osmanlı bayrağı altında Müslümanlığın yayılması için savaşmak üzere asker gönderdiler. Bu kadar büyük ve iyi yönetilen bir Türk ordusu çok nadir görülmüştü.

Ama Lazar da çok önemli olacak bu meydan muharebesine hazırdı. Büyük hükümdarlık hayalini gerçekleştirmek için Macaristan'la savaşını sürdürmesine rağmen, Hristiyan ordusu için belli bir birlik ayırdı. Lazar, doğrudan Kraliçe Maria'nın eşi olan Macar hükümdarı Prens Sigismund ile irtibata geçti, ama boşuna. Maçva Banı genç Gara, ancak savaş bittikten sonra, 7 Temmuz 1389 tarihinde, Güneydoğu Sırplarinın hükümdarı ile "görüşmek ve anlaşmaya varmak" üzere Lazar'ın sarayına gönderildi, ama Lazar bu tarihte artık hayatta değildi.

Batı'daki Sırp-Arnavut bölgelerinden de yardım beklenemezdi. Burada, daha önce de belirtildiği gibi Balşaların gücü kırılmıştı. 1385 yılında Türklere karşı mağlubiyet ile sonuçlanan muharebede hayatını kaybeden II. Balşa'nın mirası, Avlonya ve Yanya'yı elinde tutan dul eşi ve yeğeni Straşimir oğlu Georg (Jorj) arasında bölüşülmüştü. Georg, kısa bir süre sonra Türklerin eline geçen Dagno, Bar ve Ülgün (Dulcigno)'de hüküm sürüyordu. Kuzey Zenta bölgesi, Çernoyeviç hanedanının temsilcisi Radiç'e aitti. Yaşlı zayıf Thopia?1" hastalıklı oğlu ile birlikte Dıraç'a geri dönmüştü. Thopia, "Arnavutluk hükümdarı" ünvanını taşımaktaydı, ama sahil boylarındaki şehirlere bağımsız Epir hanedanları yerleşmişti: Leş (Alessio)'te Dukakinlar hüküm sürerken, Budua'da Sagratlar baştaydı. Savaş güçleri önemsiz olan bu Arnavut beyler, Viyosa (Voyussa?/Dcvoll) Nehri kenarında yapılan savaştan sonra Türk hükümdarlığını kabul etmişlerdi.

Thopia, Avlonya'nın hanım hakimi ve daha sonra Zenta prenslerinin de yapacağı gibi, Hristiyan politikası güderek Venedik'ten yardım almayı düşündü. Ama "çok sevdiği" I. Murad'ı "singularissimus amicus" (tek dost) diye adlandıran - buna rağmen aynı yılın yaz aylarında Peter Zeno, Venedik bayrağı altında bir kadırga ile I. Murad'ın üstüne yürüdü - ve gerçek bir krala gönderdiği gibi elçiler gönderen Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da ve doğuda Asya'daki ticarî menfaatlerini tehlikeye atmak istemediği için askerî bir işgale ve ülkeyi açık bir şekilde topraklarına dahil etmeye sıcak bakmıyordu. Bu yüzden Balşa'nın dul eşine ve Thopia'ya sadece bedeli karşılığında bir kadırga ve askerler vermeyi kabul etti. Tehdit altındaki prenslere ayrıca vatandaşlık hakkı da verildi ve böylece Venedik'i kaçabilecekleri bir yer olarak kabul etmeleri sağlandı. Dıraç'a karşı 1388 yılı başlarında yapılan ilk Türk saldırısı bile Venedik Cumhuriyeti'nin açık bir beyanda bulunmasına ve enerjik bir şeklide müdahale etmesine yetmedi. Tıpkı Arnavutlar gibi, Ragusalılardan şehirlerine sığınma izni alan Georg Straşimir, zor durumda olan Knez Lazar'ın müttefiki olacak durumda değildi. Pindus Dağlarindaki prensler, özellikle de aralarında en güçlüsü olan Köstendil'deki Konstantin Dragaş, I. Murad'a karşı bu sefer de sadakat göstermişlerdi.

Türklerin, Sırplara karşı seferi, Meriç Nehri'nin kabarması yüzünden birkaç hafta ertelendi ve kesin netice ancak yaz ortalarında, Temmuz ayında alındı. Yahşi Bey, öncülere liderlik etti. Asıl savaş gücü, İhtiman Geçidi'nden geçti, ancak Osmanlı akıncılar tarafından çok iyi bilinen yollardan Sofya'ya, Şehirköy'e ve Niş'e yönelmeyip, güneybatı istikametinde devam ederek, Köstendil ve Kratova üzerinden Şar Dağı'na doğru, Vulkaşinlarin eskiden hüküm sürdükleri bölgelere doğru devam ettiler. Lazar, burada Nikola'nın eski topraklarını ve Priştine'yi almıştı. Kesriye ve Ohri, damadı Vulk Brankoviç'e aitti . Türkler daha sonra kuzey yönündeki dar bir vadiden geçerek, Lepenats ve Sitnitsa nehirlerini takip ederek, Lazar'ın asıl başkenti olarak Priştine'ye yöneldiler ve dağların eteklerine kadar geniş bir bölgeye yayılmış Kosova'ya geldiler ve burada Hristiyan ordusu ile karşılaştılar.

Osmanlıların bu sefer de sayılarının düşmanlarından daha düşük olduğu tahmin edilmektedir. Öyle olmasa da, sultan savaşı başlatmak için hiç acele etmedi. Aksine, ilk zaferleri yüzünden cesareti gelen Sırplar saldırdı. I. Murad, Osmanlı savaş taktiklerine uygun olarak yine Yeniçerilerden oluşan demir bir daire içine alındı; düşmanları durdurmak ve korkutmak için Anadolu'dan gelen birliklerin develeri karargâhın önüne dizilmişti.

Floransalı Coluccio Salutati tarafından Kral Tvrtko'ya gönderilen ve Bosna'da dağıtılan bir yazıdan alınan bilgilere göre hazırlanan tebrik yazısında, sultanın çadırına kadar ilerlemeyi başaran ve bir yeminle birbirlerine bağlanan 12 cesur ve genç asilzâdenin kahramanlıkları anlatılmaktadır:

"Efsanelerle ünlenen Miloş Obiliç, Türk hükümdarının çadırına kadar ulaştı ve onu, boynuna ve karnına sapladığı hançer darbeleri ile öldürdü".

Türk kaynaklarında, bu ölümün utancını azaltmak için Miloş'un muharebeden sonra Müslüman olmak istediğini öne sürerek karargâha geldiği ve uzun bir süre inatla direndikten sonra içeri alınıp, suikastı işlediği anlatılmaktadır.

Ama, Bizans örneğine göre Türk sarayında da görülen katı seremoniler bunun böyle olmadığını gösterir:

Sultan'in kendisi ile konuşmak, özellikle de yorucu bir muharebeden sonra ve ölüme mahkum Hristiyan bir lider olarak, neredeyse imkânsız gibidir.

Yine de I. Murad'ın öldürülmesi ile muharebe kazınılmış sayılmazdı. Eylemlerindeki hız ve müteşebbis ruhundaki tezlik sebebiyle "Yıldırım" diye anılan oğlu Bâyezid, komutasındaki kanatla Hristiyanlann saflarına daldı ve savunmayı kırarak, zaferi elde ettiklerini düşünen Sırp savaşçılarını dağıtmayı başardı. Bu esnada Kral Lazar, bilinmeyen bir şekilde öldü: O, öldürülen Sultan I. Murad'ın intikamını almak için öldürülmüş olabilir (15 Temmuz 1389). Her iki ordu geri dönüş yolunu tuttu ve Bosna Kralı Avrupa'ya Hristiyanlann zaferini ilan edebileceğinden emindi.

Böylece Haçlı Seferi ruhu ile yanıp tutuşan Batı'nın tüm çabalarına rağmen, Anadolu beyliğini Avrupa'da Bizans ve Slav krallıklannın harabeleri üzerinde yükselen bir krallığa dönüştürmeyi başaran, İslâm'ın seçilmişlerinden şehit Sultan I. Murad, 57 yaşında savaşçıları arasında ve büyük bir muharebe esnasında hayata veda etti. O, Müslüman tebaasına karşı cömert ve asil davranışları ile iyi bir dost; Hristiyanlara karşı ise sadece yenmeyi değil, onları kazanmayı da bilen yumuşak ve bağışlayıcı bir hükümdar olmuştu. Rum tarihçi Halkondil, Sultan I. Murad'ı iyi yürekli, fazla konuşmayan, ancak konuştuğunda güzel sözler sarf eden bir insan; hiç yorulmayan bir avcı ve asil bir şövalye olarak tarif eder. Osmanlı Devleti, I. Murad zamanında yeni bir şekil almamıştı, sadece eski şekli genişletilmiş ve daha hassas çizgiler çekilmişti. Bu devlet, başka bir dine mensup yabancı toprak sahiplerine âşâr; sultana ise haraç ödeyen, ancak dinlerini, geleneklerini, kilisenin muhakeme yetkisini ve aristokrasisini muhafaza edebilen, kendilerine tâbi Hristiyanlar üzerine kurulmuştu. I. Murad, seferlerinde tüm toprakların sahipleri olup, her yıl yenilenen akınlarda yer alan yerli Türk savaşçılar ve birkaç devşirmeden oluşan bir savaşçı sınıfı ve bunun yanında sultanın etrafını saran, çoğunlukla savaş esirlerinden oluşan piyadelerden oluşturulmuş yeniçerilerini kullanmıştı. Belirli bir seviyeye kadar konumlarını miras olarak devralan bir de memur sınıfı vardı. Bu sınıf, beylerden, devletin her iki kıtası için birer beylerbeyinden ve paşa diye de adlandırılan vezirden oluşuyordu (ikinci ünvan Arapça'dan gelme olup, ilki ise hakiki Türk ünvanı idi) . Bunlar, Büyük Enrıenistan'dan ve Transkafkasya'dan Adriyatik Denizi'ne kadar uzanmakta olan yeni devletin en önemli unsurlarıydılar. Güçleri, dinî fanatizmden çok, sıkı Moğol düzeninden ve disiplininden kaynaklanmaktaydı. Bu güç, akıncıların ganimet arzuları, tüm Türk halklarının yıllık kutsal savaş hırsı ve timarlarını gittikçe genişleten sipahilerin müteşebbis ruhu ile daha da artıyordu. Bayrakları taşıyan sancak beylerinin fethedilen şehirlerin kendilerine verilmesi ile güçlenen siyasi hırsları ve çok yetenekli bireyler barındıran Osmanlı hanedanı mensuplarının zekâsı, dayanıklılığı ve devlet işlerindeki yetenekleri, yaratılmış olduğu amaca uygun olarak bu eşsiz savaşçı topluluğunun yabancı halkları yenmelerine, ilhak etmelerine ve sömürmelerine yardımcı oluyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu - 1300-1451 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir