Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türklerin Avrupa'ya Yerleşmeleri ve Sultan I. Murad

Burada 1300-1451 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türklerin Avrupa'ya Yerleşmeleri ve Sultan I. Murad

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 01:59

TÜRKLERİN AVRUPA'YA YERLEŞMESİ VE SULTAN I. MURAD'IN İLK FETİHLERİ

İki yıl barış içinde geçti. Paleologos, Bozcaada'da sürgünde idi ve sürgün edildiği yeri yönetiyordu. Ancak 2 Mart 1354 tarihinde meydana gelen büyük deprem, siyasi dengelerin değişmesine sebep olacaktı. Trakya'daki birçok kalenin, hisarın ve şehrin surları yıkıldı ve İstanbul'un surları da dünyaca tanınmış kalınlıklarına rağmen, zarar gördü. Ortasında o dönemlerde çok önemli bir yere sahip olan Gelibolu Limanı bulunan dar ve uzun yarımada, Bizanslılar tarafından neredeyse tamamen boşaltıldı.

Bu hadise, Çimbi'deki Türkler için, depreme taş ve ağaç yapılarda yakalanan Rumlar için olduğu kadar kötü değildi; bu felakette, yağma akınları düzenlemek için bir fırsat gördüler. Birkaç hafta boyunca, muhtemelen belli bir hedef olmadan ve Orhan Bey ya da en azından karşıdaki Anadolu topraklarını yöneten en büyük oğlu Süleyman [Paşa] nihayet kararlılıkla müdahale etmeye karar vermeden önce, böyle akınlar düzenlendi1. Süleyman, Biga'daki kışlık karargâhından ayrılarak, kısmen yıkılmış Rum şehirlerinden, hayatı boyunca geçimlerini sağlayacağı insanlar bulup, yardım etmek üzere Avrupa'ya geçti.

Yanındaki Türklerden, Rumlar tarafından terk edilen evlere yerleşmelerini istedi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onlar Çimbi surlarının altında kurulan çadırlardan oluşturulan bir kolonide yaşıyorlardı. Aralarındaki en asilleri, hiçbir sabit yerleri olmayan ve dar kalede yaşamak için yeterince yer bulamayacakları Avrupa'ya muhtemelen sadece geçici sürelerle geçmişlerdi. Bu kargaşa ve Hristiyanlann aşırı korkusu karşısında ise hareketsiz kalmak mümkün değildi. Böylece, Gelibolu ve Bizans'ın başkenti arasında bulunan her köy ve kasaba yavaş yavaş Türklerle dolduruldu ve Süleyman için Gelibolu'da bir saray yaptırıldı. Türkler, bölgeyi sahipsiz kabul ettiklerinden, sipahiler arasındaki asil aileler arasında bölüştürdüler . Her yerde Osmanlı sübaşıları ve sultanın temsilcileri, kaçan korkak Bizanslı subaylarının yerine getirildi . Rum tarihçi, ayrıca köylerde "amir" diye adlandırdığı muhtarlardan da bahseder.

Bu sahiplenme, düşünüldüğü gibi merhametli değil, aksine Kantakuzenos ve imparatoriçenin emrindeki askerlerin herşeyi yapma izinleri olduğu zamanlardaki gibi şiddetli, acımasız ve sert bir biçimde yapılmıştı. Türklere köle olmaktan kurtulmak için birçok Hristiyan köylü İstanbul'a kaçtı. Burada ya özgürlüklerini kendi din kardeşlerine gönüllü olarak sattılar, ya da sokaklarda boş boş dolaşıp, dilencilik yaptılar. İstanbul'da yerleşik insanların, hem bu saldırılardan, hem de daha önce de bahsettiğimiz gibi eski surlan kısmen yıkan doğal felaketten dolayı cesaretleri kırılmıştı; kendilerini ve en değerli eşyalarını şehir dışında güvence altına almak için düşmanın gelmesini bekliyorlardı. İmparator'un, atalarından birinin benzer bir hadisede yaptığı gibi, yine "uyuşmuş gibi" olduğu söylenebilir.

Ancak Süleyman'a göre Bizans başkentinin üzerine yürüme zamanı henüz gelmemişti. Akıncılarının, ganimetlerden ona düşen payını gönderdikleri sahil kenarında kaldı. Bundan kısa bir süre sonra, savaşçıları tarafından aynı merhametsizlikle yağmalanan Bulgar topraklarına yöneldi.

Avrupa'da; Türk stilinde, Türk memurlar tarafından yönetilen, hiçbir hukuki bağımlılığı kabul etmeyen bir Türk yerleşimi, o kadar utanç verici ve tehlikeli olarak algılanıyordu ki, artık iyice çökmekte olan Bizans bile bunu hissedebiliyordu. Bu hadiselerin baş suçlusu Kantakuzenos da bunu mutlaka hissetmişti. Yaptıklarının sonuçlarını hafifletmek için çaba gösterdi ve kroniğinde, Avrupa'ya yerleşen binlerce Türk'ün tekrar bu topraklardan çıkmasını sağlamak için damadı Orhan Bey'le sürekli ve ciddi görüşmeler yaptığını ve 10 bin altın kurtarmalık ödemeyi teklif ettiğini anlattı - ama deprem felaketinden önce. Bu kroniğe göre Orhan Bey, imparatorun teklifini kabul etmiş ve Trakya'da Gelibolu Yarımadasında bulunan kalelerin, şehirlerin ve köylerin iadesine ilişkin bir anlaşma yapmak üzere İzmit Körfezi'nde yeni bir görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti. VI. Ioannes, gerçekten de Anadolu'da Bizans için artık kesin olarak kaybedilmiş İzmit'e geldi, ama Orhan Bey, mazeret bildirdi: Hasta idi ve belirlenen yere gelmesi mümkün değildi. Kurnaz ve yaşlî6: Kantakuzenos'un, bunu bir yeminle tasdik ettirmekten çekinmediği söyleniyordu, ama bu hadise üzerine rencide oldu ve İstanbul'a dönmekten başka bir şey yapamadı . Nihayet, Süleyman Anadolu'da Tatarlara karşı savaştıktan ve Ankara ile Eretna Beyliği'nin batı ucundaki toprakları Osmanlı Devleti'ne kazandırdıktan sonra [1354], Avrupa'daki yerleşim bölgelerine ilişkin yeni görüşmeler başlatıldı. En azından Kantakuzenos, bunun böyle olduğunu söylüyor ve Çanakkale Boğazı'nın etrafındaki yerlerin boşaltılmamasının tek sebebi olarak,
rakibi V. Ioannes'in hırsı yüzünden çıkan iç savaşı gösteriyordu.

Kantakuzenos'un, intikam almak için zamanının gelmesini bekleyen eski imparatorun bulunduğu Bozcaada'ya yapacağı seferin iptal edilmesinden sonra, intikamından vazgeçmeyen Paleolog, gerçekte de kız kardeşi Maria'yı vermeyi söz verdiği Gattilusi hanedanına mensup bir Cenevizli ile ittifak kurdu ve 1354 yılı Aralık ayının soğuk bir kış gecesinde müttefikler Heptaskalon Limanı'nı işgal edip, ertesi gün halkın sevinç nidaları arasında imparatorluk sarayını zapt ettiler. Kantakuzenos, uzun süre direnemedi ve İstanbul dışında kendilerine tahsis edilen yerlerde bulunan oğlu Matthaeos, damadı Nikephoros ve eşinin kardeşi Asanes'ten boşuna yardım umdu. Etrafını saran her zaman kahramanlık derecesinde sadık Katalanların çabası da boşuna idi. Davasını bu sefer kesin olarak kaybetmiş ve hükümdarlık hayatı sona ermişti: Türk dostu, Türk Beyi'nin kayınpederi, Umur Bey'in sırdaşı olan Kantakuzenos, Peder Joseph olarak umutlarının kaybını unutmak ve siyasi hataları ile son siyasi suçunun kefaretini ödemek üzere Magana Manastırı'nda inzivaya çekildi.

Ancak V. Ioannes'in tahtı yine de güvencede değildi, zira Kantakuzenos'un oğlu genç Matthaeos, 1352 yılı sonbaharında kendisine verilen imparatorluk payesinden vazgeçmek niyetinde değildi. Eniştesi Nikephoros, kısa bir süre sonra boyun eğse de amcası Asanes ona destek verdi. Diğer taraftan Sırp Kralı, gözünü Makedonya ve komşu topraklara dikmiş ve "Rumların ve Sırpların" bu yeni kralı, kendisine elçi göndererek onurlandıran Papaya, sözde sadece Hristiyanlığın düşmanı kâfir Türklere karşı yapılacak yeni bir Haçlî Seferine liderlik etmeyi teklif etti. 20 Aralık 1354 yılında Diavoli'de ölmesi üzerine, Sırpların büyük fetih savaşı engellendi. Bu hadiselerin tarafları ise binbir çeşit pohpohlamalar, vaatler ve hediyelerle Türkleri kendi taraflarına çekmek için yarış halindeydiler. IV. Ioannes bile, kendi anlattıklarına bakılırsa, tahttan çekilmeden önce bir kez daha Türklere başvurmuş ve bundan dolayı Patrik Philotheos'un öfkesini üzerine çekmişti10. Ancak oğlu Matthaeos, Orhan Bey'in desteğini almayı başardı: Orhan Bey, Avrupa tarafında Çimbi Kalesi'nin karşısında bulunan Abidos'a kadar geldi ve destek sağladığı genç karşı imparator, Bulgaristan'a akın düzenleyen 5 bin Türk ile yola çıkıp, Filibe'de Sırp Voichnas ile çarpışırken, Bizans'taki anlaşmazlıkları daha iyi takip edebilmek için buraya karargâh kurdu. Sırp Voichnas, savaş esnasında galibin eline düştü ve Paleolog'a teslim edildi.

Türklerden yardım alabilmek için bu sefer İstanbul'daki imparator, yaşlı sultanla görüşme zemini hazırlamaya çalıştı. Bu görüşme, Bizans'ın başkenti yakınında, V. Ioannes'in üç gün kaldığı Arkla'da yapıldı. İmparator, Orhan Bey'in Foça'da hüküm süren ve Anadolu sahillerinde serüvenci olarak kazanç elde etmeye çalışan Rum Kalethetos tarafından esir tutulan oğlu Halil'i kurtarmaya ve kızı ile nişanlamaya söz verdi.

Bunun için bir sefer hazırlandı ve düzenlenen ziyafetlere ve av partilerine katılmak, hatta şüphe ile belki de Hristiyan ev sahibini kaçırmaya geldiği düşünülen12 Aydın Beyi'nin arabuluculuğu ve 100 bin altın ve görkemli ünvanlann verilmesi ile genç Osmanlı, Kalathetos'un esaretinden kurtarıldı. Gelecekteki kayınpederi, gelecekteki damadı ile birlikte düğün için süslenmiş bir kadırgaya binerken görülüyordu. Filo, İstanbul'a yazın hasat zamanında vardı; tüm gemilerden müzik sesleri geliyordu ve sahilde, tıpkı imparatorları ve hükümdarları gibi tehlikeyi daha da büyütecek böyle bir olayın öneminin bilincinde olmayan halk, alkış tutuyordu. Kendisine hediye edilen kaftan içerisinde kâfir "oğul", baba olarak kabul ettiği "Hristiyan16 imparatorun yanında atını sürdü. İmparatorluk hanedanı mensubu, imparatorun oğlu veya kardeşi gibi atının üzerinde saray avlusuna girdi. Bu çok nadir görülen, büyük bir onurdu. Halil, kendisine gösterilen bu önceliklere karşı direnmeye çalıştı; hatta elini, imparatorun elinden çekmeye çalıştığı görüldü. Genç Osmanlı sonunda atından indi ve sadık bir vasal gibi Paleolog'un atının dizginlerini tutarak, eski saray geleneklerine göre Pezeteurion bölümüne kadar yürüttü. Gynekeion bölümünde ise Kantakuzenos'un henüz çok küçük olan kızı [İrene] ve İmparatoriçe Helena, damadın gelmesini bekledi. Orhan Bey'in, oğlunu ve henüz 10 yaşındaki gelinini beklemek üzere üçüncü oğlunun da Çanakkale Boğazı'na varmış olduğu haberi üzerine Halil, askerlerden ve saray görevlilerinden oluşan görkemli bir alay eşliğinde, zillerin ve davulların çaldığı müziklerle ve ne olduğunu bilemediğimiz-belki tuğ- şeref alametleriyle oraya kadar götürüldü. Oraya vardıktan sonra Orhan Bey'in yeni başkenti İznik'e geçildi. Düğün burada yapıldı ve Bizanslı imparator kızı, çobanların, köylülerin, karada ve denizde savaşanların elçilerinin kendilerine koyun, öküz ve birçok başka şeylerden oluşan sade, ama yürekten gelen hediyeler getirdiklerine tanık oldu.

V. Ioannes, bu sayede tıpkı kendisinden önce IV. Ioannes gibi, benzer bir aile bağı ile hükümdarlığı için barış dolu bir geleceği güvence altına almış olduğunu düşünüyordu. Bulgarlardan, Ahyolu ve Misivri'yi almayı başarmış ve veliaht Andronikos'u Çar Aleksander'in kızı Maria ile nişanlamıştı. Sırp topraklarında, Duşan'ın kardeşi olan Kral Simeon, ölen kralın oğlu Kral Uroş ve bir zıpçıktı olan Vulkaşin (ayrıca bağımsızlıklarını isteyen sayısız voyvodalar) hükümdarlık için birbirleriyle savaşıyorlardı. Paleolog, Papa ile iyi geçiniyordu ve İtalyan tüccarlar, son savaşlardan dolayı, düşmanlıklarını doğu sularına taşıyamayacak kadar yorulmuşlardı. Çökmekte olan imparatorluğun yerine Sırp, Macar - büyük Kral Ludwig, yöneteceği yeni bir Haçlı Seferi yapmayı düşünüyordu - Venedik veya Ceneviz kökenli bir devlet kurma hayalleri kuranlarııl umutları, bir bir suya düşüyordu. İmparatorluk, genç hükümdarının zekâsı sayesinde tekrar eski sağlamlığına kavuşmuş gibi görünüyordu.

Ancak, Bizans politikalarının yarattığı yapay başarılar, aniden av sırasında bir çukura düşen Abidos ve Gelibolu hükümdarı Süleyman'ın; ardından imparatorun yiğit ve anlayışlı damadı Halil'in ve adı son olarak 1358 yılında geçen Orhan Bey'in ölümleri üzerine tekrar tartışılır hâle geldi. Ölen Osmanlı sultanın bir diğer oğlu olan Murad, Trakya fatihi ve Türklerin Avrupa'ya geçişlerinin öncüsü olarak ön plana çıktı.

Türk kroniklerine göre, Karesi Beyliği, Orhan Bey zamanında Osmanlı Devleti'ne katılmıştı. Karesi Beyi Yahşi Bey'in ölümünden sonra iki oğlu arasında çıkan mücadeleleri kendi lehine kullanmış ve bu oğullardan biri, Orhan Bey'e Balıkesir'i, Bergama'yı ve Edremit'i teklif etmişti. Kardeşi ile görüştüğü sırada, birkaç yeri elinde tutan diğer kardeş Dursun, bir ok atışı ile öldürülmüştü. Daha sonra, Yahşi Bey'in Bergama'ya ani bir baskın düzenleyen diğer oğlu da Orhan Bey'e teslim olmuştu. İki yıl sonra, yok olmaya yüz tutmuş bir hanedanın son temsilcisi olan bu oğul da Bursa'da genç yaşta hayata gözlerini yummuştu. Orhan Bey'in oğlu Süleyman'ın Bolayır'da kendisi için hazırlanan mezarda toprağa verilmeden önce Osmanlı Devleti'ne, özellikle Ankara olmak üzere, Anadolu'da iki önemli şehri kazandırdığını daha önce de belirtmiştik15. Avrupa'da Rumeli diye adlandırılacak yeni eyalet de gerek tesadüf eseri, gerekse Süleyman'ın enerjisi sayesinde alınmıştı.

Ama yukarıda belirtilen hadiselerde Orhan Bey'in bizzat komutan olarak hiçbir katkısı yoktu. O, savaşlarını gençliğinde yapmış ve Türklerde daha o zaman yerleşik geleneğe göre, devletin büyütülmesi ve Osmanlı şanının yayılması işlerini daha genç, yiğit ve müteşebbis oğullarına bırakmıştı. Orhan Bey, Türk tarihinin ilk yıllarına ilişkin resmi nakillerde daha çok Kürt Taceddin gibi bilginlerle bilgi alışverişi yapan ve dünya malında gözü olmayan, dağlarda geyiklerle konuşan ve insan sevgisinden dolayı mezarlara müessir ıhlamur ağaçları diken dervişlerle sohbetlere katılan dindar ve iyi huylu yaşlı bir adam olarak belirmekte idi. Fakr gezginlerin huzur içinde konaklamaları ve Kur'an'ın öğrettiği sonsuz bilgeliğin yayılması için birçok imaret ve medreseler inşa ettirdiği söylenmekte idi. Bursa ve İznik'te güzel ve yararlı yapılar yaptırmaya özellikle özen gösterdiği de söylenenler arasında yer almakta idi.

O, küçük gördüğü Bizans'ın Avrupa'daki topraklarına bir kez bile girmek istemeyen, kendisi veya babası tarafından fethedilen Rum şehirlerinde veya otağlarda yaşayan köylülerin ve çobanların arasında kendini daha mutlu hisseden ve bir atanın saf sevinci ile mazlum, çalışkan ve memnun yaşayan "çocuklarından" asıl "Osman ilinde" vergi olarak getirilen koyunları, öküzleri, atları, ilk hasatları ve güzel kilimleri teslim alan son gerçek Anadolu Beyi idi. 14. yüzyılda Bursa'ya gelen gezginler 200 bin ev, "ister Hristiyan, ister kâfir, ister Yahudi olsun, bütün fakirlere kucak açan" sekiz imaretten bahsedebiliyorlarsa, bunda bu eski Bizans şehrinden daha büyük ve daha güzel başka bir yerde gözü olmayan bu son beyin payı çok büyüktür16. Sonraları neredeyse terk edilmiş bu başkente sadece sultanların naaşları nakledilecekti, zira "gümüş kubbe" altında ilk Osmanlı ve Bursa fatihi Osman Bey ve oğlu Orhan Bey yatıyordu . Buraya, daha sonra kanlı Kosova meydanında kamı deşilen I. Murad'm ve Germiyanoğulları Beyi Yakup Bey tarafından, Orhan Bey'in Tatarlara esir düştükten sonra utancından ve üzüntüden hayata gözlerini yuman torunu büyük Yıldırım Bâyezid'in naaşları da getirildi. Sade bir stilde inşa edilmiş Çekirge Camii'nde sarıkları ile işaretlenmiş türbeleri gösterilir. Yıldırım Bâyezid'in oğlu I. Mehmed ise çok çeşitli değerli mermerlerin, kırmızı mermer parçaları üzerinde bütün camları çerçeveleyen yazıların ince işçiliğinden ve giriş kapısının nadir ağaç oymalarından dolayı Anadolu'daki Arap ve İran yapı sanatının Osmanlı hükümdarlarını yüceltme namına yarattığı en güzel eserlerden biri olan, duvarları, tavanları ve kubbeleri mavi ve yeşil İran çinileriyle kaplı mermerden yapılmış Yeşil Camii inşa ettirmişti. Bu camiin yanında her camide olduğu gibi banisinin ve dolayısıyla II. Murad'ın 15. yüzyıl yapısı olan türbesi bulunur .

Bursa, İstanbul'un fethine kadar herşeye rağmen uzun yıllar boyunca "çok iyi ve ticaret açısından zengin; Türklerin sahip olduğu en iyi" şehir olarak kalmıştı. Yukarıda, koyu çam ormanları ile bezenmiş Olympos Dağı'nda koyun sürüleri ile Türkmen çobanlar gezerdi; yüzyıllar boyunca Hristiyan rahiplerin ve keşişlerin, Hristiyan dualarını ettikleri yerlerde artık şeyhleri, babaları veya dedeleri ve abdalları ile birlikte Müslüman dervişlerin hücreleri ve manastırları olan tekkeler duruyordu; saygıyla karşılanan yerleşim yerleri sayıca o kadar büyük, paçavralara sarılı ince bedenlerine o kadar sık rastlanıyordu ki, bu Dağı'n adı ülkenin yeni hükümdarları tarafından "Keşiş Dağı" olarak değiştirildi. Burada sıcak ve soğuk pınarlar fışkırıyor ve iki küçük kaynak, berrak ve sakin Nilüfer Çayı'nı besliyordu. Bu çayın kıvrımları ve kayalıkların yükseltileri geniş bir alana dağılmış şehri birkaç bölüme ayırıyor ve 15. yüzyılda iki kez tekrar inşa edilen surların dışına kadar yolunu buluyordu. Cami kubbeleri, resmi yapılar ve sarayın kuleleri surları aşıyordu. Saray, bir tepenin üzerine kurulmuş ve yaklaşık bin ev ve Arap ve İran stilinde görkemli salonlar, bakımlı bir bahçe ve sultanların gözdeleri ile gezintilere çıktıkları bir gölü kapsıyordu.

Şehrin merkezini ise yüzlerce dükkânı barındıran Kapalı Çarşı oluşturuyor ve ortadaki büyük Bedesten çarşısı hayran bakışları üzerine çekiyordu. Yerli tüccarlar burada ipek, yün ve pamuklu kumaşlar, beyaz sabun gibi her türlü ürünü sunuyorlardı. Rumlar da sayıca fazlaydı ve Suriye'den, Şam'dan veya Beyrut'tan bir kervanla ham ipeği getiren veya Müslüman hacılar kervanı ile gelen Franklar, bilgi almak, dinlenmek ve bir sonraki yolculuk için gerekli donanımları temin etmek üzere burada mutlaka bir Cenevizli'ye, İspanyol'a, Floransalı'ya rastlardı. Bursa'nın daha yüksek noktalarından denizin ötesi ve Gelibolu bölgesi görülüyordu.

Yaşlı Orhan Bey, müteşebbis ve şansı yaver giden oğlunun yerlerini buradan istediği zaman izleyebiliyordu! Ormanlar, çeltik tarlaları ve ünlü "Türk halılarının" dokunduğu Karamürsel, Kartal ve Pendik gibi farklı ırklardan insanların yaşadığı zengin köylerin arasından bir karayolu geçiyordu. Bu karayolunu kullanarak terk edilmiş, ancak surlarının kalınlığı ile hâlâ göze batan İzmit'e, İznik'e, Bizans stilinde inşa edilmiş yeni başkente ve Boğaz'da doğrudan Galata'ya çıkan Üsküdar'a ulaşılabiliyordu.

Babasının mirasını devralan ve ağırlığı Avrupa'ya vermesi yüzünden Osmanlı tarihinde yeni bir ufuk açan I. Murad hakkında, tahta çıktığı güne kadar hiçbir bilgi yoktur. Rum kaynaklarında, Orhan Bey zamanında yaptıkları hakkında hiçbir bilgi bulunamadığı gibi, Türk kroniklerinde de sadece 1359 yılından sonra adı geçer. Artık sultan olmuştur ve ağabeyi Süleyman tarafından alman Ankara'yı tekrar fethettiği söylenir. I. Murad, Türklerin tarihinde yine tarihi kaynak eksikliğinden dolayı, en büyük askeri başarıların ortasında bile bizim için sadece sisler içerisinde beliren büyük bir şahsiyet.

Tamamen Avrupa'ya yönelik olacak saltanatının hemen başında - Bursa hareminde yaşamış olan ve şimdi İstanbul'a geri dönmelerine izin verilen imparator kızlarının hatırına bakmadan - Bizanslılara saldırdı. I. Murad, muhtemelen Çanakkale Boğazı'nda kurulan beylikteki temsilcileri Lala Şahin ve atak Hacı İlbey sayesinde yapılan ilk fetih dalgasında, Hristiyan İstanbul'un sırtında, bu şehri diğer yerlerden ayıran bir kemer gibi sıralanacak bir dizi Rum Limanı ve şehirler kazandı. Anadolu'daki birçok kahramanlıklardan tanıdığımız ve sadece Türk yazarlarına özgü bir hayal gücü ile sürekli yeni özellikler kazandırılan bir biçimde İstanbul'dan Edirne'ye giden ticaret yolu üzerinde bulunan ve Lüleburgaz (Arkadiopolis) da denilen Pyrgos Büyükdükalığı fethedildi. Karadeniz sahilindeki Burgaz Limanı'ndan ve İstanbul yakınlarındaki Kemerburgaz'dan ayırmak için Lüleburgaz, Çatalburgaz veya Arababurgaz diye adlandırılacak bu yeni Burgaz'a Türkler yerleştirildi ve eski surlan tamamen yıkıldı. Lüleburgaz, adı geçen ticaret yolunun dördüncü etabı idi. Üçüncüsü, Bizans'ın elinde kalan Silivri'den sonra bir tepe üzerine kurulmuş güzel bir şehir olan Tzouroulos'du. Türkler tarafındaıl , fethedildikten sonra bu şehrin surları yıkıldı ve sadece Müslümanların oturduğu, Çorlu adında bir şehir hâline getirildi. Çorlu ile Lüleburgaz arasında, bugün Büyük Karıştıran mevkinin bulunduğu yerde, yine bir Büyükdükün hüküm sürdüğü Hristiyan Messene (Misinli) Şehri bulunmaktaydı: Burada surlara dokunulmadı.

Burada Türklerin yanında Rum aileler de barınıyordu. Yeni kazanılan bu timar ve insanları, bir Türk derebeyi tarafından yönetiliyordu. Bizanslıların elinde Edirne'ye kadar sadece iki yer kalmıştı. Bunlardan birisi, Bulgarların Ortaçağda büyük zaferler elde ettikleri Bulgarophygon'du (Babaeski) Osmanlılar ayrıca boydan boya zengin otlaklara sahip güzel ve verimli ovaları da zapt ediyorlardı; ormanların bulunmayışı, Türkleri, Bizans'ın elinde kalan yerlerde yaşayanların muhtemel bir saldırısına karşı koruyordu.

Ama Edirne, hemen bir seferde fethedilemeyecek kadar güçlü olduğundan, I. Murad geçici olarak, isyancı Kantakuzenos'un eski ikameti olan ve Türkler tarafından iyi bilinen Dimetoka ile yetinmek zorunda kaldı. Türkler, Dimetoka'ya gitmek için ticaret yolundan ayrıldılar ve Meriç Nehri'ne akan Ergene kıyılarını takip ederek sola saptılar. Dimetoka'da, bir tepenin üzerinde duran ve sultanın sarayını çift surlarla çevreleyen -kuşatma zamanları için derin bir kuyu ile birlikte - bir kale bulunuyordu. Asıl şehir ise bu kalenin önünde uzanıyordu. Çok sağlam olduğu söylenen bu kalenin fethiyle birlikte Osmanlıların Avrupa'daki eyaleti olan "Rumeli", bir taraftan Ergene ve Meriç nehirlerinin, diğer taraftan ile Çorlu ve Burgaz'ın oluşturduğu bir daire içine alındı. Atlılar için beş akçe, yayalar içinse üç akçe geçiş ücreti alman Gelibolu, liman olarak ve Anadolu'daki Türklerin sürekli geçişleri için kullanılıyordu.

Türk geleneklerine göre, her bahar devletin sınırlarını genişletmek için yeni bir seferin düzenlenmesi gerekiyordu. Bu yüzden, Avrupa'daki Türk toprakları Gelibolu Yarımadası ve büyük ticaret yolu ile Meriç havzası tarafından oluşturulan üçgenle fazla sınırlı kalmadı. Aksine Sultan I. Murad, ilk kez imparator Il Aleksios'un etrafında görülen maiyete benzer sadık adamları, "kapusunun" nüfuzlu insanları ile birlikte bizzat harekete geçti. Verdiği emir üzerine askerî timarların tüm sahipleri, timarın değerine göre belirlenen sayıda süvarilerle birlikte toplandı. Sınır eyaletlerini yöneten beyler, Anadolu'da olduğu gibi, Osmanlı soyundan gelenlerin hükümranlığını kabul etmek kaydıyla tek başlarına bağımsız hareket edebiliyorlardı.

Bu durumlar ve yeni olmayıp, aksine otonom eyaletlerin kurulması gibi kısmen Moğol; daha sonra "Yeniçeri" olarak adlandırılacak muhafız kıtasının kurulması gibi Rum menşeli olan araçların kullanılması karşısında, Trakya'daki yerlerin hızlı bir biçimde ve çoğunlukla I. Murad'ın saltanatı sırasında fethinin kaynağı olarak adamlarının savaşçı ruhu; canlarını fedaya hazır olmaları; askerler arasındaki güçlü bağlar ve islâm uğruna savaşta öldükten sonra elde edilecek ödüle inanç olarak açıklanabilir.

Edirne'ye giden yol üzerindeki bir diğer etap, daha önce de bahsedilen Bulgarophyron'du. Bu şehir, yaşlı bir babaya ithaf edilerek "Babaeski" diye adlandırıldı ve aynı dönem içerisinde Osmanlı topraklarına Rodosto da eklenerek, buraya daha sonra Türkmenler yerleştirildi. Fatihler, güney sahillerindeki bu önemli limanın adını "Tekfur Dağ: Tekirdağ" olarak değiştirdiler. Ancak, bu şehir sultanın bayrağı altında alınmamış, aksine büyük komutanlardan birinin inisiyatifi ile fethedilmişti.

Edirne'nin kaderi belli oldu. Sultan'ın komutası ve zeki yaşlı danışmanı ve vasisi Lala Şahin'in denetimi altında Hacı ilbey'in veya kaynaklarda ilk kez adı geçen Evrenos Bey'in enerjisi ile Meriç Nehri kenarındaki güzel ve güçlü şehre karşı saldırılar başladı. Bizanslı bir kaynak, Edirne'nin düşmesini düşmanlara tarlalara daha hızlı gidebilmek için köylülerin kullandığı gizli bir yolu göstermiş olan bir Rum'un ihanetine bağlamaktadır. Ancak, Türk kaynaklarının tamamında Rum birlikleri ve sultanın askerleri arasında meydana gelen bir meydan muharebesinden bahsedilir. Bu kaynaklara göre imparatorun komutanı mağlup oldu ve kısa bir kuşatmadan sonra ailesi ile birlikte bir sandala binip, Enez'e kaçtı. Ertesi sabah, Bulgarlar ve iç savaşı sırasında Rum tarafların baskısı altında çok büyük zorluklar yaşamış olan şehir sakinleri şehri teslim ettiler.

Sultan I. Murad, Edirne'yi 15 bin evi , güçlü surları ve yılan gibi kıvrılan geniş nehri ile birlikte "Rumeli'ye açılan bir kapı" haline getirdi. Arda ve Tunca nehirleri burada Meriç Nehri ile birleşiyordu ve çevresi ormanlarla kaplı idi. Şehir, sultanın payitahtı olmaya uygundu. I. Murad, hayatının büyük bir bölümünü burada geçirdi ve Trakya'daki durumları düzenlemek ve fethedilen yerlerin tahkim edilmesiyle ilgilendi. Bizanslı komutanın evi, bir sultanın ve Müslüman'ın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde değiştirildi, ama birçok avlu, güzel bahçeler ve sayısız galeri ve köşkler ile 14. yüzyılda inşa edilen bu saray hakkında çok fazla bilgi yoktur. Sultan sarayı, Meriç Nehri kenarında bugün zengin yaban otlarının arasından ağaçların fışkırdığı ve nehrin karşı tarafında bulunan kışladan gelen seslerin ormanda kaybolduğu yerde idi. Cuma akşamları, Edirne'deki Müslümanların eşleri, gözetim altında olmadan ve rahatsız edilmeden yeşillikler içerisinde sohbet etmek üzere buraya gelirlerdi. Şehrin askerî komutanı ise küçük bir köşkte doğal hali korunan bu doğada işinde yaşadığı zorlukları üzerinden atıyordu. Edirne'nin büyük ve güzel camileri daha sonraki zamanlara aittir ve antikalar ile sanat eserleri açısından sultanın Avrupa'daki ikametgâhı Anadolu'dakilerle boy ölçüşemez: Ne fatihlerin ilk camilerinden, ne de Hristiyanların geçmişteki sayısız kiliselerinden hiçbir iz kalmamıştır. Ticaret açısından Edirne o zamanlar da canlı bir şehirdi. Birçok insanın ziyaret ettiği başkentin Kapalıçarşısı'nda Türklerin ve Rumların yanında birçok Frank görülebiliyordu: Ticaret yapan Venedikliler, Cenevizliler, Floransalılar ve Katalanlar.

Edirne alındıktan sonra Lala Şahin'in komutası altındaki Türk öncü birlikler, Meriç Nehri'ni yukarı doğru takip ettiler. Gittikleri her yerde imparatorluğun idaresi artık neredeyse hiç hissedilmiyordu, aksine kasabalar, şehirler ve kaleler uzun zamandan beri kendi kaderlerine ve güçlerine terk edilmişlerdi. Türklerin gördükleri] Anadolu'nun fethinden önceki durumlara benzer durumlardı. Burada da her zamanki yöntemlerini kullanarak kısa zamanda istedikleri başarıları elde ettiler.

1344 yılında Bulgarlar, yavaş akan suları ile Meriç Nehri kenarında geniş ve verimli bir ovadan yükselen granit benzeri kayalar üzerindeki güçlü Filibe'yi ele geçirmişlerdi. Rumlar, bir daha Bulgarlar tarafından Plovdiv diye anılan bu şehre geri dönmediler.

Ancak, Bulgar halkı da tarihi misyonlarının savaşlarla yerine getirilmesi; bütün gücün, zenginliğin ve toprakların "Boyar" diye adlandırılan kavgacı ve disiplinsiz bir asilzâde sınıfında birleşmesi ve baştaki hanedanın iç mücadeleleri sebebi ile zayıf düşmüştü. Çar Aleksandr hâlâ hayattaydı, ama en büyük oğlu ölmüş ve babasına yönetim işlerinde yardımcı olan ilk veliaht Mikael Asen'in, ardından yönetimde yine babasının yanında kısa bir süre için yer alan Jan Asen'in de ölümünden sonra - eski bir Bulgar kroniği, bu iki veliahtın ölümünden, onlan sözde meydan muharebesinde öldüren Türkleri sorumlu tutar - çökmekte olan Bulgar Devleti'ni, dur durak bilmeyen Osmanlıların taze enerjisine karşı korumak için, sadece Çar Aleksander'in küçük iki oğlu kalmıştı. Bunlardan biri olan Straşimir, daha o zamanlar muhtemelen sürgün gibi, bu son Bulgar hanedanının kökeninin dayandığı Sırp sınırındaki Vidin Şehri'nde yaşıyordu. Straşimir, "bütün Romen ülkesinin" ilk prensi Basarab'ın kızı, Argeşli bir Eflak prensesin oğlu idi. Aleksandr'ın doğrudan halefi ise, Yahudi bir kadından olma oğlu, yeteneksiz III. Şişman'dı. Lala Şahin, güçlü Filibe kenti önlerinde belirip, bu şehri kısa bir zamanda alırken, bu oğullardan hiçbiri yerlerinden bile kıpırdamadı ve Filipopolis/Plovdiv, böylelikle Türklerin Filibe'si hâline geldi ve Bulgar komutanın yerine bir Türk komutan geçti. Sultan I. Murad, buraya bizzat hiç gelmedi ve kralın hazineleri kullanılarak adına bir saray veya camii de yaptırılmadı. Şehir, eski Rum karakterini taşımaya devam etti ve Trakya'da ticaretle ilgilenen Rum tüccarlar burada yaşamlarını aynen sürdürdüler. Saruhan Beyliğinden gelen Türklerin buraya yerleştirilmesi - Türkler artık tarımla da uğraşıyorlardı - daha sonra I. Murad'ın oğlu I. Bâyezid zamanında gerçekleşti.

Tunca Nehri kenarında bulunan ve Osmanlılar için kuzeyde bir nevi sınır beyliği oluşturan Karaferye, Lala Şahin tarafından fethedilen yerlere dahil edildi. Bu şehir de eski adını kaybetti ve etrafındaki Zağra Eyaleti'ne uygun olarak önce "Zağra", sonra kuzeydoğuda yeni bir şehrin (Yeni Zağra) kurulmasından sonra "Eski Zağra" diye anıldı.

Aynı zamanda güneyde uç beyliği kuruldu ve müteşebbis genç Evrenos Bey'in yönetimine verildi. Türk ilerleme hareketinin en büyük ikinci komutanın emrindeki sipahiler, birkaç yıl içerisinde Meriç'in alt kısımlarındaki ipsala'yı - bu şehrin de surları yıkıldı - ve doğrudan deniz kenarında, Semadirek Adası'nın tam karşısında bulunan Megri ile batıda dağların ötesinde daha sonraki zamanlarda bir gezginin "sağlam surlarla çevrilmiş küçük ve güzel bir şehir " olarak tarif edeceği Gümülcine'yi Osmanlı topraklarına kattılar. Adı geçen son iki şehir, Selanik'e giden batıdaki büyük ticaret yolu üzerinde idi. Enez'in henüz alınmamış olmasının tek sebebi, bu önemli limanın Paleolog'un eniştesi olan Gattilusio'ya ait olması ve Osmanlıların Cenevizli ile daha önce kurulan ittifaka saygı göstermeleri idi.

I. Murad, bu arada Bursa'ya geri dönmüştü ve kısa bir süre için fetihlere ara verilmek zorunda kalındı. Sadece batıda, cesurca direnen Tırnova ve Sofya üzerine yürümüş ve Tunca Nehri takip edilerek batıdaki denize ve Sırpların ilgi alanına girilmişti. Ama Sırpları bir kez yenmiş olmalarına rağmen, Türkler bu sefer Duşan tarafından kurulan büyük Sırp Devleti'ne karşı tekrar şanslarını denemek istemediler. Sırplar için, uzun zamandır istedikleri Trakya topraklarının hükümdarları hâline gelen ve doğal olarak ticaret yollarını ele geçirme eğilimini takip ederek, Sırp-Amavut ya da Arnavut-Rum beyleri gibi Sırp prenslerinin ve Voyvodaların hüküm sürdüğü Makedonya ovalarına ve Adriyatik Denizi'nin limanlarına da girmesi beklenen Osmanlıları bu topraklardan çıkartmak için hazırlık yapma zamanı gelmişti.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu - 1300-1451 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir