Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti'nin İlk Dönemlerinde Kültürel Hayat

Burada 1300-1451 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Devleti'nin İlk Dönemlerinde Kültürel Hayat

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 03:50

OSMANLI DEVLETİ'NİN İLK DÖNEMLERİNDE KÜLTÜREL HAYAT

Osmanlı Devleti'nin oluşumunu anlamak ve Hristiyanların zayıf savunmasının, büyük sayıda devşirmenin, birçok Hristiyan topluluğun Türklerin "boyunduruğu" altına girmeye razı olmasının doğurduğu sonuçların ve ayaklanmaların çok nadir olmasının sebeplerini (bir kez alınan bir şehirde hiçbir zaman kaderinden şikâyetçi olduğuna dair bir iz görülmüyordu ve Frankların ya da Macarların bütün o büyük Haçlı Seferleri'nde, yerli köylülerin kutsal "kurtarma" işine katılmak üzere haç işareti altında dışarıdan gelen misafirlere katıldığı pek duyulmamıştı) idrak edebilmek ve bütün bunların muhasebesini yapabilmek için Osmanlıların özelliklerini ve sürdükleri gerçek hayatı bilmek gerekir. Birbirinden çok farklı halkların yaşadığı çeşitli ülkelerden oluşan bu kadar geniş alana yayılmış bir kompleksin, oldukça ilkel sayılabilecek araçlarla nasıl bu kadar mükemmel bir şekilde yönetilebildiğini açıklayabilmek için ayrıca Osmanlı devlet işlerinin hangi şartlar altında yürütüldüğünü de ayrıntılı bir analize tâbi tutmak gerekir.

Bu analizi yaparken, öncelikle barbar, gaddar, kana susamış, küfürbaz Türk halkı; sadece rüşvetle yaşayan ahlaksız vezirler ve mağlupların akan kanı, kesilen başlar, tahrip edilen görkemli binalar, kutsallığı bozulan kiliseler, ateşe verilen şehirler ve harabeye çevrilen ülkelerden zevk alan sultanların korkunç psikolojisi hakkında oluşmuş tüm önyargılardan ve nakledilmiş tüm rivayetlerden uzaklaşmak gerekir. Aynı dönemde kaleme alınmış kaynaklar, gerçeği tüm çıplaklığıyla gözümüzün önüne sererken, kasten uydurulmuş masallardan, şatafatlı hikâyelerden, belirsizliklerden ve geçmişe karşı anlayışsızlıklardan tarihi bilgiler çıkartmak zorunda değiliz.

Türklerin, organizasyonlarının merkez üssü olarak görülmesi gereken köylerdeki askerî hayatı, eski Türkmen geleneklerine dayanırdı. Hristiyan prenslerin elçileri sultanın huzuruna geldiklerinde, onlara "kardeş" diye hitap etmeyi alışkanlık hâline getiren II. Murad zamanında, Osmanlılar güçlü bir devlet kurduklarında, Hristiyanların ise bu yeni devletin geçici bir barbar işgali olmadığını anladıklarında, Kilikya, Karaman, özellikle de doğuda, Tatarların yönetimi altındaki Ermenistan bölgelerine doğru binlerce Türkmen faaliyetlerine devam ediyordu. Büyük aileler sürekli olarak oradan oraya gezerlerdi; ellerinde oklar, bellerinde ağır kılıçlar, eyerlerinde tehlike anında köyün insanlarını ve savaşçıları toplayan davulları ile birlikte çatık kaşlı erkekler, silahları en az erkekler kadar iyi kullanan, yüzleri açık güzel kadınlar - sadece görünüşte İslâm'ın şartlarına uymak için sadece ağızlarının önünde ince birer tül takıyorlardı - ve güneşten yanmış güçlü çocuklar, tüm atları, katırları, koyunları ve keçileri ile bir yerden diğerine göçerlerdi.

Verimli otlaklarda bir kaynağın yanında birkaç haftalığına veya birkaç aylığına beyaz veya mavi renkte, basit keçe otağlar kurulurdu. Her biri birkaç aileyi, toplam 14-16 kişiyi alacak büyüklükte idi. Her yerde sürüler görülüyordu: Güzel koyunların yanında Yörükler ayrıca öküzler, inekler, mandalar ve yabani eşekleri de beraberinde götürüyorlardı. Otağın içinde yapılacak fazla bir şey yoktu: Sade bir yaşam süren insanların yemeği kaymak, yoğurt (aynı zamanda her sabah bir kase yoğurt yiyen Timur'un en sevdiği yiyeceklerden biridir), meyve, üzüm, peynir ve pideden oluşuyordu. Türkmenler şarap içmezdi. Herhangi bir savaş veya akınla meşgul olmadıkları zamanlarda güçlü ve kalın yayla ok atarak zaman geçiriyorlardı. Reislerinin mutlaka
birer şahinleri vardı ve avı çok seviyorlardı.

Yıllarca sabit köylerde Rumların veya Slavların yerine yerleşen ya da yeni yerleşim bölgelerine yerleştirilen Osmanlı Türkleri çadır hayatını unutmamışlardı. Yaz aylarında atalarının özgür hayatını taklit etmeyi çok seviyorlardı. Otağlarda mutlaka dinen bulunması gereken herkese açık hamam yerleri de vardı, ancak burada taş yerine hasırdan örülmüş oturma yerleri bulunuyordu. Kış evleri ise ahşaptan yapılırdı. Her aile reisi, eşi -İslâm'a göre izin verilmiş olmasına rağmen, daha fakir olanlar arasında poligami pek görülmüyordu - ve satın alınan ya da savaşta esir alınan köleler birer ahşap evde oturuyordu. Avı hiçbir zaman ihmal etmiyorlardı. Osmanlı Türkleri, sürüleri için Türkmen ataları ile aynı hisleri besliyorlardı. Ama artık çiftçilik yapıyorlardı; hem bu halkın en alt tabakalarına kadar bugün de karakteristik özelliklerinden olan sessiz sabır, her işe karşı gösterdiği sebat ve demir gibi disiplinle. Anadolu ve Trakya, Türk hükümdarlığı altında olduğu zaman bile Takımadaları, hatta İtalya'nın bazı çok nüfuzlu şehirlerini besliyordu. Buğday ihracatının yasaklanması, ticaret yapan Hristiyanlar ile sultan arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde defalarca kanıtlanmış olan etkili bir tedbirdi ve "Türkiye"deki kötü bir hasat İtalyanlar için her zaman çok ağır bir darbe oluyordu.

Çalışkan köylülerin yemekleri, genelde pastırma diye adlandırdıkları kurutulmuş et, hafif haşlanmış taze et, paça, soğan, meyve, bal ve özellikle çok sevdikleri taze ekmekten oluşuyordu5. Her zaman yerde yatıyorlardı ve uzun beyaz entarilerinden değişmelik en fazla bir iki tane ve soğuklara, rüzgarlara karşı korunmak için daha kalın olan kepenekleri vardı. Hristiyan köylülerin çoğu gibi hiçbir zaman yalınayak gezmezlerdi, aksine dizlerine kadar uzanan sarı çizmeler giyerlerdi .

Güney Anadolu'da sadece göçebe Türkmenler görülüyordu. Doğu'da tüm köyler Türklerin eline geçmişken, hâlâ şehirlerde dayanıklı ve itaatkâr Ermeni unsurlar bulunuyordu. Anadolu Yarımadası'nın kuzeybatı tarafında, Türk hükümdarlığına doğru uzun bir tarihsel gelişim sürecinde Rum köyleri çok nadiren görülüyordu. Türk yerleşim yerlerinde evler birbirlerine yakındı ve genelde zengindiler. Bazı yerleşim yerlerinde zanaatla da uğraşılıyordu. Köylüler, dünyaca ünlü Türk kilimleri üzerinde hassas sanatçı ruhu ile çalışıyorlardı. Coğrafi terminoloji hemen her yerde Türkçe'ye dönüştürülmüştü. Eski Rum isimlerinin değiştirilmesinden oluşan sadece çok az yer ismi vardı. Bunlar genelde şehir ve kale isimleri idi. Yer isimleri çoğunlukla toprağın belirgin bir özelliğini (bir dağ, bir çeşme, vs.), yerin durumunu ("Hisar" kelimesi ile oluşturulmuş isimler) ya da Hristiyan ülkelerde de çokça rastlandığı gibi, kurucusunu ve köyün atasını işaret eden isimler taşırdı. Buna karşın, henüz Bizans yönetimi altındaki İstanbul'un çevresi Rum kalmıştı. Rumeli'de Rum ve Slav yerleşimlerin arasına Türk köyleri kurulmuştu. İsimleri, Anadolu'da olduğu gibi burada da "Derviştepe" gibi coğrafi özelliklere; "Bulgarköy" ya da "Türkmenili" gibi eski sakinlerine, * "Paşaköy, Mahmudköy, Kadıköy" gibi isim veya ünvanlara göre belirleniyordu. Aynca küçültme ekleri olan -cik ve -çik eklerine de çok rastlanıyordu. Rumeli'deki yerleşim bölgeleri, sahil boyunca devam ediyor ve Balkanları aşarak Bulgaristan'ın doğu kısmının tamamını geçerek, Dobrotiç'in eski toprakları boyunca Tuna deltasına kadar uzanıyordu. Ege Denizi'nde Vardar Nehri ağzına kadar uzanan üs, çok genişti. Dragaşidlerin toprakları da koloni hâline getirilmişti. Yerleşik Osmanlı çiftçilerin yanına en uzak bölgelerden bile Türkmenler getirildi. Onlann da sayısı yetersiz kalınca, sultanlar devletleri parçalanmak üzere olan Tuna Tatarlarını da buraya yerleştirdiler. Bunlar daha sonra Vardar kıyılarında, Bulgaristan'ın Zağra bölgesinde, büyük Filibe Ovası'nda, bazı Tesalya bölgelerinde, Üsküb Eyaleti'nde ve Gelibolu Yarımadası'nın bazı bölgelerindeki nüfusu oluşturdular. Filibe, genelde Bulgar kalmıştı. Eski Bulgaristan topraklarında Türk yerleşimlerinin bulunduğu bölge çok daha dardı. Balkan geçitlerinin tamamı özel imtiyazlara sahip Bulgar askerî koloniler tarafından gözetleniyordu ve Sofya çevresinde sadece Bulgarlara rastlanıyordu9. Bulgarlar, isyana yatkın kabul ediliyordu ve gerçekten de Macar Kralı'nın dostu olan Milano Dükü'nün bir elçisi Hristiyanlar lehine böyle bir isyana ön ayak olmaya çalışmıştı.

Sultanın emri ile buraya getirtilip, Hristiyanlar tarafından terk edilmiş evlere yerleştirilen Türkler, şehirlerde genelde zanaatla uğraşıyorlardı. Ticaret ise genelde Rumlar tarafından yönetiliyordu. Buradaki ahşap evler belki daha iyi inşa edilmiştiler, ama sürekliliklerine ve güzelliklerine köylerde olduğu gibi, fazla dikkat edilmezdi. Dindar birer Müslüman olan Türkler, herşeyi fani bir dünya için yapan Hristiyanların, şu "keçilerin
ve maymunların" budalalıkları ve süse düşkünlükleri ile alay ediyorlardı. Halbuki zengin bir Osmanlı bile bir selamlık ve -kadın köleleri hariç, oniki kadar eşe sahip olabilen bir Türkün eşleri tarafından kullanılan- bir harem ile yetiniyordu. Şehirlerde de elbiseye düşkünlük gösterilmiyordu. Kadınlar, sadece düğünlerde ipekli ve kadife, altın işlemeli kumaşlardan yapılmış elbiseler, ince başlıklar ve değerli taşlarla bezenmiş ince peçeler takarlardı . Orta gelir seviyesinde bir Türkün yemekleri pilav, koyun eti ve her çeşit süt ürünlerinden oluşuyordu. Sadece özel günlerde şekerlemeler, bir çubuk üzerine sıralanmış kavrulmuş şekerli fındıklar ve hamur işleri yenirdi. Sultan, nüfuzlu ailelerin düğünlerine birkaç kutu şekerleme ve kırmızıya boyanmış, kulaklarında ve burunlarında gümüş halkalar olan koyunlar gönderiyorsa, bu çok büyük bir onur ve ziyafet anlamına gelirdi.

Osmanlılar, gerek köylerde, gerekse şehirlerde güçlü savaşçılar, kanaatkâr işçiler, dürüst ticaret erbabı, sadık dostlar ve esirgeyen efendilerdi - köleler sadece kaçmaya çalıştıklarında kötekle cezalandırılırlardı. Fransız gezgin de La Broquiere, "Bahsettiğim Rumlar arasında gezinmiş, onlarla irtibat kurmuş ve iş yapmışsam da Türkler arasında daha fazla nezaketle karşılaştım ve Türklere, Rumlardan daha fazla güveniyorum", demişti.

Ayrıca Macarlan da yine Türkleri tercih ediyordu15. Genizden konuşulan Türkmen dili bile kısalığı ve basitliği yüzünden her yabancı tarafından çok kolay öğrenilebilmesi sebebiyle Fransız gezginin çok hoşuna gidiyordu.

Türkler, sabahın erken saatinde kalkıp, sabır ve sebatla yerine getirecekleri işlerinin başına geçerlerdi. Türklerden hiçbirini, Rumlarda, Sırplarda ve Bulgarlarda olduğu gibi, hayvanların tutulduğu bir evden çıkarken göremezdiniz ve kirli gezenlere iğrenerek bakılırdı.

Bir hayvanın temas ettiği yemek yenmez, atılırdı. Tavuk kesilecekse, önce altı yedi gün bağlı tutulur ve mundarlaşmaması için sadece hububatla beslenirdi. Yanından geçen her fakiri yere yanına oturtur ve onunla kardeşi olarak yemekten sonra yerde hiçbir kırıntının kalmamasına dikkat edilerek, yemeğini paylaşırdı. Çalışkan, sessiz, mütevazı ve vicdanlı Osmanlı, Karamanlı eşkıyalar ve insan kasapları gibi insan canını hiçe saymadı. Savaşa gittiğinde, bu sadece köle almak içindi; sadece savaşta ve zorunda kalırsa insan öldürürdü . Çalışmaktan ve karşılaştığı tehlikelerden kaynaklanan sert doğasına rağmen, şiirsel unsuru da eksik değildi. Osmanlı Türkleri aslında çok konuşmazdılar. Koca bir Türk ordusu içerisinde, Hristiyanlann, özellikle de batılıların küçük birliklerinde çıkan seslerden daha az ses duyulurdu . Herkes kendi görevini, kendisinA4 verilen rolü ve sorumluluklarını düşünürdü, bunlarla gurur ve onur duyardı. Eyerinde asılı duran davul, sadece tehlike anında çalınırdı. Kös ve nakkare sadece aile içinde düğün dernek ve devlet merasimleri sırasında duyulurdu. Ama her gün aynı saatte beslenen ve sulanan ve sadece durumlar müsait olduğunda dinlenebilen atlar; beyaz, kınnızı veya yeşil renklere bürünmüş efendilerini tırısta sakince giderek taşıdıklarında, tecrübeli savaşçıların eski sultanların, ataları Osman'ın, azametli Orhan'ın, insancıl Murad'ın ve yıldırım hızı ile hareket eden Bâyezid'in büyük kahramanlıklarını öven şarkıları gecenin sessizliğini bölerdi .

Yaşadığı yerin dışında her Türk her zaman düşmanla savaşmaya hazır bir savaşçı idi. Uzun entarisi ve rahat hareket etmesini, ata binmesini ve kılıç sallamasını sağlayan geniş pantolonları ile başında alnını, yanaklarını ve boynunu kılıç darbelerinden korumak için dört taraflı metal ve yuvarlak bir başlık ile kapatılabilen yüksek ve hafif başlığı ile (zenginler ayrıca bacaklarına kadar uzanan ince ilmikli zırhlı bir gömlek giyerler) eyerinin üstüne bağlanmış bir biçimde sadece yolculuk için gerekli şeyleri değil, ayrıca kılıcını, yayını, bozdoğanını, ve hançerlerini de yanında taşırdı . Ayakları kısa üzengilerin içinde, yüksek eyer üzerine eğilmiş ve yanında küçük kırbacı ile birlikte bu gezgin her an saldırıya hazır fakir ya da zengin bir şövalye idi . Her yolculuk küçük bir savaş seferine, her duraklama yeri küçük bir karargâha benzerdi.

Osmanlılar tarafından zapt edilen Hristiyan köyleri, sultan veya 5 bin akçeye kadar değeri olanlar da ilgili beylerbeyi tarafından bir Osmanlı tebasından olan Müslüman sipahiye gösterdiği cesaretten dolayı timar olarak verilirdi. Osmanlı köylüler ise şehirdeki soydaşları gibi hepsi askerlik hizmetini yapmak zorundaydılar.

Herkes üstünün, yüzbaşısının, çeribaşısının kim olduğunu bilirdi. Savaş emrini aldığında, belirlenen yere gelir ve tanıdıklarının saflarında yerini alırdı. Savaş emri genelde seferin nereye yapılacağı belirtilmeden gelecek baharda başlamak üzere Eylül ayında verilirdi. Bazı seferlere sadece eyaletin başkentinde oturan beylerinin liderliği altında tek bir eyaletin savaşçıları katılırdı. Hiçbir zaman kesilmeyen sınır savaşları, onu?4 ve ganimet kazanma peşinde olan bu küçük uçbeylerine bağlı idi. Devletin savaşlarına ise çok sayıda sancakbeyi birden katılırdı; bunların başına Anadolu veya Rumeli Beylerbeyi geçerdi. Efendileri ve "babaları" olan sultanı ölümüne kadar takip etmeye yeminliydiler. Ama gerçek Osmanlı ordusu sultanın etrafında toplanırdı. Osmanlı ordusunun asıl ruhu Osmanlı hanedanından gelen sultanın kendisi idi; onun yanında en büyük kahramanlıklar yapılır, en büyük zaferler kazanılırdı.

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in sadece devletin yönetimi ile ilgilenen halefi ve Osmanlı Devleti'nin temsilcisi olan sultan, doğulu ve Batılı Hristiyan tekfurlar gibi değildi. Onun, sürekli olarak kaldığı bir yeri bile yoktu. Dışarıdan kendisine gönderilen elçiler, barış anlaşması sağlamak için talep edilen oturumu gerçekleştirebilmek için önce yerini tespit etmek zorundaydılar. Kimi zaman, ona Anadolu'da ailesinin tüm fertlerinin gömülü olduğu Bursa'da rastlarlardı: Huzur içinde yatağında ölen yaşlı sultanlar; yaban ellerde acı ve hasret yüzünden hayata erken veda eden mağluplar; kendi kardeşleri ve akrabaları tarafından ölüme gönderilen taht varisleri; ilk doğanın hükümdarlığını garanti etmek için öldürülen bir Osmanlı hanedan mensubunun masum çocukları, hepsi burada ebedi istirahatlarına çekilmişlerdi. Sultan, kimi zamansa aniden birkaç aylığına veya yıllığına Avrupa'da ya da daha sonra fethedilen Rumeli'de belirirdi. Uzun kış aylarını Edirne'de geçirirdi. Baharda, Meriç Nehri kenarında geniş bir alana inşa edilmiş bu şehirden, yeni bir sefere çıkmak ya da tutkulu bir avcı olarak uzakta ve yakındaki topraklan ziyaret etmek üzere ayrılırdı. Bu zamanlarda, sultanla her zaman görüşülecek ve pazarlık yapılacak konuları olan İtalyanlar, sultanın "at gezintisinde" olduğundan bahsederler. En sevdiği eğlencelerden biri olan av için 500 kadar atlı, bin kadar köpek ve 2 bin kadar, genelde Batı'daki "kardeşleri" tarafından kendisine hediye edilen avcı şahinleri kullanırdı . 2 bin ve daha fazla kul, sultanın düzenlediği avlara katılırdı. Bir kısmı av köpeklerinden, "şahincibaşı" şahinlerden ve "sekbanbaşı" avın düzeninden sorumlu idi.

Sultanın av zamanı yaklaştığında, önce efendilerinin sevgisini veya teveccühünü kazanmasını bilmiş gözdeler (Kastamonu, Germiyan ve doğudaki Türkmen eyaletlerinden gelen Türk kızları, Bizans ve Sırp prensesleri veya güzel cariyeler) birkaç harem ağasının gözetiminde kapalı arabalarla sultanın kalacağı yere gönderilirdi. Harem'de toplam 300 civarında kadın barınırdı. Sultan, ziyaret ettiği şehirlerde hiç de güçlü bir hükümdar gibi görünmezdi. Kimi zaman, Arap atının üzerinde, kırmızı veya yeşil renkte altın işlemeli, yakası kürklü altın işlemeli kaftanı içerisinde sadece az sayıda, yaklaşık 50 süvari, okçu ve köle eşliğinde geçen asil Osmanlı'yı görünce, iki kıta üzerindeki devletin hükümdarını tanımak çok zordu. Hamama gittiğinde, sadece en güzel kadınlardan bile daha çok değer verdiği iki genç kulu ona eşlik ederdi. Alt kısımları altın işlemeli yüksek beyaz başlıkları olan 20-30 çavuştan biri, elinde bütün meraklıları, mundar Hristiyanları, rahatsızlık veren dilencileri ve hiç utanmadan sultana laf atmaya kalkan dervişleri uzaklaştırmak için kullandığı sopası ile önden giderdi. Gerçek Osmanlılardan hiçbiri gözlerini kaldırıp hükümdara bakmaya, hatta onunla konuşmaya cüret edemezdi . Sultan, aynı şekilde camiye de gider ve normal küçük bir seccade üzerinde namazını kılardı. Allah nezdinde, herhangi bir kulundan başka bir şey değildi; sade bir Müslüman evladı idi. Zaten faniler, dinî görevlerini yerine getiren iyi bir insandan daha iyi ne olabilirlerdi ki? 50 süvari ve 15-16 okçu eşliğinde Konya sokaklarından geçen ve tebaanın, hatta kendi büyüklerinin acımasız cezalandırıcısı olan; suçlulara ve masumlara işkence eden, onları sakatlayan, öldüren, köpeklere yem diye atan ve herkesin korktuğu bir hükümdar olan Karaman Bey'i muhtemelen Bursa ve Edirne hakimi Osmanlı Sultanı'ndan çok daha fazla dikkat çekiyordu . Sultan'ın koyun eti ve pilavdan oluşan yemeği, altın kaplamalı çinko kaplar içerisinde önüne getirilirdi. Sofra bezi, deridendi. Sultan, boynuna ipek bir peçete bağlardı. Avluda, Türk ozanlar atalarının kahramanlıklarını anlatırken, birkaç müzisyen keman çalardı. Şarabı, sadece gözde kulları ve vezirleriyle yalnızken içerdi; böyle zamanlarda tüm hünerlerini gösteren cüceler ve dalkavuklar eşliğinde oldukça iyi de içerdi. Huzura kabullerde elçilere oldukça nazik davranırdı; her Frank'ı çavuşları tarafından Bey'in önünde eğilmeye zorlayan Karaman Bey'inden çok daha nazikti. Osmanlı sultanı, elini öpmelerine izin vermezdi. Batı'nın Frank tekfurlarına ve krallarına "kardeş" diye hitap eder ve yerden birkaç basamak yukarıda bulunan ipek yastığından yabancı misafirini teveccühle selamlardı. Mısır Sultaninin sarayında olduğu gibi, Osmanlı Sultaninin görmek için yedi kat perdenin tek tek açılmasını beklemek gerekmezdi. Avrupalı elçilere, Divân-ı Hümâyûn'a vardıklarında 20 akçeden başlayan tayinler tahsis edilirdi ve Hristiyan İstanbul'da da uygulanan ve belki de Bizanslılardan devralınmış olan bir geleneğe göre, kendilerine kırmızı renkte, kürklü birer kemha paltosu ve 6 bin akçeye kadar para hediyeleri verilirdi. Sadece bir kez, Selanik kuşatması sırasında, Avrupalı bir elçi sinirli bir sultanla karşılaştığından şikâyet ederdi.

Sultan, mühür kullanmaz ve imza vermezdi. Hristiyanlar ve Müslümanlar içi en büyük teminat, "Hazreti Adem'den Hazreti Muhammed'e kadar 12 bin peygamber", "7 kutsal kitap", "atasının ve babasının ruhu", kendi ruhu ve "belindeki kılıç" üzerine verdiği yemindi. Devletin kaynağı nasıl ki yaşlı Osman Bey'in, cesaretinin ve yönetmedeki yeteneklerinin bir eseri ise bütün güç sultanda toplanırdı. Ancak sultan, iyice tepede ve günlük işlerle uğraşmayacak kadar yükseklerde olduğu için bu gücü bizzat kendi kullanmazdı. Sadece savaşlarda vazgeçilmez liderdi. Devletin günlük işleri paşalar, vezirler, kadılar ve şeyhülislâm tarafından yürütülürken, eyaletlerde yönetim tamamen sancakbeylerin, uçbeylerine ve subaşılarara aitti. Sultan'ın kullarının arasından seçip, yönetime getirdiği, ancak istediği anda yine görevden alabileceği bu yöneticilerin faaliyetlerine bir göz atalım.

Mahkemeler, elçilerle görüşmeler ve devletin diğer işleri için haftada bir Divân toplanırdı: Temsili Divân-ı Hümâyûn'da açık bir galeride ya da özel bir bölmede devletin diğer ileri gelenlerinden daha yüksek rütbede iki, üç veya dört paşa otururdu41. Bizanslı Dukas'a göre "vezir" ünvanı daha çok Roma ve Bizans'taki "patrik" ünvanına benzer bir onur ünvanı, "paşa" ise sultana bütün haberleri ileten ve devletle ilgili işleri sunan birini tanımlıyordu. Daha önceleri, bu iki ünvanı tek bir kişi taşıyordu. Daha I. Murad zamanında, belki de daha önce, Rum ve Frank kaynakları birden fazla vezirden bahsederler. 1432 yılında dört vezir vardı, ancak bunların çok büyük yetkileri yoktu. Bu sayı, 15. yüzyılın sonlarına kadar muhafaza edilmişti.

Divân-ı Hümâyûn'da ayrıca devletin faaliyetlerini içeren belgeleri üç dilde - Türkçe, Slavca ve Rumca -hazırlayan bir Nişancı vardı. 1430 yılında bu görevi Sırp Çuraç yürütüyordu. Devlet hazinesinin hesabını haznedar tutar ve Divân-ı Hümâyûn'un dağıttığı tüm tayınların onda birini alırdı. Defterdarın - daha sonra iki defterdar olacaktı - daha o zamanlar hesapları denetleyip denetlemediği kesin bilinmemektedir.

Hadımlardan biri, Ankara Savaşı'ndan tanıdığımız Koca Firuz gibi, Baş Haremağası ünvanını taşırdı . Dukas'ın çevrisine göre sultanın sakisi bir şarapdar; atların bakımından sorumlu olan en üst amiri ise bir mirahurdu49. Sultan'ın kutsal sarayında nöbet tutan kapıcıların en üstü kapıcıbaşı ünvanını taşırdı ve 1450 yılında ünlü Evrenos Bey'in oğlu Ali bu görevde idi. Devletin bayrağını taşıyana Emir-i Alem denirdi. Enderun'un eşiğinde bir kadı, Kuran'a göre hükümler verirdi; Hristiyanların bir çoğu da böyle bir hüküm almak için başvuruda bulunurdular. Dragoman görevini, yani tercüman hizmetlerini genelde bir Yahudi üstlenirdi. Yabancı devletlere elçi olarak gönderilenler ve yabancı elçilere eşlik edenler genelde Mihmandar diye adlandırılan büyük ya da küçük ünvan sahipleri idi.

Osmanlı Devleti'nin en yüksek rütbeli memurları, pazarlıklar sırasında tamamıyla sultanlarının gücüne dayalı, dürüst bir diploması kullanıyorlardı.

Ragusalılar, 15. yüzyılda:

"Türkler, önce sert davranır, sonra yumuşarlar" demişlerdi. Venedik ise bir seferinde bu konuda kendi de acı tecrübelere sahip Macar Kralı'na şöyle yazmıştı: "Türklerin, para için herşeyi yapma alışkanlıklarını siz de biliyorsunuz: Kim daha fazla para verirse, o kazanır." Ve bir başka yazıda: "Parasız hiçbir şey olmaz, zira Divân-ı Hümâyûn para istiyor, bof-vaatler değil." Birçok yeri gezen Venedikli bir gezgin ise şu eklemeleri yapıyor: "Türklerin doğasına göre, bir kez yüksek bir fiyat belirlendikten sonra, bu fiyattan vazgeçmeleri için çok önemli bir sebep olması gerekir." (La natura de' Turchi he, como i alza de presio, vuol esser forte cossa a farli chalar). Bir elçi, hazine ve vezirin kendisi için istenen meblağı getirmediği takdirde reddedilir, hatta bazı durumlarda mahpus bile tutulurdu.

Buna karşın, devletin ilk vezirleri hiç de fakir değildiler.

Daha o zamanlar, şu atasözü geçerli idi:

"Devletin malı deniz, yemeyen domuz"54. 1430 yılına doğru, devlet memuru olmayan nüfuzlu kişiler sadece yarısını kazanırken, bazı paşaların yılda yaklaşık 50 bin altın gelirleri vardı. II. Murad'a despotluğun tamamen ortadan kaldırılması için Sırbistan'da yeni bir savaşın açılması yönünde tavsiyelerde bulunan Fazlullah Paşa 1444 yılında boğdurulduktan sonra, 1.5 milyon akçe ve 4 bin gümüş tutarında bir varlığı çıkmıştı . Sultan'ın kendisi gibi, Divân-ı Hümâyûn'a boş ellerle gelmenin saygısızlık sayıldığı temeline dayanarak, hediye olarak onlara da değerli kumaşlar, moher, erguvani şallar, kemha parçaları, kadife, Mantua ve Floransa'da üretilmiş dokumalar, kürkler, gümüş eşyalar ve kaseler, şekerlemeler, sabunlar, hatta köpekler, atlar, avcı şahinler, kısacası Türklerin İtalyan ticaret gemilerinden en çok istedikleri mallar getiriliyordu. Ama bunlarla yetinmeyip, Osmanlı siyasetini her dönemde çok kötü etkileyen rüşvetle zenginliklerini artırmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi.

Sultan'ın hazinesi genelde, Hristiyan ülkelerin kendi inançları, gelenekleri ve kurumları altında yaşamaya devam edebilmek için ödedikleri haraçla besleniyordu. Yahudiler de bu yüksek miktarda vergilerden kendi paylarını ödüyorlardı. Osmanlı Devleti 1451 yılındaki sınırlarının neredeyse iki katına ulaştığı 15. yüzyılın sonunda, haraç ödeyen yaklaşık 29 bin hane bulunuyordu . Koyunların, keçilerin ve mandaların sayısına göre otlaklar için vergi ve her hasadın onda biri oranında âşâr ödeniyordu. Bunun dışında hazineye mirasçı bırakmadan ölenlerin mirasları devrediliyordu.

Henüz saldırıya uğramamış Hristiyan komşular, Divân-ı Hümâyûn'a genelde bahar aylarında peşkeş ad?5 altında bir haraç gönderiyorlardı. Örneğin Bizans, 1423 yılında 30 bin akçe, yani 6 bin altın ödüyordu. Bu haraç daha sonra yükseltildi (10 bin altın). 1439 yılında yapılan seferden ve ancak 1443 yılında tekrar özgürlüğüne kavuşan despotluğun Osmanlı topraklarına dahil edilmesinden sonra Sırpların ödemek zorunda olduğu haraç da yükselmişti. Eflak ise daha az ödüyordu, ama tıpkı Bosna'nın ödediği haraç hakkında bilgiler olmadığı gibi bu tutarlar hakkında da kesin bilgiler yoktur. Türk hükümdarlığını tanıdıktan sonra küçük Ragusa devleti 600 ile 1000 altın arası ödemek zorunda idi60. Bu tutarlar, bir sultanın hiçbir zaman kabul etmeyecek olduğu resmi anlaşmalarla değil, sadece Osmanlı hükümdarı tarafından tanınan bir imtiyaz veya basit bir muafiyet anlaşması ile belirleniyordu. Foça'nın ve Sakız Adası'nın hakimleri, Enez ve Midilli Adası'ndaki Gattilusiolar ve kutsal Athos Dağinda otonom bir biçimde yaşayan Kalogeroilar ile bazı imtiyazlı şehirler daha küçük meblağlar ödüyorlardı. Ayrıca Karaman, Sinop, Samsun ve Alanya hanedanları da Osmanlı hazinesinin bu önemli sermaye birikimine katkıda bulunuyorlardı . Fransız Broquiere'nin hesaplarına göre Sultan II. Murad'ın eline 1432 yılında haraçtan toplam 25 bin altın geçmişti.

Her geçişte ayrıca genelde Rumlar ya da devşirmeler tarafından bölgenin hükümdarı adına gümrük vergisi toplanıyordu. Çanakkale Boğazı'nda, daha sonra Anadoluhisarı ile Rumelihisarinın yükseldiği İstanbul Boğazı'nda, Anadolu kıyısındaki Üsküdar'da ve Gelibolu'da her yaya üç, her atlı ise beş akçe geçiş ücreti ödüyordu.

Başka bir çeşit gümrük vergisi, Roma ve Bizans geleneklerine göre şehirlerde ve pazar yerlerinde yapılan her türlü satış sırasında salınıyordu. Özellikle tuzlu balık vergiye tâbi idi. Bunun dışında Bursa'ya pirinç, pamuk ve ipek getiren kervanlar da yarı bir vergiye tâbi tutuluyordu. Sultan, bunun dışında tüm maden ocaklarına sahipti - burada işlediğimiz dönemde Foça'da şap madenleri, Kastamonu da ise çeşitli başka madenler vardı. Devletin bir diğer gelir kaynağını bastırılan sikkeler oluşturuyordu.

Osmanlı Devleti, değişik gelir kaynaklarından yılda yaklaşık 2.5 milyon duka altını gelir elde ediyordu ve her sultan, saray için harcanan meblağların yüksek olmasına rağmen, oldukça büyük miktarlardan tasarruf edip, hazineye devredebilecek durumda idi. Türkler, uzun zamandan beri, 36'sı bir Venedik altınına denk gelen akçelere sahipti. Aynı dönemde bir Venedik altını 50 Karaman akçesine denk düşüyordu. 15. yüzyılda, Osmanlıların Bizanslılardan taklit ettikleri ve sultanın tuğrasını taşıyan perperler Arnavutluk'a kadar yayıldı. Divân-ı Hümâyûn tarafından verilen kısa emirler, Suriye-Mısır haberleşme ağına benzer hızlı ulaklarla Osmanlı Devleti'nin en ücra köşesine en kısa zamanda ulaştırılırdı. Osmanlı Devleti bu haberleşme ağı ile o kadar iyi yönetiliyordu ki, başka hiçbir devlet bu konuda kendisiyle yarışamazdı. Herşey sessiz ve güven içinde işliyordu. İtaatsizlik ve emirlere karşı gelmek Osmanlı Devleti'nde bilinmeyen terimlerdi. Yabancılar, Osmanlı Devleti'nin büyük ticaret yollarının kenarında bulunan kervansaraylarında yolcuların her derdine deva olmak için bir bekçinin nasıl yeterli olduğunu hayranlıkla izliyorlardı .

Örneğin Balat (Palatscha) gibi daha küçük şehirleri bir naib68, daha büyük şehirleri bir sübaşı69 yönetiyordu. Kesinleştirilmiş sınırlarda surlarla çevrilmiş her büyük şehir, tayini sırasında Divân-ı Hümâyûn tarafından kendisine verilen tuğdan dolayı sancakbeyi ünvanını taşıyan askerî bir komutanın yönetimi altında idi. Bu sancakbeyinin altında ayrıca birkaç sübaşı görev alırdı. Tüm beyler, daha önce de belirtildiği gibi iki beylerbeyine bağlı idi .

Eyaletlerin sayısı açısından Anadolu'da eski isimler ve sınırlar muhafaza edilmişti. Bu eyaletlerin adı Hüdavendigâr (hükümdarın bölgesi), Germiyan, Saruhan, Aydın ve Menteşe idi. Karaman, kendi içinde bağımsızdı; her yerde "Karaman devleti ebediyen sürecek" inancı yaygındı . Devletin sının Akarsu Nehri boyunca uzanıyordu; Karahisar daha 1432 yılında Osmanlıların eline geçmişti. Her eyalette, birkaç sancak vardı. Bir tarafta Hüdavendigâr eyaletleri, diğer tarafta ise eskiden kendi beyleri tarafından yönetilen eyaletler vardı. Hüdavendigâra ait eyaletler 1464 yılında Bergama, Bursa, Manis ? (Makrinet), Sultanönü ? (Malvagia), Amasya olarak belirlenirken, aynı kaynaklara göre ikinci kategoriye ait olanlar Antalya (sancak), Bolu?* Kütahya (Germiyan), Menteşe, Saruhan, Aydın (bu ikisi de sancak olarak geçiyordu), Karesi, Biga ve Alanya, Kocaeli idi.

Avrupa'da Trakya Rumeli Beylerbeyinin yönetimi altında idi. Gelibolu ve Çorlu da ise beylerbeyine bağlı birer sancakbeyi yönetimdeydiler. Filibe'de bir bey "Küçük Rumeli"yi yönetirken, Tuna boylarında diğer uçbeylerinin tamamı Vidin Beyi'ne bağlı idi. 1427 yılından itibaren Sırp kaleleri Güvercinlik, Niş ve Alacahisar ile Morava'ya kadar Osmanlıların elinde bulunan Sırp bölgesi Vidin Beyi'ne bağlanmıştı. Daha güneyde, Sitnitsa Beyi Eski Sırbistan'dan ve Türk Bosna'dan sorumlu idi. Makedonya ve Arnavutluk, en eski sancaklardan biri olan (1389'dan beri) Üsküp Sancağına bağlı idi. Serez'de ikamet eden bir Bey, Tesalya, Atina ve Arta düklükleri ile Mora Yanmadasinın tamamı üzerinde hüküm sürüyordu. 15. yüzyılın ikinci yarısında devletin listelerinde kayıtlı sancaklar şöyledir: Çorlu, Gelibolu, "Turahan Bey" ve halefi (yani Tesalya Sancakbeyi), Serez, Köstendil, Üsküp, daha sonra Kesriye, Zağra, Filibe, Çirmen (Germiai), Sofya, Niğbolu (Vidin Sancağı'nın eski adı), Sırbistan ve zaman zaman Hırvatistan75. Sırbistan hariç her sancağın kendi sübaşıları vardı: Turahan Bey'e bağlı sübaşı sayısı 18, Köstendil'in 40, Niğbolu ve Sofya'nın 20'şer, Zağra'nın yine 20 vs. Görüldüğü gibi Avrupa'da genelde Hristiyanların zamanından kalma sınırlara saygı gösterilmişti. Ancak Rum, Arnavut, Venedik ve Sırp-Bosna bölgelerinin tamamında kurulan sancaklar kesin fetihler değil, aksine değişken yapıları ile Hristiyan menfaatleri ve çeşitli hanedanların şahsi entrikaları için bir temel oluşturuyordu.

Osmanlı Devleti'nin yönetici kadrolarında bulunanların sadece bir kısmı doğuştan Türk'tü. Hristiyanlara karşı herhangi bir nefret beslenmemesine rağmen, Hristiyanlar devlet işlerinde kullanılmazdı. Bunun için Hristiyanlar ve Türkler arasındaki aile bağları çok fazla iç içe geçmişti. Konstantin Dragaş'ın kız kardeşi ve Bizans İmparatoru Manuel'in eşi İmparatoriçe Eudokia, Manuel'le evlenmeden önce bir Türk'le evlenmişti, çocukları ise Müslümandı. II. Murad, bir Hristiyan prensesin oğludur; bu yüzden Paleologların tarihçisi olan Francis, imparatoriçe Eudokia'nın anne tarafından II. Murad ile uzaktan akraba olduğunu söyledi. Osmanlı sarayında misafir olarak tutulan VII. Ioannes gibi imparator çocukları görüldü . Osmanlı halefleri, daha 14. yüzyılda Bizans'lı prenseslerle yaptıkları iki evlilikten dolayı, tanınmış hanedanların arasına girmişlerdi. Paleologların ve Kantakuzenosların bu örneğini daha sonra başka Bizans ileri gelenleri de takip etmişti. Trabzon imparatorluk ailesi, asil ailelerden gelen Ortodoks kızlarını komşu Türklerin ileri gelenlerinden biri ile evlendirmekte hiçbir sakınca görmemişlerdi: Daha kı8s0a bir süre önce Rumların Zetinis diye adlandırdıkları bir Müslüman, Trabzon hükümdarının damadı olmuştu . İstanbul'da uzun zamandan beri Türk gelenekleri baş gösteriyordu; Ayasofya Kilisesi'nin önündeki Hipodrom'da artık Bizanslı prensler Türk ata sporu cirit oynarken görülebiliyordu. Osmanlı hükümdarlar, Rumların gözünde gaddar barbarlar değildiler; onlara göre Osmanlı hanedanı, Hristiyanlık adı altında olmasa bile, eski imparatorlarının hükümdarlığını sürdüren yasal bir kral ailesi olup, imparator veya Çar ünvanlarına layıktı. Bizanslı tarihçiler daha sonraları İstanbul'daki Türkler ve Bizanslılar arasında hanedan bağlantıları kurmak için epeyce çaba göstereceklerdi.

Türk toplumu ile Hristiyan Balkan toplulukları gerçekte de sadece inançlarından dolayı birbirlerinden ayrılıyorlardı. Osmanlılar, inançlarından vazgeçmek için hiçbir sebep görmezken, doğulu bazı Hristiyanlar dinlerinden dönüp, Müslüman olmaya karar vermişlerdi, zira dinlerinden vazgeçmek için yeterince sebep bulunuyordu. Aşk bunlardan biri idi. Bir Hristiyan erkeğin Türk kadını ile ilişkisi olduğu kanıtlandığında, hayatını kurtarmak için dininden dönüp, devşirme olarak hayatını sürdürmekten başka bir çaresi yoktu.

Arnavutluk ve Sırbistan'dan fakir insanlar sipahilerin timarlarında iş bulmak için geliyor ve buradaki hayatın rahatlığı o kadar hoşlarına gidiyordu ki, Müslüman olup, burada kalmayı tercih ediyorlardı . Türkler ise atalarının inancını her türlü zorluğa rağmen koruyamayacak kadar zayıf olanları hor görüyor ve hiçbir Hristiyan'ı Müslüman olmaya zorlamıyorlardı. Yine de Balkan şehirlerinde süslü bir at üzerinde dininden dönmek üzere etrafında sevinç gösterilerinde bulunan halk eşliğinde camiye giderken görülen devşirme adayları hiç de ender görülen bir şey değildi. Rum, işlerini icarcı, dragoman veya elçi olarak devam ettirmek; Bulgar, açgözlülüğünü doyurmak; Levanten, yeteneklerini daha bir biçimde kullanmak ve Napoli'de bile orduda faaliyet gösteren Arnavut, dünyanın en büyük ordusunda kahramranlıkları ile bayrağın ve hükümdarlarının zafer kazanmasına katkıda bulunmak üzere Müslüman oluyordu .

Gönüllü devşirmeler, sultanın ganimet olarak toplanan köleler üzerinde yüzde beşlik ("pencik") hakkını oluşturan savaş esirleri (kölelerin dağıtımı saray yakınlarında merasimle yapılırdı), savaş sırasında toplanan çocuklar ve ancak devletten aldığı bir ruhsatla çalışan köle tüccarlarından köle pazarlarında alınan köleler arasından devletin en yüksek memurları, ordunun en iyi komutanları ve haremin en sevilen gözdeleri çıkıyordu; örneğin Celaleddin Paşa (1430) Rum asıllı idi. Vezir Hamza Bey, Yunan dünyası ile ilgilenen batılı bir gezgine Bizans sınırlarında doğum yeri olan Erdek'in geçmişinden bahsediyordu . Eskiden kapıkulu olan ve daha sonra Rumeli Beylerbeyliği'ne getirilen Sinan Paşa, Hristiyan olarak Bulgarlar arasında doğmuştu. 1441 yılında Gelibolu'da Kapudan Paşa olarak faaliyet gösteren Manuk Bey'in damarlarında Ceneviz kanı dolaşıyordu. Vezir Bâyezid Paşa ile Varna savaşına katılan ve devlet içinde yine önemli bir görevde bulunan kardeşi Özgür Paşa ile II. Mehmed'in ilk veziri Zağanos Paşa ve aynı dönemin bir diğer veziri Saruca Paşa, Rumların arasında doğmuşlardı . Bu devşirmeler, inançları ile birlikte siyasi görüşlerini de değiştirmişler ve kendi soydaşlarını düşünmüyorlardı bile. Kendi soydaşları boşuna umut besliyorlardı. Sultan'ın adamlan, hatta herşeyleri sultanın bir el hareketine bağlı olan kulları olarak kayıtsız şartsız sadakat altında yaşıyorlardı. Sadece dillerini unutmamışlardı ve kullanmaya devam ediyorlardı.

Yabancı bir dil konuşan yeni Osmanlıların sayısı o kadar artmıştı ki, Türkiye'de uzun zaman kaldıktan sonra 1458 yılında ayrılan bir savaş esiri:

"Sultan'ın etrafında Türkçe neredeyse hiç duyulmuyor, zira saray görevlilerinin tamamı ve ileri gelenlerin büyük bir kısmı devşirmelerden oluşuyor", demişti. Doğuştan Türk olanlar sadece belirli dini memuriyetleri yürütüyorlardı; örneğin Kur'an'a uygun olmadıkları takdirde, sultanın fermanlarını bile geçersiz kılabilen ordunun en yüksek hakimi olarak Rumeli veya Anadolu kadıaskeri; müftü veya devletin en üst yargı makamı olarak tüm temyizlerin götürüldüğü şeyhülislâm ile son olarak Osmanlı hukukçuları olan kadılar . Büyük saygı gören bilge sahibi dervişler de sadece gerçek Anadolulu Türklerden oluşuyordu: Bütün gezginlerin koruyucusu ünlü Hacı Bektaş, yiğit Seyid Gazi ile hekim ve şair olan Sinan; hepsi Anadolu insanı idi .

Osmanlıların, her yönünü en ince ayrıntıya kadar inceleme fırsatı bulmuş bir Hristiyan'ın çok doğru bir tespitte bulunarak, kesin kurallara sahip askerî bir birliğe benzettiği hayatını derinden anlayabilmek için, bu savaşçı toplumu savaşta görmek gerekir. İşte o zaman eşsiz özellikleri, bütünlük içerisindeki ruhlan ve aralarındaki sarsılmaz dayanışma ortaya çıktı.

Çeşitli eyaletlerin askerî birlikleri, belirlenen günde bir araya toplanırlardı. Sancakbeyleri kendilerine bağlı sübaşıları ve yüzbaşıları tuğun altında toplardı. Her biri beraberinde 150-200 süvari getirirdi. Bunlar, timar sahipleri olan sipahilerdi ve yanlarında her timardan en az beş kişi bulunurdu. Bunlar timarcının cebelüleri olup, köylülerin aşarları ve hizmetleriyle yaşayanlardı . O dönemlerde yaklaşık 10 bin Anadolulu ve 20 bin Avrupalı sipahi olduğu tahmin edildi.

Bunlara daha az iyi giyinmiş ve daha az silahlanmış birlikler katılırdı . Sipahiler genelde hafif bir zırhlı gömlek ve küçük bir metal miğfer takıp, bir hançer, eğik ve ağır yatağan , bir yay ve bir mızrak ile donatılmışken, ikincil derecede savaşçılar sadece bir yay, bir kılıç ve kimi zaman onları Frankların uzun mızraklarına ve ateşli silahlarına karşı korumaya yetersiz kalan küçük bir ağaç kalkanla donatılmış olurlardı. Bu askerler, o zaman tıpkı Osmanlı kaynaklarının alay ederek bahsettikleri kötü giyimli Karamanlı savaşçılara benziyorlardı99. Anadolu'nun sahil kıyılarından hiçbir askerî eğitim almamış, ancak filolarda işe yarayan köy kökenli erler gönderilirdi. Her yıl Eğriboz veya Mora Yarımadası'nın sahillerinden korsanlığa çıkan korsan gemilerinde günlük 5 akçe karşılığında çalışan böyle erler vardı.

Gerçek savaşçılar ise sadece ortalığı kasıp kavuran öncüler olarak faaliyet gösteren akıncılardı. Toprakları yoktu ve sultandan herhangi bir ücret almazlardı. Ganimet olarak topladıkları herşey, hükümdarlarına kendisi ve yabancı prenslere hediye olarak sunacağı yüzde beşlik payını verdikten sonra onlara aitti. Hristiyan komşuların çoğu, sayıca büyük Osmanlı savaşçıları arasında, sadece hafif silahlar taşıyan ve başarılarını mükemmel bir biçimde eğitilmiş atlarının hızına borçlu olan bu vahşi akıncıları tanıyorlardı. Akıncılar ve atları, herhangi bir sefere çıkmadan önce tüm şartlara uyum sağlayabilmek için haftalar öncesinden kendilerine özgü bir hayat sürerlerdi101. Avrupa'da öncü olarak ayrıca sayılan yaklaşık 800 civarında olan ulûfeciler kullanılırdı. Bunun dışında Anadolu'nun Osmanlı'ya ait olmayan kısmından, Mısır'dan ve Suriye'den gelen 400 kişilik gariplerden bahsedilmişti. Anadolu'dan gelen zengin köylüler ve kentliler savaşta şanslarını deniyorlar ve bunun karşılığında tüm vergilerden muaf oluyorlardı. Ancak çatışmalara sadece acil durumlarda katılıyor ve genelde asıl birlikler için yolu açmakla görevlendiriliyorlardı104. Bunun için yanlarına genelde basit köylülerden oluşan cerehorlar verilirdi. Çadırlan kurup, sağlamlaştırmakla görevli olan arkadaşları günde 5 akçe alırken, cerehorlara sadece 4 akçe veriliyordu. Katırları üzerinde dervişler ve köle tüccarları, bu savaş resmini tamamlıyor ve karargâhta hiçbir kadının izine rastlanmaması dikkat çekiyordu.

Birçok deve ve katır üzerinde bütün erzaklar, silahlar ve çadırlar getiriliyordu. Askerlerin kullandıkları oklar, 10 veya 12'lik desteler hâlinde belirli bir bölgede üretiliyor; yiyecekler devletin zengin depolarından veya ülkenin zenginleri tarafından sağlanıyordu. Osmanlılar, o dönemki dünyada iaşe işlerini belli bir düzene sokmuş olarak emsalsiz bir yer tutarlar; böylelikle düşman ülkesini esirgeyebiliyor ve sadece cezalandırmak amacı ile ağaç kesiyor veya üzüm koparıyorlardı.

Donanma henüz bağımsız değildi ve genelde Morava ve Tuna gibi büyük nehirlerde saldırısı beklenen bir düşmana karşı kullanılıyordu. Genelde Balat (Palatscha) ve Ayasuluk'taki Türk korsanlarının yeri olan denizlere, çok nadir açılıyordu. Sultanların çok az sayıda kadırgaları vardı, ama buna karşın birçok küçük gemileri vardı. Bu gemilerin kaptanları genelde zorla ya da büyük kazançlar vaat edilerek bu göreve getirilen Hristiyanlardı. Hristiyan asker kaçakları ise daha değerli kabul ediliyordu. Bu gemilerin mürettebatları çok sayıda köy kökenli erler ve yay ile kılıç taşıyan askerlerdi: Türklere karşı denizde verilen savaşlar özellikle yoğun ok yağmuru yüzünden çok tehlikeliydiler. Gemiler her zaman kıyıya yakın seyrediyorlar ve okçularla destekleniyorlardı.

Bütün bu anlatılanlar aslında ordunun sadece bir bölümünü oluşturuyordu. Bunlar, ya vahşi görünüşleri ya da güzel atlan, görkemli kıyafetleri ile soylarının ve geleneklerinin farklılığı ile en fazla dikkat çeken ve hayranlık uyandıran sayısız savaşçılardı. Bu "devlet ordusu" yanında ise savaşın her şart altında teminatı olan, zaferleri kazanan ve bu zaferlerin daimi olmasını sağlayan, sultanın "özel ordusu" vardı: Bu ordu, sultanın etrafında bir çember oluşturan "kullan" idi. Bu kurum, bu sefer Bizans kaynaklı değil, Anadolu kaynaklı idi ve bu kullar Kahire'deki memlükler örnek alınarak organize ediliyorlardı. Hiçbir Hristiyan ordusunun aşmayı başaramadığı bu çember, yeniçerilerden oluşuyordu. Bunlar, genç savaş esirleri idi; nadiren aralarında köle pazarlarından alınan genç köleler de bulunuyordu. Sultan, sadece hükümdarlan olmakla kalmayıp, doğal liderleri ve herşeyden çok sevdikleri babaları idi. Bu gençler, özellikle Anadolu bölgelerinde, Türklerin atalarının hayat stilini devam ettirdikleri yerlerde yetiştiriliyorlardı. Burada Türkçe öğreniyor ve İslâm'a geçerek her alanda Osmanlı disiplinine alıştırılıyorlardı. Silahları ustaca kullanacak duruma geldiklerinde sultan onları geri çağırıyordu. Kılıç ve yay ile donatılıyor; üstlerine uzun renkli giysilerini giyiyor ve geniş altın kenarlı beyaz börk takıyorlardı. Barış zamanlarında efendileri ile ava çıkıyor ve av köpekleri ile şahinlerin bekçileri olarak bir Osmanlı'ya yaraşır şekilde hizmetlerini yerine getiriyorlardı. Sultan'ın mülklerinde başka hizmetlerde de bulunuyorlardı. Sultan, bir sefere gittiğinde onun kutsal varlığının etrafını sarıyorlardı ve dünyadaki hiçbir güç artık yeniçerileri Osmanlı hükümdarının atının veya çadırının yanından uzaklaştıramazdı. Onların önünde artık himayelerinde olan hükümdarın, oğullarının, hareminin ve hazinenin kırmızı çadırları uzanıyordu. Tıpkı 1432 yılında Arnavuüara ve Turahan Bey'in Mora'ya karşı seferlerinde olduğu gibi, sadece çok nadir durumlarda, mükemmel yetişmiş bu askerler, çok tehlikeli bir teşebbüse katılarak, zafer kazanmak üzere kısa süreliğine başka bir komutanın emrine veriliyorlardı. Kalelerde ise henüz sabit tutulmuyorlardı.

15. yüzyılın ilk yarısında, yeniçeri ağasının ve onbaşıların komutasında, odalara ayrılmış yeniçerilerin sayısı 5 bin civarında idi. Hepsi sanki aynı ruh haliyle coşarlar. En iyileri önce 300, daha sonra 500 adı silahdardan oluşan elit birliği oluşturuyordu. İlk zamanlarda sayıları 500-600 civarında idi. 1500 yılında sayıları 700 civarında olan en iyi okçular, solaklar diye adlandırılıyorlardı. Onlar, sultanın yanında ellerinde oklan ile gezerlerdi. Divân-ı Hümâyûn'un bekçileri olan kapıkulları ve sultanın emirlerini yerlerine ulaştıran, bozdoğanlarla silahlanmış 400 civarında ulaklar ve çavuşlar da yeniçeri saflarından alınmışlardı. Buna karşın olağanüstü faaliyetleri için beş kat ücret alan beşliler; yine daha iyi ücret alan ve en güçlü pehlivanlar olarak ünlü acemiler; ileri gelen sipahilerin sarayda yaşayan çocukları olan sipahioğlanları ve vergi veren prenslerin oğulları veya rehinelerden oluşan müteferrika ve sonsuz sadakati ile Türkler tarafından, Türkler için kurulan Osmanlı Devletini ayakta tutmayı başaran Hristiyan kökenli seçilmiş devşirmeler yeniçeri ocağına dahil değildiler.

Sultan'ın komutası altındaki Türk güçleri bir savaş beklentisi içinde olduklarında, Roma'dan Bizans'a, buradan da Türklere geçen geleneklere göre bir nehir, göl, orman veya tepenin kenarına karargâh kurulurdu.

Bunun etrafına ise genelde demir zincirlerle birbirine bağlanan kazıkların bulunduğu derin bir çukur açılır ve arkasına develer dizilirdi. Aynı sağlamlıkta ikinci bir çukur yayaların ve cerehorların saflarını çevrelerdi. Köylü erler ve akıncılar ise ya bir yere gizlenirdi, ya da uzaklarda ganimet toplamaya çıkarlardı. Son olarak birkaç sıra hâlinde, ortalarında sultanın güven içinde bulunduğu yeniçeri çadırları kurulurdu. Sipahiler ise iki kanadı oluştururdu.

İlk saldırı sırasında piyadeler ve süvariler düşman saflarında düzensizlik yaratmaya çalışırlardı. Daha sonra, savaş kimin topraklarında yapılıyorsa, onun kanadı olmak üzere sipahiler saldırırdı. Saldırıları başansız olup, kaçmak zorunda kalırlarsa bu kesinlikle düşmanın zafer kazandığı anlamına gelmezdi. Acilen geri çekilmek zorunda bile kalsalar, sayısız ok fırlatmayı çok iyi başarıyorlardı ve okları tek tek değil, aynı dönemde yaşamış bir yazar olan İtalya'daki Gelibolu Piskoposu Aleksius'un deyimi ile "hepsi bir anda, düşmanı karanlıkta bırakan bir bulut gibi" düşerdi. Böyle bir ok yağmurundan sonra yerler belirli bir yüksekliğe kadar oklar ve demir uçlarla dolardı. Süvariler, düşman ordusunun çevresini sarmak için elinden geleni yapar ve bunu genelde başarırdı. Yeniçeriler ise demir bir duvar gibi yerlerinden kıpırdamaz, ne öne ne arkaya hareket etmez, hiçbir zaman kaçmaz ve hiçbir düşmanı arkasından kovalamazdı; ganimet paylaşımına da katılmazdı: En yüksek devlet rütbeleri daha değerli bir ödüldü.

Herşey bittikten ve Osmanlı'nın zafer hanesine bir zafer daha kaydedildiğinde sultan, yasal olarak kendine düşen yüzde beş payını alırdı . Sultan, fethedilen bir şehirde yağmaya izin verdiği takdirde, herkes alabileceği herşeyi alırdı; evler ve topraklar ise hükümdarın kendisine kalırdı . Çeşitli eyaletlerden gelen savaşçılar evlerine dönmeden önce, timarlarda boşalan yerlerin bir sonraki sefere kadar doldurulması için ordu yazıcısına çıkmak zorunda kalırlardı . Divân-ı Hümâyûn'da boşalan yerleri sultan kendisi doldururdu.

Bunun üzerine köylü birlikler dağılırdı. Ancak, I. Bâyezid'den sonra vasalların asker gönderme zorunluluğunun neredeyse unutulduğu dönemlerde, Karamanlılar ve Sırplar tarafından hazır tutulması gereken askerî birlikler kimi zaman karargâha gelmezlerdi. Ordu dağılmadan önce genelde bir sonraki yıl için yeni bir savaş ilan edilirdi.

II. Mehmed, işte böyle güçlerle, haklı olarak bir dünya imparatorluğu kurma yolunda ilerledi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu - 1300-1451 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron