Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Taner Akçam: Türkiye Düşmanlığı Profesörü

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Taner Akçam: Türkiye Düşmanlığı Profesörü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Eki 2011, 03:20

TANER AKÇAM: TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI PROFESÖRÜ

Yaşadığı hayat insanı yapar ve insan kendine bir hayat seçer. Sadece siyasal akımların kendi mensuplarına bir kişilik kazandırdığı, onların gelişimini ve geleceğini etkilediği anlamında değil. Siyasal akımla şu veya bu ölçüde ilişki kurmuş, bu akım içinde örgütlenmiş bütün insanların ortak özellikleri bulunabilir. Akımların ve liderlerinin yaşam çizgileri arasındaki örtüşme ise, bunun çok ötesinde çarpıcıdır. Hatta liderlerinin kişilik değişimlerini ele alarak siyasal akımı inceleyebileceğimiz gibi, siyasal akımın özelliklerinden yola çıkarak da liderleri tahlil edebiliriz. Nitekim, Dev-Yol'dan ÖDP'ye uzanan tarih içinde oluşturulacak bir Taner Akçam portresini, "Dev-Yol, Taner Akçam'dır; Taner Akçam, Dev-Yol'dur" özdeşliğiyle özetlemek mümkündür.

Resim

Sabırsızlık Sebebiyle

Sene 1975, yedi-sekiz genç insan, Ankara'da Kızılay'ın bir arka sokağındaki duvarları bomboş bir dairede, bir portatif masanın etrafında toplanmışlardır; çıkartmaya karar verdikleri "Devrimci Gençlik" dergisinin yazı işleri müdürünü belirleyeceklerdir. Görev, geleceğini tehlikeye atmayı, en azından hapisliği göze almayı gerektirdiği için herkes birbirinin gözünün içine bakmaktadır. İşte o anda, "Ben olurum" demiş Taner Akçam, çünkü "beklemekten nefret eder"miş.

Böyle anlatıyor Taner Akçam, sonra ekliyor:

"Bu cümle tüm hayatımı değiştirdi." Üniversitede hem asistandır, hem master yapmaktadır ve daha önemlisi "Amerika veya İngiltere'de doktora yapma planları" vardır. (Taner Akçam'ın 1993'te "Hayatımdan bir kesit" diye yazdığı ve "Arama.com" sitesinde de yer alan yaşamöyküsünü, Can Dündar, dokuz yıl sonra yeniymiş süsü vererek, üstelik, "Sol Geçmişiyle hesaplaşıyor" başlığı altında dizi olarak yayımladı.)

Düzenin Acil İhtiyacı Olarak Dev-Yol

"Ben olurum dedim, çünkü beklemekten nefret ederim."

İşte bu kadar. Hiçbir siyasal amaç veya hesapla değil, adeta sebepsiz olarak. O meşhur "Devrimci Gençlik" dergisinin yazı işleri müdürü sadece beklemeye karşı duyulan nefret ölçüsüyle belirleniyor. Devrimci-Yol hareketinin oluşumuna ve siyasal çizgisine o kadar uygun ki!

12 Mart 1971 askeri darbesinden çıkış süreci, 1973 genel seçimleri, Ecevit'in iktidara gelişi, 1974 affı, hapisten çıkan devrimcilerin örgütlenme çabaları; işçi, köylü ve özellikle gençlik kitlelerinde devrime yöneliş. Düzenin, zaten hazır olan ülkücülerle çatıştıracağı, böylece devrimci canlanışı düzen içinde tutup söndürmeye hizmet edecek, sol görünümlü bir siyasal harekete acilen ihtiyacı var. Rejim adeta durmuş soruyor, "Kim benim silahşorum olacak?" Beklemekten nefret edenler, "Biz oluruz" diyorlar ve Dev-Yol hareketi yola çıkıyor.

Havuzlama

İdeolojik belkemiğinden, teorik temelden, siyasal program ve çizgiden, tabii her türlü örgütlenmeden tamamen yoksun, gevşek bir topluluk. Herhangi bir devrimci eğitimi veya disiplini yok. Dolayısıyla bilinci yeni uyanmış insanların kolayca ulaşabilecekleri, kendilerini üye sayıp "ben oldum" duygusu edinebilecekleri bir havuz; daha ileri gitmelerini önleyecek bir duvar. "Biz aslında öyle tahmin edildiği gibi bir örgüt değildik. Ne Merkez Komite vb. organlarımız vardı, ne de üyelik prensibimiz... her isteyenin katılabildiği bir harekettik biz... " Taner Akçam'ın bu sözlerini diğer bütün Dev-Yol yöneticileri, hem Sıkıyönetim mahkemelerinde savunma olarak, hem de "muhasebe" adı altında defalarca tekrarladılar.

Kendiliğinden harekete, hareketin kendisi kumanda etmez. Daima güçlü olanlar yönetir onu. 12 Eylül gelip çattığında Dev-Yol yöneticileri, aslında hiçbir gücü yönetmediklerini, yönetir gibi yapmaya mahkûm edilmiş olduklarını gördüler ve bu durumdan ceza tehdidine karşı bir savunma üretmeye çalıştılar. Sorumluluğu, "darbeyi desteklediğini" söyleyerek halkın üstüne yıktılar. Taner Akçam'ın dediği gibi, "12 Eylülü anlamamışlardı". Daha önemlisi, darbenin planlı ve adım adım gelişinde uğursuz bir rol oynamış olmanın ezikliği içindeydiler.
Dönüş Ekibinin Almanya Temsilcisi

Düzenin işine yaradığı ve izin verdiği ölçüde atıp tutmalar şeklinde sürdürülen faaliyet, zor koşullarda ar belası devrimciliğine, sonra teslimiyete dönüşecektir.

"Tek yol devrim" sloganındaki iddia ile örgütsel gerçeklik arasındaki akıl almaz çelişmenin kişisel yaşamlar düzlemindeki karşılığı nedir peki? Dev-Yol'un dönüşüm süreci, aynen Taner Akçam'ın dönme sürecidir. Mamak Askeri Cezaevi'nden başlatılan yıkım ve dağıtma operasyonunu, Taner Akçam Almanya'da sürdürecektir. Yargılanan liderlerin içerden gönderdikleri, "Sakın örgütlenmeyin, bizi astıracaksınız" talimatları, yurt dışından, Taner Akçam'ın, "yaptığımız her şey yanlıştı ve demokrasiye aykırıydı" özeleştirile-riyle desteklendi.

Papazın Avuçlarında

Tıpkı bir akım olarak Dev-Yol'un yaşamında olduğu gibi, Akçam'ın yaşamında da 1975'te açılan parantez artık kapanıyor, girilen viraj dönülüyordu. Onu, 1975'te İngiltere veya Amerika'da doktora yapma planları yaparken görmüştük. Şimdi bu olanağı kendisine bir başka emperyalist devlet, Almanya tanıyacaktır.

Balzac'ın taşralı şairi Lucien Rebempre'yi, kaderini değiştirecek Papaz Vautrain'le bir rastlantı buluşturur; Taner Akçam ise kendini dönüştürsün diye ellerine bırakacağı adamı araştırıp bulacaktır:

Büyük işadamı J.P Reemtsmce. Reemtsmee'nin Hamburg Sosyal Araştırmalar Vakfı tarafından korumaya alınır ve vakfın aynı isimli enstitüsünde uzman istihbaratçıların yol göstericiliği altında Tür-kiye düşmanlığı doktorası yapar. 1975'te belirlediği amaçlara ulaşmak bakımından Akçam'ın artık fazlası bile var. Can Dündar, aradığında onu, Amerika'da buluyor. Michigan Üniversitesi, sosyoloji bölümünde misafir profesör olarak çalışıyormuş.

Yükünü Boşaltan Bilinç

Dev-Yol işte o tarih içinde dönüştü, ÖDP oldu; gene "Parti olmayan parti". Taner Akçam, ihanet profesörlüğü mertebesine ulaştı. Ve ÖDP'nin sesiyle Taner Akçam sesi gene aynı, söyledikleri de. Akçam'ın Sol'la hesaplaşmasını, "Sol Geçmişiyle Hesaplaşıyor" başlığıyla yayımlayan Can Dündar, dizinin son bölümünün üstüne siyah içine dişi harflerle kocaman, "Sol yüzünü batıya çevirmeli" yazmıştı.

Tarih bilgisi ve devrim iradesiyle olgunlaştırılmamış bilinç, bir yük gibi taşıdığı solculuğu, götürüp emperyalist devletlerin dizleri dibine bırakıvermiştir.

Aygıtın Yarattığı Adam

Taner Akçam, düşüşünü şöyle anlatıyor:


"Yoğun üniversite ziyaretlerim sırasında Sosyoloji bölümünde ders veren İranlı Sosyolog Hadi Ressesade ile tanıştım... Hadi sonra Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. İran'da işkence tarihi üzerine bir araştırma yapıyordu. Bana, 'Gel sen de burda Türkiye üzerine bir şey yapmak üzere başvur' dedi. Yavuz'un ölümünden birkaç ay sonraydı (1987 sonu veya 1988 başı). Enstitü Yöneticisi J.P. Reemtsma ile birkaç kez görüştüm, sunduğum projeyi kabul etti. Arlık hayatımın akışı bütünüyle değişiyordu. Enstitü'de Türkiye ve şiddet ekseninde araştırma yapmaya başladım. Çalışmam genel bir projenin parçası idi. Makro düzeyde şiddetin niçin sosyolojinin ana temalarından birisi olması gerekliği ve bunun niçin bugüne kadar yapılmamış olduğunu göstermeye yönelik yapılan teorik çalışmalara alan çalışması yaparak katkıda bulunacaktım."2

Düşüş

İnsan, hayalını gizleyemez. Özellikle kader çizgisinin kırılma anları, bilincinde zonklar durur. Konuşma ve yazı ise yaşamın aynasıdır. Kim olursa olsun, ister bir edebiyatçı, ister bir politikacı, isterse istihbarat örgütünün gizli bir memuru, kendisi hakkında konuşup yazdığında, gizlemek için özellikle uğraşsa bile, kişiliğinin sır dolu bölgelerine götüren bir yolu mutlaka açar. Nitekim paragrafın girişindeki "düşüş" sözcüğünü bu portreye davet eden, bizzat Taner Akçam'ın kendi anlattıklarıdır. Hem kişilik olarak düşüşü anlamında, hem de Alman psikolojik savaş aygıtının eline düşüşünü anlatmak üzere.

Olayların, Taner Akçam tarafından anlatıldığı gibi geçmiş olduğunu kabul etmek zorunda değiliz elbette. Zaten başka anlatımlar da var. Örneğin Ersen Bayhan, birkaç ay gibi kısa bir süre içinde "siyasi mülteci" kabul edilmesini de dikkate alarak, Taner Akçam'ın Alman dış istihbarat servisi tarafından, daha 1977 yılında Münih Cezaevi hücrelerinde devşirildiği kanısındadır. Ancak ne zaman düştü sorusunu bir yana bırakırsak, Taner Akçam da olup biteni bütün açıklığıyla itiraf ediyor.

2 Taner Akçam'ın kendi yazdığı veArama.com sitesinde "Hayatımdan Bir Kesil" başlığıyla yer alan yaşamöyküsü.

Psikolojik Savaş Okuluna Müracaat

"Enstitü Yöneticisi J.P Reemtsma, sunduğum projeyi kabul etti." Bu ifadeye göre, "Türkiye ve şiddet ekseninde araştırma yapmaya" karar veren Taner Akçam'ın kendisidir. İyiliksever J.P. Reemtsma ise, zaten morali bozuk olan bu zavallı Türk çocuğunun projesini anında kabul edecektir. Belki ayrıca, "Sen ağlama ben ağlayım" türküsünü de söylemiştir. Bu çocukça anlatımın on saniyelik bile ömrü olamazdı zaten.

Kimin kime neyi kabul ettirdiğini çok değil, bir cümle sonra gene Taner Akçam'dan öğreniyoruz:

"Çalışmam genel bir projenin parçası idi... yapılan teorik çalışmalara alan çalışması yaparak katkıda bulunacaktım." Alman devletinin projesi hazır, yapılacaklar belli. Taner Akçam o projenin işçisi oluyor. "Artık hayatının akışı bütünüyle değişiyordu." Bambaşka bir dünyaya adım attığının farkındadır.

Taner Akçam'ın Reemtsma'ya götürülüşü bile o âlemin yöntemlerine o kadar uygun ki! Taner Akçam'ı İranlı Hadi Ressesade götürüyor Enstitüye. Kendisi, aynen Taner Akçam'a verilecek işi yapmakta, "İran'da işkence tarihi üzerine" çalışmaktadır; "Gel sen de burda Türkiye üzerine bir şey yap" diyor. Oralarda usul budur, ajan, ajanı bulup getirir. Devşirme üzerinden yenileri devşirilir.

Boş ve Boşlukta

Usta terzinin iyi kumaşı bir dokunuşta anladığı gibi, usta istihbarat örgütü de olacak oğlanı bir bakışta tanır. Taner Akçam'ın başvurusu Alman Aygıtının şeflerini çok sevindirmiş olmalı, "tam istediğimiz gibi" demişlerdir mutlaka. Çünkü adam birincisi, Türk; ikincisi, solculuktan geliyor; üçüncüsü, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birini bitirmiş, yani kumaş her bakımdan iyi.

Daha önemlisi çevresinden, davasından, vatanından kopmuştur; boştur ve boşluktadır. Her şekli almaya, istenen her hizmeti vermeye hazır. Kontrgerilla örgütlerinin, yetiştirip kullanmak için anasız babasız çocukları özellikle tercih ettiği, televizyon dizilerine bile konu olmuştur. Çünkü böyleleri sıkı bağlanır, itaatte kusur etmez, aygıtı babasının yerine koyar.

Artık iş Tessa Hoffmann'lara, Udo Steinbach'lara kalmıştır. Yani Alman istihbaratının usta uzmanlarına. Kendilerini Oral Çalışlar bahsinden biliyoruz. Aydınlık da, 31 Aralık 2000 tarihli sayısının kapağında, Taner Akçam ve Oral Çalışlar'ı "Tessa Hoffmann'ın ikilisi" diye tanıtmıştı. İşte Taner Akçam kumaşını onlar kesip biçecek, hamuru onlar yoğurup şekillendireceklerdir.

İhanete Tayin

Almanlar daha sonra, Taner Akçam'ı, uluslararası psikolojik savaş piyasasına, "Ermeni soykırımını doğrudan bir suç olarak niteleyen ilk Türk" diye sundular. Şimdi adının geçtiği her yerde, sadece Almanlar değil, bütün Batılı emperyalist çevreler, aynı cümleyi bir reklam sloganı olarak durmadan tekrarlıyorlar.

Ancak bu tanımlamanın, Taner Akçam kitaplarım yazdıktan ve meşhur olduktan sonra yapıldığını düşünmek, gene çocukça bir yanılgı olurdu. Aygıtın, hatta henüz Taner Akçam ortalıkta yokken oluşturduğu projenin adıdır bu. Kapitalizm adama göre iş üretmez, işe göre adam yöntemiyle çalışır. Önce ihanet vardı, sonra adam ihaneti üstlendi.

Alman psikolojik savaş aygıtının, Türkiye ve Ortadoğu politikasında kullanmak üzere, "Ermeni soykırımını doğrudan bir suç olarak niteleyen" Türklere ihtiyacı vardır. Şöyle veya böyle bu adam mutlaka yaratılacaktır. Taner Akçam sadece araştırma yapacağı konulan değil, içine sokulacağı kalıbı da Alman devletinin dosyalarında hazır bulmuştur.

Son Model Alman Silahı

İşimiz kimliğimizdir. Yaptıklarımız, kişiliğimizi oluşturur ve belirler. Demirci çırağının ustalaşması için demir dövmesi gerekir. Taner Akçam'ın döveceği ise kendi vatanıydı. "Ermeni soykırımını doğrudan bir suç olarak eleştiren ilk Türk", adına layık bir adam haline gelinceye kadar eğitilecekti. Dağılmış kişiliğinin, doldurulacağı kabın üstünde böyle yazılıydı. Stajını Tessa Hoffmann ve Udo Steinbach gibi aygıt adamlarının yanında ve yönetiminde yaptı.

Cinayet Polisi

Alman psikolojik savaş aygıtı, Taner Akçam'ın önüne üç araştırma konusu koydu:

- Türk tarihinde şiddet;
- Türk tarihinde işkence;
- Ermeni soykırımı.

Yani bir devlet olarak Türkiye'nin, cinayet dosyalarını hazırlayıp iddianamesini yazmasını istedi.

Psikolojik savaşın bilimi kullanışı böyledir. Önce sonuç vardır, sonra bilimsel araştırma. CIA'dan biliyoruz, kitapları var. Sadece şu Irak'ın nükleer ve biyolojik silah ürettiğine ilişkin masalları hatırlamak yeter. Devlet, saldırılacak devlete veya kuruma hangi suçların yükleneceğini kararlaştırır, sonra bilimin düğmesine basar. Amerikan think-tanklerinde sözde bilim adamları ömürlerini bilimsel yalan üretmekle tüketirler.

Taner Akçam, Alman aygıtı tarafından Türkiye hakkında yalan üretmeye memur edildi. Yoksa Türkiye'nin buğdayı var, tütünü var, pamuğu var, zeytini var, üzümü var, inciri var, portakalı var, denizi var, gölü var, coğrafyası var, ekonomisi var, siyaseti var, tarihi var, sanatı var, sanatının bin bir dalı var... Türkiye'yi araştıracak insan, bütün bu konular arasından neden şiddeti seçsin? Hadi aklına şiddet geldi diyelim, ayrıca neden bir de işkence gelsin? Hadi o da geldi, bunlarla birlikte insan niçin "Ermeni soykırımı"nı araştırmak istesin? Hadi konu konuyu çağırmış olsun, araştırmaların tamamının tarihi gerçeklere aykırı oluşu nasıl açıklanacak?

Yalan Kitapları

"Ermeni soykırımını doğrudan bir suç olarak eleştiren ilk Türk" markalı yeni Alman silahı, artık yuvasında ateşe hazırdır. Küçük tıkırtılarla, tek tek atışlarla başlayıp, Türkiye köşeye sıkıştırıldıkça daha cesur, daha pervasız, daha acımasız, daha yalancı, daha hesapsız kitapsız ve daha ölçüsüz olarak atışlarına devam edecektir. Arka arkaya kitaplar çıkacak, gazetelere açıklamalar yapılacak, televizyonlarda programlara çıkılacak, Batının ünlü kentlerinde uluslararası konferanslar toplanacak, hepsinde Taner Akçam mutlaka önemli roller üstlenecektir.

Taner Akçam'ın 1995'te Birikim Yayınları tarafından çıkarılan kitabının adı, Türkiye'yi Yeniden Düşünmek. Türk Ulusal Kimliği Ve Ermeni Sorunu ve İnsan Hakları Ve Ermeni Sorunu isimli kitaplarını ise 1999'da İmge Yayınları basacaktır.

Akçam'ın Alman istihbaratının siparişiyle yazılmış söz konusu kitaplarından birkaç alıntı bile, yeni Alman silahının ne tür mermi kullandığını ortaya koymaya yeler.

Sınır Tanımayan İhanet

İşte ihanetin hezeyanı:


"Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde kurulan bir gecekondudur."

"Türkiye Cumhuriyeti... bu topraklar üzerindeki halkların barış içinde yan yana yaşamalarının önündeki en büyük engeldir."

"Ermeni soykırımı olmasaydı Ulusal Kurtuluş Savaşı diye bir şey olmazdı."

"Ulusal kurtuluş savaşları tarihi, birer katliamlar tarihidir."

"Ulusal egemenlik hakları ile insanlık suçu işleyenlerin cezalandırılması prensipleri birbiriyle bağdaşması kolay olmayan iki ayrı prensiptir."

"Bağımsızlıkçı olmak, bireysel hak ve özgürlüklerin ihmal edilmesine neden olur."

"Sol kültürde, insan hakları, bireysel hak ve özgürlükler gibi sorunların ihmal edilmesinin belki de en önemli nedeni, ulusal kültürümüzün basit bir yansıması olan, sıkı anti emperyalistlik; bağımsızlıkçı olmak biçiminde tanımlanabilecek özelliklerimizdir."

"Dış müdahaleye karşı olmak temelinde geliştirilen alternatifler, toplumun demokratik temellerde yeniden örgütlenmesi sonucunu değil, diktatörlüklerin meşrulaşması sonucunu doğuracaktır."

"Kurtuluş savaşı işgalcilere değil, azınlıklara karşı bir savaştır."

Kendi İddianamesi

Can Dündar'ın, "solcu" ilan edip, üstelik "Sol Kendisiyle Hesaplaşıyor" dizilerinde konuşturduğu, "Sol yüzünü Batı'ya dönmeli" çağrıları yaptırdığı3 Taner Akçam işte budur.

Alman istihbaratı, malıyla iftihar edebilir. Taner Akçam için harcadığı para ve emeğin boşa gitmediği görülüyor. Ama emperyalistler için Türkiye hakkında iddianame yazmaya oturan Taner Akçam, aslında kendi iddianamesini yazmıştır. Dönenin kaderidir bu. Döndüğü yere öyle bir nefret ve hırsla saldırır ki, suçun sınırında durması mümkün değildir.

Göçen Adam

Resim

TİKKO davası sanığı Zeki Şerit, 12 Mart 1977 gecesi Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi'nden Taner Akçamla beraber kaçanlardandı. Kısa bir süre sonra, İstanbul'da polisle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.

Arkadaşları, Zeki Şerit'in Taner Akçam hakkındaki değerlendirmesini hatırlıyorlar:

"Hayatımda bu kadar bireyci, risk ve zahmet üstlenmekten kaçan, korkak ve palavracı bir adam görmedim. Son dakikada yine caydı. Fakat, hem daha biz tüneldeyken ihbar etmesin diye, hem de içimizde Ankara'yı en iyi bilen, en çok çevresi olan diye, adeta sürükleyerek yanımıza aldık. Sonra da tünelden çıkar çıkmaz hepimizi ortada bıra-kıp kayboldu. Arkadaşlardan biri (THKO sanığı Sadık Özer olmalı) onun yüzünden yakalandı."

Bireycilik Köprüsü

Bireycilik, istisnasız bütün döneklerin, dönerken üzerinden geçtikleri ideolojik köprüdür. Kendine halkın kaderinden başka kader arayan, yaşamın bir döneminde devrimciliği bir tür çocukluk hevesi, bir macera arayışı gibi görmeye başlar. Taner Akçam'ın Almanya'daki ilk günlerinde zihnine yapışan düşüncedir bu. Bir an önce devrimcilik defterini kapayıp, kendi yolunda yürümek için ilk fırsatta üniversiteye yazılacaktır.

Yıllar sonra yazdığı hayat hikâyesinde, Türkiye'deki arkadaşlarına karşı duyduğu vicdan borcundan, dağılan örgütü yeniden toplamak, mücadeleye devam etmek işinin omuzlarında kaldığından yakınıyor. Çok ilginç bir cümlesi var tam bu noktada. Diyor ki, "Kissinger'in, Sedat'ın öldürülmesinden sonra Mübarek için söyledi bir söz vardır; 'Mübarek iyi insan ama Ortadoğu'da ayağına giydiği ayakkabılar çok büyük'. Sürekli bu cümleyi tekrar ediyordum kendim için." Bilmeyen, bir tür alçakgönüllülük bulur bu anlatımda. Çok yanlıştır. Döneklerin acındırma cümleleridir bunlar. Kararını vermiş, sizden onay istiyor.

Örgütsel Yapıları Yıkarak

1980'lerin ilk yarısındaki örgütsel faaliyet, Türkiye'deki Dev-Yol'cuları destekleme çabalan, Devrimci İşçi dergisi etrafında yapılan işler, PKK ile ittifak girişimleri, bunların hepsi Taner Akçam için dönekliğe giden yolun sadece birkaç virajıdır. Örgütleri içinde "demokrasi" bayrağıyla açacakları tartışma, kendi deyişiyle, "Zaten ortada olmayan örgütsel yapıların iyice dağılmasıyla" sonuçlanacaktır. Tek başına gidişi şu veya bu şekilde geciken veya geciktirilen dönek, örgütsel yapıları dağıtarak, kendi dönüş alanını temizler. Örgüt kalmayınca kimin dönüp kimin dönmediği belirsiz hale gelecektir çünkü. Arkadaşları Taner Akçam'ın "ajan" olduğunu o zamandan söylemeye başlıyorlar.

Kesin Dönüş

1984'te Hamburg'a yerleştiğinde dönüşü kesinleştirir; "bazı konularda deyim yerindeyse 'gemileri yakmaya' karar vermiştim"; "kendime bir başka hayat kuracaktım".

Ama aynı hikâyenin içinde şöyle bir açıklama daha var:

"Eğer ortada birtakım yanlışlar varsa ve bunun hesabını soracak bir merci yoksa, bunun hesabını ben kendi kendime sormalıyım, diye düşünüyordum." Şimdi de kendini yargılama numarası.

Niçin soruyor kendine yanlışların hesabını? Daha yanlışsız bir devrimcilik yapmak için mi? Hayır, Alman devletine geçmek için. "Ben devrimciliğe layık değilim, bırakın gideyim" tavrı, dönenlerin çoğunda görülür. Özellikle dönüşün ilk dönemlerinde.

Bilincin Göçüşü

Göçmen ideolojisine kapılan, devrimci kalamıyor. "Nereye aitsin?" sorusunun yanıtı bulanmaya başladığı anda insan kendini "entegrasyonun" burgacı içinde buluyor. Devrimcilik, oturulan ülkedeki sorunların çözümüne ve hayat şartlarının iyileştirilmesine indirgendiği anda bitiyor. Avrupa ülkelerine gitmiş insanlarımızın, kırk yıllık devrimci mücadele tecrübesinin özetidir bu. Ama en çok Taner Akçam ve çevresinin pratiği tarafından doğrulanıyor. "Kendimizi asla 'Tükiye'nin uzantısı' olarak görmemiştik... Federal Almanya'nın bir parçası olduğumuzu, yeni göçmen toplulukları oluşturduğumuzu söylüyorduk... kendimizi Almanyalı bir hareket olarak da görmek istiyorduk". Taner Akçam'ın, Alman istihbaratının Türkiye'ye karşı kullanacağı bir tarihi yalanlar kâtibi haline gelmesiyle sonuçlanan Almanlaşma süreci işte bu zeminde ilerliyor.

Ne kadar ilginç, Taner Akçam'ın şefi Oğuzhan Müftüoğlu'nun Toplumsal Araştırmalar Vakfı da, geçtiğimiz günlerde, bir "Avrupa ve Türkiye'de Sığınma Hakkı ve Mülteciler" sempozyumu düzenledi. Tabii Avrupa parasıyla.

Alman Devletinin Kadro Havuzu

Taner Akçam ve arkadaşları, Hamburg'da bir grup Almanla beraber göçmenlik sorunları etrafında faaliyet yürütmek üzere bir "Kultur Laden" (Kültür Dükkânı) kuruyorlar. Göçmen isimli bir dergi çıkarıyorlar. Giderek bir dönekler topluluğuna dönüşüp, Alman devleti için son derece verimli bir ajan avlama havuzu oluştu-ruyorlar. Akçam bu havuzun önde geleni, "Ermeni soykırımını doğrudan bir suç olarak eleştiren ilk Türk" olarak yaptığı asıl hizmetin yanında, Ali Haydar Veziroğlu'nun Barış Partisi'ne program yazmak; Gürbüz Çapan'ın yanında Oral Çalışlarla birlikte Ermenistan'a gidip, Devlet Başkanı Ter Petrosyanla görüşmek gibi yerine getirdiği başka devlet görevleri de var.

Akçam ve "göçmen" takımının diğer elebaşları anlaşılıyor ki, aynı zamanda Alman devletinin Alevi yurttaşlarımız arasındaki çalışmasında roller üstlenmişlerdir. Örneğin Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı Turgut Öker bu takımın tanınmışlarından biridir.

Dönekliğin Tunç Yasası

Taner Akçam hikâyesi, aslında bütün döneklerin ortak hikâyesidir. Bizde dönmek, emperyalizme dönmektir. Türkiye'nin ulusal burjuvazisi ne yazık ki, dönekleri istihdam edecek kadar bile güçlü değil. Baş çelişme Türkiye ile emperyalizm arasında olduğu için Türkiye den kopan doğrudan doğruya emperyalizmin kucağına düşüyor. Dönek, sözcüğün bütün anlamlarıyla göçen adamdır

Kaynakça
Kitap: Dönekler
Yazar: Hasan Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir