Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hadi Uluengin: Sapı Silik Adam

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Hadi Uluengin: Sapı Silik Adam

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Eki 2011, 03:20

HADİ ULUENGİN: SAPI SİLİK ADAM

Dönek, sapı silik adamdır. Aletin sapı kullanıla kullanıla köşelerini yitirir; üzerinde marka yazılıysa silinir. Bütün dönekler böyledir, köşesiz ve ne idiğü belirsiz. Ama kimse Hadi Uluengin kadar sapı silik olamaz. Büyük Argo Sözlüğü'nü hazırlayan Hulki Aktunç, onu tanımadığından olmalı, "sapı silik" deyimi için, "Adı sanı bilinmeyen kimse, serseri; erkeklik bakımından güçsüz kişi" anlamlarına yer veriyor. Tanısaydı, kesinlikle böyle uzun açıklamalara gerek duymaz, "Hadi Uluengin" yazar geçerdi. Bir deyim, bir kişilikte anlamını ancak bu kadar tam ifade edebilir. Ve bir kişilik bir deyimin anlamını ancak bu kadar üstlenebilir.

Zibidi

Kendisinin anlattığına göre, 1960'ların sonlarında, İstanbul'un, özellikle o zamanlar yüksek sınıflara hitap eden ünlü mağazalarından Vakko'nun vitrinindeki "Triumph bir spor otomobili yalım yalım yalanarak" seyreden bir "zibidi"dir.' Biraz Saint Joseph'te okumuş, lise ikiden terk. Sorulduğunda "liseyi dışardan bitirdim" diye yalan söylüyor.2 Brüksel'de, lise diploması olmadığı için dışardan sınavla girdiği, "İşçi Üniversitesi" diye tanınan Sosyal Bilimler Yüksekokulumdan, birinci sınıfta üst üste iki yıl çakarak atılmış. Okuyup okuyacağı işte bu kadar.

Aşağılık kompleksini yenebilmek ve malumatfuruşluk taslayabilmek için bundan sonraki ömrünü, ansiklopedi karıştırarak, Fransız televizyonlarının tartışma programlarını izleyerek ve okuduğundan değil gösteriş için, koltuğunun altında daima birkaç kitap taşıyarak geçirecektir. Ama fırsatını bulunca, Belçika'nın Gent şehrindeki bir toplantıda yaptığı gibi, kendisini "Sosyoloji Doktoru Hadi Uluengin" diye tanıtmaktan da geri kalmayacaktır.

Döneklik Satıcısı

Hadi Uluengin, "Cinnet yıllarım" ifadesini yazılarının nakaratı haline getirmiştir. Sözü yerli yersiz kendi geçmişine getirip, "Cinnet yıllarım" diye inlediğinde, sanılır ki Raskolnikov konuşmaktadır. Veya "Mazimin koyu alaca rengi" gibi ifadeler kullanır. İşte öylesine büyük trajediler yaşamış bir insandır yani; ruhu, acıların ateşiyle dağlanıp olgunlaşmıştır! Efendilerinin kendisine acıması için önce o, kendi kendisine acır. Sonra döndüğü için Allah'ına dualar eder ve efendileri de madalya taksın diye kendi kendisine madalya takar.

Dönek, "bir zamanlar ben neydim" üslubuyla konuşur. Geçmişi, bire bin katarak anlatmak, bütün döneklerin ortak özelliğidir. Sanki, sadece Türkiye devrimini değil, dünya devrimini de kendileri yönelmişlerdir. Döneklik, döneğin sermayesidir çünkü; satacağı malıdır. Ne kadar uzaktan, ne kadar aykırı bir yerden dönmüş olursa ödülü o kadar büyük olacaktır. Hâkim sınıf "en azılıların" dönüşünde, doğal olarak kendi başarısını görür.

Çepel

Oysa Hadi Uluengin'in "devrimciliği" de, tıpkı tahsil yaşamı gibi yalandan ibaret. Biliyoruz devrim ırmağının köpürerek akıp giden suları sadece bereket yüklü değildir, aynı zamanda çöpü çepeli de sürükleyip getirir. Onun İstanbul'da bir "zibidi" olarak dolaştığı yıllarda, Türkiye'de devrimcilik yükseliştedir. Birçok kolej züppesi gibi o da Mao'nun şapkası, Che Guevera'nın yıldızı diyerek, kendini "devrimci" saymaya başlıyor. Lise yıllarında bir kıza âşık olmuş, kendi kendisine söz vermiş; kızla konuşabilirse "normal bir insan, konuşamadığı takdirde ise komünist olacakmış". Kendi anlattığı solcu olma öyküsü böyle (Ayşe Arman).

O dönemde Dev-Yol'un liseli örgütü Dev-Lis'e bulaşmış. Sonradan bu bulaşmışlığı, "Türkiye'deki profesyonel devrimciliğim" diye abartacaktır (Ayşe Arman).

Palavracı

Belçika yıllarında, Fransızcası sayesinde, henüz bu ülkede yeni olan ve yeleri kadar dil bilmeyen Aydınlıkçıların çevresine giriyor. Şimdi ilenerek andığı o geçmişle de, Hadi Uluengin'in devrimcilikle ilgisi yok. Yaşamı devrimci arkadaşlarınınkinden tamamen farklı. Herkesin parasızlık çektiği günlerde o, babasına aldırdığı otomobille dolaşıyor ve en büyük zevki lüks restoranlarda yiyip içmek. Sürekli "Liberal" olduğu için eleştiriliyor. Tıpkı şimdi yaptığı gibi, o zaman da önemli adam havalarında dolaşıyor ortalıkta. Palavracılık kolay değişmeyen bir kişilik özelliğidir.

O dönemi kendisiyle birlikte yaşayan Aydınlıkçıların Hadi Ulu-engin için en çok kullandıkları sözcük, istikrarsız. Üç ayda bir tekrarladığı özeleştirileriyle hatırlanıyor. Çünkü sık sık kaybolup gidiyor; nerede olduğu, ne yaptığı belli değil. Sonra çıkıp geliyor ve sulu sepken ağlayarak kendini yerden yere vuruyor. "Bir burjuva olduğunu, devrimci olamadığını" anlatıp, arkadaşlarından özürler diliyor. Bir süre sonra ortada gene yok. Kendisine karşı ve arkadaşlarına sürekli yalan söylüyor.

Anlattıklarının aksine ne "profesyonel devrimci" oluyor, ne Aydınlıkçıların önde gelen bir militanı, ne de güven duyulan bir insan.

Haydan Gelip Huya Giden

"Bin şükür dönek oldum" diye yazıyor. Tarih veriyor, tam tamına 14 Nisan 1980'de dönmüş. Sebep, o tarihte ölen Sartre üzerine Aydınlık'a yazdığı yazının beğenilmemesi ve eleştirilmesiymiş. Neden devrimci olduğunu kavramadığı gibi neden dönekleştiğini de henüz anlamış değil. "Kızla konuşamazsam" diye başlayan devrimcilik, yazısı eleştirildi diye uçup gitti sanıyor. Çünkü "Haydan gelen huya gider" felsefesini hayatının temeline koymuştur. Sapı silik bile değildir aslında, sapsızdır. Tutulacak yeri yoktur.

Dönüşünün gerçek sebebi bambaşkadır. Devrimciliğin zor yılları başlamakta, 12 Eylül ve Turgut Özal dönemi açılmaktadır. Küçük maceraperest, devrim yükselirken küçük bir çakal gibi, küçük menfaatler için gelmiş; devrim inişe geçtiğinde ise tüyüp gitmiştir. Sefalet dönemlerinde, alçaklara gün doğar.

Sahte Kazanova

Beynini yitirenin elinde, vücudu kalır. Hem toplumsal olarak doğrudur bu, hem bireysel olarak. Ve cinsellik edebiyatında düzey kaybı, düzenin çürüme ölçüsüdür. Emperyalist edebiyatın sayıklamalardan ve en bayağı cinsel ilişki anlatımlarından ibaret hale gelişi sebepsiz değildir. Üretimden kopmuş hortumcular sınıfı, yüksek sosyete denen fuhuş piyasasından başka bir yaratıcılık alanı bulamıyor. Kapanan fabrikaların artık kullanmadığı elektrik, televole âlemlerinin neonlarında parıldıyor.

Bu düzenin romancısı işte tam Ahmet Altan gibi, köşe yazarı ise tam Hadi Uluengin gibi olur. Biri, oturup, roman diye, buluğ çağma yeni girmiş ortaokul öğrencisi üslubuyla cinsel fantezilerini yazıyor; öteki, gazete köşesinden Kazanova'lık taslıyor. Artık sınıfsal olarak da, kişisel olarak
da zihinsel ve manevi dünyalarının yıkılmış olduğu açıktır. Cinsellikten, üstelik uydurdukları ve sorana arsızca anlattıkları kendi cinselliklerinden başka pazara sürecek mallan kalmamıştır.

Resim

Riyakâr

Marx'ın kitabı yerine, yani kütüphanesinin "en ön rafına" Freud'unkini koyma "cesaretini gösterdiği gün", "riyakarlıktan" kurtulmuş! Meğer o zamana kadar Freud'un kitabını "'yoldaşlardan' daima gizlemek zorunda kalmış"mış. "Özgürlüğümü prangalarını parçalayarak elde etmiş bir Roma kölesi gibi, meydan okuyarak, artık kendi ahlak tanımıma sadık biçimde yaşamaya başladım" diyor.

Söylediklerinin tamamı yalan. Aydınlık hareketinin hiçbir döneminde hiçbir yazar ve hiçbir kitap için yasak yoktu. Tarikata girecek yerde, rüzgârın savurmasıyla Aydınlıkçılığa bulaşmış kolej kaçkını, kendi salaklığını parti disiplini sanmış olmalı. Üstelik "meydan okuyarak" öne sürdüğü "kendi ahlak tanımı" neymiş peki ve "o tanıma sadık biçimde yaşadığı" hayat? Asıl "Roma köleliği"ni işte orada bulacağız.

Roma Kölesi

"Çekici ve çapkın erkek" gibi görünmeye çok önem veriyor. Kendi reklamını kendisi yeteri kadar yapıyor ama, Serdar Turgut gibi yardımcıları da var. Hürriyet gazetesinin 2002 yılbaşında verdiği "Hürportreler" ekinde Latif Demirci'ye yazdırtılan yaşamöyküsü Beyefendi'nin kadınlara düşkünlüğü ve dayanılmazlığı etrafında dönüp dolaşır.

Tabii en önemlisi kendi anlattıkları. "Eğer alan razı, satan razıysa" herhangi bir tercih, iyi veya kötü diye değerlendirilemezmiş.

Alan ve satan:

Yaşam felsefelerinin ilkesi bu. Düşünceleri için de geçerli, cinsellikleri için de. Döneğin özgürlüğü, kendini satış özgürlüğüdür. Roma kölesi böyle olunur işte.

Kendi gazetesinden Ayşe Armanın "Öyleyse Belçika'da her iki kadından birisinin sizden hamile kaldığı söylentisi doğru" diye uzattığı çanağa, "Bu kadınların bir bölümü Belçikalı değildi" böbürlenmesini koyuyor.

Kadınlar Hadi Bey'den çocuk sahibi olmak istiyorlarmış; bu kez Ayşe Arman, "Spermleriniz mi değerli?" diye soruyor; cevap:

"Muhtemelen". "Bir Batılı kadın tipolojisi" varmış ki, bunlar "bazen erkeği damızlık olarak seçiyorlar"mış.

Kadın-erkek ilişkisi konusundaki düşüncesi gerçekleri damızlıklara göre:

"Öyle ilişkiye girmeyi tercih ediyorum ki, terk etmek ve terk etmemek eylemleri olmasın." "Çok iz bırakan şeyler değil o zaman bunlar?" saptamasını da hemen benimsiyor, "Doğru. Kaçak güreşiyorum". İşte bu kadar ve bitti. Sanılır ki, etek hışırtısı duysa anında harekete geçmektedir! Ve hiçbir ilişkinin sorumluluğunu üstlenmeyecek kadar da sorumsuzdur.

Yaşarmış Gibi Yapan Adam

Ancak, kendisinin ve ayrıldığı eşi Marie Claire'in yakın dostları Hadi Uluengin'in anlattıklarına benzer hiçbir bilgiye sahip değiller. Tam tersine, onun söylediklerini okuduklarında ve duyduklarında hep güldüklerini söylüyorlar. Israrları üzerine Hadi Uluengin'e dönüp bir süre sonra onu yeniden terk eden Marie Claire'nin, dostlarına anlattıkları da tamamen farklı. "Sapı silik" deyiminin Hadi Uluengin'i bütün anlamlarıyla kavradığı boşuna söylenmedi. Unutulmasın ki, dil çürük dişe gider.

Hiçbir zaman devrimci olmadı; devrimci göründü. Kazanovalığı da öyle; Ahmet Altan'ın romancılığı gibi yani. Yarım yamalak okuduklarını, Fransız televizyonlarından izlediklerini ve hayallerini satıyor. Olmayı özlediğini olmuş gibi gösteriyor. Hayatı, kendine yaşamadığı ve yaşayamadığı bir hayat hikâyesi uydurma çabasıyla geçiyor.

Dönek, sadece topluma değil, kendisine de yalan söyleyen adamdır.

Hadi Uluengin döneklik üzerine konuşuyor:

"Nedir döneklik? Hayatın içinde böyle bir şey yoktur. İnsanlar evrim geçirirler. Yanlışlarını fark ederler... 30 sene evvel ne kadar radikal solcuysam, bugün de o kadar radikal hürriyetçiyim. İnsanın özgürlüğünden, daha iyi yaşamasından söz ediyorum. Ben değişmedim."

Eksensiz

Bu kadarcığı bile Hadi Uluengin'in kendi fikri değil. Şahin Alpay gibi dönüş arkadaşlarından, Ertuğrul Özkök gibi patronlarından öğrendiklerini satıyor. Ama önemli. Dikkat edilirse, ne kadar "döneklik, değişmedir" dese de ruhunu tescili edemiyor; en sonunda "Ben değişmedim" demeye çalışıyor. İşte sosyalizmin büyük zaferidir bu. Öyle bir ideolojidir ki Bilimsel Sosyalizm, dönen, dönenlerin en dönmüş olanı bile, suçluluk duygusundan asla kurtula-mıyor. Bütün hayatını aşağılık bir yaratık olarak geçirmeye mahkûm oluyor. Çünkü insanlığın geleceğidir sosyalizm. Dönek, insanlığa sırtım dönmüş adamdır.

Dönmek, fikir değiştirmek değildir. Çünkü ideoloji herhangi bir fikir değil, dünya görüşünün, hayat hakkındaki düşüncelerin tamamıdır; tek tek insanlar söz konusu olduğunda manevi hayatının çerçevesi, ekseni ve kişiliğinin özü. Dolayısıyla dönen, herhangi bir konudaki görüşünü değil, doğrudan doğruya kendi kişiliğini terk eder. Dönekler için sık sık kullanılan, "O artık, bizim eskiden tanıdığımız adam değil" sözü, işte bunu anlatır.

Tetikçi

"Özgür"müş! "Radikal hürriyetçi"ymiş!

Küfür Memuru

Resim

Dönek, ipini koparan adamdır. Sadece devrimcilikten değil, her türlü sınıfsal vc toplumsal değerden. İnsandan, insanlığı çıkardığınız zaman geride kalan şeydir. Artık hiçbir zaman, hiçbir yaşama ilkesine sahip olmayacaktır. Bütün tetikçiler gibi. Kendine, devşirmeler pazarında müşteri beklemekten başka bir yol bırakmamıştır. İstihbarat örgütlerinin ve medya patronluğuna geçmiş kara para krallarının, adamlarını dönekler piyasasından tutması boşuna değildir.

Hadi Uluengin işte oradan gelir. Aydın Doğan'ın küfür memurudur. Efendiler, ağızları yorulmasın diye kendileri havlamazlar; kapılarında birer de havlama görevlisi vardır.

Hadi Uluengin'in Marx'a, Lenin'e, Mao'ya en hayâsız sözcüklerle, en aşağılık iftiraları tekrarlayarak küfretme özgürlüğü vardır. Kullandığı en hafif sözcükler, "paranoyak", "manyak", "katil", "eli kanlı", "bunak", "moruk". Kim İl Sung'a, Enver Hocaya, Castro'ya, Çavuşesku'ya, Miloseviç'e, Saddam'a her fırsatta her türlü hakareti yağdırma hakkına sahip olduğunu düşünmektedir. Nerede ezilen bir ülke varsa, nerede ezilen insanlar için mücadele eden bir insan varsa, kim kendi ülkesi ve milleti için emperyalizme karşı çıkıyorsa Hadi Uluengin ona ölümüne düşmandır. Hele İşçi Partisi, Aydınlık veya Doğu Perinçek dendi mi, çılgına döner. Harfleri kurşun olarak kullanılabilseydi, herhalde yeryüzünde tek bir İşçi Partili bırakmazdı.

Tazminat Mahkûmu

İtibarsız ve bozukların küfrü, devrimciler için övgü yerine geçer. Hadi Uluengin tarafından övülmek ne büyük felaket olurdu. Üstelik, her seferinde, tazminat cezasını İşçi Partisi veznesine tıkır tıkır yatırıyor. Öncekilerin kaydı tutulmamış, ama son iki sene içinde Hadi Uluengin, İşçi Partisi ve Aydınlık'a karşı 11 hakaret davası kaybetmiş ve on bir milyar liradan fazla tazminat ödemiş. 11 hakaret davası da halen yürüyor.
Aydın Doğan, parasını ödüyorum küfrettiriyorum diye düşünüyor olmalı.

Yanılıyor: Saray, kapısında bağlı olandan sorumludur ve Hadi Uluengin'in her sözü onu bağlar.

Islak ve Yapışkan


Sıra emperyalistlere gelince, Hadi Uluengin'in özgürlüğü biter; dili, ayakkabı boyacılarının kullandığı kadife kadar yumuşak, efendisinin arkasından koşan bir finonun sallanan dili gibi ıslak ve yapışkandır. "Bana bari 'Avrupacı' deyin" diye inledikten birkaç paragraf sonra, "son tahlilde ben burada ayan beyan 'Amerikancı'yım" demekten kendini alamaz. Her zaman emperyalistin, zalimin, sarayırı dalkavuğudur. Felhullahçılıktan ÖDP'ciliğe kadar her boyaya girer; yeter ki, emperyalist efendilerinin işine yarasın. İpsiz adam, en bağımlı adamdır; düzenin kölesidir.

Vasiyet Yazarı

İlenme ve küfürden ibaret dili, Hadi Uluengin'in yıkıma uğramış kişiliğinin bıraktığı boşluğun ıslığıdır aslında. "Fikir değiştirme", "özgürlük" gibi sözlerle tescili bulması mümkün değildir. Nefret ettiği kendisidir. Dönerken uğradığı özgüven yıkımı, kendi gözünde değerini sıfıra indirmiştir. Dönüşünü kendine açıklayabilmek için geçmişle sürekli kavga etmek zorundadır. Bütün dönekler gibi.

Hadi Uluengin, iki yazısından birinde "sosyalizmin öldüğünü" sayıklar, Aydınlıkçılığın "tekne kazıntısı" olduğunu söyler. Budala olduğu kadar tutarsızdır. Bilmez ki, sosyalizmin ölmediğinin kanıtı bizzat kendisidir, aldığı maaştır. Kimsenin, ama özellikle Aydın Doğan'ın bir "ölüye" küfrettirmek için adam kiralamayacağını akıl edemez. Sonra bakar ki, ne sosyalizm ölüyor, ne de İşçi Partisinin büyümesini önlemek mümkündür. Bu kez korkuya kapılıp, "kendisine bir şey olursa Aydınlıkçılardan bilinmesini" vasiyet eder. Aynen Cengiz Çandar gibi.
Dönekler korkak olur.

HADİ ULUENGİN VE ODTÜ

Hadi Uluengin, ODTÜ öğrencilerinin İnterstar yorumcuları Meriç Köyatası ve Engin Ardıç'ı protesto etmelerine çok kızmış. Demediğini bırakmıyor. Gençlerden, "komünist güruh", "baldırı-çıplaklar", "haydutlar", "haramiler", "orak çekiçli çapulcular", "kızıl zorbalar", diye söz ediyor. 22 Mayıs tarihli Hürriyet'te yazıldığına göre ODTÜ'de "eşkıya terörü esmekteymiş", "bunların ağzının payını vermek gerekmekteymiş". Saldırıdan Aydınlık da nasibini alıyor. Hadi, Aydınlık için "karanlık gazete", "lahana yaprağı" deyimlerini uygun görmüş. Aydınlık'], gençlerin eylemini verdiği için, "haramiyi kışkırtmakla" suçluyor, "karanlık gazete... ne zamandan beri basın özgürlüğünden yararlanmakladır?" diye soruyor.

Bıraksanız, jandarmayı arkasına alıp, ODTÜ'yü kılıçtan geçirecek. Aydınlık gazetesinin kapısına kilit vuracak. Devlet terörünün ve şiddetin bu masum gösterisinde boşuna zorbalık arıyorlar. Zorbalık başka yerde. Evet bugün ODTÜ'de bir terör esiyor. Ama bu, jandarma polis ve idare üçlüsünün terörüdür. Bir küçük toplantı yapmak için öğrenci, bin bir bürokrasiyi aşmak zorundadır, jandarma başında bekleyip müdahale edecek fırsat kollar. ODTÜ'de neredeyse her on öğrenciye bir sivil polis düştüğünü cümle âlem bilir. Üniversite ve yurt idaresinin polisle nasıl içlidışlı çalıştığını da. ODTÜ'deki yönetim bir üniversite için değil, bir askeri kışla için bile dayanılmazdır.

Nerede özgür fikir ortamı, nerede bilim özgürlüğü? ODTÜ, diğer üniversiteler gibi, rejimin gençliğe duyduğu güvensizliğin abidesidir. Bir boyun eğdirme kampıdır. Orada, 20 bin genç, polisin eline düşmeden bir meslek edinme derdine düşürülmüştür, düzenin kendine uygun adam yetiştirme tornasından geçirilmektedir.

Hadi'ler bu gerçekleri bilmezler mi? Bilirler. Öfkeleri bu işin böyle gitmeyeceğini belli eden işaretler görüyor olmalarından kaynaklanıyor. Gençlere karşı duydukları korku, düzenin korkusudur. Bir de demokrasiden dem vururlar. İşte onların demokrasisi ODTÜ'deki yönetimin uyguladığı özel jandarma rejimi oluyor. Süngü ve copun demokrasisi. Bu adamlar, rejimin başındaki coplarıdırlar. En çok şu "baldırıçıplaklar" sözüne tutuldum. "Baldırıçıplak" yani "sans culotte" Büyük Fransız Devrimi'ni yapan halk kitlelerine verilen addır. Aristokratlar tarafından sıradan insanlara takılan isim. Bu Hadi'ler işte öğrenciye, halka çağlar gerisinde kalmış soyluların gözüyle bakarlar. Ama aynı zamanda bir gerçeği de itiraf etmiş oluyorlar. Devrim de, demokrasi de o baldırıçıplakların eseridir. ODTÜ'de bir gram demokrasi varsa, Engin Ardıç'ları, Hadi Uluengin'leri protesto eden o gençlerin hareketinde dile geliyor. Hadi'lerin küfürleri, ODTÜ öğrencisi için övgüdür aslında.

Bu Hadi Uluengin, bir zamanlar, 1978-1980 döneminde çıkan Aydınlık gazetesinin Brüksel temsilcisiydi. Döndü.
Bugünkü düzende orgenerallikten sonraki rütbe, biliniyor, şirket yöneticiliğidir. Komünizmden dönüp karşı tarafa geçen sözde aydınlara sunulan makam ise köşe yazarlığı oluyor.

Cengiz Çandar gibi, Hadi Uluengin gibi "köşe yazarlarını" aslında okuyucu kendisi de teşhis edebilir. Alameti farikaları vardır. Bir yazılarında olmazsa ötekinde mutlaka sozyalizme küfrederler. Diş biledikleri dört düşmanları vardır. Küba ve Kore, yani sosyalist ülkeler; Aydınlık gazetesi, İşçi Partisi, ve ODTÜ öğrencisi, yani halk, gençlik!

Aslında komünizme küfrederken nankörlük ediyorlar. Komünizm bunların velinimetidir. Komünizm, dedikleri gibi ölmüş olsaydı Hadi Uluengin gibileri aç kalırdı, aç. Bugünkü serbest piyasa düzeninde hiçbir kapitalist bir ölüye küfrettirmek için hiç kimseye para koklatmaz.

CIA'NIN PARMAĞI HADİ ULUENGİN

Hadi Uluengin dünkü Hürriyette çıkan yazısında Aydınlık'&, İşçi Partisi'ne, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'e, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ne, Kore'nin Devlet Başkanı Kim İl Sung'a saldırıyor. Ama ne saldırış! Yazı baştan sona küfürden ibaret.

Fikir versin diye küfürlerden bir bölümünü aktarıyorum:

"Çatlasa dokuz bin satan, adı kızıl kendisi karanlık gazete, ajan provokatör ceride; binde sıfır virgül dört oranında destek alan issiz güçsüz partisinin fasulyeden lideri; alçak ve korkunç diktatör Kim İI Sung, çekik gözlü haydut, tekne kazıntısı komünistler; denize düşen soytarılar; Kim İl Sung yılanı: Kim İI Sung önünde secdeye duran soytarılar..."

Bir köşe yazısı için bu kadar küfür fazla değil mi? Hayır, fazla değil. Biz bu adamları çok iyi anlıyoruz. Sosyalizm yaşadıkça yani insanoğlu var oldukça bu tür adamların ruhları huzur bulmayacaktır. Üstelik efendileri ve kendileri ne yapmış olurlarsa olsunlar insanlığın dörtte birinin halen sosyalizmi yaşadığını bilmektedirler.

Bakmayınız küçümsediklerine. Eğer kendi yazdıkları gibi komünizm "tekne kalıntısı" olsaydı, İşti Partisi kıytırık bir örgüt durumuna düşseydi, Aydınlık yüz binler satan bir gazete kadar etkili olmasaydı, bunlar bir damla mürekkep bile harcamazlardı saldırmak için. Daha doğrusu efendileri onlara böyle bir israf için izin vermezlerdi.

Hadi Uluengin Türkiye'nin üç büyük gazetesinden birinde yazmaya memur edilmiştir. Ve komünizme saldırmak bu memuriyetin esasıdır. Uluengin'lerin küfür dolu yazılarının bir değeri varsa işte budur. Komünizmin yaşadığını, sosyalizmin Türkiye'de son derece etkili olduğunu kanıtlamak.

Uluengin bir zaman komünistti. Döndü. Dönenlerde komünizm düşmanlığının daha şiddetli olduğunu biliyoruz. Uluengin'in çılgınlığında böyle bireysel bir unsur da var. Ancak nefretinin esası temsilidir. Bunlar, CIA'nın, yani Amerikan istihbarat örgütünün parmağı rolünü üstlenmişlerdir. Kendilerine görev verilmiştir. Amerika kimi hedef alırsa ona saldıracaktır. Şimdi Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Amerika'nın hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Hadi'ler de elbette Kore'ye küfredeceklerdir.

Hadi Uluengin'in Kore hakkında en küçük bir bilgisi yok. Orada "yoksulluk içindeki insanların açlık isyanında öldürüldüğünü" bile yazıyor. Kim İl Sung'un Kore'yi "korkunç bir diktatörlükle" yönettiğinden dem vuruyor.

Kore'ye kendim de gittim, üzerinde inceleme de yaptım, sadece Korelilerden dinlemedim, düşmanlarının teslim ettiği gerçekleri de okudum.
Bugün herkes görüyor ki, "Kore mucizesi" denen olay Amerikan kuklası Güney Kore'de değil, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nde gerçekleşmiştir. Sosyalizm 45 yılda Kore'nin verimsiz kuyezinde dünyanın orta gelişmişlikteki ülkelerinden birini yaratmıştır. Kore, Japonya'da dilencilik yapan Korelileri'kendi ülkesine getirip iş ve aş veriyor. Uluengin'lerin düzeni insanları aç bırakırken sosyalist Kore'de aç ve açıkta insan yok. Ne açlık isyanı?
Kore'ler arasında da bir "Berlin Duvarı" var. Ama o duvarı kim savunuyor biliyor musunuz? Güney Kore. İnsan akını kapitalist Güney'den sosyalist Kuzey'e doğru. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti duvarın kaldırılmasını, iki Kore'nin birleşmesini, sosyalizmle kapitalizm arasında seçimi süreç içinde halkın yapmasını istiyor. Ama Hadi Uluengin'in gerçeği yazmak diye bir sorunu yok ki. Onun bilgi kaynağı CIA bültenlerinden ibaret.

Hadi Uluengin'in "CIA'nın parmağı olduğunu" mantık yürüterek veya öfkeye kapılarak söylemiyoruz. Yazısında kendi ağzından açıklıyor. Diyor ki, "Fesat gelişmelerini yakından takip ediyorum."

İzlemiş ve öğrenmiş ki, Türkiye ve Kore halkları arasında dostluk ve dayanışmayı gerçekleştirip güçlendirmek için bir dostluk ve dayanışma derneği kurulmuştur. Kurucular arasında SHP Grup Başkan Vekili Ercan Karakaş ve bazı sosyal demokratlar da yer almışlardır.

Hadi Uluengin küplere binmesin de ne yapsın? Döşeniyor:

"Bu ülkenin, Güney uçağına sabotaj düzenlediği için terörist ilan edildiğini ve nükleer silah ürettiği için BM gözetiminde tutulduğunu takip ediyorlar mı? Kuzey Kore derneğine üye olan aslan sosyal demokratlar Kore ile demokrasi adım aynı anda telaffuz etmenin bir demokrasi suçu olduğunu anlıyorlar mı?" Tehdidi görüyor musunuz? Tehdidin kim adına yapıldığı apaçık sırıtmıyor mu? Yazdıklarının hepsi Amerikan malı.

Hadi'lere göre nükleer silah üretmek ABD'nin tekelindedir. Ey sosyal demokratlar, siz kim oluyorsunuz da Amerikan emperyalistlerinin tecrit etmek için seferber oldukları bir sosyalist ülke ile dostluk derneği kuruyorsunuz? "Güney'in uçağını düşürmüş." Kötü söz söylememek için kendimi tutuyorum.
Dünyanın en büyük teröristi Amerika adına sosyalist Kore'ye saldırı! O teröristlerin nasıl bir insan kıyma makinesi olduğunu daha yakında sadece Irak'ta kumlara gömdüğü 300 bin Arap insanını düşününce daha iyi anlayabiliriz. O teröristin şimdi Somali halkına neler yaptığını biliyoruz. Hepsini bırakalım, ABD'nin kanlı tarihini de unutalım, kendi halkımıza, özellikle şu anda Kürt halkımıza yaptıkları yeter.
Aydınlık'a yönelttiği şu "ajan provokatörlük" suçlaması üzerinde duralım.

Ajan Provokatörlük ve Hadi Uluengin

Hadi Uluengin iki gün önce Hürriyette çıkan yazısının bir benzerini de Tempo dergisinin 6 Ekim tarihli son sayısına vermiş. Orada da Aydınlık'ı ve Aydınlıkçıları "tescilli ajan provokatörlükle" suçluyor.

Hayrete düştüm. Hadi Uluengin'in Tempo'da yazdığına göre Aydınlık durmadan kendisiyle uğraşıyormuş. Onu hedef gösteriyormuş. Sonra malum saçmalıklar. Aydınlık'ın "hedef gösterdiği insanlar faili meçhul cinayetlere uğruyormuş". Dolayısıyla kendisine bir şey olursa Aydınlıktan bilinmesi gerekirmiş. Kendisine önemli adam süsü veriyor.

Ne hedef gösterilen bir tek insan ismi var, ne de dediğini kanıtlayan bir olay. Atıyor... Daha doğrusu Aydınlık düşmanı istihbarat örgütlerinin iftiralarını tekrarlıyor. Ona geleceğiz.

Şu kadarını şimdiden söyleyelim; klasikleşmiş bir şizofreni durumudur Hadi Uluengin'in içine düştüğü. Aynı belirtileri Cengiz Çandar göstermişti. Çandar'ın CIA ve MİT'le ilişkileri hakkında 2000'e Doğruda bir kapak haberi yapmıştık. Derginin kapağına da resmini koyduk tabii. Her gün yazdığı gazetede resmi çıkıyor. İkide bir televizyonlarda boy gösteriyor. Adam buna rağmen tutturmaz mı, "benim resmimi yayımladılar öldürtecekler" diye. Ait oldukları devlet 2000'e Doğru Ankara bürosunu bastı, çalışanları işkenceli sorguya aldı.

Şizofreninin kaynağını biliyoruz. Halka karşı işledikleri suçların dehşeti içindedirler. Yoksa okuyucu biliyor ki, Aydınlık'ın bu adamlarla uğraştığı da yok, uğraşacak zamanı da. Hadi'nin komünizm düşmanı yazılarının yüzde biri kadar yanıt çıkmamıştır bu gazetede.

Hadi Uluengin'in Tempo'daki yazısında Aydınlık'a yönelik "ajan provokatörlük" suçlamasının kaynağını ağzından kaçırıyor, ait olduğu yerin adresini veriyor. Aydınlık'a bu suçlamayı "istihbaralçılar" yapıyormuş. İyi mi? MİT'çiler veya CIA'cılar suçluyormuş bizi "ajan provokatörlükle." Aydınlık, "gizli servisler bünyesindeki mücadeleye" alet oluyormuş. İstihbaratçılar da bu durumdan yakınıyorlarmış.

Teşekkürler! Eri azından CIA ve MİT'in "ajanı olmak" suçlamasından kurtulmuş oluyoruz. Bu hasta beyinlerin çapraşık mantığı böyle işte.

Dünyada ve Türkiye'de en çok ajan kullanan kim:

CIA ve MİT ve bir de onların ortağı MOSSAD. Onlar ise Aydınlık'ın can düşmanı.

Uluengin'in iftirayı dayandırdığı adam eski MİT Daire Başkanı Mehmet Eymür'dür. Eymür, tıpkı Uluengin gibi bize "provokatör" demeye kalkıştı, bunu yazdı da. "Gel bakalım kimin provokatörüyüz" diye kendisiyle tartıştım. Bu tartışma 2000'e Doğru dergisinde yayımlandı. Eymür o tartışmada kendi örgütü MİT'in, CIA ile çalıştığı konusundaki değerlendirmelerimizi "tevil yoluyla" kabul etti. Aydınlık'a yönelttiği suçlamanın ise "Filistin Kurtuluş Örgütü'ne hizmet etmek" olduğu ortaya çıktı. Var mı başka suçlamanız?

Yok! İyi, o zaman biz de şunu söylüyoruz:

Filistin Kurtuluş Örgütü ile dayanışma içinde olmaktan şeref duyuyoruz. Yüzleşmenin özeti budur.

Ama hem Eymür, hem de onun patronu ünlü MİT Müsteşar Yardımcısı Hıram Abas, Aydınlık hakkındaki gerçek fikirlerini de açıkladılar.

Ünlü MİT raporu olayı sırasında bu iki istihbaratçı Sabah, Bulvar ve Güneş gazetelerine verdikleri röportajlarda şöyle dediler:

"Bunlar (Aydınlıkçılar) 1978'de MİT hakkındaki yayınlarla MİT'i pasif duruma sokabildiler. Evet... Bunu kabul edebilirsiniz. Başardılar." Eymür 2000'e Doğru dergisinin açığa çıkardığı MİT raporunu, "Bu, Milli İstihbarat Teşkilatının çöküşüdür" diye değerlendirdi. İstihbarat örgütlerinin CIA'nın ve MİT'in ve tabii Hadi Uluengin'in bitmez tükenmez Aydınlık düşmanlığının nedeni işte budur. Eymür Milliyet'le, Aydınlık’ın can düşmanı olduklarını, çünkü Aydınlık’ın eli silahlı adamlardan daha tehlikeli olduğunu ilan etti. Tabi Hadi Uluengin bunları bilmez. Öğrenmek ve bilmek diye bir dertleri yoktur. Yazıp çizecekleri şeyler kendilerine paketler halinde verilir.

Gerçekten de Milli Güvenlik Kuruluna (MGK) bağlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı (TIB) adında bir örgüt vardır. Bu örgüt psikolojik harbin önemli bir organıdır. TİB, emrinde çok sayıda profesör ve yazar da çalıştırır. Bu örgütün hedef tahtasında eski ve yeni Aydınlık'ta Doğu Perinçek'in önemli bir yeri vardır. Zaman zaman sahte imzalı iftira broşürleri çıkarır. Bunlardan bazıları bizde de var. Kendi organlarımızda yayımladık da. Birinin adı, "Muhbirlik! Devrime ihanet! Ve Doğu Perinçek!" Altında hiçbir yerde izine rastlanama-yan "Doğrudan Mücadele" diye bir örgütün imzası var. Yani TİB'in imzası. Aydınlıkta "ajan provokatörlük" arayan Hadi'ler işte bu örgütün mallarını pazarlıyorlar.

Uluengin Tempodaki yazısında, Tansu Çiller'in Amerikan vatandaşı olduğunu kanıtladığımız için, bizi "iftiracılıkla" suçluyor. Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmüş olabileceğine ilişkin haberlerimizi de "palavra" diye nitelendiriyor. Niye iftira olsun? Bu Amerikan milliyetçileri değil mi, ABD vatandaşı olmanın meziyetlerini durmadan yazıp çizenler. Hadi'lerin mantığına göre iltifat olmalı yazılanlar. Ayrıca Çiller de böyle algıladı zaten. Bu kötü bir konumsa ve Çiller'inkine inanmıyorsanız, batkın Çiller'in iki çocuğu halen ABD vatandaşı, reddedilmiyor. Onu eleştirin. Veya Merkez Bankası Başkanı'nın durumunu ele alın. Bunların elerdi kap kalaylamak değil, bu açık. Bitlis'in uçağının ise Genelkurmay'ın "saptadım" dediği nedenle düşmediği kesinleşti. O dosya bugün değilse, yarın yeniden açılacaktır.

Hadi Uluengin'ler Genelkurmay'ın yanından [1993 yılı koşullarında bu değerlendirme yapılıyor. -Y.N.), Çiller'in hesabına, çok daha önemlisi Amerikan emperyalizminin içinden Aydınlık'a saldırıyorlar. CIA'nın ve MİT'in silahlarıyla. Ajan provokatörü ise en çok kullanan Amerikan ve Türk devletleridir. Düşmanın düşmanlık derecesi, devrimcinin devrimcilik ölçütüdür. Bütün ajan provokatörlerin kini, nefteri ve düşmanlığı Aydınlık’ın başında bir şeref madalyası gibi parıldıyor.

Hadi Uluengin kendi bulunduğu ortamın sözcükleriyle, terimleriyle konuşuyor. Hep böyledir bu. Özür dileyerek söylüyorum, dikkat ediniz "fahişe" ve "ibne" küfürlerini en çok bu işlerin içindekilerden duyarsınız.

Kaynakça
Kitap: Dönekler
Yazar: Hasan Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir