Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Çetin Altan: Sıradan Bir Dönek

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Çetin Altan: Sıradan Bir Dönek

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Eki 2011, 03:18

ÇETİN ALTAN: SIRADAN BİR DÖNEK

Resim

"Ben politikacılık yapmadım" diyor Çetin Altan, "sadece rahat yazı yazabilmek için Meclis'e girdim, ama o zaman da dokunulmazlığımı kaldırdılar. Benim siyasete ihtiyacım yok."

Kendi Reklamcısı

Sanılır ki, yazı yazıyor diye devletin bütün polisleri, savcıları, mahkemeleri ve tabii "etrâk-ı büdrak", yani anlayıştan yoksun Türklerin tamamı, bu "büyük yazarı" kovalamaktadır ve yazmasa öleceği için dokunulmazlık zırhından yararlanmak amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sığınmıştır. Yoksa, ne işi vardır politika çamurunun içinde?

Ama sıra politikacılık konusunda böbürlenmeye gelince tuğla büyüklüğünde bir kitap indirilir raflardan, üstünde "Ben milletvekili iken" yazılıdır. Büyük "Yazı adamı", yazı adamlığını bu kez, "büyük politikacılığını" ve Parlamento maceralarını anlatmak için kullanmıştır. Bu kadar da değil. Çetin Altan'ın politika yıllarım övünerek anlattığı sayısız yazısı ve konuşması vardır. "Yazı adamlığı" onun, böbürlenmeye en uygun konumdur diye, deneye sınaya kendini oturttuğu son posttur.

Özden yoksunluk, kendini yalan ve gürültü şeklinde ifade eder.

Boş Laf Şampiyonu

Çetin Altan, 1967'dc emekçiler tarafından kendisine gönderilen mektupları toplayıp Onlar Uyanırken adıyla bir kitap yaptı.

Kitabın kendisine ait giriş bölümünde şöyle yazıyor:

"Türkiye'nin ezilen, horlanan, çağının dışında bırakılan emekçileri ... bütün gücün kendi sınıflarında olduğunu görecek ve sınıflarının özgürlüğünü kimseden bir şey ummadan kendilerinden yana olan namuslu aydınlarla sağlamaya çalışacaktır... Ve ancak bu büyük çaba sonunda gerçek olarak kurtulacaklardır... Bu mücadelede elbette başı belaya girenler, felaketlere uğrayanlar, eziyet çekenler olacaktır... Ama şunu unutmamak gerekir ki, insanlığın kurtuluşu için uğraşanlar ölümsüzdürler. Onların her yaptıkları yarın doğacak bebeklerin mutlu dünyasında bir taze gülüş olarak açılacak ve onların varlığı evrenin içindeki atom cümbüşünde gelip geçtikleri bir sinema perdesinin gerçek sahibi olarak sonsuzluğa perçinlenecektir... Sosyalizm alabildiğine geniş, alabildiğine derin, alabildiğine insanca bir çabanın hiç bitmeyecek bir meyvasıdır. Yaşantının mutluluğunu böyle bir meyvanın lezzetinde duyanlar, çağlarını anlamış ve gerçekten yaşamış olanlardır."

Aldatan ve Aklanan

Dikkat edilirse, Meclis'e rahat yazı yazmak için girdiğinin henüz farkında değildir ve "sosyalist politikacı" kisvesiyle konuşmaktadır. Bu yüzden cicili bicili, "bebeklerin gülüşü", "meyvaların lezzeti", "sinemaların perdesinin sahibi olarak sonsuzluğa perçinlenme" gibi ifadelerle, olabildiğince güçlü bir inanç gösterisi yapıyor.

Laf salatası, halk avcılarının tezgâhında satılır.
Çetin Altan, hayatının herhangi bir döneminde ne Bilimsel Sosyalizm'i öğrendi, ne de sosyalist oldu. Sosyalistlik pozu yaptı ve kendi pozuna belki kendisi de inandı; o kadar. Kendini ve halkı aldattı. Türkiye'de henüz sosyalizm bilinmiyordu. Devrime gözlerini yeni açan insanların etkilenmesi kolaydı.

Halk Avcısı

27 Mayıs 1960 hareketiyle ivme kazanan devrimcilik, iki yazarı kitlelerin sevgilisi yapmıştı. Akşam'da yazan Çetin Altan, Cumhuriyetle yazan İlhan Selçuk. İkisi de kitleler ve TİP (Türkiye İşçi Partisi) tarafından siyasete çağrıldı. İlhan Selçuk, emin yollardan, adımlarını yoklaya yoklaya atarak yükselme yolunu seçti ve gazetecilikte kaldı.

Çetin Altan'ın kişiliği farklıydı; ün, takdir ve alkışa direnmesi mümkün değildi. Böyle oluşunun sebebini, Çetin Altan her sorulduğunda kendisi izah eder. "Sekiz yaşında yatılı okula bıraktılar, bir daha da kimse aramadı... Sevilmemiş insanlar, insanları mahkum etmeye çalışırlar kendilerini beğenmeye."

Aynı ifade, eşi Solmaz Kâmuran tarafından İpek Böceği Cinayeti adıyla yazılan biyografisinde aynen vardır. Çetin Altan o yıllarda ve hayatı boyunca hep tribüne oynadı. Olayların merkezinde olmak ve kendini alkışlatmak için elinden geleni yaptı. Bu amaçla içeriksiz ama süslü konuşur ve yazar; sesinin kalınlığı, üslubu, duruşu, hepsi alkışa davetiyedir.

TİP listelerinden bağımsız milletvekili olarak girdiği Meclis onun için bir kişisel şov sahnesiydi. Daha sonra üyesi olduğu TİP'te başına buyrukluğuyla öne çıktı. 60'ların sonuna gelindiğinde artık kitle hareketi geri çekiliyordu, Çetin Altan'a yol görünmüştü. Parti'den ayrıldı, devrimciliğe, Sol'a, sosyalizme sırtım döndü.

Halk avcısı her zaman halkın sırtında yaşar ve sürekli orada durmak ister. Halk üstteyken onun ellerinde yükselir; yenilip alta düşünce, bu kez yenenlerle birlikte biner halkın sırtına.

Aynı Yolun Yolcusu

Stalin, Troçki için "Alkış uğruna Kızıl Meydan'da intihar etmeye razıdır" demişti. Çetin Altan da kesinlikle özel bir dönüşle, kendi şanına yakışır bir şekilde ve alkışlar arasında dönmüş olmayı tercih ederdi. Ama, dönüşünün diğer döneklerden en küçük bir farkı, kendine özgü hiçbir yanı yok. Oral Çalışlar, Hadi Uluengin, Cengiz Çandar ve Taner Akçam neden ve nasıl dönmüşlerse o da aynı şekilde dönmüştür. Yol da aynıdır, güzergâh da aynı. Devrim dalgasının saraylardan sürükleyip getirdikleri arasında yer almış, halkın sırtına basarak yükselebildiği yere kadar çıkmış, dalga geri çekilirken diğerleri gibi o da halkı suçlayarak saraya dönmüştür.

Artist

1960'ların ikinci yarısında biz, İTÜ'nün (İstanbul Teknik Üniversitesi) sosyalist gençleri, hem Çetin Altan hayranıydık, hem Prof. Dr. Tarık Özker'in öğrencileri. Önemini sonradan anlayacağımız bir büyük çelişmeydi aslında bu.

"Şarlatan"

Resim

Ham elmanın yeşili canlı, genç sosyalistin coşkusu büyük olur. Sosyalizmi henüz benimsiyorduk ve Çetin Altan'ın hâkim sınıfa ve iktidara yönelik alaycı ve çarpıcı üslubu, parlak sömürü tasvirleri, gençlik heyecanlarımızı tatmin ediyor ve büyütüyordu. Çetin Altan'a İTÜ'nün Gümüşsüyü Yurdu yemekhanesinde verdirttiğimiz konferans ünlü bir ses sanatçısının konserinden bile daha görkemliydi. İktidarı yerden yere vuran ve halkı göklere çıkaran Çetin Altan büyük alkış toplamış, bizim de gururdan başımız göğe değmişti.

Çetin Altan şimdi, Türkiye'nin bilim açısından uçsuz bucaksız bir çölden ibaret olduğunu adeta cinsel bir haz duyarak yazarken, tam bir cahil ve tam bir palavracıdır. Bırakalım her alandaki sayısız bilim insanımızı, Türkiye, sadece Prof. Dr. Tarık Özker'i yetiştirmiş olsaydı bile, dünya önünde gururlanabilirdi. Tank Özker, ömrünü genç kafalarda bilimsel düşüncenin tomurcuklanması için mücadeleye vermişti; İTÜ'den yetişmiş mühendis nesillerini "neden", "niçin" ve "nasıl" sorularıyla tanıştırdı. Sosyalist bir bilim adamı olarak, Amerikan üniversitelerinden her sene aldığı davetleri reddetmiş ve Türkiye'de kalmıştı. Fizik bilimini sadece fizik olarak okutmazdı; aynı zamanda toplumsal olayları ve tarihsel süreçleri bilimsel olarak tahlil etmemizi isterdi. Bizim Çetin Altan'la yatıp Çetin Altan'la kalktığımız o günlerden birinde, kendisiyle Fakülte koridorunda karşılaştık. Aynı zamanda deli dolu bir insandı, beni yakamdan tuttuğu gibi odasına götürdü, masasının karşısına oturttu. "Şarlatan, bu Çetin Altan" dedi; "Devrimci değil, şarlatan ve hiçbir bilimsel görüşü yok".

Tarık Özker'in, o gün bana bu teşhisini kabul ettirmesi mümkün değildi; biliyordu bunu. Ama ulaştığı sonucu, devrimci öğrencisinin bilincine sunuyordu. Fizik biliminin Çetin Altan hakkındaki laboratuvar test raporu olarak. Aynı zamanda bir vasiyet gibi. Türkiye, Prof. Dr. Tarık Özker'i çoktan yitirdi.

Ben ise en azından 30 yıldır, Çetin Altan'ın adına ne zaman rastlasam mutlaka Tarık Özker'in değerlendirmesini hatırlarım:

"Şarlatan bu Çetin Altan, hiçbir bilimsel görüşü yok."

Tarık Özker'in, o gün bana bu teşhisini kabul ettirmesi mümkün değildi; biliyordu bunu. Ama ulaştığı sonucu, devrimci öğrencisinin bilincine sunuyordu. Fizik biliminin Çetin Altan hakkındaki laboratuvar test raporu olarak. Aynı zamanda bir vasiyet gibi. Türkiye, Prof. Dr. Tarık Özker'i çoktan yitirdi. Ben ise en azından 30 yıldır, Çetin Altan'ın adına ne zaman rastlasam mutlaka Tarık Özker'in değerlendirmesini hatırlarım: "Şarlatan bu Çetin Altan, hiçbir bilimsel görüşü yok."

Demagog

Kitlelerin bilgi ve bilinç yetersizliği, şarlatanların yaşama ve üreme ortamıdır. 1960'ların Türkiye'sinde sosyalizm bilgisi son derece yetersiz ve yüzeyseldi. DP döneminin tutuklamaları sosyalizmin geçmişle bağlarını koparmış ve birikimin yeni kuşaklara aktarılmasını önlemişti. Türkiye'ye özgü teori, program ve strateji, henüz son derece kabaydı, yok gibiydi. Bilimsel sosyalizmin klasikleri, üstelik yarını yamalak çevirilerle, Türkçeye yeni kazandırılıyordu, Çetin Altan, sağdan soldan duyduklarını bu pazara, "sosyalizm" diye etiketleyip sürdü. Görüşlerinin tamamı yüzer gezer fikirlerden oluşuyordu ve kaba bir sömürü edebiyatından ibaretti. Sosyalizm konusunda ömrü boyunca, ağzından çıkan lafların toplamının yüzde biri kadar bile okumadığı kesindir.

Bütün halk avcıları gibi, ne yaparsa daha çok alkışlanacağını çabuk öğrendi. Boş ama, tumturaklı cümlelerle konuşurdu. Giderek bir demagog olup çıktı. Alkış cehaleti azdırır. Ama aynı zamanda kişiliği bozar. Çetin Altan'ın alkışı arttıkça, kuşkusuz öğrenme ihtiyacı azaldı; her şeyi bildiği duygusuna kapıldı. Kitleleri aldatırken, kendisi hakkında yanlış fikriler edindi. Oldum sandı. Kibirlendi.

Oysa öğrenmek, bilmediğini bilmekle başlar ve alçakgönüllülük gerektirir. Demagog, iddiasıyla bilgisi arasındaki uçurumu, boş böbürlenmeyle ve mugalatayla doldurur. Çetin Altan şimdi, "40 kadar kitap ve 40 bin kadar köşe yazısı yazmakla" övünüyor. Yazdığından fazlasını da konuşmuştur kesinlikle. Kendine biçtiği değerle, gerçek değeri arasındaki fark bu kadarıyla bile giderilemeyecek büyüklüktedir.

Hafif

Çetin Altan'ın dönüşünde alkışın ve cehaletin rolü çok büyüktür. Fırtına önce hafif nesneleri saçar savurur. 27 Mayıs 1960'tan sonra yükselen devrim dalgası Amerika'yı telaşlandırmıştı. Genç ve deneyimsiz devrimci hareket provokasyonlara karşı hazırlıksız, saldırılara karşı savunmasızdı. Ajanları ve her an ajan rolü oynayabilecek demagogları tanıyıp hizaya getirecek disiplinli bir yapı yoktu. Tertipler, saldırmalar, öldürmeler başlayıp, devrimciliğin zorlukları öne çıkınca, Çetin Altan döndü. Hangi halka bağlılık ve tarih bilinciyle, hangi sosyalizm bilgisiyle, hangi örgüt terbiyesiyle kalacaktı ki devrim saflarında?

Alkış bitince artistler sahneden çekilir.
Demagog, alkış pazarında hangi malın müşterisi varsa onu satan adamdır. Ve sattığı malı değiştirdiğinde esnaf, esnaf olmaktan çıkmaz. Dün cahildi, bugün de cahildir. Değişen, pazarladığı maldır. O zaman yoksulluk ve sömürü edebiyatı revaçtaydı, onu sattı; dönem değişti, emperyalizmin mallarıyla çıktı müşterinin karşısına.

Keklik

"Değişim", dönekler cemaatinin en çok kullandığı kavramdır. 20 yıldır, emperyalizm tarafından ağızlarına verilen bu aynı sakızı çiğniyorlar. Sanılır ki, "değişim" kavramı, döneklerin rahatlıkla dönebilmesi için vardır. Gene de ele alınışı dönekten döneğe fark ediyor. Bazıları, "değişim"i, "insanoğlu değişir ve değişmek bir aydın meziyetidir" anlamında kullanıyor. Hadi Uluengin'in külhanbeyi üslubuyla, "Değiştimse değiştim lan!" diye ifade ettiği budur. Bu tür dönek, kendisi dahil devrimcilik yaptığı döneme ait her şeye lanet okur; karşı tarafın askeri olduğunu gizlemez, devrimcilik ve sosyalizmle cepheden savaşır. Dolayısıyla halk açısından böylelerini tanımak diye bir sorun yoktur.

Ama Çetin Altan türü farklıdır. Bunlar döndüklerini kabul etmezler. Hem geçmişte söylediklerinin, hem şimdi söyleyip yaptıklarının aynı şekilde ve aynı ölçüde doğru olduğunu ileri sürerler. Efendileri tarafından kendilerine, diğer kuşları tüfeğin ucuna getirecek çağırıcı kuş, keklik rolü verilmiştir.

Gözaltında Büyük Dönüş

"Değişim" Çetin Altan'ı, 12 Mart'tan hemen sonra cezaevinde buldu. Darbe, paşa torununun vücudu için fazla sertti. Zaten canı burnundaydı. Mücadelenin zorlaşmasıyla, "bu işlerin kendisine göre olmadığını" anlamaya başlamıştı. TİP'ten istifa etmiş, ağır ağır voltayı alıyordu. Şimdi ise arlık kesin dönüş başlıyordu.

Birlikte yatanlar, Çetin Altan'ın tutukluluk dönemini korku ve teslimiyet içinde, devrimciliğe ve devrimcilere ilenerek geçirdiğini anlatırlar. Çetin Altan türünün, dışarıda yaprak kımıldasa, içeride sürüklendiği "Bizi astıracaklar" paniği, her dönemde düzene sunulan dönüş dilekçesi olmuştur. Ağlayıp sızlayarak ve "hasta" numarası yaparak, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün özel affıyla cezaevinden çıktı. Dönekleşirken yaşadığı ruhsal serüveni, daha sonra "Büyük Gözaltı", "Bir Avuç Gökyüzü" ve "Viski" adlarıyla "romanlaşlırıp" pazarlayacaktır.

CIA'nın Tehdit Memuru

"Değişim" bütün görüşlerini değiştirdi. Yolladıkları "binlerce" mektupla kendisine, "hiçbir şey karşılığında değişmeyeceği bir kıvanç" yaşatan, kendilerini kendi güçlerine dayanarak kurtaracaklarına inandığı "Türkiye'nin ezilen, horlanan emekçileri (Onlar Uyanırken), artık gözüne, "yağlı kaygan bir bataklık" (Viski) gibi görünüyordu. Kurtarıcı makamında ise ABD ve Avrupa oturuyordu. Yıllar geçtikçe, bazı yabancı dillerde, "Türk kafası" deyiminin "taş kafa" anlamına geldiğini fark edecektir.3 Kendisi gibi bir "büyük adamı" takdir edip, gereken yerlere getirmeyen Türk milletine karşı duyduğu nefret arttıkça, emperyalizme daha sıkı bağlanacak; giderek her iki yazısından birinde, ya "dış merkezlerin" Türkiye'yi adam edeceğinden dem vuracak ya da direnen Türk Ordusu'nu, küstah ve sıradan bir CIA memuru ağzıyla, "ABD gizli servislerinin elindeki belgelerle".4 tehdit edecektir. Türkiye'ymiş, bağımsızlıkmış, ulusal devletmiş, Cumhuriyet'miş, vatanmış, ulusal onurmuş, artık Çetin Altan için bunların hepsi, üzerinde şaklabanca tepineceği birer alay konusu; Amerika ve Avrupa'nın bir demir kürekle süpürüp, tarihin uçurumlarına fırlatacağı çöp yığınlarıdır.

Dün savunduğu her fikrin tam tersini söylemekte, dün uğrunda mücadele eder göründüğü her değerin karşısında emperyalistlerin kılıcını şakırdatmaktadır. Ama dediğine bakılırsa, gene de dönmemiştir! Şimdiki karısı Solmaz Kâmuran'a yazdırttığı ve Habertürk gibi internet sitelerine koydurttuğu, ipek Böceği Cinayeti isimli yaşamöyküsünde belirtildiğine göre, "döndü" denmesi Çetin Altan'ı "yıkmaz ama üzer"miş! "Büyük adam" yıkılır mı hiç, olsa olsa "üzülür" ve dönek olması ise asla söz konusu değildir.

Kıraathane Âlimi

Çetin Altan kendi dönekliğini, dünyanın dönüyor oluşuna bağlayarak yutturmaya çalışan dönektir. Yani, değişse değişse evren değişir ve "değişim teorisi" sayesinde bu değişimi kavramak ve açıklamak tabii gene bu "Büyük adam"ın kendisine düşer. Çünkü Türkiye'de, "Marksizm'in değişim teorisini" bilip açıklayacak başka kimse yoktur.5 "Kozmos sürekli bir değişim içinde" olduğuna göre, Çetin Altan, yani Kozmosun bu mümtaz parçası, elbette "Kozmos'un değişim yasası"nı haksız çıkaramazdı; dönecekti. Ve döner dönmez de fark edecekti ki, "evrensel değişimin bayrağı" artık, dünyada "küresel sermayenin", Türkiye'de ise "TÜSİAD'ın" elindedir.

"Aynı ırmakta iki kez yıkanılamaz" diyen Efesli Herakleitos'tan 2 500 küsur sene sonra, aynı Anadolu'da ortaya çıkıp, Marksizmi, "Kozmos sürekli bir değişim içindedir" cümlesine indirgemek için gerçekten Çetin Altan gibi bir cahil-i cühela olmak gerekirdi. Bir başka Anadolu kentinde, Denizli'de böyleleri için, "kibirinden dübürünü görmüyor" denir. Yazılarında durmadan tekrarladığı, "Türkiye'nin mesleksiz ve cahil, ortak hipnozlardan arıtlamamış kul sürülerinin ülkesi" olduğu şeklindeki zırvalarına, bizzat kendisi inanmış ve köpeksiz köyde dolaştığını sanmaya başlamış olmalı.

Artık, sağdan soldan duyduklarım bilgi diye satan kıraathane âlimi edasıyla devam edecek, "sürekli değişim içinde olan evren", "Kozmos", "Kozmosla çatışmadan sürekli bir değişim sürecine geçebilmek" gibi iri lakırdıları, hindi yumurtaları gibi arka arkaya sıralayacaktır.

Türkiye'nin Ayıbı

Cehalet ve boş böbürlenme, saçmalıklarının sadece atlasıdır. Çetin Altan'ın bütün yazdıklarına harfine kadar damgasını vuran baba ise, emperyalizmdir. Bilgisiz, birikimsiz ve gösterişçi olduğu için, aynen tekrarlamak üzere Batı merkezlerinin emperyalist propaganda malzemesine el atar. Kendini "yazı adamı" diye yutturmaya çalışan bir psikolojik savaş memurudur. Marksistlik taslaması ise, kendi üzerinden Marksizmi ve Sol'u da efendilerinin hizmetine sunmak istemesindendir.

Çetin Altan, Türkiye insanının cehaleti üzerine durmadan atar tutar. Tamamı haksız ve yanlıştır. Ama, belki sadece, Çetin Altan'ın bu ülkede hâlâ yazar sayılıp, yazı yazabiliyor oluşu, bir cehalet kanıtı sayılabilir. Bizzat kendisi genel kültürel geriliğin ürünüdür ve Türkiye'nin ayıbıdır.

Üfürükçü

Edebiyat, özle biçim arasında tutarlılık ister. Biçimsel güzellik, içeriğin yerini hiçbir zaman tutamaz. Yazı ustalığı, içerik yoksunluğunun örtüsü olarak kullanılmak istendiğinde, güzellik değil bayağılık çıkar ortaya. Yani Çetin Altan'ın yazıları. Çetin Altan sık sık, 40'tan fazla kitap ve 40 bine yakın köşe yazısı yazdığını söyleyerek övünür ama, yazdıkları özden tamamen yoksundur. Süsünü püsünü attığınız zaman bugüne kadar yazdıklarının toplamı, en fazla 40 cümledir. Geri kalanı, o 40 cümleyi yutturmak için kullanılan süslü dolgu maddelerinden veya sözü o 40 cümleden birine getirmek amacıyla yapılmış girizgâhlardan ibarettir.

Resim

Sıfır

Çetin Altan dün okuduğunu bugün unutanların ve süslü laf meraklılarının yazarıdır. Küçük sepetinde sürekli bulundurduğu ve gazete gazete dolaşıp hokkabazlık yaparak sattığı çürük yumurtaları, dikkatli bir okuyucu üç günde saplayabilir. Sınamak isteyen varsa, Çetin Altan'ın on sene boyunca yazdığı köşe yazılarını üst üste yığsın, aralardan rasgele 40-50 tanesini çekip baksın; döne döne aynı laf salatasının tekrarlandığını görecektir.
Televizyon programlarında da öyledir; durmadan konuşur ama, yeni olarak söylediği hiçbir şey yoktur; soruyu anlamazdan gelip ezberini tekrarlar. Nebil Özgentürk ve Neşe Düzel gibi, ruhunu teslim edip, çoktan sahte şeyhin müridi olmuş zavallı röportajcılara yutturduğu dolmalar ise bayat bile değildir; resmen kokmuştur.

Bireycilikle yaratıcılık birlikte aşamaz. Çetin Altan demek, sıfır yaratıcılık demektir.

Çürük Yumurta Sepeti

İşte Çetin Altan'ın bütün yazılarının formülü, özeti, iskeleti ve nakaratı; suyu, salçası, tanesi, hepsi:


"Engellenme olanağı bulunmayan dur duraksız değişim";

"Kozmos'taki sürekli değişim";

"Teknoloji değişip geliştikçe, toplum da değişecektir";

"Evrensel boyutlu üretim örgütleri";

"Müspet bilim niteliği kazanmakta olan ekonomi";

"Hızla artan üretimin evrensel boyutta emilmesi"; "Teknolojiler değişir; işçi sınıfı tarihe gömülme dönemine girer";

"Değişimin bayrağına dünyada küresel sermaye, Türkiye'de TÜSİAD sahip çıkıyor";

"Statükonun ta kendisi olan ulus devlet";

"Ulus devlet modelini aşan küreselleşme süreci";

'"Kabuk devlet' yapılanmasından, 'teknik devlet' çağdaşlığına geçilemeyiş";

"Türk'e Türk propagandası"; "Mesleksiz yığınlar";

"Mesleksiz kul sürüleri"; "Hipnozların içine kilitlenmiş yığınlar"; "Ortak hipnozlardan arınamayış"; "Kulluk koşullanmalarından arınmak";

"Türkiye'de yaşam kalitesi Yunanistan'ın bile 65 basamak altında";

"Türkiye, adam başına düşen ulusal gelir birimi açısından uluslararası sıralamada 93. basamağa düştü"; "Türkiye'nin 'yaşam kalitesi' açısından evrensel merdivende 82'nci basamağa düşmüş olması";

"Türkiye, biten yüzyıl içinde en kötü yönetilmiş ülkelerden biri";

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 20. Yüzyıl'ı rezalet bir fiyaskoyla, köküne kadar ıskaladı"; "Ankara'daki egemenlerimiz"; "Kuru sıkı hamaset salvoları"; "Sinsi talan ve iri yalanlar"

"Siyaset, artık modası da yavaş yavaş geçmekte olan, ikinci sınıf bir uğraştır";

'"Değersiz önemliler' dönemi sonuna yaklaşırken; 'önemsiz değerliler'in yücelmeye başladığı bir döneme geçiliyor"; "Görünen o ki, Türkiye'ye 21. Yüzyıl'ı da ıskalatmayacaklar"; "Enseyi karartmayın".

Baloncu

1960'ların ikinci yarısında, belki 1970'lerde de, her gün akşamları, Beyoğlu'ııun ortalarındaki sokak başlarından birinde orta yaşlı, saçları yan yarıya dökük, kalın vücutlu, yıpranmış siyah kalın yün kumaştan giysileri olan bir adam dururdu; şimdi "pipet" denen bir borucuğu, öbür elindeki gliserinli su dolu koyu renkli küçük şişeye sokup çıkararak havaya doğru üfler; her üfleyişinde etrafa sabun köpüğü gibi, saydam baloncuklar saçardı. Adam arada bir sadece, kalın ama alçak bir sesle, söylenir gibi, "balon" diye seslenir; sonra borucuğunu şişeye sokup çıkararak üflemeye devam ederdi. Özellikle biz devrimci öğrenciler onun etrafı gözetlemekle görevli bir sivil polis memuru olduğunu düşünürdük.

Resim

İşte odur Çetin Altan. Yıllardır gazete köşelerinde, sabun köpüğü gibi saydam ve hepsi birbirine benzeyen birkaç cümleden ibaret küçük baloncuklarını üflüyor durmadan. Ama şişesindeki gliserinli su bile yerli, özgün, kendine ait değil. Abra Kadabra numaralarıyla okuyucuya sokuşturduğu malların hepsinin üstünde USA veya AB yazılıdır. Emperyalist merkezlerin ezilen dünyaya karşı yürüttüğü psikolojik savaşın ürettiği malları satar. Beyoğlu'nda sokak başında balon üfleyen adam gibi, o da bir misyonun gereğini yerine getirmektedir. Beyni ise dumura uğramıştır. Bütün döneklerin ortak özelliğidir bu.
Yurdunu yitiren, yaratıcılığı yitirir.

Sıfır

Çetin Altan, kıymeti bilinmemişlik duygusunu en yoğun şekilde, 1968 yılı sonlarında yaşamaya başladı. Daha önceleri sonuna kadar açık olduğunu sandığı ikbal yollarının, giderek kapandığını fark etmişti. TİP (Türkiye İşçi Partisi), Aybar ile Aren-Boran grubu arasındaki kavgalarla parçalanma sürecine girmişti ve milletvekili seçilmek artık kolay görünmüyordu. Üstelik devrimci mücadele genel olarak zorlaşıyordu. Bireycilerin şahı olarak, bütün bireycilerin yaptığı gibi yaptı. İsyan etti ve suçlamaya başladı.

Egosantrik

TİP (Türkiye İşçi Partisi)'in 9 Kasım 1968'cle başlayan ve dört gün süren Üçüncü Kongresinin, üstelik başkanlığını yaptıktan hemen sonra, Türkiye'nin yeni şekillenen sosyalist hareketini büyük hayal kırıklığına uğratan bir davranışla, Akşam gazetesindeki köşesinde, mücadele arkadaşlarını suçlayarak Parti'den ayrıldığını açıkladı.

Ama ne açıklama!

Güya bu süre içinde "Çok yakın dostlarını daha yakından tanımıştı". "Ben" diye başlıyordu yazısına ve "Ben" diye sürdürüyordu; "Ben Meclis'te yerlerde sürüklenirken"; "Sırtımda 170 yıllık hapis cezaları" varken... "Sosyalist akıma biraz da yazılarımla eğilmiş" diye tanımladığı delegelerin, "amacın ne olduğunu hiç anlamadan alkışlarla parmak kaldırmalarına" öfkeleniyor ve herkesin önüne faturayı koyuyordu: "Ben bütün bunlar için mi bırakmıştım uykularımı. Bunlar için mi göğüs germeye uğraşmıştım anama, çocuklarıma, bütün sevdiklerime sövülmesine... " O ki, "Başbakanlara, egemen sınıflara, örgütlü ve belalı güçlere... kafa tutmuştu" ve "omuzlarının... abstraksiyon ve fantezi gösterilerine merdiven olarak kullanılmasını kabul edecek budalalardan değil "di. Aslında olup bitecekleri çok önceden görmüştü, ama "belirli bir devrede bundan yararlanmak istemişti". "Dostlar" dediği mücadele arkadaşları, onu "kullandıklarını sanırken", "kendi yaptıkları hesapların dışında çok daha sıhhatli başka hesapların yapıldığını sezmemişlerdi"; onu "sadece bir propaganda aracı olarak kullanacaklarını sanmışlardı", ama işte "Ne haliniz varsa görün" diye kenara çekiliyordu.

Hesaplı

Aslında böbürlenirken kendini kaybedip suçunu itiraf etmişti. Yazdıkları ve yazısına koyduğu "Bir yıl erken oldu" başlığı, ihanet anını, birtakım "hesaplar" yaparak önceden kararlaştırdığını net olarak ortaya koyuyordu.

Bireyci insan, dünyada olup biten her şeyi kendisiyle ilişkilendi-rir; başarıları kendisinden, başarısızlıkları başkasından bilir. Hatta bütün olumsuz gelişmeler, kendisine karşı önceden hazırlanmış bir komplolar dizisinin halkalarıdır. Artık o güne kadar yaptığı işleri başa kakacak, değerinin bilinmediğinden yakınacak, kendinde herkese hakaret etme hakkı bulacaktır. Bireyci, üstünde tutulduğu sürece bağlı kalır, devrimci harekete. Çünkü sadece kendisine bağlıdır. Zor günler gelip çalınca, bencil çare arayışları ihanete dönüşür.
Dönekler, dünyanın en bireyci insanlarıdır.

İlenen

Çetin Altan, bundan sonraki hayatını, kendince uğradığı haksızlıkların hesabım tutup, makbuzunu keserek ve ilenerek geçirecektir. Siyasete girmiş milletvekili olmuştur, ancak kıymeti bilinmemiş; bir taht bulunup oturtulacak yerde arkadaşları tarafından kullanılıp, rejim tarafından hapse atılmıştır. Gerçi yatıp yatacağı iki yıllık bir hapislik bile değildir ve "hasta" numarası yaparak Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün özel affına sığınmıştır ama, afra tafrasını dinleyen, yetmiş küsur yıllık hayatının hiç olmazsa yarısını zindanda geçirdiğini sanır. Hepsinden beraat etmiştir ve bu Türkiye yargısı bakımından övünülecek müthiş bir olaydır, ama o, önüne gelene ve uzatılan her mikrofona, "304 ceza davasından geçtim" diye başlar anlatmaya ve "Herkes geçiyor mu bu davalardan?" diye sorup böbürlenir.

En sonunda parasal bir fatura da çıkarır Türkiye'ye, "Fransa'da, bir tiyatro piyesinin telifiyle bir ev alınabilir"ken ve "Gerek ABD'nin, gerek Avrupa'nın yazarları, tahmin edemeyeceğiniz kadar zengin insanlar" olduğu halde, bu beyefendi 40'ın üzerinde kitap, 40 bine yakın yazı yazmış ama ne 40 tane eve sahiptir, ne de zengin olabilmiştir. Çünkü Türkiye kadir kıymet bilmezlerin ülkesidir ve "Siyasal egemenler ve mesleksiz yığınlar", "ne tiyatrodan anlamaktadırlar, ne de edebiyattan".

Resim

Kendi Kendisinin Ölçüsü

Metre uzunluk ölçüsüdür, kilo ağırlık. Metre metreyle ölçülemez; kiloyu kilo ile tartmak mümkün değildir. Metreyi metreyle ölçmeye, kiloyu kiloyla tartmaya kalktığınız zaman, hiçbir şey çıkmaz ortaya. Çetin Altan, kendisi hakkında herkesin kabul etmesini istediği değerlendirmeleri gene kendisi yapar. Ölçüsü bizzat kendisidir. Dolayısıyla hiçbir şeydir. Sıfırdır.

Ve kıymeti bilinmemişlik duygusu, nefretin anasıdır. Bütün toplumsal ilişkilerde geçerlidir bu kural. Ama insanın nefret ettiği kendi milletiyse, ihanet kaçınılmaz olur ve nefret büyüdükçe ihanet büyür.

Çetin Altan, dönüş yollarında bir büyük yazar olamadı ama, bir büyük Türk düşmanı olup çıktı.

Türk Düşmanı

Çetin Altan, yıllardır gazeteden gazeteye geçerek neredeyse her gün milleti, halkı, Türkiye'yi aşağılıyor. Başlangıçta, örtük bir üslupla dile getirdiği hakaret, yok-laya yoklaya; belki de açılan "304 dava"nın her birinden tek tek beraat ettikçe cüretini ve şiddetini artırarak, açık küfre dönüştü. Bugün yazdıkları ise; her satırı, diş gıcırtısını okuyucunun duyacağı ölçüde nefretle dolu, her türlü endazeden yoksun, Türk olan her şeye saldıran, şerefsiz ve bayağı birer küfürnamedir.

Talancı ve Yalancı

Şöyle diyor:


"Osmanlı monarşisinin yönetim kadrolarıyla, Enderun'u ...-sarayın iç kadrosu- Türkler'den pek hoşlanmazlardı. 'Etrâk-ı büdrâk', 'Türkler anlayışsızdırlar' sözü, sık kullanılan deyimlerdendi. 4. Murat döneminin ünlü şairi Nefi de: 'Türk'e Hak, çeşme-i irfanı haram etmiştir' diye yazmıştı... Nefi; ölmeden önce celladına, içinden gelen en büyük küfür olarak şunu söylemişti: Haydi ordan bre cahil Türk... Aziz Nesin'in de, akıllarda kalmış en ünlü sözlerinden biri şuydu: Türklerin yüzde 60'ı aptaldır. Kibarlığımdan düşük tutuyorum oranı... Bazı yabancı dillerde de 'Türk kafası' deyimi, 'taş kafa' anlamında kullanılır. Türkler'in neden bir türlü gelişemediği sorunu iyi kötü bir hayli kurcalanmıştır. Yeterince hayvansal protein alamadıkları; koşullanmalarını bir türlü kıramadıkları; anadillerinin yazı ve okuma boyutuyla bütünleşemedikleri ve hem Osmanlı sarayınca, hem dış merkezlerce insan deposu olarak kullanıldıkları üstünde de bir hayli durulmuştur... Türkler, her dönemde ucuz ve hatta bedava bir cengaver olarak çok kötü koşullandırıldılar. Talancılıkla yalancılığın hem kurbanı oldular, hem de o yöntemi benimsemeye kalktılar..."

Bir insanın kendi öz milletine karşı bu kadar hınç dolu bir nefret besleyebilmesi için, nasıl bir ruhsal çürüme yaşamış olması gerektiğini herkes hesaplayabilir. Sadece şu geçen 150 yıl içinde dört devrim yaparak, bütün ezilen dünyanın öncülüğünü üstlenmiş büyük Türk milletini bir Orta Asya veya Afrika kabilesi gibi göstermek; gerçek tarih "talancılığı ve yalancılığı" budur işte. Osmanlı sarayının halka bakışını aynen benimsemesi ise, Çetin Altan'ın nerelere kadar döndüğünün çarpıcı bir göstergesidir aslında. Çürüyen, çürüyenle birleşir.

Mesleksiz

Hayâsız küfürlerinden bir başka örnek:


"Türkler'in büyük çoğunluğu ömür boyu dişlerini sıkarak yaşarlar. İsterseniz buna, 'kıçlarını sıkarak' da diyebilirsiniz. Neden böyle yaşarlar Türkler'in çoğunluğu? Çünkü Türkler'in genel ve temel özelliği mesleksiz oluşlarıdır. Hazineden geçinen mevki sahiplerinin önemli bir bölümü de dahildir buna;
gecekondularda yaşayanlar da, yılda 37 gün çalışan 46 milyon köylü de... demek ki, genel ve temel özelliği mesleksiz olan Türkler'in; egemenler bölümü hapazlamacı, geri kalan kullar bölümü de dişini, yahut kıçını sıkmacı..."

Ve tekrarlıyor:

"Biliyorsunuz bizim en çarpıcı özelliğimiz; 100 bin kişi dışında, kimsenin tornacılık gibi, marangozluk gibi, terzilik gibi, mühendislik gibi, dünyanın her yerinde geçerli bir mesleğinin bulunmayışı. En benimsenmiş geçim kaynağı, Hazine; en payeli uğraş da, politika..."

Türkiye'nin ve Türk insanının, helikopterden görünüşüdür bu. Turgut Özal, sofrasına oturtmadan önce helikopteriyle İstanbul'un üstünde gezdirerek ayarlamıştı Çetin Altan'ı. Dönek, havadan konuşmayı, yani "kıçından" atmayı havada öğrendi, yoksa Türkiye hakkında böyle saçma sapan bir iddia ileri sürmeye cesaret edebilir miydi?

O Türkiye ki, bütün meslekleri saymasak ve "ellerinde Bond çantaları, dünyanın her yerinde iş bitirebildikleri" söylenen Türk girişimcilerinden hiç söz etmesek bile; sadece 23 mühendislik dalında eğitim görmüş 400 bin mühendise sahiptir; tıbbın her alanında eğitilip uzmanlaşmış, Türk Tabibleri Birliği'ne üye 80 bin hekime; örgütlenmiş 25 bin eczacıya, 16 bin diş hekimine; kendi meslek odalarına kayıtlı 1 milyon 350 bin şoföre; 775 bin madeni eşya sanatkârına, 400 bin elektrik ve elektronik teknisyen ve sanatkârına, 550 bin ağaç işleri sanatkârına, 60 bin ayakkabıcıya, 100 bin berbere, 125 bin fırıncıya...

Mesleksiz ve mesnetsiz olan Çetin Altan'ın kendisidir; böyle olduğu içindir ki, düşman adına milletine hakareti meslek seçmiştir.

Çürük Kavun

Sıra gelmiştir rezilleşmeye:


"Cinsellik konusu; ekonominin evrensel kurallarından da, Anayasa Hukukundan da, çok daha önde gelir Türklerde... Çünkü erkeklerde libidonun hareketlenmesi için, eğitimden geçmiş olmaya hiç gerek yoktur... Cumhuriyet İnkılâb-ı mukaddesiyle, çağ atladıktan sonra; kırsal kesimdeki erkek çocukların ilk cinsel deneyimlerini, dişi eşekle yapma geleneği de sona erdi... Dişi eşeğin yerini tarlalarda unutulmuş çürük kavunlar aldı. Türkleri hâlâ çağ dışı görenler, kadın organlarındaki tüy değişimini bilmeyenlerdir."

Türk Milletinin Zaafı

Tamamı palavradır Çetin Altan'ın yazdıklarının, hiçbir değeri yoktur. Asıl soru ve sorun, Türkiye insanının ona nasıl ve niçin tahammül ettiğidir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir millet, düşman adına çalıştığı kesin olan birinin, "yazar" kisvesiyle ortaya çıkıp, kendi ülkesinde, kendi diliyle, her Allah'ın günü kendisine küfretmesine izin vermez. Gerçek kimliğini teşhis edemeyerek Çetin Altan'ı yazar saymak, Türk milletinin en büyük zaafıdır.

Cumhuriyet Düşmanı

Ve o "Etrâk-ı büdrâk", yani idrakten yoksun Türkler; "Allah'ın irfan çeşmesini haram ettiği", "yüzde 60'ı aptal", yabancı ülkelerde adı "taş kafa"ya çıkmış, "dişini, yahut kıçını sıkmacı", "cinsellik konusuna, ekonominin evrensel kurallarından da, Anayasa Hukuku'ndan da", çok daha fazla önem veren zavallı Türk milleti, düşünülsün ki, üstelik bir de bağımsızlık savaşı verip, Cumhuriyet kurmaya kalkışıyor! Haline bakmadan ve tabii haddini aşarak!

Silah Tekellerinin Avukatı

Ama merak edilmesin, Çetin Bey, iki kalem darbesiyle hem o Bağımsızlık Savaşı'nın, hem de o Cumhuriyet'in hakkından gelecektir:

"Yeni kurulmuş bağımsız devletlerin kendi içlerinde sürdürdükleri şoven edebiyat, o dönemdeki silah fabrikatörlerine acaba hangi artıları getirdi?.. Ve bu yüzden, teknolojide pek bir aşama yapamadıkları halde, bağımsızlıklarıyla övünüp duran taze devletlerde; halk yığınları gün günden daha yoksullaştı. Ve 'yaşam düzeyleri' çağ standartlarının çok altına düştü'.."

Tekrarlıyor:

'"Bağımsızlık hareketleri', sözde 'emperyalizme karşı bir başkaldırı'ydı... Bağımsızlık hareketleriyle özerk bir devlet olan 3. Dünya ülkeleri, emperyalizme karşı çıkarak kalkınabilmişler miydi? Hayır, kalkınamamışlardı... Çünkü 'bağımsızlık hareketleri', en çok silah fabrikatörlerine yaramıştı. Yeni özerkleşen genç devletlere bol bol silah satmaya başlamışlardı..."

Demek ki. en azından enayilikti Türk Kurtuluş Savaşı, dahası silah tekellerinin kârlarını artırma oyunuydu. En iyisi, 1918'de elleri kaldırıp teslim olmak, İngiliz veya Amerikan boyunduruğuna girmekti. Öyle yapılsaydı, "kalkınacak" ve şimdi "çağ standartlarını" yakalamış olacaktı Türkiye. Ve tabii o zaman, Çetin Altan Türk milletini alnından öpüp, kölelik madalyasıyla ödüllendirecekti.

Sömürgecilerin soytarılığına soyunursa insan, işte böyle yapar tahlili; emperyalist silah tekellerinin soygununu bile, ezilen dünyanın günahları hanesine yazar.

Nankör

Şimdi, Çetin Altan'ın kaleminden Cumhuriyet tarihinin muhasebesinde sıra:


"TC nin 20. Yüzyıl'ı da, kendi kendini öve öve ve durmadan öv üne övünç tam bir fiyaskoyla neden ıskalamış olduğuna; yakın tarihin bir türlü erişilemeyen belgeleri ışık tutacak ilerde..:"

Tekrarlıyor:

"Biliyorsunuz biten yüzyıl içinde en kötü yönetilmiş ülkelerden biri de bizim yere göğe koyamadığımız Türkiye... Çok kötü yönetilmiş olduğu için, 20. Yüzyıl'ı da yine rezalet bir fiyaskoyla, köküne kadar ıskaladı."

Peki Cumhuriyet'in hiç mi katkısı olmadı Türkiye'ye? "Büyük Yâzar"ın bu konudaki görüşünü biliyoruz zaten: Türkiye, "Cumhuriyet İnkılab-ı mukaddesiyle çağ atladıktan sonra", "kırsal kesimdeki erkek çocukların ilk cinsel deneyimleri dişi eşekle yapma geleneği sona ermiş, dişi eşeğin yerini tarlalarda unutulmuş çürük kavunlar almıştır.."

İşte bu kadar ve bundan ibaret.

Dönek Herzeleri


Zaten bu Türkler'in ellerinden gelen tek şey böbürlenmek, atıp tutmak, "Türküm, doğruyum, çalışkanım...' türü hamaset söylemleriyle, avantacılıkları kamufle etmek"tir.

"... Hâlâ daha ilkokullarda; benim de 1933'tc sabahları hep bir ağızdan söylediğimiz; o garip ırkçı söylem tekrarlanıyor: Türküm, doğruyum, çalışkanım...";

"Türklerin büyük bir çoğunluğu,... 'gün bu gün, saat bu saat' pratikliği üstüne çöreklenir; ve ne geçmişe karşı bir ilgi duyar, ne geleceğe karşı...";

"Türk insanı için vatanı önemlidir, ulusal gelir değil... Türkiye Türklerindir ve Türklerin zengini de yoksulu da ulusal gururlarını her şeyin üstünde tutar."

"Irkçılık coşkusuyla, yerden alıp gökte yiyen birer megaloman kesilmişti II. Jöntürk siyasetçileri..."

Ama ırkçılıkta Atatürk'ün de onlardan kalır yanı yoktu.

Bu dönek herzelerini, böylece alt alta kaydedelim ki buraya, millet, her gün kendini içten kemiren bağırsak kurdunu iyi tanısın ve "Hasan Yalçın. Çetin Altan bahsini çok uzattı" diyen gaflet, Türkiye'nin ne türden bir ihanete maruz bulunduğunu biraz olsun anlayabilsin.

Hortumcu Tarihi

İşte böyle, yani Çetin Altan gibi yazılır tarih, işbirlikçi burjuvazinin hortumcu sofralarında. 1940'lar taşlaşmasını, 1950 geri dönüşünü ve 50 yıllık "Küçük Amerika" dönemini cebellezi edip, Cumhuriyetle Cumhuriyet yıkıcılarını özdeşleştirdin mi; Bayar, Menderes, Demirel, Evren, Özal, Çiller ve Mesut Yılmaz'ın Türkiye'yi getirdikleri yerden dolayı Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal'i sorumlu tutabilirsin, rahat rahat. Susurlukçuların avukatı olarak, onların gazetelerinde Susurluk'u bile, Bağımsızlık Savaşına, Cumhuriyet Devrimi'ne ve Cumhuriyet'e fatura edebilirsin. Ulusal devleti "statüko" ilan edip, iddianamesinde Kanada Şirketi'nden 50 milyon dolar rüşvet yazılı, her yolsuzluk dosyasının demirbaşı, statükonun son ve en statükocu temsilcisi Mesut Yılmaz'ı, "değişimciliğin lideri" tahtına oturtabilirsin. Yetinmeyip, başıyla ve kıçıyla "Örümcek Ağı"na takılı acente burjuvazinin örgütü TÜSİAD'ın AB mangasının düdüğü de olabilirsin.

Hatta tarihte ilerici, devrimci ne varsa hepsini, hortumcu gazetesinin kâğıdından yaptığın küreğe doldurup çöpe de atabilirsin. Örneğin, çürümüş Bizans'ın ölüsünü insanlığın yolu üzerinden kaldıran ve bir aşiretten bir feodal imparatorluk çıkararak büyük bir devrimci atılıma imza atan Osmanlı'yı aşağılayabilir; o mirasın sahiplerine, tarihî gelişimin her türlü yasasından habersiz olduğunu ilan edercesine, "İstanbul'un fethi mi, matbaayı keşfetmek mi?" diye efelenmeye cesaret edebilirsin.

Ve bütün bunlardan sonra da kendini Türkiye'nin "Büyük ama kıymeti bilinmeyen yazarı" ilan edip, eşine biyografini yazdırtabilir; o biyografiyi AB'ci dostlarının internet sitelerine koydurtabilirsin. Marksistlik bile taslayabilirsin!

Beşinci Kol

Gerçi insanoğlu en azından 2 bin 500 yıldır bilmektedir değişimin temel yasasını; yani, evrenin (Kozmos'un) ve evrendeki her şeyin kendi iç çelişmeleri sonucunda, yani "iç dinamikle" değişliğini. Ama, önceki akşam içkiyi fazla kaçırıp sarktığı sosyete yosmasından bahseder gibi, "Kozmos" dediğinde ağzından beş altı "s" birden dökülen Kozmos'un Cahili, durmadan "değişim" nutukları atar ama, sıra Türkiye'ye gelince, değişimin temel yasasından bile habersiz olduğunu gizleyemez. Dediğine göre, "Türkiye'de gelişim iç dinamikle olmuyor. Türkiye'nin böyle kadroları bulunmuyor."

Resim

Dış Merkez

Nasıl değişecek peki Türkiye?


Dış müdahale olacak. Değiştiriciler gelecekler ve değiştirecekler. "Özellikle dış merkezler, Türkiye'yi de gerek ekonomi, gerek hukuk açısından çağdaşlaştırmak ve 'Yeni Dünya Düzeni' ile bütünleştirmek zorunda" "Türkiye ABD'nin Ortadoğu'da eksen ülkesi yapılacak..."

Dönek, önce döner, sonra teorisini yapar dönüşünün. Önce Türk milletini, tarih dışı; değişim yasalarının bile işlemediği; nereden gelmişse gelmiş, tabii hiç hakkı ve hiçbir şekilde layık olmadığı halde dünyanın bu güzel coğrafyasına çöreklenmiş bir taş kafalar topluluğu; süpürülüp atılması bir insanlık görevi olan müstekreh bir yığıntı olarak tanımlıyor. Sonra, o yığıntının süpürülüp atılması işini ihaleye çıkarıyor, aklı sıra. Tarihiyle, bin küsur yıllık uygarlık mücadelesiyle, Bağımsızlık Savaşıyla, Cumhuriyetiyle, ulus-devletiyle bu büyük milleti, emperyalist merkezlerin halletmesine, adam etmesine karar veriyor.

CIA

Peki "değiştiricilerine" direnirse Türkiye, o zaman ne olacak? Sıra gelmiştir tehdide. O aşamada Çetin Altan, "Yazar" maskesini sıyırıp indirir; CIA belgelerini, bir Yeni Dünya Düzeni bayrağı gibi sallarken, artık gerçek kimliğiyle çıkar okuyucunun karşısına. "Birtakım bilinmeyen belgeler çıkmaya başlayacaktır ortaya..." diye yazdığında okuyucu kaçınılmaz olarak, bir Pentagon görevlisiyle karşı karşıya olduğunu düşünür.

Şimdi de Türk Ordusu'na karşı sık sık tekrarladığı tehdidi okuyalım, hiçbir yorum yapmadan:

"ABD gizli servislerinin elinde ne tür belgeler bulunduğunu ve düğmeye basıldığında kimleri okkanın altına götürebileceğini, kim nerden ve nasıl bilebilir ki?... hiç hesaba kalmamışlardı bir gün Washington'la da karşı karşıya gelebileceklerini ve sanırız aşırı açıklar vermişlerdi ABD gizli servislerine. Şimdi o verilmiş açıklar, gerektiğinde burunlarına uzatılır mı, uzatılmaz mı? Bunu ancak yaşayanlar görecek."

Bu Çetin Altan ki, mahkemeye çağrıldığında bile, tiril tiril titreyip, zırıl zırıl ağladığı tanıklıdır; isteyen 1971 darbesi sırasında çalıştığı Akşam gazetesinin yöneticilerine sorabilir. "Hasta" numarası yaparak Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ten dilendiği afla biten, iki sene civarındaki hapisliğini ise ömür boyu acındırma sermayesi yapmıştır. İşte şimdi o adam, Türk Ordusu'yla savaşıyor! Yazısının içindedir cesaret kaynağının adresi; CIA'nın gücüyle "güçlenmiş" olduğunu gizlemiyor.

Mehmet Eymür

Amerikancıların ve AB'cilerin "Büyük Yazarı", artık resmen Mehmet Eymür konumundadır.

Hakkında soruşturma başlayınca ABD'ye kaçıp, MİT içinde meslek hayatı boyunca hizmet ettiği CIA'ya sığınan Eymür'ün Türkiye'ye ve Ordu'ya karşı yürüttüğü psikolojik savaşa sahip çıkar, hem de sevinç çığlıkları atarak:

"Mehmet Eymür'ün, İnternet'teki kendi sitesinde ABD'den yaptığı açıklamalar; insana küçük dilini yutturacak birtakım kanlı karanlık ilişkileri vitrinliyor ve kimlerin ne tür ajanlıkları üstlendiğini ve hangi amaçlarla kullanıldığını berraklaştırmaya başlıyordu. Saydamlık, daha kimbilir kimlerin başlayacak düşürmeye maskesini..."

Ama bitmedi. Emperyalist efendinin, en sonunda, cinsel organına övgüler düzmek, belli ki, dönek ve uşak kişiliğinin bir özelliğidir. Cüneyt Ülsever, Türkiye'nin "SS-1", yani "Seve seve" metoduyla olmazsa, "SS-2 metoduyla" teslim alınacağını yazmış; Ertuğrul Özkök, lisedeki Amerikalı arkadaşının penisini övmüştü.

Çetin Altan ise Türk Silahlı Kuvvetleri'ne küfretmek için, "Kovboyunkine" el atar:

"Kovboyunki daha büyükmüş. Bazılarınınki daha büyük olur bazı yerlerde... Anlarsınız ya..." Tabii çok iyi anlıyoruz ve unutmayalım diye not edip, altını çiziyoruz.

Ali Kemal

Bütün bunlara rağmen direnirse Türkiye, ABD'ye ve AB'ye karşı; o zaman depremin büyük yıkımıyla cezalandırılacaktır:


"Türkiye, Kopenhag kriterlerini içtenlikle hemen benimsemekte ayak sürürse; bedelini çok pahalı ödeyecek ve İstanbul depreminden sonrasına dek, boşu boşuna çalkalanıp duracaktır iğneli fıçılar içinde..."

"İnsanlık kötüye gitmez, Türkiye de gitmez... Olsa olsa İstanbul depremine kadar biraz daha sıkıntı çekilir; sonrası kolay. Enseyi karartmayın."37
Birkaç yüz bin kişinin yıkıntılar altında kalacağı büyük depremden sonra, AB İstanbul'a el koyup onu yeniden "Konstantinopolis" yapacak ve Türkiye'yi "değiştirecektir". Aynı havayı soluduğu kendi insanına felaket dilemek; kendi şehrinin ve vatanının anahtarını vereceği düşmanı bekleyen ve vereceği günü iple çeken bir hainin ruhunu taşımak sürekli, içinde: Döneğin kaderi budur işte.

Şimdi Ali Kemal'e acıyor insan; onun ihaneti, Çetin Altan'ınki yanında pek masum kalıyor çünkü.

Resim

"Rezil Köpek"

Çetin Altan bir hiçtir, yazar olarak. Kendini yazar, kendini oynar, kendi tiyatrosunda; bütün kötü yazarlar gibi. Ne bir toplumsal birikimi, temsil eder, ne bir derinliğe sahiptir, ne de kitaplarında yarattığı, dikkate değer bir kişilik veya tip vardır. Bütün kitaplarının ve yazılarının kahramanı kendisidir ve kendi değersiz hayatım, değerli göstermek için çırpınır durur.

Harap ve Sefil

Gene kendisini anlattığı Viski romanındaki adı, "Rezil Köpek'tir. Burada olduğu gibi tırnak içinde yazar onu. Sözde, kurtarmak için yola çıktığı kitleler, "kıy-metini bilmemiş" ve kendisine, "Rezil Köpek" adını takmışlardır. "Rezil Köpek", aynen Çetin Altan gibi, yatılı bırakıldığı okulda itilip kakılmanın aşağılık kompleksiyle büyümüş; gençliğinde bir bayanın çantasını çalmakla suçlanıp, baloya götürdüğü kızlar birkaç milletvekili tarafından elinden alınınca, "devrimci" olup, "binlerce kasketliye kürsülerden nutuklar söyleyerek" güçlenmeye ve intikamını almaya karar vermiştir.

Romandaki, "Rezil Köpek'in, sadrazam torunu yetmişlik "Prenses" le, bir zamanlar onun dedesine ait olan harap bir konakta, kırık bir karyoladaki rezil "sevişmesinin" anlatıldığı bölüm, Çetin Altan'ın kişiliğini çözümlemek bakımından çok anlamlıdır. Orada, tıpkı "Rezil Köpek" gibi "Prenses" de Çetin Altan'ın kendisidir aslında. Nitekim Çetin Altan da bir paşa torunudur; konaklarda başlayıp konaklarda sürecek bir yaşam olanağı, Cumhuriyet tarafından elinden alınmıştır. Konaklan da, hayatları da harap olmuş bir toplumsal kesimin üyesidir; dolayısıyla hayallerindeki sevişmeler bile her türlü canlılıktan ve sevinçten yoksundur; ölümün hükmü altındadır. Bir sevişme değildir anlatılan; Çetin Altan, kendi harap hayatını "düzmektedir" hikâyede.

Av

Kitapta sergilenen "devrimcilik" ise, bir serserinin, yolunu şaşırıp girdiği bir maceradan ibarettir.

Yani Çetin Altan devrimciliği veya "Rezil Köpek" devrimciliği:

Nutuk altığı miting kürsüleriyle, "lüks otellerin Amerikan barları arasında" gidip gelen bir hayal ve polis tarafından gözaltına alınıp kötü muamele görünce, "Ben de elimden geleni yapacağım size" diye Türkiye'den intikam almak için yeminler eden bir dönek ruhu.

Ve tek başına bir insan için, elbette kolay değildir Türkiye'den intikam almak. Güç gerekir. Çetin Altan, o gücün nerede olduğunu kolayca keşfedecek; Masonluktan, darbe şakşakçılığından. Turgut Özal dalkavukluğundan geçerek, Türkiye'ye boyun eğdirmek isteyen "dış merkezlerin" hizmetine girecektir. Emperyalist odakların. Çetin Alt ' avladığı orman işte budur, ihtirası yeteneğinden büyük bireyci ruhların pazarı.

Unutmayalım, bizde dönen, emperyalizme döner. Çünkü, cephe cepheye olan, Türkiye ile emperyalizmdir. 1920'lerde, 30'larda durum farklıydı. Ulusal burjuvazi iktidardaydı, emekçi davasını bırakıp iktidarın yanına geçen, ulusal burjuvaziye geçmiş olurdu. Bugün ise direnme ihtiyacı, ulusal burjuvaziyle emekçiyi aynı cephede mevzilenmeye zorluyor. Dolayısıyla emekçi davasından kopup karşıya geçen, ulusal burjuvaziyi de karşısına alarak acente burjuvazinin ve emperyalizmin adamı oluyor.

Fare

Çetin Altan'ın üslubunu göklere çıkarır cahil takımı ve Batıcı medyanın bütün dünyayı yağlasalar bile yağdanlıklarında gene de yağ bulunan, ben yağlarsam başkası da beni yağlar beklentisi içindeki yağ esnafı.

Oysa içerik üslubu belirler:

Edebiyatta başka bir üslup yasası yoktur. İçerik bozuksa, üslubun şatafatı ancak çirkinliği büyütür.

Lağım fareleri ağız salgılarındaki özel bir maddenin uyuşturma etkisi sayesinde, hiç fark ettirmeden insanların burunlarını, kulaklarını yiyorlar. Çetin Altan ise üslup anestezisiyle, bazı zavallıların beynini yiyor. İşte o kadar.

Zavallı

Belki de, o "Rezil Köpek" ismindeki tırnak işaretlerini söküp atmaya adanmış bir hayattır Çetin Altan'ınki.

Kendisi en sonunda, "Hazin bir hikâyedir benim hayatım" diyecektir. Evet, öyledir gerçekten; acınacak kadar hazin; önemsiz, değersiz ve zavallı. Çünkü, ancak halkına ve insanlığa hizmet ettikçe değer kazanır, bir aydının yaşamı.

Kaynakça
Kitap: Dönekler
Yazar: Hasan Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir