Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Medya, Savaş ve Vicdan

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Medya, Savaş ve Vicdan

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Eki 2011, 16:10

MEDYA, SAVAŞ VE VİCDAN

Kuşkusuz gazeteler ve diğer iletişim organları geçmişte de önemli bir güçtü. Ancak, insanlığın geçtiği bu tarihsel dönemeçte medyanın ulaştığı gücü geçmişle kıyaslamak mümkün değildir. Bugün medya, gücü ve iktidarı elinde tutanların en etkili ideolojik aracıdır. Başka bir açıdan bakılırsa, güce ve iktidara ulaşmanın vazgeçilemez araçlarından biridir medya.

Medya bir güç ve iktidar aracı ve konumuysa eğer, kaçınılmaz olarak karşımıza çıkan kavramlardan biri de vicdan olacaktır. Çünkü başka birçok meslekten farklı olarak gazetecilik faaliyetinin malzemesi insandır. Bu, somut bir insandır üstelik. Yani bir durum ve bir eylem içindeki insan... Dolayısıyla gazetecilik mesleğinin malzemesi toplumdur. Bu nedenle, çok fazla bilince çıkarılmasa da, gazetecilikten beklenen şey toplumun vicdanı olmasıdır. Bu beklenti aslında gazetecilik mesleğinin de en kısa tanımıdır. Peki, medyanın vicdanı var mıdır? İşte burada biraz durmak gerekiyor.

1. Bir Korsan Hikâyesi

Eğer en dar ve temel tanımıyla vicdan, merhametli olmak, başkalarının hakkını gözetmek ve adil davranmaksa; bu çerçevede medyanın genel tutumunu yansıttığı için seçtiğim iki örnek işimizi kolaylaştırabilir. Örneklerden ilki biraz eski. Bir uçak kaçırma olayı. Bazılarınız hatırlayacaktır, 29 Ekim 1998 günü, Adana-Ankara seferini yapan bir Türk Hava Yolları uçağı kaçırılmıştı. Uçağı kaçıran kişi (yaygın tanımıyla hava korsanı), Sofya'ya gitmek istiyordu. Ancak, pilot ve polisin yanıltmasıyla uçak Sofya yerine Ankara Esenboğa Havalimanı'na indirildi.

Bütün televizyon kanalları kesintisiz olarak canlı yayın yaptı. Bu yayınlar sırasında tam bir komedi yaşandı. "Hava korsanı" silahlıydı ve elinde bir de bomba olduğu söyleniyordu. Yani yolcuların hayatları kesin bir tehdit altındaydı. Durum böyle olduğu halde son derece sorumsuz, reyting kaygısının egemen olduğu, insan hayatları üzerinden acımasız bir rekabetin yaşandığı bir yayıncılık gerçekleştirildi.

Yolcuların cep telefonlarıyla bağlantı kuruldu. Operasyondan hemen önce, cep telefonunu uçağa sızmayı "başaran" bir polis açtı ve operasyon yapılacağını belirterek aranmamasını istedi. Olup bitenler tam anlamıyla komediydi.

Kuşkusuz yaşanan olay tartışmasız bir "haber"di ve izleyicilere doğru, sorumlu ve dikkatli bir şekilde iletilmesinde hiçbir sakınca yoktu. Ancak, o gece yapılan yayınlarda ne gazetecilik etiğinden söz edilebilirdi ne de sorumluluğundan. Sonuçta "hava korsanı" pazarlık uzatılarak oyalandı ve sabaha karşı Özel Harekât polislerince düzenlenen bir operasyon sonucu öldürüldü. Ertesi gün bütün gazeteler ve televizyon kanalları, haberi, "polisin büyük bir başarısı" olarak verdi.

2. 'Manyağa Bak!'

İlk bakışta gerçekten de ortada bir başarı vardı. Yolcular, burunları bile kanamadan kurtarılmış ve "korsan" öldürülerek etkisiz duruma getirilmişti. Medya, bu operasyonun başarısız olması halinde ortaya çıkacak sonucu hiç tartışmadı. Bir katliam ihtimalini hiç değerlendirmedi. Oysa dünyada bunun örnekleri oldukça fazlaydı.

Tam bu sırada bir gazeteci, birazda provakatif bir amaçla, insan Hakları Derneği'nin (iHD) bir yöneticisine mikrofonu uzattı ve olayı nasıl değerlendirdiğini sordu. Söz konusu yönetici de, dünyadaki bütün insan hakları savunucularının söylemesi gereken şeyi söyledi ve olaydan tamamen bağımsız olarak, "polisin eylemciyi öncelikle sağ yakalaması" gerektiğini, yasal ve insani açıdan bunun daha doğru olacağını belirtti.
Ertesi gün Hürriyet Gazetesi (31 Ekim 1998) dokuz sütuna atılmış "Manyağa bak!" manşetiyle çıktı.

"Manyak" olan İHD yöneticisiydi elbette! İnsanların hayatla-nnı tehdit eden, onları elindeki silah ve bombayla her an öldürebilecek bir "terörist" nasıl sağ yakalanabilirdi? Amaç polisin büyük başarısını gölgelemekti. Zaten insan Hakları Demeği, de, "Terörist Hakları Derneği" haline gelmişti. Onlarca masum yolcunun yerine bir silahlı eylemciyi savunuyordu vb. Gazetenin genel yayın yönetmeni ve köşe yazan Ertuğrul Özkök, bu manşeti ve gazetenin aldığı tutumu savunan tam iki makale yazdı.

Kaçırılan uçaktaki insanların hayatlarının tehdit altında olduğu ve kurtarılmaları gerektiği doğruydu. Ancak, öldürmek bu görevin bir parçası değil, ancak istenmeyen sonucu olabilirdi. Bırakın bu durumu uluslararası hukuk bakımından değerlendirmeyi, ulusal hukuk içinde bile savunmak mümkün değildir. Ulusal hukuk normlarına göre bile polisin işi, "suçluları" öldürmek, yargılama imkânını ve hakkını ortadan kaldırmak ve bir anlamda verilmemiş bir idam hükmünü infaz etmek değil; zanlıları sağ yakalayarak mahkemeye çıkarmaktır.

Bir gazetenin ve o gazeteyi yöneten bir iletişim uzmana (E. Özkök) bu temel hukuk ilkesinin hatırlatılmasına tahammül bile edememesi nasıl açıklanabilir? Yanıtı basittir aslında; bu tutum, kalabalıkların ilkel duygularının istismarı, vasata teslimiyet ve insafsız bir tiraj avcılığıdır.

3. Savaş ve Vicdan

İkinci örnek ise daha yakın; Irak savaşı! Kahramanlarımız yine Hürriyet Gazetesi ve onun Genel Yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, tarih Irak savaşı ve işgalden hemen önce. Bu şöhretli gazeteci, 6 ve 7 Şubat 2003 tarihli yazılarında, önce "Şahin" olmanın çok da kötü bir şey olmadığını, yırtıcı kuşların yüksekten uçtuğu bir dönemde güvercin olmanın "aptallık" sayılacağını anlatıyor. Ve ardından sözü hemen "milli çıkarlara" getiriyordu. Oysa savaşa karşı çıkmanın insani ve ahlaki nedenlerini bir kenara bıraksak bile; savaşın, Irak'tan sonra belki de en çok Türkiye'nin "milli çıkarlarına" zarar vereceği biliniyordu.

Özkök ve gazetesi "savaşın kaçınılmazlığı" tezini ısrarla işliyordu. Aynı gün, aynı gerekçelerle AKP hükümeti de "müttefiki ABD ile ortak hareket edeceğini" açıklıyordu. Ve insanın aklına ister istemez Amerikan hükümetinin kamuoyu oluşturmak amacıyla gazeteciler için ayırdığı 200 milyon dolar geliyordu. Pazarlık insan hayadan üzerinden yapılıyor, vicdanlar satılıyordu.

İçeride hassas dengeler üzerinde yürüyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin, iktidar kaynağını esas olarak dışarıda, Batı'da daha çok da Washington'da aradığı anlaşılıyordu. Daha da önemlisi AKP liderlerinin çok önceden ABD'ye bir dizi angajmanda bulunduğu ortaya çıkıyordu. Bu olguyu herkesten çok Özkök biliyor olmalıydı. Ama Ertuğrul Özkök ve gazetesi hep iktidarda olmak, her zaman yukarıda durmak ve hep kazanana oynamak ister. Dün MHP'yi parlatan Özkök, o nedenle bugün de AKP'yi pazarlıyordu. O günlerde türbanlı AKP'li hanımlara Davos tepelerinden şirinlikler yapılmasının nedeni buydu.

Özkök, sık sık yaptığı gibi ısrarla gerçeği tersine çevirmeye çalışıyordu. O bunu yaptıkça gazetecilik mesleği hiç olmadığı kadar kirleniyordu. Özkök, savaş karşıtlarını, solun etkisinde kalmak ve "romantik" olmakla suçluyordu. Savaş biraz daha yaklaşınca, barış eylemcilerine söyleyecekleri söz de dağarcıklarında hazır bekliyordu: Manyaklar!

4. Medyanın Ekonomi Politiği ve 'Milli Çıkar'

Türkiye'de medya, devletten, iktidarlardan ve sermayeden hiçbir zaman bağımsız olamadı. Kendisini okuyucusuna ve topluma karşı değil, devlete ve güç odaklarına karşı sorumlu hissetti. Hissetmenin de ötesinde dolaysız bağlar içinde oldu. Kendisini iktidarın ve sermayenin bir parçası olarak gören medya, "adil davranmak, merhametli olmak, tarafsız durmak ve diğerlerinin hakkını gözetmek" yerine, ister istemez kendisini devletin, mahkemelerin, polisin, ordunun yerine koydu ve onun adına davrandı.

Bütün bunlar yapılırken, "kamu yararı" ya da "milli çıkarlar" gerekçe gösterilmiyor mu, işte o zaman bitiyor insan! Çünkü gazetecilik faaliyeti ve mesleği ile "milli çıkarlar" her zaman örtüşmeyebilir. Hatta çoğu kez bunlar çelişebilir de. Bu kitapta yer alan daha önceki bir makalemde de belirttiğim gibi, "milli çıkar" tanımı kişilere, toplumun değişik sınıflarına, inanç gruplarına, politik ve ideolojik akımlara ve devlete göre değişebilir. Durum böyle olunca, neyin "milli çıkar" olduğunu belirlemede bir de takdir sorunu çıkıyor ortaya. Sahi kim takdir edecek? Ordu mu, devlet büyüklerimiz mi, kim? Medyaya ne dersiniz?

Neyse, herhalde kimse medyadan, "bu kalpsiz dünyanın kalbi" olmasını beklemiyor. Ancak, her türlü ideolojik-politik konumlanışın ötesinde, medyadan adil, tarafsız ve merhametli davranmasını istemek herkesin hakkıdır.

20.4.2003 / BIA

Kaynakça
Kitap: MEDYA NASIL KUŞATILDI? Emin Çölaşan-Aydın Doğan Tartışması ve Medyanın Ekonomi Politiği
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir