Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

John Le Carre ve Türk Basınının Dolarla İmtihanı

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

John Le Carre ve Türk Basınının Dolarla İmtihanı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Eki 2011, 16:07

John Le Carre ve Türk Basınının Dolarla İmtihanı

Soğuktan Gelen Casus, Köstebek, Rus Evi, Yolun Sonu gibi unutulmaz casus romanlarının yazarı... MI5 ve M16 gibi İngiliz istihbarat örgütlerini yakından tanıyan Britanya Dışişleri'nin eski diplomatı... Casus romanlarının aynı zamanda iyi edebiyat olabileceğini de gösteren entelektüel...

Yazdıklarıyla zekâmızı, tasarlama yeteneğimizi, planlama ve öngörü kapasitemizi, olaylar arasında bağ kurma ve ayrıntıları görme gücümüzü kışkırtan ve sınırlarını zorlayan adam; John Le Carre.

Günlük basında ender görünen Le Carre, 200 3 yılının başında, yani Irak savaşının hemen öncesinde tam da kendisinden beklediğim bir yazı yazdı.

Bu sürpriz yazının öne çıkan iki önemli boyutu vardı:

Birincisi, bu yazı Batılı toplumlarda iktidar sahipleri tarafından (özellikle Amerika'da) kamuoyunun nasıl yanıltıldığının, insanların hangi yöntemlerle cahilleştirildiğinin ve yönlendirildiğinin yine Batılı ve aristokrat bir yazar tarafından ortaya konulmasıydı. İkincisi ise, sistemi çok iyi bilen dünyaca ünlü bu yazarın, bütün olup bitenlerde medyanın oynadığı role cesurca işaret etmesiydi.

1. En Büyük Halkla İlişkiler Oyunu

Le Carre, 12 Ocak 200 3 tarihinde İngiliz The Times Gazetesi'nde yayımlanan, Türkiye'de de Cumhuriyet Gazetesi'nin 14 Ocak 2003 tarihli sayısında manşet yaptığı yazısında; ABD'nin Mc Carthy'cilik, Domuzlar Körfezi (Küba) Çıkarması ve Vietnam Savaşı döneminden çok daha tehlikeli bir sürece girdiğini belirtiyor. ABD'nin, olmuş ve olabilecek en kötü "delilik dönemlerin-den birini" yaşadığını da yazan Le Carre, "Amerikalıların yüzde
88'inin savaş istediği söyleniyor. Öte yandan bu Amerikalıların 'ne savaşı' istedikleri pek belli değil" diyor. Cahilleştirilen kitlelerin neden savaşacaklarını bilmediklerine ve basit bir "iyiler ve kötüler" ikilemi içinde düşündüklerine de dikkat çeken yazar; olup bitenleri "tarihteki en büyük halkla ilişkiler oyunu" diye nitelendiriyor. John Le Carre, yanıltılan Amerikan kamuoyunun "güçlü bir ikna kampanyasına hedef olduğunu" özellikle vurguluyor.

Elbette, insanların "cahilleştirilmesi" ve "tarihteki en büyük halkla ilişkiler oyununun" televizyonlar, gazeteler, radyolar ve diğer iletişim araçları kullanılarak gerçekleştirildiğini tahmin etmek zor değil.

2. Gazetecileri Satın Alma Fonu

ABD hükümetinin, kamuoyu oluşturmak amacıyla şöhretli gazetecileri kendi tezlerine kazanmak ve büyük medya kuruluşlarını yönlendirmek için iki yüz milyon dolara ulaşan bir fon oluşturduğu, artık herkesin bildiği bir sır haline geldi. Ortada Amerikan yönetimi ile gazeteler, televizyonlar ve gazeteciler ara-sında; çıkar sağlama, satın alma ve rüşvet dağıtma gibi ahlaksız bir ilişki var. Elbette bu rüşvet dağıtma işi, berber çırağına bahşiş verir gibi yaka cebine para sıkıştırılarak yapılmıyor. Böyle kaba yollara bazen başvurulsa da, çoğu kez daha ince, dolaylı ve "gazetecilik onurunu kırmayacak" yöntemler de geliştiriliyor. Özel bağlantılar kurulup "etkili ve ses getiren haberler" yapmaları sağlanıyor, gazetecinin adres ajandası büyütülüyor, referanslar veriliyor, imtiyazlı ilişkiler sağlanıyor. Gazeteciler de kendilerine verilen bu "özel" haberleri patlatıyor. Ve her "bomba haber" onların kariyerini biraz daha yukarılara taşıyor, bu arada bağımlılık ilişkileri derinleşiyor.

Bütün bunlar, orta düzeyde bir gazeteciyi yıldızlar katma çıkarıyor ya da orada kalmasını sağlıyor. Ve bu güç, kısa zamanda kolayca paraya çevrilebiliyor. Yani hem "onur" korunuyor hem de banka hesapları kabarıyor. Bunu iki taraf da biliyor. İş sadece "küçük" bir kararı vermeye kalıyor.
Bazıları ise, zaten dünya görüşleri, politik tercihleri ve sınıfsal pozisyonları nedeniyle savaş kampanyasında gönüllü olarak yer alıyor. Onlara ayrıca kaba bir "ödeme" yapmak gerekmiyor. Çünkü onlar kendilerine düşecek "manevi" payın medya borsasındaki değerini biliyor.

3. Karanlıklar Komisyoncusu

ABD hükümetinin ve savaş lobisinin medyayı satın almak için oluşturduğu bütçenin bir bölümünün de Türkiye'ye ayrıldığı biliniyordu. Bunun böyle olması çok da mantıklı görünüyordu. Çünkü Türkiye'nin savaşa katılması hayati bir önem taşıyordu. Ankara'nın vereceği karar ingiltere'den bile daha önemli hale geliyordu. Zaman tam "Mart Tezkeresi"nin reddedilmesinin arifesiydi. Öyle ki; bu durumun savaşın maliyetini ve dolayısıyla kaderini bile etkileyeceği öne sürülüyordu. (Nitekim öyle de oldu.) Bunun için de önce kamuoyunun kazanılması ve böylece "avanak yığınların" ikna edilmesi gerekiyordu. Yani anlayacağınız iş şöhretli gazetecilere düşüyordu.

ABD'nin Ankara eski Büyükelçisi Mark Parris bu görevinden ayrılalı 2,5 yıl olmasına karşın o günlerde Ankara'yı sık sık ziyaret ediyordu. (Bilindiği gibi, AKP'nin kapatılma davası öncesinde de Türkiye'ye geldi.) Parris, savaştan önceki son ziyaretini 2003 Ocak ayı başında yapıyordu. Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal ile görüşen Paris, açıkça savaş için kulis yapıyordu. Şöhretli gazeteciler ve genel yayın yönetmenleriyle bir araya geliyordu. Türkiye'yi tehdit ediyor; "Hatalı karar verirseniz telefon etliğinizde Beyaz Saray meşgul çalar!" diyordu. Bu fiyakalı sözler Hürriyet'in manşetinde yer alıyordu.

4. Aranızda Köstebek Var

O günlerde, Mark Parris'in Türkiye'ye bir çanta dolusu dolarla geldiği belirtiliyordu. Söylenti bu ya, söz konusu paranın Türk kamuoyunu kazanmak için harcanacağı kulaklara fısıldanmıştı. Bu bilgi Ankara kulislerini dolaşıyordu. Üstelik bu durumu, gazetecilik mesleğinde orta-üst düzey sorumluluklarda bu-lunmuş herkes biliyordu, ancak kimse açıkça ifade etmiyordu. Nitekim skandal, Mark Parris Türkiye'den ayrıldıktan hemen sonra 10 Ocak 2003 günü patlıyordu. Dönemin Başbakanı Abdullah Gül 12 Ocak 2003 günü AKP grup toplantısının basına kapalı bölümünde, Amerikan yönetiminin Türkiye'de gazetecilere para dağıttığını söylüyordu. Evet, para dağıtmak... Amacının ise, basının savaş kışkırtıcılığına karşı milletvekillerini uyarmak olduğu belirtiliyordu.

Bu sözler basına sızdı ve ortalık karıştı. Hürriyet haberi büyük vermişti. Gül, haberi hemen yalanladı. Ama Ertuğrul Öz-kök, o tarihte Hürriyet'in Ankara Temsilcisi olan Sedat Ergin'e haberi iki kere doğrulattığını yazdı. Bunun üzerine Gül, Özkök'ü arıyor ve böyle bir şey söylemediğine dair yemin ediyordu. Özkök ise, yazdığı yazıda buna inanmış görünüyor ama yine de iktidar partisini uyarmak ihtiyacını duyuyordu; "Dikkat, aranızda köstebek var!"

Yani, para dağıtıldığını kimse duymasın! iyi mi? John Le Carre'nin kulakları çınlasın mı?

Gül'ün bu sözleri söylemesi de milletvekillerini uyarması aslında son derece normaldi. Çünkü bu bilgi kendisine çok yakın bir arkadaşı, İngiltere'ye birlikte dil öğrenmeye gittikleri ev arkadaşı ve kadim bir dostu tarafından verilmişti. Yeni Şafak Gazetesi'nin istihbarat ve komplo teorilerine meraklı yazarı ve Ankara Temsilcisi Fehmi Koru, Parris'in randevu isteğini Başbakan'a bizzat ileten kişiydi. Bu isteği Koru'ya ileten kişi ise CNN Türk programcısı (şimdi Kanal D Televizyonu'nda) Mehmet Ali Birand'dı. Bu bilgiyi, tartışmanın büyümesi üzerine doğrudan Birand açıklamıştı. Parris, Başbakan Gül'le görüşmek istediğini önce Birand'a söylemiş ve yardım istemişti. Birand, Başbakan'ın yakın dostu olduğunu bildiği Koru'ya "Parris'i bir dinle ilginç şeyler söylüyor" diye uyarmıştı. Birand'ın ihtiyatlı davrandığı ve bu ilişkilerin dışında kalmaya çalıştığı anlaşılıyordu. Ancak, bütün bu aracılara karşın dönemin Başbakanı Gül, Parris'e randevu vermiyordu.

5. Doların Gölgesi

Nitekim ilk haber Yeni Şafak Gazetesi'nin 12 Ocak 2003 tarihli sayısında çıkıyordu. Kaynak belirtilmeyen haberi Fehmi Koru'nun patlattığı belliydi. Ve arkası gelecek, Basın Konseyi Başbakan'dan açıklama isteyecekti. Köşe yazarları, "Gazetecileri ağır bir zan altında bıraktınız. Bu suçlamadan gazetecilerin tümünün pay almaması için isim açıklayın" diye, "haklı olarak" yazılar yazıyor, baskı yapıyordu. Gül, yazılı bir açıklama yaparak, böyle bir şeyi "ima bile etmediğini" söyleyecekti.

Ne demeli, Başbakan bile olsanız Mark Parris'in Türk gazetecilere dolar dağıttığını söylemek her babayiğidin harcı değil. Çünkü biliyoruz ki, Türk gazetecileri, zeki, çevik, çalışkan ve bağımsızdır! Ve bundan şüphe etmek kimsenin haddi değildir!

Ama dönemin Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSIAD) Genel Başkanı Tuncay Özilhan, stratejik müttefik olmanın gereğini yerine getirerek ABD'nin yanında savaşa girmemizin erdemlerini, televizyonların canlı yayınladığı bir toplantıda açıkça söylüyordu. Üstelik Özilhan uyarıyor ve "Savaş yoksa petrolden ve yeni pazardan pay da yok!" diyordu.

O günlerde gazetelerdeki savaş kışkırtıcılığı her geçen gün artacak, kerameti kendinden menkul stratejistler, istihbarat meraklısı muhabirler ve köşe yazarları, iki hafta sonrasını bile tahmin etmekte yanıldıkları defalarca ortaya çıkan yorumcu ve analistler, "savaşın kötü ama kaçınılmaz" olduğunu, her nedense daha sık yazmaya başlayacaklardı.

Hal böyle olunca, Mark Parris'in çantasında taşıdığı söylenen dolarların gölgesi, necip Türk basınının üstüne kaçınılmaz olarak düşecekti. Bize de, "savaşın kötü ama kaçınılmaz" olduğunu yazan her gazete ve gazeteciye, televizyon habercisi ve yorumcusuna şüpheyle bakmak kalacaktı.

6. Yüzüklerin Efendisi

Kitle iletişiminin önemli araçlarından biri de sinema... Ve tam da o dönemde, yani ABD'nin Irak'a saldırısının hemen öncesinde, Hıristiyan ve Batı mitolojileri üzerine kurulmuş iki "masal" büyülü sinema afişlerinde yerini alıyordu; Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter...

Gişe rekorları kıran bu iki filmden biri çocuklara, diğeri ise alıklaştırmanın nesnesi "sokaktaki yetişkin insana" hitap ediyordu. Bu filmler çocuklara ve yetişkinlere diyor ki; dünyada iyiler ve kötüler arasındaki savaş devam ediyor, arada kalamazsın, sen de tercihini yap ve birini seç... Yani, bir tür "benden yana değilsen bana karşısın" durumu! Mesaj açık; savaş sonunda ganimetten pay alacaksan, tıpkı bu filmlerdeki gibi, genç "kahramanların / kurtarıcıların" yanında olacaksın.

Herhalde söylemeye gerek yok, filmde iyilerin simgeleri, sembolleri ve çağrıştırdıkları her şey Batıyı ima diyordu. Kötüler ise Doğu'yu. Tanrılar katındaki Türk gazetecileri Doğulu da olsa işini bilir. Kötüler ne derse desin onlar "iyilerin" yanında yerlerini alacaktı!

Ne demeli, insanın canı sıkılıyor. Seçkin Türk gazetecileri (!) olarak her şeye karşın daha zekice, sofistike, iyi tasarlanmış ve parlak operasyonları hak ettiğimizi düşünüyorum. Çantaya dolarları koyup Ankara'ya gelmek gibi hiçbir pırıltı taşımayan girişimler insanın ağırına gidiyor. Çok kaba!

En azından John Le Carre'ye ayıp oluyor. Çünkü onun romanlarında, bütün Batılılar iyi, bütün Doğulular da kötü değildir. Kitaplarında, zeki casuslar, tasarlama gücü yüksek ajanlar ve iyi planlanmış operasyonlar bulunur. Üstelik bu kitaplardaki ajanlar, çoğunlukla "para" için çalışmazlar; inançları ve felsefi tercihleri nedeniyle hareket ederler ve başkaca bir karşılık da beklemezler.

Nerede böyle bir yaratıcılık? Bunun için geniş bir hayal gücü gerekiyor. Tıpkı bin bir gece devam eden Doğunun o şahane masalları gibi.

16.1.2003/BIA

Kaynakça
Kitap: MEDYA NASIL KUŞATILDI? Emin Çölaşan-Aydın Doğan Tartışması ve Medyanın Ekonomi Politiği
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir