Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bir İktidar Gücü Olarak Medya ve Toplumla İlişkisi

Medyanın Yükselişi ve Gazeteciliğin Düşüşü

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Bir İktidar Gücü Olarak Medya ve Toplumla İlişkisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Eki 2011, 00:55

BİR İKTİDAR GÜCÜ OLARAK MEDYA VE TOPLUMLA İLİŞKİSİ
MEDYANIN YÜKSELİŞİ VE GAZETECİLİĞİN DÜŞÜŞÜ


İnsanlığın girdiği yeni tarihsel dönem, biraz da moda olan kavramlarla ifade edersek, "iletişim ve bilgi çağı" olarak tanımlanıyor. Her çağın öne çıkan, değer kazanan ve belirleyici olan kurumları; bir "felsefesi", estetik anlayışı, yaşam tarzı, toplumsal ve siyasal aktörleri vardır. İşte, içine girdiğimiz yeniçağın en etkili güç ve iktidar araçlarından biri de medyadır.

Elbette burada sözünü ettiğimiz olgu, her türden basın ve yayın organları değil; yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası ölçekte etkili, büyük ve belli bir sermaye gücüne yaslanan iletişim araçlarıdır. Kuşkusuz gazeteler ve diğer iletişim organları geçmişte de önemli bir güçtü. Ancak, insanlığın geçtiği bu tarihsel dönemeçte medyanın ulaştığı gücü bir önceki dönemle kıyaslamak mümkün değildir. Bugün medya, gücü ve iktidarı elinde tutanların en etkili ideolojik aracıdır. Başka bir açıdan bakılırsa, güce ve iktidara ulaşmanın vazgeçilemez alanlarından biridir.

Öylesine etkili bir araçtır ki günümüzde medya üzerinden insanlar bilinçleri kuşatılmış, aptallaştırılmış ve toplum adeta bir akıl tutulmasına uğramıştır. Çünkü her gün, her saat, her dakika gazete sayfalarından, televizyon ekranlarından, radyolardan bilgi, haber ve imaj aktarılır. Teslim alınır insan. Sokaktaki insan için davranış kalıpları oluşturulur, değer yargıları üretilir, yaşamın anlamı değerlendirilir, olaylar yorumlanır, tüketim yönlendirilir.

Onlara nasıl düşünecekleri, neyi yüceltecekleri, kimleri mahkûm edecekleri, nasıl giyinecekleri, hangi müziği dinleyecekleri, nelerin iyi ya da kötü olduğu yazıyla, görüntüyle ve sözle iletilir. Bu öyle bir güçtür ki sadece medya patronları kullanmaz onu; şöhretli bir gazeteci bile giderek büyük bir güç, tek başına bir kurum haline gelebilir. Hatta kimi zaman sıradan bir muhabir bile büyük bir etkinlik kazanabilir. Ve öyle bir an gelir ki hükümetler bile tayin edilir.

Yakın örnektir; Bülent Ecevit başkanlığındaki 57. Hükümete karşı geliştirilen "parlamenter darbe" ve bu darbenin (2002 yılında) yan ürünü olan Yeni Türkiye Partisi'nin kurulması, neredeyse tamamen bir medya operasyonudur.

Dolayısıyla bu alandaki kuşatmayı kırabilmek, yine aynı zeminde gerçekleştirilecek, medya ortamının bileşimini değiştirmeye dönük, ezilenlerden ve halktan yana bağımsız girişimlerle mümkündür.

1. Neden Televizyon ve Gazete Kurulur?

Yükselen, iktidardan pay isteyen, gücün ve servetin yeniden paylaşımını talep eden her kişi, kesim, grup, çevre ve sınıf, günümüzde basın sektörüne girmeye çalışmaktadır. Ve yine bu nedenle, son 15-20 yılda Türkiye'de medyanın mülkiyet yapısı ve sermaye bileşimi hızlı bir şekilde değişmiştir, değişmektedir. Kara ya da kayıt dışı para sahipleri, mafya, büyük iş çevreleri hem meşruiyet kazanmak hem de ekonomik ve siyasal bir sıçramayı gerçekleştirmek için medyaya yatırım yapmaya çalışmaktadır. Televizyon kanallarının sayısındaki olağanüstü artışın -ki dünyada örneği pek azdır- nedeni budur.

Okuma alışkanlığının az olduğu, şifahi (yüz yüze, sözlü) kültürün hâlâ yaygınlığını ve etkinliğini koruduğu bir toplumda, iktidardan ve servetten daha çok pay talep edenlerin televizyonlara yönelmesi anlaşılır bir durumdur.

Başka birçok meslekten farklı olarak, gazetecilik faaliyetinin malzemesi insandır. Bu, somut bir insandır üstelik. Yani bir durum ve bir eylem içindeki insan... Dolayısıyla gazetecilik mesleğinin malzemesi toplumdur. Bu nedenle, çok fazla bilince çıkarılmasa da gazetecilikten beklenen şey, toplumun vicdanı olmasıdır. Bu beklenti aslında gazetecilik mesleğinin de en kısa tanımıdır.

Gel gelelim, tarafsız gazete, dergi, televizyon, radyo vb. yoktur. Böyle bir beklenti içinde olmak da gerekmiyor. Ancak, asgari gazetecilik ilkeleri ısrarla savunulmalıdır. Gerçeği karartmadan, haberi eğip bükmeden ve gazetecinin bağımsızlığını ihlal etmeden yayıncılık yapılmasını istemek; bu ilkelerin "kaba" bir özeti olarak alınabilir. Basın emekçilerinin, özlük haklarının yanı sıra, üzerinde birleşebilecekleri ilkelerdir bunlar.

Basının yaşadığı yapısal dönüşüm; sermayeye ve iktidarlara eklemlenme durumu; dahası, küçük gazete ve televizyon istasyonları dışında, bizatihi medyanın büyük bir sermaye ve iktidar gücü haline geldiği ortam, kaçınılmaz olarak gazetecinin kendisini de dönüştürmüştür.

Halkın içinde yaşayan, onun sorunlarına duyarlı, entelektüel, edebiyatla iç içe, sanata eğilimli ve idealist gazeteci tipi, artık geriye itilmiştir. Onun yerine, grubun çıkarlarına bağlı, iktidarlar ve güç odaklarıyla bağlantılı, kendilerine bilgi ve çoğu yönlendirme amaçlı dosya servis edilen, toplumsal bir sorumluluk duymayan, mesleki dayanışma ruhundan uzak ve daha çok kişisel pazarlık yapan gazeteci tipi ise giderek medya ortamına hakim olmaya başlamıştır.

Bu duruma paralel olarak gelişen diğer bir olgu da şudur;

uzunca süredir medyada insana yatırım yapılmamaktadır. Deyim uygunsa medyada "insan kalitesi" düşmektedir. Oysa gazetecilik başka hiçbir meslekte olmadığı kadar insana, onun yeteneklerine, birikimine, dünya görüşüne, donanımına, uzmanlaşmasına ve hayat anlayışına bağlıdır.
Günümüzde revaçta olan ise derinliksiz, modacı, 'trendleri' (eğilimleri) izleyen, ülke sosyolojisine uzak, tarih bilgisinden yoksun, dünya gündemini ancak "spotlar" düzeyinde izleyen gazeteci-yazar tipidir. Sistem kaliteli olanı değil, vasatı öne çıkarmaktadır. Parlatılan gazeteci ve yazarlara-baktığınızda bu tipi hemen göreceksiniz.

Medyada bir "star" sistemi oluştu ve işin kötüsü bu giderek yerleşmeye başladı. Çünkü parlatılan, köşelere yerleştirilen şöhretli gazeteciler ve medya yöneticileri başka hiçbir sektörle kıyaslanamayacak büyüklükte ücretler almaktadır. Bu kişiler, sıradan ya da ortalama gazetecilerin hemen yanında, başka bir deyişle onların ulaşabilecekleri uzaklıktadır. Üstelik bu şöhretli isimlerden çoğu, onların, yani basın emekçilerinin arasından çıkmıştır.
İşte bu durum, sınıf atlamanın "kolay" olduğu gibi şiddetli bir yanılsama yaratmaktadır. Gazetecilerin çoğunluğu bu nedenle kendilerini "emekçi" olarak görmemekte, dolayısıyla kendi kaderlerini diğer emekçilerin kaderleriyle birleştirmekten kaçınmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak gazeteciler; mesleki dayanışma, haklarını kolektif olarak savunma ve örgütlenme yerine, en iyi olasılıkla kişisel pazarlık yapma; yaygın olarak da yönetime yakın olma ve grup çıkarlarını kollama gibi bir anlayışa savrulmaktadır.

Çünkü onlar, kısa süre içinde Türkiye'de şöhretli bir imza, etkili ve yüksek ücretli bir gazeteci haline gelinebileceğini düşünmektedirler. Üstelik bunun örnekleri hemen yanlarındadır. Ve bu durum öylesine baştan çıkarıcıdır ki, hem "gazeteci" kalıp hem de "sir" muhabir/yazar/yönetici düzeyine sıçramanın, hadi imkânsız demeyelim ama çok zor olduğunu görmek istemezler.

2. 'Benim Tetikçim Daha İyidir'

Türkiye'de medya ortamı öyle bir hal aldı ki gazete patronları dahi gidişten rahatsız olmaya başladı. Çünkü "ürün kalitesi" kabul edilebilir sınırların ötesine düştü. Mevcut durumu daha iyi anlayabilmek için elimizde iyi bir örnek var; Aydın Doğan.

Aydın Doğan'ın 23 Ekim 2003 yaptığı ünlü basın toplantısı, birçok bakımdan ibret vericiydi. Toplantı, Star (Uzan'lar) ve Akşam Grupları'nın Aydın Doğan'a yönelik yayınlarına yanıt vermek amacıyla düzenlenmişti.

Aydın Doğan'ın bu toplantıda en çok gürültü koparan sözleri, basında kalitenin düştüğü ve çok sayıda "tetikçi ve kiralık" gazetecinin olduğunu iddia ettiği bölümdü. Bu tespit kesinlikle doğruydu. Doğan sadece, herkes tarafından bilinen bir sırrı, en yetkili ağız olarak açıkladı o kadar. Çünkü kendisi bu durumu en iyi bilecek durumdaki birkaç medya patronundan biriydi.

3. Yükselen İktidar Aygıtı; Medya

Aydın Doğan Türkiye'nin en büyük basın tekelini yönetiyor. Medyanın yüzde 55'ini kontrol ediyor. Reklâm pastasının büyük bölümünü alıyor. Gazetecilik ve televizyon yayıncılığı dışında bankacılıktan ticarete, sanayicilikten tarım işletmeciliğine kadar hemen her alanda iş yapıyor. Doğan Holding, artık Türkiye'nin en büyük sermaye gruplarından biri durumuna geldi.

Ancak, bilinmelidir ki Doğan'ı büyüten gazete patronluğu oldu. Dünyanın içine girdiği yeni dönemde, medyanın yükselen bir iktidar gücü ve aygıtı olduğunu gören Doğan, önce burada alan hâkimiyeti sağladı. Bu sayede dokunulmazlık kazandı. İşte bu olgu diğerleri için "örnek" oluşturdu. Ardından başkaları geldi.

Aydın Doğan ilk iş olarak basında sendikayı tasfiye etti. Gazeteciyi ve haberi görece güvence altına alan 212 sayılı Fikir İşçiliği Yasası'nı işlevsiz hale getirdi. Gazetecinin ve haberin güvencesi ortadan kalktı. İşin acı tarafı, Doğan bu operasyonu yaparken hiç zorlanmadı. Haksızlık yapmayı göze alarak belirtebilirim ki, geriye, gazetecilik konumunu ve etiğini savunamayan, haklarını arama iradesinden yoksun ve ancak bireysel ilişkileriyle ayakta kalabilen -ki bu ilişkiler bazen gazete patronuna veya üst yönetimine yakın olmak şeklinde gelişebildiği gibi, bazen de o günkü iktidara yakınlık olarak da şekillenebilir- bir gazeteci tipi kaldı.

4. Suçlu Sadece Gazete Patronları mı?

Peki, bu tablonun tek suçlusu Aydın Doğan ve diğer gazete patronları olabilir mi? Benim yanıtım; 'hayır' olacaktır. Çünkü dünyanın en keyifli mesleklerinden biri olan, zamanın ve toplumun ötesine geçme olanağı sağlayan, çalışanını imzasıyla görünür kılan ve insanın yaptığı işe yabancılaşmadığı ender işkollarından biri durumundadır gazetecilik. Oysa gazetecilik son yıllarda bu ülkede salt "bireysel" bir iş olarak algılandı.
Neo-liberal ideolojinin terörize ettiği bir politik ve felsefi iklimde, mesleki dayanışma ve örgütlülük reddedildi. Moda, "birey" olmaktı, ortalık "bireyci" yarı aydınlarla doldu. Aydın Doğan, 1991 yılında Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde çalışan bazı gazeteci arkadaşlarımızın eline noter paralarını tutuşturup -ki bu olay büyük bir aşağılamadır- sendikadan istifa etmeye gönderdiğinde itiraz edenlerin sayısı çok azdı. İtiraz edenler işlerinden atıldı, bir bölümü de bu mesleğin dışına düşürüldü. Dönemin Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul şube yöneticilerine Doğan Grubu tarafından ambargo uygulandı. Bunlardan biri de benim. Bu kişiler, gruba bağlı gazete ve televizyonlarda çalıştırılmadı.

Şimdi, soruna bir de tersinden bakalım; eğer kendisini satmaya ve tetikçilik yapmaya hazırlanmayan gazeteciler olmasaydı, Aydın Doğan bu kadar rahat konuşabilir miydi? Sorun biraz da bu değil midir?

Radikal bir müdahaleyi gerçekleştirmeden, dahası basının sermaye bileşimini değiştirmeden bu sorun aşılabilir mi? Basında bir örgütlenme bilinci ve dayanışma ruhu oluşturmadan, liberalizmi ve onun ikizi her türden post-modern anlayışı aşmadan bu mesleğin itibarı iade edilebilir mi?

Ancak, basında çalışan dayanışmasını gerçekleştirmek, başka iş kollarından farklı olarak bir entelektüel zemin ortaklığını da gerektirmektedir. Yani gazetecilik tanımında ve işlevinde birleşmeden, örneğin, salt ücret sendikacılığı yaparak medyada dayanışmayı geliştirmek ve örgütlenmek zordur.

5. Gazeteciler Kendi Sendikalarım Batırdı

Devam edelim; yine Doğan Holding'in sahibi Aydın Doğan, 11-12 Ağustos 20 0 3 tarihlerinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan bir söyleşisinde, Türkiye'de bazı gazetelerin (Güneş ve Tercüman'ı örnek veriyor) Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) nedeniyle battığını ve 1991 yılında hiçbir gazeteciyi işten çıkarmadığını iddia ediyordu. Doğan'ın bir başka iddiası da, gazete çalışanlarının sendikadan kendi istekleriyle ayrıldıkları yönündeydi. İkisi de doğru değil.

Benim de TGS yönetiminde bulunduğum 1989-91 dönemi, sendikanın Babıâli'de etkinliğini sürdürdüğü, harekete / eyleme geçtiği ve Babıâli'de yerleşik düzeni sarstığı son dönem oldu. Üç gazetede grev kararı alındı. Amaç, gazeteciyi, haberi, haberleşme özgürlüğünü güvence altına almak, çalışanlar için iyi bir ücret düzeyini yakalamak ve çalışma düzenini mesleki ilkeler temelinde yeniden oluşturmaktı. Gazete sahipleri, sendikanın akçeli ta-leplerini, yani yüksek maaş zammını kabul etti. Yüksek zamdan sonra, çoğunluk çalışma yaşamını düzenleyen idari maddelerde direnmedi. Ardından, TGS İstanbul Yönetimi, Genel Merkez tarafından görevden alındı ve gazetelerde tasfiye başladı.

Toplu sözleşme imzalandıktan sonra 1991'de Milliyet Gazetesi'nden 128 kişi işten çıkartıldı. Bunların tamamı sendikal faaliyetlere aktif şekilde katılan gazeteciler ve teknik servislerde çalışan basın emekçileriydi.

Gel gelelim, Aydın Doğan'ın söyledikleri bütünüyle yanlış da değildir. Çünkü ne Milliyet'te ne de Hürriyet'te sendikasızlaştırmaya karşı hiçbir ciddi direniş gerçekleştirilemedi. Arkadaşlarımız kendi istekleriyle olmasa da -ki açık bir patron baskısı elbette vardı- direnmeden istifa ettiler.
Gazetecilerin önemli bir kesimi, sendikal dayanışma yerine, bireysel pazarlık yapmayı tercih etti. Sendika yönetimi büyük ölçüde yalnız bırakıldı.
Aydın Doğan'ın iddia ettiği gibi sendika gazete batırmadı, daha kötüsü oldu, gazeteciler kendi sendikalarını batırdı.

Kaynakça
Kitap: MEDYA NASIL KUŞATILDI? Emin Çölaşan-Aydın Doğan Tartışması ve Medyanın Ekonomi Politiği
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir