Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yeni Demokrasi Testi, Sizde Türbanlı Var Mı?

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yeni Demokrasi Testi, Sizde Türbanlı Var Mı?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 03:07

Yeni demokrasi testi
SİZDE TÜRBANLI VAR MI?


Basında AKP döneminin yansımalarına dair bir örnek de türbanlı köşe yazarı sayısının artması oldu. Sadece artmadılar, aynı zamanda daha görünür oldular.

Türban kimileri için bir pazarlama nesnesine, kendilerini üzerinden tanımlayabilecekleri bir simge olarak bile kullanılır oldu. Beraberinde türbanlı olmak da kendi rantını, kendi halkla ilişkiler alanını oluşturdu. Hatta eskiden bir mağduriyet simgesi olarak kullanılırken, bugünlerde "pozitif ayrımcılık" vesilesi bile oldu. Kıymeti kendinden menkul birileri sırf türbanlı oldukları için yaşam alanı buldular ve bunun sömürüsünü gayet güzel yapıyorlar.

Artık "kadın yazar" kategorisi yetmiyor, şimdi bir de "türbanlı yazar" kontenjanı var... Üstelik İslamcı basında değil, merkez medyada da bu yönde bazı adımlar görüyoruz.

Genellikle merkez medyaya geçişte en büyük malzemeleri de "türban" oluyor.
Öte yandan, yazılarını okurken türbanlı olup olmadığını düşünmediğimiz, türbanını gözümüzün içine sokmayan, kendisini türbanı üzerinden değil de fikirleri üzerinden var eden yazarlar da var.

Bunlar mert kadınlar, kendilerini başlarındaki örtüyle sınırlı tutmayacak kadar cesurlar.
Ben bu yazarları okurken "Başörtülü mü acaba?" diye düşünmüyorum; başörtüsü düşüncelerini örtmüyor. Nuray Mert'i nasıl okuyorsam Fatma K. Barbarosoğlu'nu, Ayşe Böhürler'i, Özlem Albayrak'ı da aynı şekilde okuyorum.
Bu isimlerin son zamanlarda fikir hayatımıza katkıları Türkiye'de diyalog kanallarının açılması, demokrasi kültürünün oturması ve verimli bir tartışma başlaması açısından çok önemli.

Ayşe Böhürler'in bir söyleşisini okudum. Bakın değişen İslamcılık üzerine ne diyor Böhürler:

Mevki, para, güç ideallerimizi zayıflattı. Buna tükenme denemez, ama önceliklerimiz değişti. Tabii ki bu durum bazılarımız için geçerli, çünkü eminim bu idealleri besleyen, koruyan insanlar da vardır ve hep olacaktır. Ben bunları sadece İslamcılık adına bir dönem ortaya çıkmış insanlar için söyledim. Şimdi birbirlerinin aleyhine yazan çizen, eski dostlara idi sözlerim.

Bu sözlerini bir özeleştiri olarak da yorumlamak mümkün.
Ama daha da önemlisi bugün AKP iktidarının da, genel anlamda İslamcıların da en temel ihtiyaçlarından birini karşılaması bakımından önem atfetmek gerekiyor: İçtenlikle yapılan muhalefetten herkes kazanır.

Unutmamamız gerekir ki Böhürler, yandaş medya yazarları gibi iktidara yaranıp normal şartlarda itiraz etmeleri gereken şeyleri bile sineye çekmedi. Doğru bulduğunu, yanlış bulduğunu söylemekten çekinmedi. Yeni dindar sınıfına, para uğruna ideallerinden vazgeçenlere ciddi eleştiriler getirdi.

Bir süre önce Yeni Şafak'tan Fatma K. Barbarosoğlu da Başbakan Erdoğan'a çok önemli itirazlarda bulunmuştu: Başbakan Erdoğan'ın "Kızın başını boş bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya varır," sözüneydi itirazları:

Davulcu ve zurnacı "temsili", modern öncesi zamanlara ait bir temsil. Şimdi keşke ehli namus davulcu ve zurnacı bulsa da gitse kızımız diyeceğimiz günlere geldik.

Dolayısıyla Başbakanımızın söylemi çok yanlış olmuştur. Hem pedagojik, hem ahlaki, hem de siyasi açıdan. Oysa başbakan "oraya" engin empati duygusu, mazlumun yanında oluşu ile varmıştır.

Çocuğunuzu serbest bırakırsanız ya davulcuya ya zurnacıya demesini değil, tam bir değer aşınması yaşayan günlük ilişkilerimiz, aile iç?< ilişkilerimiz toplumsal barışımız için projeler, planlar, uygulamalar bekliyoruz kendilerinden.
Başbakanın söylemi kırk yıldır hiç sokağa çıkmamış ömründe televizyon görmemiş, internet nedir duymamış Hatçe nineden, farklı olmalı değil mi?
AKP hükümetinin icraatları giderek Türkiye'de tek sesli bir medya oluşmasına katkıda bulunuyordu. Ancak son zamanlarda fikri ve vicdanı hür gazeteciler bu gidişata, tek adam diktatoryasına varma eğilimine karşılık önlem niteliğinde muhalif bir dil tutturmaya çalışıyorlar.

Tabii bütün türbanlı yazarlar bir değil, onlar da kendi içlerinde bölündüler.

Gelenekçiler ve yenilikçiler...
Gelenekçiler, meslek hayatlarını mevcut statükoyu korumak ve merkez medyaya malzeme olmamak üzerine kurdu. Yine Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'dan örnek vereceğim. Bir yazısının merkez gazetelerinde tartışılması, magazinleşmesi üzerine ne büyük rahatsızlık duyduğunu
yazmıştı.

Yenilikçiler ise kendilerine İslamcı Basın'ın çizdiği kurallarla yaşamayı reddetti, marjinal gazetelerde hapsolup kalmak istemedi, başka mahallelerdeki yaşam tarzlanna göz dikti, "Onlara var da bize yok mu?" diye iç geçirdi... İslamcı gazetenin "türbanlı yazarı" değil, merkez gazetedeki "kadın yazar" gibi anılmak istediler...
Rol modeli olarak Emine Şenlikoğlu'nu reddettiler diyelim kısaca.

Türbanlı Ayşe Arman

Yenilikçi İslamcılara iki örnek vermek isterim.
Biraz esprili bir benzetmeyle onlara İslamcı Basın'ın "baharat kızları" da denebilir: Biri, kısa bir süre Akşam'da da yazan şimdi ise Tarafta kendisine köşe bulan Elif Çakır... Bir diğeri ise Zaman'dan Habertürk'e transfer Nihal Bengisu Karaca.

İki yazarın da ortak özelliği o köşenin sınırları içinde hapis kalmak istemedikleri arzusunu dillendirmeleri...

Mesela Karaca, Habertürk'e geçmesiyle ilgili herhalde bugüne kadar onlarca röportaj vermiştir. Bunların hiçbirinde yeni bir şey söylemiyor ama kendisini adeta sadece bu geçiş üzerinden var ediyor.
Elif Çakır, PR konusunda biraz daha başarısız. "Merkez medyada yazan türbanlı yazar" kontenjanı Nihal Bengisu tarafından doldurulduğu için ona pek kulvar da kalmadı.

Dikkatimi çekti, zaman zaman Ayşe Arman'a çakıyor.
Medyadaki birçok "düşük profilli" kadın gazeteci gibi, onların da Ayşe Arman'a öfkelerinin sebebi bellidir: Çok anlaşılır bir insani his olan kıskançlık... Ayşe Arman'ın kendisinden konuşturup, tartıştırmasını bir türlü çekemiyorlar.

Özellikle de türbana girip Türkiye'yi bir baştan bir başa dolaşmasını bir türlü kabullenemediler.

Ayşe Arman iyi de iş çıkartsa, kötü de bir şey yapsa hep kendisinden bahsettirmeyi biliyor. Ve her seferinde de yeni, şaşırtıcı bir malzemeyle okurun önüne çıkıyor.

Nitekim türbanla Türkiye'yi dolaşması da bir ay boyunca konuşuldu, hemen hemen bütün köşe yazarları konu etti. Eskiden kendilerine solcu-feminist diyen bir medya ittifakının hedefiydi, şimdi İslamcı-liberal yazarların.
Türbanlı yazarların özellikle de bu haber dolayısıyla Arman'a öfkelerinin altında "Elimizde bir türban vardı, o malzemeyi de sen aldın," demek istemeleri yatıyor olabilir mi?

Süpermarket modeli çökerken

Bir not olarak medyada çıkan türbanlı yazar tartışmasını eklemeliyim.
Elif Çakır'ın Akşam'da yazmasından sonra o dönem Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni olan Sedat Ergin'in çıktığı bir televizyon programında "Ben gazetemde türbanlı yazar çalıştırmam," açıklaması epey konuşulmuştu. Hem program esnasında gelen izleyici mail'leri, hem de sonradaA kimi yazarlar Ergin'i demokrat olmamakla eleştirmişti.

Gelen tepkiler üzerine Sedat Ergin canlı yayında şöyle savundu pozisyonunu:

Ben buyum kardeşim, ister beğenirsiniz ister beğenmezsiniz ama ben ve Milliyet bu çizgide duruyor. Benim kimliğime, duruşuma türbanlı yazar uymuyor.

Türbanlı çalıştırmak ne zamandır demokratlık ölçütü oldu...
Her gazetede türbanlı çalışacak diye bir kural mı var?
Çalıştıran gazeteleri asla eleştirmiyorum, öyle gazeteler olduğu gibi Milliyet gibi çalıştırmayan gazeteler de olacak... Beni eleştirenlere sormak lazım;
Demokrasi adına dinci bir gazetede laik bir yazarın yazmasını savunuyorlar mı?
Yeni Şafak'ın bir Kemalist'e köşe vermemesi sorun olmuyor da, Milliyet'in türbanlı yazara köşe vermemesi niye tartışılıyor?AA

Cumhuriyetçi ve laik hassasiyetleri yüksek olan okurlara hitap eden Milliyet gazetesinde kim olsa "türbanlı yazar" çalıştırma konusunda tereddüt ederdi. Ergin'in söylediklerinde de haklılık payı var. Yıllar içinde İslamcı basına baktığımızda merkez medyadan dışlanan yazarlar arasında kapılanın Cumhuriyet'çi yazarlara değil sadece liberal hassasiyetleri olanlara, ittifak yapabileceklerini düşündükleri isimlere açtılar. Söz gelimi Ali Bayramoğlu, Şahin Alpay gibi isimler çeşitli sebeplerle merkez medyadan uzaklaştırıldığında Yeni Şafak ve Zaman onlara kapılarını açtı. Ama bir Emin Çölaşan, Necati Doğru ya da Mine G. Kırıkkanat'a iş teklif etmeyi akıllarından bile geçinnediler. Hangimiz olsak da geçirmezdik zaten.

Farklı görüşte yazarların aynı gazetede yazması Hürriyet'te başlayan bir "süpennarket gazeteciliği" formülüydü: Oktay Ekşi'yle Hadi Uluengin'i?: Emin Çölaşan'la Ayşe Arman'ı aynı çatı altında toplayan sistem buydu. Bir dönem "büyük gazete" olmanın her görüşten bir yazara yer açmak olduğu bile söylenirdi.

Giderek, özelikle de AKP döneminde medyada saflar iyice belirginleşince farklı yazarlara tahammül azalmaya başladı. Kurumlarda oluşan gerginliklerden, çatışmalardan bahsetmiyorum: Gazetenin dayanağı okurlar çok sert tepki göstermeye, tavır koymaya, gazeteler de okur baskısı altında ezilmeye başladı.

Mesela Mustafa filminde Atatürk'ü tartışmalı gösterdiği için Can Dündar, yazarlık yaptığı Milliyet gazetesine 10 bin tiraj kaybettirdi.
Emin Çölaşan'ın gidişi Hürriyet'e önemli oranda tiraja mâl oldu; keza Bekir Coşkun'un gönderilmesinin ardından da Habertürk gazetesinin tirajı bağımsız Sözcü'nün altına indi.

İslamcı ya da yandaş basında tahammülsüzlük daha da belirginleşti: TRT'de program yapan gazetecileri eleştiren Kürşat Bumin'in televizyonda yaptığı gündelik yorumlar "uyarı" mahiyetinde kesildi. "Liberallerin hukukçusu" olarak bilinen Sami Selçuk hükümete yönelik birkaç eleştiri kaleme alınca Star gazetesi yazılarını kesti.

Oysa süpermarket modeli bunca sene basına "kendini koruma kalkanı" olarak hizmet etmişti. İktidann "Sizin yazarlannız hep bize çakıyor, ne olacak bu Yılmaz Özdil," şikâyetine karşılık "Olur mu hiç, bizde sizi öven, yere göğe sığdıramayan yazarlar da var," denirdi.
Referandumda Hürriyet yazarlarının neredeyse tamamının (bir tek istisna Hadi Uluengin) "Hayır" oyu kullanacaklarını açıklaması süpermarket modelinin devrini tamamladığına işarettir mesela: Eğer Doğan Grubu'nun üzerinde bir hükümet baskısı olmasaydı, medya patronlarının tek iş?: gazetecilik olsaydı şekillenme de okur tercihlerine göre yapılırdı: Hürriyet'in ve genel olarak merkez gazetelerinin tirajlarının çok büyük oranının "Hayır" oyunun yüksek oranda çıktığı yerlerde satıldığı gözden kaçmasın.

Ama zorunluluk Hürriyet'i bundan farklı bir çizgiye yöneltti.

Özkök sonrası sürdürülen haddinden fazla "dengeli" yayın politikası Hürriyet'in tirajına da olumsuz yansıdı.
Oysa bakın Sözcü gazetesine... Bütün yazarlarıyla, birinci sayfasıyla, haberleriyle istikrarlı ve şaşmaz bir muhalefet çizgisinde. Dahası bütün köşe yazarları temel konularda aynı görüşte. Mesela İçlerinde bir tane bile "evet"çi yok.

Ve aynı Sözcü bugün "süpermarket modelini" uygulayan gazetelerden daha fazla satıyor.

Belki bu kamplaşmanın etkileri uzun vadede Batı gazetelerinde olduğu gibi "tavrı net, safları belirgin" yayın organlarının oluşmasına yarayacak. Şimdilik sadece merkez ve yandaş medya ayrımı varken, ileride gazetelerin farklı politikaları savunduğu, açıkça bazı isimleri desteklediği bir dönem başlayacak: Eskiden olduğu gibi bir Tansu Çiller'i, sonra iklim dönünce bir Mesut Yılmaz'ı destekleyen Sabah gazetesini kastetmiyorum. Daha net, sınırları daha belirgin ve zamanla eğilip bükülmeyen, kırmızı çizgilere sahip gazeteler.
Bu model arzulanır mı, özellikle patronajın işine gelir mi onu da kestirmek zor.

Bu değişim iyi mi değil mi tartışılır; "aidiyetsiz" yazarlara yaşama hakkı tanımayan bu gazetecilik tarzının çarpıklıkları yok değil. Ama önce bir fotoğrafı çekmekte fayda var: Yeni dönemde gazeteler böyle bir okur baskısıyla yüzleşmek zorunda.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir