Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cihangir'den Çıkan Bir Masal, Yetmez Ama Evet!

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Cihangir'den Çıkan Bir Masal, Yetmez Ama Evet!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 03:03

Cihangir'den çıkan bir masal YETMEZ AMA EVET!

Bir Cihangir masalı... Bir liberal rüyası... ne olursa olsun güzel bir slogan ama; güzelliği akılda kalmasından, kolay hatırlanmasından kaynaklanıyor, içeriğinden değil.

Tabii bu aynı zamanda bir hayal kırıklığının, yanlış yapılan tercihlerin, hevesin kursağında kalmasının da sloganı. Hatta kullanılanların sloganı: Şarkıcılar, akademisyenler, dizi oyunculan, yazar çizerlerle kendilerini televizyon ekranından izlemeye meraklı insanların hem kendilerini, hem başkalarını kullandırma girişimleri.

Evet: Çünkü bu insanlar anayasanın değiştirilmesini destekliyordu. Anayasa değişikliğinin neyi kapsadığını tam olarak bilmeden, onların ilgisini çekecek medyatik bir yeme tav olarak. AKP döneminde yapılacak yeni bir anayasa 12 Eylül 1980'le de hesaplaşacak, 90 yaşını geçmiş de olsa nihayet Kenan Evren'in yargılanmasının yolu açılacaktı.

Yetmez ama:

Bu referandum oylamasının AKP hükümetine bir güvenoyu olarak algılanacağını pek tabii ki "Yetmez ama evet"çiler de biliyordu. Ama kendilerini iktidar yandaşı değil de, belli ilkeler doğrultusunda işbirliği yapmış gibi göstermek için bu oyuncaklı formülü eklediler "evet" arzusunun başına...

Sonunda kazandılar mı tartışılır; gerçi sandıktan yüzde 58 oranında evet çıktı çıkmasına ama tam olarak kazandıklarından hiç kimse emin değil.
12 Eylül 2010 referandum sonuçlarının açıklandığının ertesi günü mahkemede Kenan Evren hakkında suç duyurusunda bulunan bir grup entelektüeli hatırlıyorum. Çocuksu bir hevesle dilekçelerini verdiler... Üzerinden aylar geçti ama bu yönde herhangi bir adım atılmadı. Hukukçular zaten aylar öncesinden referandum paketi geçse bile 12 Eylül darbesinin yargılama yolunun açılmayacağı yönünde uyarıyorlardı kamuoyunu...

Ama "Yetmez ama evet" bir masalın adıydı ve birileri de kendi yazdıkları bu masala inanmayı tercih etmişti.
Ne yazık ki bu masal çabuk son buldu. Sadece 12 Eylül 1980 darbesinin hesaplaşması hayal olarak kalmadı, hükümet de bu insanlara pek ihtiyacı olmadığını kısa sürede fark etti: Yapılan araştırmalarda yüzde 58'lik "evet"lerde "Yetmez ama" diyenlerin ağırlığının çok az olduğu, darbeyle hesaplaşmak için "evet" oyu verenlerin kayda değer bir aritmetik oluşturmadığı ortaya çıktı.
Oysa "Yetmez ama evet" bir halk sloganıydı...

Sokaktan gelen, kulaktan kulağa dalga dalga yayılacak bir hareketti "Yetmez ama evet" onlar için.
Hepimiz duyduk, hepimiz ezberledik bu sloganı ama sonunda anlaşıldı ki etkisi en fazla Cihangir'in bir sokağı kadarmış...
Ben yazı hayatıma Cihangir çevrelerinde başladım diyebilirim. İlk yazılarım Tuğrul Eryılmaz'ın editoryal eleğinden geçti, pek çok şeyle beraber yazmayı öğrenmemdeki katkısını inkar edemem. Eryılmaz, "Cihangir Cumhuriyeti"nde bir efsaneydi. Bohemler yan gelip yatarken büyük medya içinde o cenahta gerçekten çalışan ve üreten ender isimlerden biriydi bir kere. Dahası, günlerini kahvelerde birilerine akıl öğreterek geçirenlere bunu kamuoyu önünde yapma fırsatı tanıyıp onlardan yazar yaratan kişiydi de.

Hal böyle olunca öyle bir ortamda gazetecilik yapmanın bazı ön koşulları da oluşmuştu. Adeta belli bir "kulübe" üye olunca, belli figürlere biat edince meslek vizesi veriyorlardı.
Büyük ihtimalle baştan yola böyle çıkılmamıştı; ne Yeni Gündem'de, ne Sokak'ta ne de Radikal İki'de. Ama sonunda böyle bir sistem kendi kendine oturmuştu.

Bu düzen ister istemez kendi dokunulmazlarını ve putlarını da yaratıyordu. İstanbul'un Cihangir semtinin henüz dizi oyuncuları tarafından işgal edilmeden önce şöyle bir özelliği vardı: Birbirine komşu olan insanların ortak ürünleri kültürel hayata sunulur, sonra bu aynı insanlar birbirleri över dururdu. Çok da küçük bir çevre zaten; bütün işler eş-dost-ahbap ilişkileriyle yürür dururdu.

Cihangir ve burada yaşayan entelektüeller genellikle "biz bize" konuşmaktan kendilerini hiç kurtaramazlardı.
Elbette inkar etmeyeceğim, bu insanların arasına genç yaşta düşmüş biri olarak "biaf'a elimden geldiğince dahil olmaya çalıştım. Kabul görmek, bir şeyler yapmak isteyen birinin başka bir çaresi de yoktu o yıllarda. Yeteri kadar vefa borcumu ödedim, Cihangir kültürünü de gerektiği kadar övdüm diye düşünüyorum zaman içinde.

O etkiyi üzerimden atmam uzun bir annma-detoks sürecini gerektirdi sonradan.
Zaten zamanla yollarımızın ayrılması da kaçınılmazdı; Cihangir bana yetmemeye başladı, sanırım onlar da benden zaten başından beri pek hoşlanmıyorlardı. Bırakın burada metafor olarak bahsettiğim dünyayı, semt olarak Cihangir'e gitmelerim bile seyrekleşti.
Aslında onlar da içten içe benim bu biatimin zorunluluktan olduğunu, biraz içinde sahtekarlık barındırdığını biliyorlardı. Kaldı ki ben Ertuğrul Özkök ve Ufuk Güldemir gazeteciliğini daha çok sevdim ve bunu dillendirmekten de çekinmedim...

Yolu Cihangir'den geçen ve hayatını artık orada geçirmekten vazgeçen herkes için buranın "cemaatçi" ve "tarikat" benzeri yapısı fazlasıyla belirgindir. Bu sahte cemaatin parçası olmayanlar da doğal olarak bir tür 'dönek' diye yaftalanır; jargon daha kibar ve bu çevrelerin elitizmine uygun olarak üst perdeden olsa da.

Cihangir'e "dışarıdan" baktıkça bu çevrelerdeki yapılanmanın tıpkı İslamcılarla yoğun bir benzeşme içinde olduğunu gönnek de mümkün oldu. Belki de bu yüzden, tam da bu örgütsel bağ yüzünden ileride yolları siyasi olarak da kesişti.
Ortak bir düşünceyi dillendiren, ortak bir siyasi duruşa sahip ve herhangi bir farklılığa yer vermeyen bir 'bütünlük' oluşturmuşlardı kendi aralarında: Hepsinin "Yetmez ama evef'çi olması da bu tarikat bütünlüğünün sonucuydu.

Cihangir'de varolmanın belli kuralları vardır.
Eğer ömrünüzü Cihangir Cumhuriyeti'ne biat ederek geçirirseniz bu çevreler size belli garantileri verir: Her koşulda ve şartta övülürsünüz, görüşlerinizi dillendirecek bir mecra illa ki bulursunuz, "doğru söylemek" ya da "onuncu köy" aramak gibi bir zorunluluğunuz yoktur.
Ama bir gün, sadece bir gün bile, haddinizi aşarsanız, size çizilen sınırların dışına çıkarsanız, ortak görüşten farklı bir şey seslendirirseniz de toplu bir saldırı, bir linç girişimi başlar.

Cihangir Cumhuriyeti'ne saldıranlar toplu bir linçin hedefi olurlar. Eğer bu çevreler sizi bağrına basmışsa dışandan gelen eleştirilere topluca yanıt verilir. Birkaç yayın organı sizi savunmak için topluca devreye girer.

Ne kadar yeteneksiz olsanız da kitabınızı bastıracak bir yayınevi bulursunuz ama. Yazmayı bilmeseniz bile yazacak bir köşe bulursunuz. Birileri sizi düzenli olarak televizyon programlarına davet eder. Dizi danışmanlığından sivil toplumculuğa kadar "ek gelir" kapıları sonuna kadar size açıktır. Tek yapacağınız sonuna kadar biat edeceğinizin garantisini vermektir.

12 Eylül'ün haklı gururu:

"Karıştır barıştır" başarıya ulaştı


Murat Belge bir gün aniden kuruluşundan beri çalıştığı Radikal gazetesinden istifa ederek Tarafta yazmaya başladı. Bu anlamlı bir birliktelikti, çünkü yıllar içinde Murat Belge bugün Tarafı oluşturan kültürün altyapısını bizzat oluşturan isimdi. 80'li yıllarda İslamcılarla sosyalistler arasında ilk diyaloğu başlatan da oydu.

Ancak Radikal'den ayrılmasının ilginç bir gerekçesi vardı: Gazete o zamanlar Doğan Grubu'nun "arka bahçesi"ne dönüşmeye başlamış, hatırı kırılmayan insanlara ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Bunlardan biri Hasan Celal Güzel, diğeri de Namık Kemal Zeybek'ti.
"Sol liberal" diye yola çıkan bir gazetede Türk sağının öne gelen isimlerine köşe yazdırılması tabii ki tuhaftı. Bir yazann, diğer köşf1 yazarlarından rahatsızlık duyarak gazetesinden ayrılması da bir o kadar tuhaftı ama.

Herhangi bir açıklama yapmadan da Tarafa gitse, kimse bu karan sorgulamazdı. Ama özel olarak bunu vurgulama gereği hissetmişti.
Oysa aynı Murat Belge bir süre sonra "Bu Kalp Seni Unutur mu" isimli bir dizinin danışmanı oldu. Sonradan "Yetmez ama evet" imzacılan arasında yer alan yönetmen Tomris Giritlioğlu'nun yeni projesiydi bu dizi.

Giritlioğlu, "Hatırla Sevgili" adıyla 27 Mayıs'tan 12 Mart'a Türkiye'nin o dönemini anlatan çok başarılı bir diziye imza atmıştı daha önce. Deniz Gezmiş'in idamının anlatıldığı bölüm çok beğenilmiş, çok alkış toplamıştı.

"Bu Kalp Seni Unutur mu" ise bir önceki dizinin kaldığı yerden, bu sefer 12 Eylül'ü anlatacaktı.

Tek danışman Murat Belge değildi tabii ki...
Mümtaz'er Türköne, Tuğrul Eryılmaz, Fehmi Koru, Ertuğrul Kürkçü ve Yasin Aktay da kadrodaydı. Neredeyse 12 Eylül'de başarıya ulaşamayan "Kanştır barıştır" projesi yıllar sonra, dizi vesileyle uygulanmıştı.
Sağcı isimlerle aynı gazetede yazmaktan rahatsız olan Murat Belge, bu kadroyla adının yan yana anılmasını mesele etmedi ama. Kendisini hep bir Marxist olarak Tuğrul Eryılmaz da şikâyet etmedi.

Mümtaz'er Türköne'nin eskiden ülkü ocakları safında yer almasına, Abdullah Çatlı ve Muhsin Yazıcıoğlu'yla "kanka" olmasına, Susurluk kazasından sonra Tansu Çiller'in "Devlet için kurşunu atan da yiyen de şereflidir, onlar kahramandır," konuşmasının altındaki imzanın Türköne olmasına hiç takılmadılar nedense.

Normal şartlarda birbirlerinden hiç mi hiç haz etmeyecek, birbirlerinin adlarını dahi telaffuz etmeyecek bu isimleri bir arada tutan şey belli ki paraydı. Dizi işinde, televizyonda hep çok para var. Hele bir de tutturursanız hikâyeyi, bir anda yağmur gibi yağmaya başlar danışmanlık ücretlerim
Ben bir kısmını yakından da tanıdığım bu isimlerin birlikteliğindeki tek tutkalın sadece para olduğunu düşünmüyorum. Bilakis bu danışmanlar kadrosu Türkiye'deki yepyeni bir saflaşmanın, birlikteliğin ve ideolojik bir kampın işaretiydi.

Günümüz Türkiye'sinde eskiden olduğu gibi sağ-sol diye ayrışmıyor insanlar. Bir bakıyoruz bir İslamcıyla bir sosyalist çok yakın arkadaş olabiliyor... Eskiden birbirlerinden hiç hoşlanmayan kampların mensupları beraber kadeh tokuşturabiliyor. Dünün liberalleri bugün ulusalcı olabiliyor, dünün ulusalcıları liberalizmin kıyılarına doğru süzülebiliyor.
Aynı yerde çalıştığımız dönemde Tuğrul Eryılmaz'ın ülkücü olarak bilinen Osman Sınav'la bir röportaj yapıp, bunu tam sayfa yayımladığım için beni çok ağır eleştirdiğini hiç unutmam.

Ama dediğim gibi o günler geride kaldı... Saflar yeniden belirlendi...
Bugün bu danışman kadrosunu bir arada tutan şey paradan çok, ideolojik yakınlıktır. AKP Türkiye'si değerleri, ilkeleri ve politik duruşları öylesine yerle bir etti ki şeriatçılarla, takkelilerle, katilleri savunanlarla sosyalistler, devrimciler aynı odada kafa kafaya vermiş, beraber üretir hale gelmiş...

Normal şartlarda Tuğrul Eryılmaz'ın Mümtaz'er Türköne'nin yüzüne bakmaması gerekirdi.
Oysa artık dünün solcuları da, dünün ülkücüleri de bugün liberalizm safında mutlu hayatlar yaşıyorlar. "Liberal" kelimesi de AKP sonrası Türkiye'de bu yeni kardeşliği, ideolojik ortaklığı açıklayan bir anlama büründü işte.
Türban serbest olsun... Ordu küçülsün hatta yok olsun... Bu Cumhuriyet miadını doldurdu, ikincisi kurulsun... Apo serbest bırakılsın... "PKK'liler" coşkuyla karşılansın...

Bir kısmı eskiden beri buna benzer görüşteydi... Bir kısmının görüşleri sonradan evrildi ve bu muhteşem kadro aynı kayığa biniverdi.
"Bu Kalp Seni Unutur mu" yayında kaldığı süre boyunca bolca reklamı yapılmasına rağmen bir türlü istenilen izlenme oranına ulaşmadı?1 Dahası, her hafta dizi yayınlandıktan sonra Show TV yoğun izleyici tepkileriyle boğuşmak zorunda kaldı. Telefonlar, e-mail'ler yağdı.
İzleyici "Hatırla Sevgili"yi severek izlemişti ama devamını fazla taraflı bulmuştu. Ortak şikayet bu yöndeydi: Belli bir ideolojiye teslim olmuş, çok da uzak olmayan bir tarihi tek taraflı anlatıyordu "Bu Kalp Seni Unutur mu." Özellikle de askeri sürekli "kötü adam" gibi göstermeye çalışmalarında yoğunlaşıyordu tepkiler.

Dizinin bu kadar taraflı tutumu izleyiciyi itti, sonunda da yayından kalktıMAJ Liberallere yer yok
Rating tablosu "Yetmez ama evetin Türkiye'yi ne kadar kapsadığını da gösteriyordu işte; kendi mahallelerinde kaplan, sesleri gür çıkıyor ama Cihangir'in dışında pek bir karşılıkları yok.

Başbakan Erdoğan'ın da liberallere, "Yetmez ama evefçilere pek ihtiyacının olmadığını anlaması çok üzün sürmedi zaten.
Zaten birliktelikleri zoraki ve dönemseldi... Zira Erdoğan ilk çıktığında kendisinin değiştiğini kamuoyuna yansıtmak için liberal yazarların fikri desteğine ihtiyaç duyuyordu. Televizyonlara çıkan, gazetelerde yazı yazan insanlar bir anlamda Erdoğan'ın sicilini unutturup, kamuoyunu onun gerçek anlamda demokrat bir lider olduğuna ikna etme görevini üstlendiler.

Nitekim AKP'nin ilk döneminde de özellikle Avrupa Birliği yönünde yapılan reformlarla verdikleri desteğin karşılığını bulduklarını düşündüler.
Artık AKP'nin böyle bir fikri desteğe ihtiyacı yok. Çünkü yüzde 58 her şeyi değiştirdi. Hükümet referandum sonucundan sonra gördü ki sağcı Türkiye'de, MHP'yi bile dışlayabilecek kadar kuvvetli artık. Sertleşirse, muhafazakârlaşırsa Anadolu'da kendi kemik seçmeni olmayanların da oylarını çekebilir.

2011 seçimlerinde mutlaka yüzde 50 gibi bir oyla çıkmak, Anayasa'yı tek başına değiştirecek çoğunluğa kavuşup Başkanlık sistemine geçmek1 gibi bir amaçları olduğu gizlenmiyor zaten.

Bunun Cihangir'deki destekle değil de ancak Anadolu'daki muhafazakâr oylarla olabileceğinin zaten bilincinde. Bu yüzden de 2011 seçimleri öncesi giderek siyaset tonunu sertleştiren bir iktidar partisiyle karşı karşıyayız.

Başbakan Erdoğan, Mehmet Aksoy'un Kars'a yaptığı bir heykele "ucube" diyor ve adı "İnsanlık Anıtı" olan bu işin yıkılmasını istiyor. Yeni bir içki düzenlemesi getirilerek alkol tüketim yaşı 24'e çıkartılıyor, içki tüketilecek yerler sınırlandırılıyor.

Buna ek olarak bir de toplumda sanal bir tehlike yaratılıyor: Referandumdan önce "Yargıyı Aleviler ele geçirdi", "Dedeler düzenini bitireceğiz," ve CHP'nin yeni başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "soy sop"unu sorgulayan söylemler Anadolu'daki içselleştirilmiş "Alevifobi"nin tetiklenmesine neden oluyor.
"İslam'a sahip çıkalım, karşımızda dinsiz CHP tehlikesi var, Aleviler devleti ele geçiriyor" propagandası Mehmet Altan destekli "AB yolu, insan hakları, ileri demokrasi"den daha fazla iş yapıyor.

"Yetmez ama evet"çiler pişman mı, hayal kırıklığına uğradılar mı, kendilerini kullanılıp bir köşeye atılmış gibi hissediyorlar mı; bilinmiyor. Zira ne heykel, ne de içki tartışmalarında ortaya çıktılar. Referandum öncesi hemen her ortamda "Evet" propagandası yapanlar bir anda ortadan yok oldular. Lale Mansur'dan, Zeynep Tanbay'dan, Halil Ergün'den, Sezen Aksu'dan, Kutluğ Ataman'dan sertleşen, muhafazakârlaşan AKP'ye yönelik hiçbir itiraz, eleştiri duyulmadı.

Bir süre fırtınanın dinmesini, kendilerini unutturmayı bekliyorlar herhalde. Her şey normale döndüğünde yine ortalığa çıkarlar illa ki. Bir başka Cihangirli Murathan Mungan'ın yıllar önce ettiği çok güzel bir söz var. Mahalle arkadaşlarına cuk oturuyor: Türkiye'de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız!

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir