Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kolonya Kokusundan Kaçak Yalıya, Becerikli Bay Fehmi

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kolonya Kokusundan Kaçak Yalıya, Becerikli Bay Fehmi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 02:53

Kolonya kokusundan kaçak yalıya BECERİKLİ BAY FEHMİ

Ne derseniz deyin ama Fehmi Koru efsanedir. Bir kere gazeteciliğiyle efsanedir; İslamcı kesimin henüz kafasını su yüzeyinin dışına çıkartamayıp dünyada neler olup bittiğine bakmadığı yıllarda Zaman gibi küçük bir gazetede kulis yazarlığını başlatan kişidir. Basında kendinden konuşturmak bir başarı ölçütüyse bunu en iyi uygulayan isimlerden biri olmuştur.

Hem yazılarıyla, hem de kendi hayatıyla konuşturmasını bilir.
Babası İzmir'den bir kolonya esnafı. Fehmi Koru'ya sorarsanız Koru Kolonyaları meşhur bir marka... Ancak Fehmi Koru artık kolonyalı günlerini geride bırakan, parfüme terfi eden biri.

Üstelik Joop! marka parfüm kullanıyor. Önünde bir parfüm şişesiyle kendisine "kolonya kokulu" diye isim takan bana yanıt mahiyetinde çektirdiği efsane bir fotoğrafı gözümün önünden gitmiyor.

Fehmi Koru'da "kolonya kokulu" diye bahsetmeye başladığımda bu işin o kadar tutacağını düşünmüyordum.
Yıllarca Uğur Mumcu'nun, Emin Çölaşan'ın insanlara taktıkları lakaplan okumuş, bunlarla eğlenmiş bir gazete okuruydum. Okuma kolaylığı, akılda kalıcılığı açısından bu tarz sıfatların okurun ilgisini çekecek bir tarafı var.

Doğrusu, lakap bulma konusunda Uğur Mumcu kadar yetenekli değilim:

İki buçuk litrelik pet şişede kola çıktığında ve "aile boyu" diye pazarlandığında Akanlar için "Aile boyu döneklik" demişti mesela. Bu yaratıcılıkla nasıl boy ölçüşülür! Bu benim için lakapların şahıdır.
Emin Çölaşan'ın Ankara Belediye Başkanı İbrahim Melih Gökçek'ten "İ.Melih" diye bahsetmesi ya da... Bu da bir klasiktir. Çölaşan bir televizyon programında bizzat Gökçek'in bastırdığı "İ.Melih Gökçek" yazılı bir posteri bile göstermişti.
Lakap bulurken amacım incitmek değil, eğlenmek. Bu yüzden de damgalayıcı bir tabir değil, eğlenceli, komik olabilecek, dalgası geçilebilecek bir sıfat olarak göründü bana Fehmi Koru'ya "kolonya kokulu" demek. Hem adamın babası bu işi yapıyordu...
Sandım ki Fehmi Koru da bu tabirle eğlenir, dalgasını geçer. Hele hele yıllarca kendisine "takkeli liboş" diye hitap edildikten sonra benim hakkımı da teslim eder...

Önce durdu, biraz bekledi. Genelde bu işlere hiç bulaşmaz zaten... Ama sonunda dayanamayıp topa girdi ve o parfümlü fotoğrafı çektirdi. 11
Böylece Hürriyet'te bir dönem İslamcı mahalleden dedikodular yazan Ahmet Arsan mahlaslı yazarın dediği gibi hiç haberi olmayanlar da Fehmi Koru'nun kolonya kokulu olduğunu öğrendi ve "İş işten öylesine geçmişti ki olay neredeyse Fehmi Koru'yu aşmış ve bizim mahalle toptan
'kolonya kokulu' olarak görülmeye kadar varmıştı."

Daha da ilginci, bu polemikten hiç haberi olmayan spiker Bahar Feyzan bir söyleşisinde yayına gelen kolonya kokulu konuklara dayanamadığını söyleyince işsiz kaldı. Feyzan'ın Fehmi Koru'yla bir alıp veremediği yoktu, kolonya kokulunun ne anlama geldiğini de bilmiyordu. Kastettiği gerçekten ağır kolonya kokuşuydu... Onun da bu kokuya alerjisi vardı.

Ama çalıştığı hükümete yakın Kanal 24 onu bir anda kapının önüne koyuverdi!
Meğer farkında olmadan ne kadar önemli bir damara basmışım...
Meğer "kolonya kokusu" o kesimi ne kadar rahatsız edermiş...
"Kolonya kokulu" sıfatı Fehmi Koru'ya yapışmakla kalmadı, onu belki de en çok sinir eden ifade haline geldi. Melih Gökçek nasıl "İ.Melih"e sinirleniyorsa Fehmi Koru da kendisine yönelik onca hitap içinde ("takkeli liboş" da dahil) en fazla buna bozuldu.
Bazen benim eğlenerek, gülerek, başkalarının da eğleneceğini düşünerek yazdığım yazıların karşı tarafta aynı şekilde algılanmadığını görünce şaşırıyorum.

"Kolonya kokulu" da böyleydi.
"Ne zamandır aklımda, bir türlü fırsat olmadığı için soramadım. 'Acaba koku, güzel koku, kolonya, parfüm gibi sözcüklerin benim bilmediğim küçültücü bir anlamı mı var?' Öyle olmalı ki, adamın biri ne zaman benden söz açacak olsa ismimin önüne mutlaka 'kolonya kokulu' sıfatını
ekleyiveriyor," diye yazdı Fehmi Koru (Taha Kıvanç adıyla), "Kolonya kokulu olmak onun için aşağılanmayı hak eden bir durum herhalde."
Hayır, asla...

Ama kolonya eski masum günlerin, mağdur zamanların, boynu büküklüğün simgesi bir kesim için. Unutulmak istenen, neredeyse utanılan, aşılmak, hesabı görülmek istenen bir geçmişin simgesi.

O kolonya varken İslami camiada bir ideal, ilke için mücadele eden, yeni bir şeyler yapmaya çalışan, yeni sözler söyleyen insanlar da vardı?6 Henüz hiç kimsenin parayla kirlenmediği, ideallerini ve hayallerini paraya teslim etmediği bembeyaz bir dönemdi.
Fehmi Koru da bu yüzden adını duyurmuştu zaten; Taha Kıvanç müstear adıyla yazdığı yazılar bu yüzden ilgi çekmişti. Kapalı bir çevreden dışarıya açılan, idealist bir gazeteciydi o yıllarda.
Kolonya kokuyordu.

Oysa şimdi parfüm kokuyor ve yolda kaybedilen sadece gazetecilik olmadı. Şu son sekiz yılda sadece maddi kazanç elde etti o kadar... Maddi kazanç bütün ideallerden, inanmışlıktan vazgeçmek için yeterliyse sözün bittiği noktadayız demektir.
İdeallere, geçmişte kalan mücadele ruhuna örnek olması için Fehmi Koru'nun eşinden daha iyisi bulunamaz herhalde. Nebahat Koru, türban yüzünden üniversiteye alınmayan ilk öğrenciydi. Babası Süleyman Karagülle ise İslami camianın en büyük teorisyenlerinden biriydi.

60'lardan 70'lere kadar Karagülle'nin ortaya attığı fikirler İslami camiayı adeta yerinden oynatır, sarsardı. 1967'de İzmir'de İslami hayat projesi olarak Akevler Kooperatifi'ni kurdu. Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi'nin kuruluşlarında çalıştı. Yıllarca Zaman ve Milli Gazete'deki köşesinden İslami camiaya kanaat önderliği yaptı.

"Faizsiz bir banka modeli" ve "İslami devlet düzeni" üzerine kitaplar yazdı. Davasına inanmış, inadından vazgeçmemiş, fikirlerinden dönmemiş biriydi.
Damadı Fehmi Koru ise bir zamanlar sisteme muhalif olarak başladığı gazeteciliğinde sistemin tam göbeğinde yer alan, sistemden beslenen bir isme dönüştü. Yalı sahibi oldu, BMW araba seçti, gömlek cebinde puro taşımaya başladığı söylendi, Türkbükü'nde yat kiralayıp mavi yolculuğa çıktı, Paper moon'da masa sahibi oldu, ayda 80-100 bin dolar civarında gelir elde etmeye başladı...

Yalı konusunda özel bir parantez açmam zorunlu:

Fehmi Koru, Beykoz'da bir garibanın gecekondusunu ucuza kapatıp dikti yalısını aynı araziye. Gecekondunun inşaat izni yoktu ama o dönemin Beykoz Belediye Başkanı bu küçük ayrıntıyı görmezden geldi. Karşılığında Fehmi Koru köşesinde onu övgülere boğdu. Başbakan Erdoğan'ın pek başarılı bulmadığı için yeniden aday göstermediği başkan yeniden aday olsun diye köşesinden özellikle reklam yaptı. Başbakan onu dinlemedi]' Belediye Başkanı'nı aday göstermedi.

Ama Fehmi Koru çoktan inşaatı tamamlamıştı bile...
Bu yeni dönemde sistemin oyuncuları da böyle değişiyordu. Eskiden iş takibi yapan, patronunun ihalelerini kovalayan, karşılığında villalar hediye edilen, yatlarda ağırlanan gazeteciler başkalarıydı.
Şimdi sahnede yeni isimler var. Artık sistem yeni aktörler üretti. İlk başta da Fehmi Koru...
Ama hiç de beklemediği bir anda beslenmeye başladığı sistem onu bacağından vurdu.

Aylık 105 bin TL ödüllü:

Sınıf atlama yarışması

Fehmi Koru, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le çok yakın arkadaş. Bir dönem İngiltere'de aynı evi paylaşacak kadar üstelik. Zamanında aynı yola baş koymuş, biri medyada diğeri siyasette yükselmiş iki kişi.
Aralarında sadece arkadaşlık ilişkisi yok, kan bağıyla olmasa da akrabalar. Koru'nun büyükelçiliğe kadar yükselen ve chip'li pasaportları Türkiye'ye tanıtan kardeşi Naci Koru'nun eşiyle Cumhurbaşkanı Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül akraba.
Gül, Cumhurbaşkanlığına seçildiğinde Köşk'e en yakın gazetecinin kim olacağı, Demirel döneminde Yavuz Donat'ın doldurduğu koltuğa kimin geçeceği de otomatik olarak belliydi.

İnsanın akrabası Cumhurbaşkanı olunca sırtı yere gelmez, diye düşünüyorsunuz değil mi?

Fehmi Koru, kuşkusuz bu dönemin, ilişkilerinin, yakınlarının iktidarda olmasının kaymağını yedi.
Sekiz sene içinde bir sürü farklı kulvarda at koşturdu. Sabah-atv'ye el konduğunda TMSF yönetimine atanacak gazetecileri öneren kendisiydi mesela. Aynı ilişkilerini kullanarak TMSF'den televizyon programı da kaptı: Hasan Bülent Kahramanla atv'ye haftada bir gece siyasi sohbet programı yaptılar. İzlenme oranı tablolarında bile görünmeyen bu programdan binlerce liralık, aynı kategorideki başka yapımlarla kıyaslanmayacak kadar yüksek bir ücret aldı.

O dönemin TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün görevi bitince Cumhurbaşkanı Gül'e ekonomi danışmanı olduğunu da ekleyeyim.
Koru'nun iki farklı isimle günlük olarak Yeni Şafak gazetesinde kaleme aldığı yazıları dışında etkisini gösterdiği tek mecra atv değil. Buna ek olarak Kanal 7'de günlük yorumcu, Kanal 24'te ve TRT'de programcı oldu. Günlük yazılarına ek olarak Today's Zaman'da İngilizce makaleleri d£ ekledi bir ara.
Bu kadar çok çalışmanın karşılığını maddi olarak fazlasıyla aldı. Aylık 105 bin TL geliri olduğu söylendi mesela; hiçbir zaman tam rakamı açıklamadı.

Fehmi Koru'nun sosyal yaşam maceraları devam etti.
Hatta Göcek'te Aydın Doğan'm teknesinin yanına kiralık yatını çekeceğine dair haberler bile çıktı. Artık moda olmayan Bodrum'daki Maki Otel'i bir 10 yıl gecikmeyle keşfetti...

Bir gece Şamdan'da bile gördüler düşünün artık...
Tabii bir de fasıllar düzenlendi. Şirket sahipleri ve yöneticilerinden medya patronlarına, köşe yazarlarından sanatçılara kadar geniş bir kesim Tophane'de bir nargilecide başlayan fasıllarda buluşmaya başladı. Bu fasıllar giderek daha fazla katılımcıya açıldı, giderek genişledi, otellerin balo salonlarına sığmaz oldu.

Cumhurbaşkanı da gitti; iki kere Aydın Doğan da... Samime Sanay'ın Türk musikisinden seslendirdiği şarkıların gösterisindense Fehmi Koru'nun iktidar gösterisi olarak yorumlandı bunlar.

İşsiz kalan bir televizyoncunun fasıl davetinden sonra "Ne yapayım, artık buralara geliyorum belki iş bulurum," dediğini bile duydum! Bir başka dizi oyuncusu bu fasıllara gide gele TMSF yönetimindeki kanallardan program bile kaptı...
Bütün bunlar belli ki yıllarca içinde hapis kaldığı o kapalı çevreden sıyrılma, sınıf atlama, kabul görme arzusuydu. Büyük ihtimalle İslami camiadan gelip Nişantaşı'nda kendisine yeni bir hayat kuran, kendini İstanbul'un sosyal hayatına kabul ettiren bir başka gazeteciyi, Ahmet Hakan'ı kıskanıyordu pek çokları gibi.

Halbuki Ahmet Hakan, eski mahalle arkadaşlarının tamamından farklı olarak kendisine gümüş tepsi içinde sunulabilecek imkânları reddetmişti. Başbakan'la, Cumhurbaşkanı'yla senli-benli ilişki kurabilecekken İslami iktidar döneminde köşesine çekilerek kendisine yepyeni bir hayat kurmuştu. Bu yüzden de yazılarında olabildiğince özgür, acımasız, kendisine ve eski mahallesine karşı eleştireldi. Ve tam da bu yüzden yazılan tutmuş, çok okunmaya başlamış, kabul görmüştü.

Sonuçta hem iktidarın nimetlerinden faydalanıp, hem de gazetecilik yapmaya devam etmek hiç kimse için mümkün değil. Fehmi Koru'nuıl7 kremasını yediği iktidarın nimetlerini elinin tersiyle itmiş birini konuşuyoruz Ahmet Hakan'dan söz ederken. Gazeteci Serdar Akinan "Ahmet istese bugün bakandı," der, o kadar doğru ki...

Ahmet Hakan'a öykünen, onu kabullenmeyen, onu kıskanan gazeteciler bir türlü bunu göremedi.
Fehmi Koru gibi AKP iktidarından sonra başka gazeteciler de eski mahallelerini terk etti. Kendilerine Cihangir'de alternatif daireler tutup yeni bir hayata başladılar. Ahmet Hakan'a özenerek Nişantaşı'na geldiler, Reina'da eğlendiler; fasıllar ve nargileciler onlara yetmemeye başlamıştı.
Artık para kazanır olmuşlardı sonuçta... Yeni açılan gelir kapısı İslamcı mahallenin eski gazetecilerini "kolay parayla" tanıştırdı işte. Para musluklarının mesleki becerileri ya da kendilerine ilgi duyulduğu için sonuna kadar açılmadığını eminim onlar da biliyor: Sonuçta yaptıkları programlar izlenmiyor, yazdıkları gazeteler satmıyor, reklam almıyor.

Onların gelirinin tek ölçüsü yandaşlık. Ne kadar yandaş olunursa, o kadar çok kazanılıyor bu dönemde.
Kimsenin parasında gözüm yok, gazetecilerin de iyi yaşam standartlarına kavuşmalarını her zaman desteklerim. Ancak tek başına Fehmi Koru örneği bile Türkiye'de dönüşen sermaye gibi, basında da paranın nasıl el değiştirdiğini gösteriyor.

Ama şunu da söylemem gerekir ki İslami eğilimleri olan bir iktidar, bütün İslami basını toptan zengin etmedi.

Dilipak'ın nesi eksik?
Abdurrahman Dilipak'ı bilirsiniz. Şeriatı savunan ve adı sürekli değişen o gazetede yazar: Akit, Vakit ve şimdi de Yeni Akit. 90'lı yıllarda "Siyaset Meydanı" programlarına karşı mahalleden katılarak adını geniş kitlelere duyurmuştu. Hiç büyük gazetelerde yazmadı, hatta hiçbir büyük gazete ona yazarlık teklif etmeyi hayal dahi etmedi.

Hep o mahallede, hep o gazetede kaldı. Ve o mahallede kalmanın da bedelini ödedi: Kendi arkadaşları zengin olurken o servet yapamadı.
Dilipak'ı ekrana çıkarın Koru'dan daha çok izlenir. Televizyonda çok iyi bir konuşmacı. Polemiklerin kralı. Kalemi de kıvrak...
Bir zamanlar İslamcı mahallenin rock yıldızı kadar şöhretliyken bunu nakite döndüremedi.
Ama saygınlığını bir gün olsun yitirmedi. Bir gün olsun "Para için bunlan yazıyor," dedirtmedi arkasından. Hepimiz hep inandığı için bil7 yazıları yazdığını bildik, hiç samimiyetinden şüphe duymadık.

Özel olarak kendisini sevdiğim, düşüncelerine saygı duyduğum için demiyorum bunları. Hatta hiçbir sempatik yok.
Ama isteseydi bu dönemi kendine yönelik ranta çevirebileceğini biliyorum. İlla ki onun da birkaç bağlantısı vardır. Onları kullanıp kendisine yer bulabilirdi.

Oysa Abdurrahman Dilipak kaybettiği bir tazminat davasının cezasını ödeyebilmek için evini satışa çıkaracak duruma geldi. Bu ülkenin aydınına yaptığı muameleye bundan daha acıklı bir örnek olabilir mi...

Üç yıl süren bir dava... Güven Erkaya'ya hakaret ettiği için 30 bin liraya mahkum olan bir yazar... Ve "adresi bulunamadığı" gerekçesiyle yıllarca faiz işleyen, 157 bin TL'ye kadar ulaşan bir ceza... Sonunda da Kadıköy Adliyesi tarafından 180 bin TL'ya satıldı ev.

Abdurrahman Dilipak isteseydi ayda 105 bin TL kazanamaz mıydı?
En azından kendisini teselli için arayan Başbakan'a derdi ki "Kontrolünüzde birkaç medya grubu var, beni bir yere yerleştirin... " Ve hop diye bir iktidar gazetesinin başyazarı olurdu. Bir belediye başkanını ayarlayıp onun üzerinden tapuda türlü numaralar yapar, bu satmak zorunda kaldığı evin beşte, onda bir fiyatına yalı yaptırırdı Boğaz'da...
Birkaç televizyon programına katılır, TMSF üzerinden yaptığı anlaşmalarla hiç kimse izlemese de her hafta bol sıfırlı rakamları alırdı zarf içinde...
Tabii bütün bunlar için biraz ödün vermesi, azıcık eğilip bükülmesi, şimdiki kadar sert olmaması gerekirdi... Kıyafetlerine çeki düzen vermesi, kolonyadan parfüme geçmesi gibi aşamalar beklenirdi...

Ama Dilipak bütün bunları yapmadı...
Yanlış anlamayın, televizyonlara çıkmamak, büyük gazetelere konuşmamak, marjinal basın dışında yer almamak gibi bir tavn yok. Gizlemiyor zaten, Hürriyet'te yazı yazdırmak isteseler kabul edeceğini söylüyor.
Ama o bütün bunları aynı kalarak yapmak istiyor... Televizyonlara çıkacaksa, büyük gazetelerde yazacaksa aynı Dilipak yazsın diliyor. Bir yandan da kendisine sıra gelmeyeceğini biliyor olmalı; çünkü her zaman için çok sert, çok marjinal kalacak merkez medyadan bu rantî-toplayabilmek için.

Çünkü Dilipak dün de aynıydı, bugün de, yarın da siyasi iklim ve iktidar değiştiğinde aynı kalacak.
Öyle ya da böyle bir davaya inanmıştır. Bu dava tehlikeli, bize karşıt bir dünya özlemi içerse de o buna inanmıştır. Son kertede inanmış birinin kendisini dönemin taleplerine göre ayarlayan medya fırıldaklarından, rant peşinde koşanlardan, parayı kıblesi yapanlardan çok daha fazla kıymeti vardır.

Fişlemeler üst katta:

Fehmi Koru bakıyor

Ergenekon davasının ilk zamanlarında bir gün Fehmi Koru odasında bir gazeteci arkadaşıyla sohbet ediyor. Henüz hiç kimsenin "Aman konuşmalarımız sızar mı," diye düşündüğü günler değil. Fehmi Koru da söylediklerinin odada kalacağından emin, bol keseden biraz da kendini haddinden fazla önemseyerek sallamaya başlıyor.

O dönem o kadar çok yerde konuşuyor, o kadar çok insana kendini önemli gibi gösteriyor ki odasında konuştukları da hiç şaşırtıcı değil...

Aman, yanlış anlaşılmasın.

Koru'nun konuşmaları ortam dinlemesine takılmış değil, ya da telefon kayıtları falan sızdırılmadı. Sadece en ilkel ve temel yöntemle fısıltı gazetesi sayesinde konuştukları bana kadar geldi.

Dedikodu yapan, başkalarının da dedikodu yapacağını bilmeli değil mi?

Bir de "İki kişinin bildiği sır değildir," ilkesi var...

Bizzat odasından bana aktarılanlara göre övündüğü konu şu: Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınacak bir gazetecinin ismini veriyor. "Ben biliyorum, yakında gözaltına alırlar," diyor. O an kimse üstünde durmuyor. Ciddiye almıyor. Cumhurbaşkanının bile yakını olsa böyle bir bilginin kendisinde olamayacağı düşünülüyor.

Aradan bir hafta geçiyor ve Ergenekon kapsamında bir gazeteci gözaltına alınıyor: O gazeteci Vedat Yenerer. Yani Fehmi Koru'nun ağzından çıkan isim.

Rivayete göre bu bilgisinin teyit edilmesinin ardından Koru yine meydana çıkıyor, sağda solda yeni istihbarat bilgileri anlatmaya başlıyor. Anlattığı yine Ergenekon operasyonu kapsamında bu sefer iki gazetecinin gözaltına alınacağı iddiası.
İddiayı aktaranlar, Koru'nun daha önceki istihbaratının doğru çıktığını göz önünde bulundurarak bu bilgileri veriyor.

İki isimden biri hakikaten Türkiye'yi sarsacak nitelikte, çok şöhretli bir gazeteci. Son zamanlarda muhalif çıkışlarıyla konuşulan ve kendisinden bir siyasi hareket yaratması beklenen çapta bir isim...

Ancak bu ismin şöhreti gelecek muhtemel tepkilerden dolayı operasyonu düzenleyecekleri tereddütte bırakıyormuş.

Bu ismi o zaman söylememiştim, sadece ima etmiştim ama o kadar bariz ima ettim ki Tuncay Özkan'ı kastettiğimi anlamayan yoktu.
Tuncay Özkan gözaltına alınmadı, bu da Fehmi Koru'ya "Bakın ben masumum," diye kendini savunma, benim iddialarımı çürütme fırsatı
doğurdu.

Oysa operasyon sadece ertelenmişti ve Fehmi Koru'nun odasındaki o konuşmadan birkaç ay sonra Özkan tutuklandı. Halen neyle suçlandığını
bilmeden Silivri Cezaevi'nde yatıyor.
Ne ilginç ki, Taha Kıvanç mahlasıyla yazdığı köşesinde İlhan Selçuk'u hedef aldığı günün sabahında yapılan bir operasyonla İlhan Selçuk da gözaltına alınıyor. Bu kadarı tesadüf olabilir mi?

Fehmi Koru bu bilgileri nereden alıyor, yoksa boş atıp dolu mu tutuyor?

Cüneyt Ülsever de Hürriyet'teki köşesinde bu ilginç tesadüflere değindi:

Oray Eğin 3 Mart tarihli yazısında Fehmi Koru'nun aynı kapsamda iki gazetecinin daha gözaltına alınacağını iddia ettiğini de yazmıştı.
Gerçekten de Fehmi Koru gözaltına alınmadan önce köşesinde İlhan Selçuk'un adını verdi. Oray Eğin ayrıca, 3 Mart tarihli yazısında Fehmi Koru'nun önüne şu hesabı koymuştu:

"Eğer önümüzdeki günlerde Fehmi Koru'nun yaydığı söylenen isimler gözaltına alınırsa Ergenekon operasyonu çok daha ilginç bir hal alacak. O zaman Koru'nun gerçekten vermesi gereken bir hesap olacak."

Oray Eğin'in yazısına göre Fehmi Koru çevresine büyük bilmişlik taslıyor ve ha bire isimler veriyordu. Galiba, bunun içindir ki Oray Eğin Fehmi Koru'yu uyarmak zorunda da kalıyordu:

"...Ya da şunu yapsın: Kendi yakın çevresinde bu kadar fazla 'Her şeyi ben bilirim' havasında konuşmasın. Çünkü bizzat bu dedikodular onun odasının içinden çıkıyor; yayanlar bizzat tanıklar... "

Geçen hafta medyada iki isim gündemi tarif etti:

İlhan Selçuk ve Fehmi Koru!

Biri mağdur olarak, biri de mağrur olarak sivrildiler. 17 Medya artık sadece olayları nakletmiyor, istihbarat üreterek yönlendirme de yapıyor. Ben Oray Eğin'i doğru çıkan kehanetleri nedeniyle kutluyorum. Demek ki, acar bir gazeteci olarak doğru yerde doğru adamları var!
Köşelerden ihbar bu dönemin modalarından biri. Fehmi Koru deşifre olunca gözaltlarıyla ilgili köşelerden toto oynama, isim listesi verme görevlerini başkaları üstlendi.

Pek kimse dikkat etmedi, oysa Emre Aköz'ün köşesinde gözden kaçmaması gereken bir ihbar vardı.

Erhan Gökselle Avrasya TV'nin sahibi Mustafa Özbek'in gözaltına alındığı aynı güne denk gelen şekilde, bakın ne yazmış:
Ergenekon'u o TV'de izlediğimiz silahlardan ibaret sananlar aldanıyor. Gerçekten dallı budaklı bir örgütlenme bu. Örgüte destek verenlerin gerekçeleri farklı olduğu için net bir ayrım yapmak da kolay değil: Amerikancı ile Avrasyacı, centilmen ile maganda, strateji
uzmanı ile tetikçi, siyasetçi ile medyacı aynı şebekenin parçasıJA

Avrasyacı dediğinden Avrasya TV'nin sahibini, strateji uzmanı dediği bu ülkede bu mesleğin en ünlüsü Erhan Gökseli kastetmediğini düşünmek mümkün mü?

O gün bu iki isim gözaltı alındı.

Peki bu adam nereden biliyor? Ona önceden fısıldanıyor mu bu isimler? Nasıl denk düştü, merak etmeye değer.

Fehmi Koru'dan devam edelim. Bu sefer Oktay Ekşi'nin dikkatini çekmişi!

Meğer gazeteci Fehmi Koru 29 Ocak 2008 tarihli yazısında 'Veli Küçükle Hüsnü Özyeğin'in ilişkisi var' türü bir şey yazdığı, öteki gazeteci Şamil Tayyar da 15 Şubat 2008 günü katıldığı bir televizyon programında 'Hüsnü Özyeğin yasadışı ticaretten kaynaklanan alacaklarını Veli Küçük aracılığıyla tahsil ediyordu' dediği için Hüsnü Özyeğin'in telefonları üç ay süreyle dinlenmiş. Sormaya değmez mi, 'kuvvetli şüphe'nin karinesi bu iki gazetecinin yazısı mı oluyor?

Yine Yeni Şafak ve yine Fehmi Koru'dan bir alıntı...

Gazetenin 23.12.2008 tarihli haberi...
Ergenekon'la Üzeyir Garih cinayetini birbirine bağlamak için maksatlı bir haber belli ki: "Üzeyir Garih'i öldüren Yener Yermez'in Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli albay Fikri Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı."
Bu zorlama haberin devamında Tuncay Güney'le kaçak otomobil işinde tutuklanan teğmen Murat Oğuz'un da Hasdal Kışlası'nda görev yaptığ? " yazılıydı. Cinayetin Hasdal Kışlası'nda planlandığını ima etmeyi çalışıyordu.

Çocukların bile güleceği bu tuhaf haberden sonra ne oldu dersiniz?
24 Aralık 2008 tarihinde Fehmi Koru'nun "Taha Kıvanç" imzasıyla yazdığı köşede Garih cinayetinin hükümlüsü Yener Yermez'in bir mektubu yayımlandı.
Bundan tam bir ay sonra da Yener Yermez 22 Ocak 2009 tarihinde Ergenekon kapsamında sorgulanmaya başlandı! Yoksa tesadüf mü?
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığı gün İlhan Selçuk'un gözaltına alınması da tesadüftü değil mi?

İlk başlarda bu gibi tesadüflerle ilgili "Birileri bunlara haber veriyor," diye düşünüyordum. Zamanla "Acaba onlar önceden haber almıyor da, bunlar yazınca mı yargı devreye giriyor," diye de düşünmüyor değilim. Özellikle yıllar içinde okuduğum savcılık tutanaklarında, iddianame metinlerinde uyduruk İnternet sitelerinin akla hayale sığmayacak, mantığın kabul etmediği hedef gösteren haberlerinin sanıklara gösterildiğini görünce...
Gülüp geçtiğiniz bir haber, son derece zorlama bir yorum savcı tarafından sorulabiliyor, doğruymuş gibi anlaşılıyor. Fehmi Koru ve arkadaşlarının gazetecilik başarısı işte!

Ergenekon'a Fehmi Koru katkısı

2011 yılının Mart ayının ilk günlerinde Ergenekon davası çerçevesinde yapılan yeni bir dalga operasyon bu sefer gazeteci Ahmet Şık'ı da vurdu. Ergenekon davası hakkında iki ciltlik kitap yapan, Ergenekon'a mesafeyle yaklaşan bir gazeteci Şık.
Önce Susurluk kazası esnasında, sonra da Ergenekon davası kapsamında yıllarca derin devlet üzerine haberler yaptı. Kirli ilişkileri deşifre etti. Askerin, polisin canını sıkacak haberler yapmaktan çekinmedi. Karanlıkların üzerine gitti.
Hatta Ergenekon'da bir milat sayılan Özden Örnek'in tartışmalı "Darbe günlükleri" haberini yapan Nokta ekibinde de çalışıyordu. Askerlerin bir dönem gazetecileri nasıl fişlediklerine dair bir belgeyi çıkarıp yayımlayan da oydu.

Sosyalist bir dünya görüşüne sahip, sadece gazetecilik yapan dürüst bir muhabir Ahmet Şık.
Eminim çetelerin deşifre olmasını, darbe yapanların yargılanmasını en çok isteyenlerden biri. Ergenekon davasına destek vermiş bir isim... Gelin görün ki o bile yıllarca karşısında yer aldığı, eleştirdiği isimlerle aynı örgütün bir parçası olarak yargılanıyor!

Silivri Cezaevi'nden bianet.org sitesine yolladığı mektupta Ergenekon davasıyla nasıl ilgilenmeye başladığını anlatıyor:

Benim açımdan [tutuklanma sürecini] başlatan olay Hanefi Avcı'nın o çok ses getiren kitabını okumamdan sonra oldu. 2010 yazının sonuydu. Kitabı okuyup bitirdiğimde, aklıma eski İstihbarat Daire Başkanı (İDB) Sabri Uzun'un Habertürk gazetesinde Fatih Altaylı'nın köşesinde yayınlanan bir mektubu sonrası yaptığımız telefon konuşması geldi. Uzun, o mektupta görevden alınmasına yol açan Şemdinli olaylarıyla ilgili meşhur bilgi notunu kendisinin yazmadığını söylüyordu.

Uzun'un söylediği daha önemli şeyler de vardı: "Ergenekon denilen örgüt ilk kez 2001 yılında karşıma çıktı. Sonra 2006'da bir kez daha karşımdaydı." Kanımca bu çok önemli ifadeler, ilginçtir, medyada karşılığını bulmadı.
Merakla Uzun'un ne demek istediğini öğrenmeye çalıştığımda bana, 'Devlet memuru terbiyesi almış bir kişi olarak bir gazeteciye açıklama yapmayacağını' söyledi.

Ne zaman başlamıştı Ergenekon denilen 'derin devlet' soruşturması? 2007.
Uzun ne diyordu: İlk kez 2001 sonra da 2006'da karşılaştım.
Bir gariplik olduğu ortadaydı. Ama adına şimdi Ergenekon denilen derin devlet olgusunun geçmişi neredeyse 60 yıllıktı bu ülkede. Biliyordum. Hatta Ergenekon adını ilk duyanlardan biri de benim.

Anlatayım:

2003 ya da 2004 yılıydı, şu anda anımsamıyorum. O dönemde Radikal gazetesinde muhabir olarak çalışıyordum. AKP iktidarı sonrası malum cemaatin, internetin olanaklarını kullanarak ve kendilerini gizleyerek, orduya 'açıktan' savaş başlattığı günlerdi. Bu savaşın mevzilerinden biri de aloihbar.org isminde bir internet sitesiydi. Zaman zaman ne yazıyorlar diye girip baktığım ve kimi zaman haber yapacak konular bulacağımı düşündüğüm bir mecraydı. Genellikle TSK içindeki yolsuzluklar ve usulsüzlüklere yer verilir, kimi iddialar sıralanırdı. Benzer haber ve iddiaları dile getiren sitelerden biri de yolsuzluk.org'tu (adı sıklıkla değişiyordu).

aloihbar.org'da bir gün ilginç bir belge yayınlandı. Birkaç yıl sonra tüm Türkiye'yi örümcek ağı gibi kuşatan soruşturma ve davalar zincirinin önemli yapı taşlanndan birini oluşturan 'Ergenekon lobi' adlı belgeydi bu.
Ergenekon davalarında da örgütün temel dokumanı diye anılan ve Türkiye derin devletinin yeni stratejisinin dayandığı belge diye duyuruluyordu yanılmıyorsam. Dudak uçuklatan iddialar vardı. Hemen bir çıktı alarak yayın yönetmeni İsmet Berkan'ın odasına daldım.
"Ağabey ilginç bir dokuman var. Bana haber yapabilirmişiz gibi geldi. Sen de bir oku konuşalım" dedim. Bir süre sonra İsmet çağırdı ve "Saçma sapan şeyler bunlar, doğruluğundan bile emin olamayız. Sitenin reklamını yapmayalım" dedi. Şaşırmıştım. Haber yapabileceğimizi söylesem de İsmet'i ikna edemedim.

Ahmet Şık o günkü yayın yönetmeni İsmet Berkan'ı ikna edemedi. Radikal bu oyuna gelmedi ve olaya temkinli yaklaştı.
Dahası, Ahmet Şık iddiaların içeriğini değil sitenin haberini yapma niyetindeydi belli ki. Bir psikolojik savaş başladığını, kaynağı belirsiz bir sitenin böyle bir işte maşa olarak kullanıldığını yazmak istiyordu.
Gazetesi bu kadarının bile onların oyununa gelmek olacağını anlayıp hiç bulaşmadı. Radikal, Susurluk dönemini araştırmış ve derin devletin nasıl işlediğini az çok çözmüş bir gazeteydi sonuçta. Devlet içindeki istihbarat savaşlarından haberdardı ve temkinliydi.

Ancak bu olaydan yıllar sonra yazdığı mektuptan anlıyoruz ki psikolojik savaş açanlar medyada kendi reklamlarını yapacakları isimleri çoktan kestirmişler.

"Kısa bir zaman sonraysa Fehmi Koru'nun köşesinde yer aldı iddialar," diye yazıyor Ahmet Şık, "Oradan yola çıkarak da Aksiyon dergisinin kapağına taşındı. Sonra da unutuldu. Kimse üzerinde bile durmamıştı. Çünkü AKP hükümetteydi ama iktidar değildi. O yıllarda atlanılan iddialar, iki-üç yıl sonraysa, şimdi beni bile cezaevine gönderen bir soruşturma zincirinin en önemli halkasını teşkil etti."
Gizemli İnternet sitelerinde sızdırılan bilgiler...

Bunları köşesine taşıyarak meşruiyet kazandıran Fehmi Koru...
O köşeden bu iddiaları alıp kapağına taşıyan Cemaat'in dergisi Aksiyon... 1 İlginç bağlantılar değil mi? Gül-Erdoğan çekişmesi: İlk kurban Fehmi Koru
Fehmi Koru 2011 yılında yine Zaman'da yazmaya başladı. Adını ilk kez duyurduğu gazeteye geri döndü. Oysa Yeni Şafak'a geçerken Cemaat'i arkasına bile bakmadan terk etmişti; çünkü yeni bir gazete ona daha fazla para ödemişti. Yıllar içinde Cemaat'te onun davaya ihanet ettiğini söyleyenler, "birkaç dolar uğruna" Cemaat'i sattığını söyleyenler bile çıktı.

2011 yılı Fehmi Koru için çok sarsıcıydı...
2010'un son aylarında Wikileaks belgeleri çıktı önce. Bu belgelerde Irak'a müdahale konusunda ABD'yi çok sert eleştiren yazarlardan Amerikan Dışişleri'nin rahatsızlık duyduğunu öğrendik. O zamanlar büyükelçilik yetkilileri anti-Amerikancı havayı önlemek ve kamuoyunu etkilemek için sık sık gazete yöneticileriyle görüşürdü.

Bu iddialardan yola çıkarak Fehmi Koru'nun kendi gazetesinden İbrahim Karagül'ü işten attırmaya çalıştığı konuşuldu.
Yeni Şafak'ın iki yazarı arasında ciddi bir gerginliğe neden oldu bu iddialar. Fehmi Koru gazete yönetiminden kendisinin arkasında dunnalarını istedi; bir başyazı yayımlayarak bu iddiaların yalan olduğunu, Amerikan yönetiminin kendisinden de rahatsız olduğunu açıklamalarını istedi.

Belli ki doğru da söylüyordu, çünkü yazdıkları ortadaydı.

Dahası, dönemin yayın yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu da Fehmi Koru'nun bu süreçte masum olduğunu, Karagül'le ilgili hiçbir baskısı olmadığını açıkladı:

"[Amerikan Büyükelçisi] Edelman Yeni Şafak'a geldi, odamda oturduk uzun uzun konuştuk. O dönemde sık sık Amerikalılar büroma geldiler. Dolaylı yollardan haberler yolladılar. Rahatsızdılar. Irak'taki Amerikan askerlerinin yaptıklarına dair çarpıcı haberler yapıyorduk. Çuval meselesi, tecavüzler, cami saldırıları gibi. Amerikalılar hep bunları yalanmaya çalıştı. Ama ne yalan söyleyeyim bana hiçbir isim zikredilmedi... Bir tek kişinin bile adı geçmedi. Hep genel yayın politikası üzerine konuştuk."

Dönemin tanıkları böyle konuşurken, Fehmi Koru'nun anti-ABD yazıları ortadayken nasıl böyle bir iddia gündeme gelebildi? Nasıl "İbrahim Karagül'ün kellesi istendi," iddiası Fehmi Koru'nun üzerine kalabildi?
Yeni Şafak, çok basit bir koridor diplomasisiyle Fehmi Koru'yla İbrahim Karagül arasındaki krizi çözer, kamuoyunu da doğru bilgilendirebilirdi. Ama yapmadı. Hatta Koru'nun arkasında durmadığı gibi yazılarını da basmadı. O günlerde Ruşen Çakır'ın NTV'de yaptığı "Yazıişleri" programına çıkan Fehmi Koru kendisinin Yeni Şafak'tan bu vesileyle gönderildiğini açıkladı...

2011 seçimleri öncesi Yeni Şafak gibi bir gazetenin ayağına kurşun sıkması demekti bu... Bu gazetenin en ilgi çekici yazarıydı kuşkusuz Fehmi Koru; üstelik hem kendi adıyla hem de Taha Kıvanç adıyla yazıyordu. Medya yakından takip ediyor, bütün köşe yazarlarından da daha çok okunuyordu.
Dahası, köşesinde sürekli birilerinin medyadan tasfiye olacağını yazıyordu, medyayı yeniden tasarlamaya çalışıyordu. Anlaşıldı ki ilk tasfiye edilen Fehmi Koru oldu!

Umur Talu, o günlerde bir komplo teorisiyle işin aslını irdeledi;
Bana göre, Koru'nun gidişi "Erdoğan-Gül mücadelesinde yeni raunt, yeni kurban. Sonradan olacakların habercisi.
Bazıları farkında olmak istemiyor ama böyle bir mücadele var.
Bazen uyuyan, uyumla süren; bazen içten içe şiddetlenen, dışarıya çok az sızan.
Cumhurbaşkanlığı için ikinci seçim öncesinde Sabah'ta ısrarla "Erdoğan, Gül'ü istemiyor. Genelkurmay'a da söz verdi. Dolmabahçe mutabakatı denen bu" diye yazdım.

Tepki duyan, yalanlayan, "Ankara kulislerine münasip" bulmayan oldu.
Bence Erdoğan son ana kadar direniyordu. Annç da Gül'ün adaylığından yana ağırlık koyunca, yüzde 47 oy Erdoğan'ı da şaşırtınca, Gül bu tepki oylarını kendine bağlayınca, son anda çatışma olmadı.
Koru, zaten "Gül'e yakınlık"tan ötürü Erdoğan'ın pek hoşlanmadığı bir isim olmadı mı? Neden sonra uçaklardaki refakatçi gazeteci heyetlerine kabul edildi.

Ama Wikileaks yığını arasında öyle bir belge var ki...
ABD Büyükelçiliği bir "gazeteci"ye dayanarak kriptolamış.

7 Mayıs 2007 tarihli belge adeta "Gül propagandası":

Adaylığı engellenmiş ama rahat, kendinden emin. Partinin "köktencisi" sayılan Annç onu desteklemiyor, tam tersine bir bürokratın (Vecdi Gönül) adaylığına karşı Arınç'tan destek isteyen Gül.

"Bağlantımız" diye yazıyor Elçilik, "Gül'ü, Erdoğan olmasın da kim olursa olsun diye düşünen CHP'nin de askerlerin de kabul edeceğ) kanısında."
(Kaynağın Erdoğan ile Gül'ün ortaklığı ve rekabetine dair yorumları da var.)
Belgede aktarılan bir "bilgi" şu: "27 Nisan muhtırasına karşı demokrasi yolunda ısrar eden ve sert cevabı hazırlayan (kaleme alan bile diyor) Başbakan değil, Gül'dü."

Aynı belgede yine "gazeteci kaynak"a dayanılarak, "Gül'ün demokratlığı; Erbakan'ın Yahudi düşmanı Milli Görüş'ünden olmadığı; ilk siyasi faaliyetinin 80 darbesi öncesinde Milli Türk Talebe Birliği gibi ciddi bir öğrenci hareketi olduğu; Erbakan'dan uzaklaşıp AKP'yi kurduran ve iktidara getiren stratejinin Gül'ün Politik Araştırma Merkezi'nin eseri olduğu" yazılı.

Bir yerinde aynen diyor ki, "Gazeteciye göre, Gül, partide Erdoğan'ın gerçekten saygı duyduğu tek kişi. Türkçedeki hayranlık, dostluk ve korkuyu içeren saygı manasında."

Burası tam bir "Ego bombası" değil mi? "Elektrik Gaz Otobüs"ün kısaltması olarak değil; kimi insanın, kimi ihtirasın, içten içe çatışmanın uzatması olarak ego!

Karı kocaya, baba oğula, kankalara böyle bir şey atfetsen, kışkırtırsın!
Bu belgenin sonu şu "yorum"la bitiyor:
"Gül'ün bu tasviri bir kişinin görüşü. Gül ailesini uzun süredir tanıyan birinin. Ve AKP içinde kimileri dahil (Herhalde Vecdi Gönül başta!) başkalarının Gül tanımlamalarıyla çelişki halinde."

Kimbilir, Elçilik belki de yaş ile "koru"yu ayırıyor! Belki de o gazeteci, bu gazeteci değil!
Yoksa, Irak işgaline karşı Koru'nun yazdıkları, Karagül'ün yazılarından da (benimkiler gibi) çok farklı değildi. Koru da amansız "1 Mart tezkeresi", sonra Edelman karşıtıydı.
Acaba, "tezkereye karşı" da o günün başbakanı Gül ile henüz milletvekili olmayan Erdoğan farklı mı düşünüyordu da, AKP Grubu hem serbest kalmış hem bölünmüştü!

Bu teori... Gazetecinin gazeteciyi yemesinden daha mantıklı geliyor bana; ama belki de hepten çürüktür! Yoktur böyle dikenler! Gül gibi geçiniyordur herkes. Susturulan yine bir gazeteci olmuştur o kadar.
Fehmi Koru sadece Cumhurbaşkanı'nın yakını değil. Yıllar içinde İslami Camia'da Erdoğan'ı hep küçük görmüş, hep Gül'ü başkalarına karşî8 övmüş ve pompalamıştı. Erdoğan da bunun farkındaydı ve bu yüzden de ondan hoşlanmıyordu.
Bir de 2012 hesabı vardı tabii ve Fehmi Koru yine ayak bağı olacaktı. Çünkü artık herkes biliyor ki Erdoğan, 2012'de Abdullah Gül'ü tamamen tasfiye edecek bir plan peşinde...
Erdoğan, 2011 seçimlerini kendince garantilediğini düşünüyor. Önünde Başkanlık sistemine geçiş, Anayasa'nın değişikliği gibi konular var ve kafasını bunlar meşgul ediyor.

2012'de Cumhurbaşkanını halk seçecek; Erdoğan'ın halk tarafından seçilen ilk "Başkan" olmak istediği bir sır değil.
Bir ara yapılan anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanı'nın görev süresi beş yıla indi ancak bu sürenin görevdeki Cumhurbaşkanını kapsayıp kapsamayacağı tartışmaları da bir türlü bitmedi.

Oysa 2012 yaklaştıkça ortaya çıktı ki Gül rızasından önce veda edecek.
Hesabı yapın işte...
Fehmi Koru bu çekişmenin, Cumhurbaşkanlığı yarışının kurbanı oldu. Yanlış ata oynadığı, Erdoğan'a biat etmediği için kaybetti.

Buradan medyaya çıkacak mesaj:

İslamcı ya da laik olmanız fark etmiyor, hangi mahallede kaldığınız da... Görevinizi yapabilme ölçünüz Erdoğan'a ne kadar biat ettiğinize bağlı...

Gelelim Fehmi Koru'nun yeni gazetesi, kürkçü dükkanı Zaman'a...
Yeni Şafak'taki köşesinden olduktan sonra kendisine epey bir mecra aradı Fehmi Koru. Doğan Grubu'nu zorladı ama bir tek Radikal'den teklif geldi. Ama gözü Hürriyet'teydi, küçümsedi. Mustafa Karaalioğlu, yenilikler yapmayı planladığı Star gazetesinde yazmasını istedi onun. Çok çabaladı hatta. Ama "yukarıya" takıldı. Çünkü Star patronajının Başbakan'a mesafesi Yeni Şafak'tan farksız... Bu iş de olmadı...

Başka da pek teklif gelmedi, pek kimse de yanaşmadı.
Gelin görün ki küs ayrıldığı Zaman gazetesi sayfalanın hem ona hem Taha Kıvanç'a açtı. Eskisi kadar çok sıklıkla değil belki; eskisi kadar çok paraya da değil ama... Olsun sonuçta köşe buldu.

Cemaat'in onu yeniden bağrına basma nedeninin onun Ergenekon davasında gönüllü olarak verdiği hizmetler olduğunu düşünmüyor değilim şimdi... Parçaları birleştirince resmi görmek mümkün oluyor...

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir