Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kırılma Noktası, Altan Ailesinin Üzeri Çizildi

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kırılma Noktası, Altan Ailesinin Üzeri Çizildi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 02:35

Kırılma noktası, ALTAN AİLESİNİN ÜZERİ ÇİZİLDİ

Çetin Altan'm ailesini, çektiği sıkıntıları, yaşadığı mücadele dolu hayatı paylaştığı ve artık tarihe mal olmuş bir yazısı vardır. "Dertleşme"yi hâlâ saklarım, bence Türk deneme yazarlığında bir başyapıttır.
"Neden bu kadar çok suçlandığımı kendi kendime de sorduğum oluyor. Çünkü yarım yüzyıldır yazı yazıyorum. Türkiye'de yazı yazanları, insanın büyükelçi olmuş sınıf arkadaşları bile sevmezler," der.

Çarpıcı finale kadar okuru işliyor, işliyor ve bombasını patlatıyor:


"Ahmet, Mehmet, Zeynep kocaman oldular... Onların ellerine yanaklarına dokunurken hâlâ yıldızlar dolanıyor içimde... Yeryüzü serüvenindeki parantezin artık kapanmasını özlüyor gibiyim sanki... Durmadan suçlanmış olsam da salt yazı yazarak yaşamışlığın tuhaf bir tadı var içimde... Bir daha dünyaya gelsem yine sadece yazı yazardım... "

12 Şubat 1997'de yazmış bu satırları, Sabah'ta. Ertesi gün kıyamet koptuğunu hatırlıyorum. Başka köşe yazarlarından o "parantezin" kapanmamasına dair yakarışlar yükseldi.

O gün Çetin Altan benim için ölümsüzleşmişti.
Fakat çok kısa bir süre sonra benim için öldü Çetin Altan. Onu kendi içimde öldürdüm.
Ve yine, ne tesadüf ki, "Dertleşme" başlıklı bir yazısıyla. İnanır mısınız tam beş sene sonra, 13 Mart 2002'de.
"Ben yazı yazmasam ne olur? Hiçbir şeycik olmaz. Ama ben yine de 'yazı'ya layık olmaya ömür vermiş bir kalem emekçisi olarak, kaybolmayı isterim sessiz ve sedasız... "

Yazarla okur arasında hesaplaşma anları vardır; okurun yazar tarafından kandırıldığını hissettiği. Öyle bir andı benim için...
İkinci "Dertleşme" yazısının sonunda okura gazetesi Sabah'ı şikâyet ediyor ve son bir, bir buçuk senedir kendisine değer verilmediğini söylüyor.
Bu yüzden "kaybolmak" istermiş gibi bir izlenim yaratıyor. Sanki bırakacakmış gibi...

Sabah o yıllarda zor günler geçiriyor; maaşlar ödenmiyor, büyük fedakarlıkla gazete çıkıyor, sahiplik yapısı değişiyor. Yayın yönetmeni bile para almıyor...

İşin aslı sonradan ortaya çıkıyor... Çetin Altan o sırada Milliyet'ten yüklü bir transfer teklifi alıyor ve buna bir kılıf uyduracak: "Bana kıymet verilmiyor" diye... Zaten bir süre sonra da Milliyet'e geçiyor.
O gün benim için Altan ailesinin bütün hayatlarının, o hayatları aktardıkları bütün satırlarının planlı bir PR çalışması olduğunun kanıtı oldu - en azından 80'li yıllardaki Özal dönüşümünden sonra.

Anladım ki Çetin Altan'ın derdi yazarlığa kıymet falan değil... Basbayağı para... Yazarlığı bırakmaktan söz ediyor mesela, oysa görüyoruz ki hiç öyle bir niyeti yok.

Maksat konuşulsun, birkaç kişi daha pohpohlasın o kadar. Nitekim o dönem de Haşmet Babaoğlu'ndan Can Dündar'a, Fehmi Koru'ya kadar bir koro "Aman ağabey," diye ağlıyor yine...

Çetin Altan'dan sonra, kendi içimde bir de Ahmet Altan'ın ölümünü yaşadım ben.
O da Yeni Yüzyıl'daki bir yazıyla oldu. Politik yorumlarından dolayı baskı varmış, öyle diyordu, yazılarına ara verdi ve kahraman oldu. Sonra, zar-zor ikna edilmiş ama sadece "hayat" üzerine yazsın diye. Öyle dedikodu yayıldı; güya "Artık siyaset yazmam," demiş...
"Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum," diye döndü.

Ne kadar etkileyici değil mi? Bir yazarın özgürlük beyanı, kaçış bildirisi adeta. Ahmet Altan'ın okura, sisteme, medyaya resti gibi okumuştum.
Gerçek bir "veda" yazısı olarak...

Sonra ne oldu dersiniz? Bir hafta sonra, bir "aşk" yazısıyla geri döndü Altan. "Hani senin koltuğunun altında mukaveleler yoktu," diye geçti aklımdan.
"Keşke yazmasaymış," diye düşündüm. 1 Tıpkı babası gibi...
O satırların ardından karanlığa karışsa, kaybolsa ortadan -en azından bir süreliğine- gözümde, ona inanmış "okurunun" gözünde ölümsüz olacaktı. Saygımı hiçbir zaman yitirmeyecektim.

Ama maalesef ben Altan ailesinin yazı "tanrılarında" olmaması gereken bir özellik gördüm: Meğerse onlar da ölümlüymüş...
İşte bu yüzden Çetin Altan'a Başbakan ödül verdiğinde de herhangi bir duygu kıpırdaması yaşamadım içimde. Ölü şairi vatandaş yapmak gibi absürd bir durum olduğunu düşünüyorum. Ölü yazara madalya takmak...

Benim için Çetin Altan'ın o ödülü alması devletin ondan özür dilemesi değil. Onun devlete boyun eğmesi anlamına geliyor. Bir uzlaşmanın yansıması...
"Tamam hizaya geldim," dedi, bunu sistematik bir biçimde yaptı ve madalyayı kaptı... Ailece yaptılar. Ne yazık... Ne acı...
İlhan Selçuk'un sırf düşünceleri yüzünden sabaha karşı gözaltına alındığı, Yalçın Küçük'ün ve onca muhalif aydının hâlâ hapse yollandığı bir ülkede o ödülü alabilmek için "yüz" gerekiyor, değil mi?

O yüzden oğul Ahmet Altan'ın "Bu çağın en büyük yazarlarından birisi," diye anlattığı babasının ödülünün ardından yazdığı yazı da herhangi bir his uyandırmadı bende. Onun gazetesinde karalanan, düşünceleri yüzünden infazlanan, hedef gösterilen yazarları düşündüm ve onun adına çok utandım.

Sahneye çıkıp "Heil!" deseydi ancak bu kadar utanırdım.

"Hayatı, yazıları yüzünden bedeller ödemiş bir aile," tanımlamasını çok seviyor Akanlar, her fırsatta kullanıyorlar.
Bu ödülle beraber, bu tanımı kullanmaya artık hakları da olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu ödül, Altanlar'ın da giderek Türkiye'de kanıksanmaya başlanan "Sadece bizim gibi isteyenler düşünmekte özgürdür," mantığına onay verdiklerini ortaya koyuyor...

"Yazı yüzünden bedel ödemenin," hakikaten de bu aile için sadece bir PR malzeme olduğunu daha kaç kere kanıtlayacaklar?
Baba ödül alır, oğlu över... Akanlar özgürlüğü de, ödülü de, övgüyü de sadece kendileri için isterler.
Ama en önemlisi bir tane bile okur onların adına utanırsa, bunun altından bir yazar nasıl kalkar?

Bir büyük aşk bitti

Bu satırlar Ahmet Altan'a ait:


Şu anda Türkiye'de Erdoğan'ın çapında bir politikacı yok. Buna, Erdoğan'a en çok kızanların bile 'hayır' diyebileceğini sanmıyorum. Erdoğan'ın 'kalibresine' sahip kim var bu ülkede? Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var? Kimse yok. Erdoğan, Türkiye'de rakipsiz. Ama artık sadece Türkiye'de değil bence dünyada da önemli liderlerden biri.

Başbakan, sadece Türkiye'deki savaşı durdurmadı, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun da büyük katkılarıyla, bütün bölgeye barış getirecek 'açılımlar' yaptı. Bir yandan Müslüman dünyada hayranlık toplayan bir 'lider' olurken, bir yandan da Batı'nın fikirlerine önem verdiği, desteklediği bir yönetici oldu. Dünya sahnesinin önemli liderlerinden biri artık.

Bütün tarihi liderler gibi o da tarihe kendi adını kendi elleriyle, risk alarak yazdı. Hak ettiği alkış belki hemen patlamayacak ama bir iki
yıl sonra bu barışın etkisini herkes hissetmeye başladığında alkışlar daha da kuvvetlenecek.

Ve bu satırlar da Ahmet Altan'ın:

Seçimlerde MHP'yi barajın altına iteceğim diye her gün biraz daha MHP'lileşen, tutuculaşan, yasakçılığa, heykel yıkmaya, dizi durdurmaya heveslenen, Sayıştay Kanunu için askerlerle gizli anlaşmalar yapan, Kürtlerin hakkını inkâr eden Başbakan Erdoğan, kendisini uyaran, yeniden ilerici, atılımcı, hakşinas, demokrat kişiliğine kavuşmasını isteyen herkesin 'ters yöne' girdiğine inanıyor.
Ve onlarla polemik yapmak istiyor. (...)

Kendi kişisel hesabı olan adam, kişisel hesabı olmayan adamlarla polemik yapamaz, yapmaya kalktığında da yüzüne gözüne bulaştırır. Sen lafa, "örf ve âdetlerimizden, manevi değerlerimizden" gireceksin sonra ilk sıkıştığın yerde kavgaya "baba"yı, "aile"yi karıştıracaksın. Bu mu senin manevi değerlerin?

Bırak bizim örfümüzü, geleneğimizi, manevi değerlerimizi, Mafya'da bile yoktur kavgaya aileyi karıştırmak.

Başbakan gibi kavga etmek istiyorsan başbakana yakışır bir olgunlukla, delikanlı gibi kavga etmek istiyorsan delikanlıya yakışan bir raconla kavga edeceksin.

Kendi ailene saygısızlık edildiğinde televizyonlarda yakınacaksın sonra kendinden menkul "estetik bilirkişiliğini" haklı gösterebilmek için kavga ettiğin adamın "babasını", "ailesini" işe karıştıracaksın.
Bu mu senin adamlığın, bu mu senin delikanlılığın?
Kavgaya girmek istiyorsan, kavga ettiğin adam kadar dürüst olacaksın, samimi olacaksın.

İki yazı arasında yaklaşık sadece bir buçuk yıl var. Ahmet Altan, daha evvel de Tarafta "Paşasının Başbakanı" diye manşet atarak Erdoğan'ı eleştirmişti ama şiddeti bu yazıdakine eşdeğer değildi.

Bu kısa süre içinde Wikileaks belgeleri çıktı önce... Wikieleaks, Amerikan konsolos ve büyükelçilerinin merkeze yolladıkları kriptoları ele geçirip teker teker sızdırmaya başladı. 11 bin belgede Türkiye'nin adı geçiyordu ve içlerinde çok ilginç yazışmalar da vardı.
Amerikan büyükelçileri Ankara'da duydukları kulis bilgilerini de merkeze aktarmışlardı. Mesela Erdoğan'ın İsviçre'de sekiz banka hesabı olduğu iddiası. Yahut örtülü ödenekten Trabzonspor'a para nakledilmesi... Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Londra'da "Doğan Grubu hisselerini satın, onlar gidici," diyerek neredeyse "insider trading" tüyosu verdiği... AKP'de Cemaat'in kaç üyesi olduğu gibi...

Taraf, Başbakan'ın banka hesaplarını büyüten gazete oldu. Hangi niyetle bu haberi büyüttüler, sadece habercilik içgüdüsüyle mi hareket ettiler bilmiyorum. Ama Başbakan'la Ahmet Altan'ın arası da ilk böyle bozuldu. Erdoğan önce Taraf'a sıkı bir ayar çekti, ertesi günlerde Taraf kriptolardan "olumlu" kısımları büyüttü ama ipler bir kere kopmuştu. (Takip eden aylarda Taraf, bizzat Wikileaks'in kurucusu Julian Assange'la görüşerek belgelerin resmi yayıncısı oldu.)

Başbakan Erdoğan, Altan'ın kendisine "Bu mu senin adamlığın, bu mu senin delikanlılığın," diye seslendiği yazısına hem ceza davası, hem de 50 bin TL isteğiyle manevi tazminat davası açtı.

Çetin Altan, oğluna dava açan Başbakan'ı "vefasızlıkla" suçladı.
Ne garip bir bakış açısı... Oğlunu bir gazeteci olarak değil, Başbakan'ın bir dostu olarak görüyor.

Başka gazetecilere dava açılmasına sesini çıkartmıyor ama söz konusu Ahmet Altan olduğu zaman konuyu nerelere çekiyor:

Ahmet Altan'ın uğradığı nankörlüklerle, Başbakan Tayyip Bey'in de kendisi hakkında açtığı 50 bin TL'lik tazminat davası ve açılmasını istediği kamu davası; bendenizi 1962 yılına götürdü.

Sanırım o tarihlerde Başbakan Tayyip Bey, 8 yaşlarında falandı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesi, İş Bankası Genel Müdürü Ahmet Dallı'yı da gözaltına almıştı.

Ve Ahmet Dallı, bendenize bir mektup yazmıştı; hakkındaki suç iddiası kesinleştiği takdirde dahi; yatacağı hapis süresini de aşan bir zamandan beri gözaltında tutulmasından yakınıyordu.
Bendeniz de Ahmet Dallı'nın mektubunu; Milliyet'teki köşemde özetlemiş ve "rafa kaldırılan bir adalet, uğur getirmez" demeye getirmiştim.

Ahmet Dallı kısa bir sürede özgür bırakılmıştı.
Basınköy'de kurulan Basın Kooperatifi apartmanlarında benim de hakkım vardı ve çekilen kurada, bendenize de bir ilk kat çıkmıştı. Karşımdaki kapı komşum karikartürist M. Uykusuz'du.

Kira ödemekten o kadar usanmıştık ki, Yaşar Kemal ile birlikte apar topar Basınköy'e taşınmıştık.
Ahmet Dallı da, yeni ev hediyesi olarak bir Hitit vazosu göndermişti bize.

1965 yılında TBMM'ye İstanbul Milletvekili olarak seçildiğimde yaşadığım akıl almaz serüvenleri; Meclis tutanaklarıyla da belgeleyerek, Ben Milletvekili İken adlı kitapta yazdım.
Kim ilgilendi, kim ilgilenmedi bilmiyorum.

"Telif hakkı" ise, zaten Türkiye'de bilinen bir "hak" değildir.
Daha Meclis'e girdiğim yıl, "dokunulmazlığımın" kaldırılması için hemen karma bir komisyon kuruldu.
O "komisyonda" sürekli bendenizi suçlayanların başında, 10 yıl boyunca aynı sınıflarda okuduğumuz Coşkun Kırca ile aile dostumuz Emin Paksüt geliyordu.

1968 yılında Karma Komisyon'un verdiği "dokunulmazlığımın kaldırılması kararı" Meclis Genel Kurulu'nda oya sunulduğunda; kararın onaylanması için en önde kim parmak kaldırıyordu biliyor musunuz?
Adalet Partisi'nden milletvekili seçilmiş olan Ahmet Dallı...
Bugünün 4 yaşındaki yavruları, 30'larına geldiklerinde; Başbakan Tayyip Bey de, bendenizin yaşına gelmiş olacak.
Dilerim o yaşa geldiğinde, Ahmet Altan'ın uğradığı nankörlüklere uğramaz çocukları.

Ancak bazı atasözlerini de unutmamak gerekiyor:

Rüzgâr eken fırtına biçer.
Keskin sirkenin zararı küpünedir.
Öfkeyle kalkan, zararla oturur.
Ne oldum deme, ne olacağım de.
Ahmet Altan'ın yeni bir roman yayımlamak üzere olduğu, bu kavgayı bile bile çıkardığı teorileri bile gündeme geldi. Hatta bu sürtüşmenin bir danışıklı dövüş olduğu da.

AKP'ye ve hükümete destek veren sanatçıların kitap, CD satışlarında, film gişelerinde belirgin bir düşüş olduğu belli. Mesela Sinan Çetin'in "Kağt" tisimli filmi ilk hafta sonunu sekiz bin gibi çok düşük bir rakamla tamamladı. Kitabı yüzbinler satan bir romancı olan Ahmet Altan bir daha o rakamlara ulaşır mı; tartışılır. Doğrusu çok zor görünüyor...
Beni sadece Altan ailesinin vereceği samimiyet sınavı ilgilendiriyor.

Yer: Aya İrini...
Tarih: 1 Şubat 2009...

"Kültür Sanat Büyük Ödülü"nü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın elinden alan isim Çetin Altan.
Ahmet Altan'ın ertesi günkü yazısının başlığı "Çetin Altan ve başbakan." İlk kez bu ülkenin kaderinin değiştiğini hissettiğini, umutlandığını anlatıyor^!

Bu çağın en büyük yazarlarından birinin, Çetin Altan'ın oğluyum ben. Ve hep "ben bunu hak ediyor muyum" diye sorarım. Bu "armağanı" hak edebilmek için uğraşırım. Talihe olan borcumu ödeyebilmek için tek yapabildiğim, babamın yürüdüğü yolda, onunki kadar parlak, güçlü, etkili adımlarla olmasa da yürümeye çabalamaktır. Talih bazen, insanı kuşkulandıracak kadar iyi davranır birine.
"Ben bunu hak ediyor muyum" diye sorarsın kendine.
Önceki akşam babamı Aya İrini'nin sahnesinde izledim.
Sanem'in deyimiyle, "seksen yaşında biri olarak çıktı sahneye ve kırk yaşında biri olarak indi."

Yaşlılık, onun hınzır ruhunun üstüne örttüğü ince bir harmaniye gibidir, yazmaya ya da konuşmaya başladığında, beni her zaman çok şaşırtan zekâsının rüzgârı, önce hafif hafif kıpırdatır o örtüyü, sonra iyice sallamaya başlar, sonunda o harmaniye uçar gider ve ortaya genç bir adam çıkar.
Öylesine gençtir ki onun o hali, onun yanında küçük bir kedi yavrusu gibi duran ben, kendimi yaşlı bir adam gibi hissedip, onu "oğlum" gibi gönneye başlarım.

Kendinden yaşlı olan "oğluna" hayran bir "baba" olur çıkarım.
Bakmayın böyle yazdığıma, elbette böyle şeyler söyleyemem ona, nerde bende babama "seni oğlum gibi görüyorum bazen" diyecek cesaret, ben babamdan korkarım.

Bir şey söylemesine gerek yok, gözlerinde belirecek küçücük bir "bunu beğenmedim" ifadesi beni derinden sarsmaya yeter.
Garip bir ilişkidir çünkü bu.
O benim babam ama o Çetin Altan.

Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı. Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı. "Yazıya ihanet etme," dedi, "bu ihanetlerin en büyüğüdür." Bir yazan izleyerek büyüdüm.
Yazarlar, yüz binlerce, milyonlarca insanın dikkatini çeken büyük bir ışık gibidirler, o ışığı onların içinde yanan nasıl bir ateşin yarattığına tanık oldum.
O ateş, milyonları ısıtıp aydınlatırken yazarın kendini de yakar.
Bir yazar olabilmek için bazen bir yaşamdan vazgeçmek gerekir.
Kendimi bildim bileli onun yazılarını okurum, birçok yazısını ezbere bilirim, birçok yazısı bana hayatta nasıl durulması gerektiğini öğretmiştir, başkalarına öğrettiği gibi.

Ama ben o yazılardan başka şeyler de gördüm.
Cebinde sadece elli kuruş varken gazeteden nasıl istifa ettiğini gördüm.

Her sabah tek başına evden çıkıp mahkemelere gittiğini gördüm.
Bir şafak vakti, darbecilerin polisleri onu almaya geldiklerinde, onlara nasıl gülerek, "ben hazırlanırken bir kahve için beyler" dediğini gördüm.
Bir hapishanenin parmaklıkları arasında nasıl yaralı bir aslan gibi durduğunu gördüm.
İlk torununun yüzüne ilk kez demir bir kafesin arkasından bakarken yüzünde beliren gülümsemeyi gördüm.
Yeryüzündeki bütün yazarlar gibi yazar olmanın tek kişilik çilesini çekerken, bu ülkede yazar olmanın getirdiği belaları nasıl sırtlandığını da gördüm.
Meclis'te onu linç etmeye kalktıklarında eve, yüzlerce adamın alçakça çiğnediği mosmor vücuduyla döndüğünü gördüm. Ben Taksim Meydanı'nda onun elli bin kişiyi bir sözüyle güldürüp, bir sözüyle ayağa kaldırdığını gördüm.
Sıkıyönetim mahkemelerinde savunmasını yaparken, onun sözlerinden korkan askerî yargıçların nöbetçilere "susturun onu" diye nasıl bağırdıklarını gördüm.

Doğru bildiğini söyleyebilmek için bütün taraftarlarını ve dostlarını kaybetmeyi göze aldığını gördüm.
Ben onun, bugün ikisi de başka diyarlara uçmuş olan annesiyle karısına sövdüklerinde nasıl yumruklarını sıktığını gördüm. 1
Ben onu gördüm.
Ben onu her yerde gördüm.

Ben sadece "baba" dediğim bir adamı değil, ömrüm boyunca bir yazarı gördüm. Bugün böyle bir yazı yazıyorsam, bunu babam için değil, bir yazar için yazıyorum. Ben onu önceki gün Aya İrini'de gördüm. Bir ödül veriyorlardı.
Ama orada bir ödülden daha başka bir şey gördüm.
Seksen iki yaşındaki bir yazar konuşurken, bir başbakanla kültür bakanı, iki genç delikanlı gibi bir kenara çekilip ayakta dinlediler. Birçok şey gördüm ama bunu hiç görmemiştim. Böylesine doğal bir nezaket, böylesine zarif bir saygı...
Belalarla kutsanmış bir hayatın herhangi bir noktasında karşılaşacağımı sanmadığım, bu topraklarda pek rastlanmamış bir sahneydi. Bundan etkilendiğimi itiraf edeyim.

Nasıl bir ülkede yaşadığımı biliyorum, yazarlara bu ülkede neler yaptıklarını, ne acılar çektirdiklerini biliyorum, onları öldürdüklerini, işkencelerden geçirdiklerini, hapishanelerde çürüttüklerini biliyorum.

Bazen, "hiçbir şey değişmeyecek mi" diye umutsuzluğa kapıldığım da oluyor.
Ama önceki gece Aya İrini'de yaşananları izlerken, "bir şeyler değişiyor galiba" duygusuna kapıldım. Yazarları linç ettiren, hapislere attıran başbakanlardan, yazarlara saygı gösteren başbakanlara gelmek az iş değil... Yarın belki yeniden bizi ümitsizliğe düşürecek olaylarla karşılaşacağız ama bugün ümitliyim. Ve, şunu anladım, "ümitli olmak" güzelmiş.

Şunu da anladım, "ben çocuklarımızın bu tür bir saygının gelenekselleştiği, böyle bir gelişmişliğin doğallaştığı bir ülkede yaşamalarını istiyorum."
Öyle bir ülkeyi hayal etme imkânını gördüm ben geçen gece. Ve bu hayal hiç bozulmasın istedim.
Ahmet Altan'ın ümidi kırıldı mı acaba? Çocuklarına bırakacağı o "saygının gelenekselleştiği, gelişmişliğin doğallaştığı" ülkeye ne oldu şimdi?
Bu yazıdaki bütün vaatler birer birer çöktü.

Çünkü Ahmet Altan'a dava açıldı. Altan ailesi başkalarına yapılan her şeyi kabul eder ama işin ucu kendilerine değince öfkelenir, kaygılanır bir
tek.

Bütün hesapları, bütün mücadeleleri kişiseldir.
Kişisel olduğu için de iki kardeş bu kadar öfkeliler, üslupları çok sert.
Kusura bakmasın ama Çetin Bey çocuklarını çok öfkeli yetiştirmiş. Adeta içindeki bütün intikam hissini o çocuklara yüklemiş. Ve oğullarındaki "babayı aşma" yarışı gözlerini körleştirmiş.

70'li yıllarda da böyleydi Çetin Altan. Evinde viskisini yudumlarken insanları gaza getirir, tahrik ederdi. Çok keskin, çok sertti. Ve maalesef bu ülkede bu sert üslup toplumsal kamplaşmaları doğurdu. Bu kamplaşmaların sonunda genç insanlar sokaklara döküldü, masumlar hayatlarını kaybetti...
Ve maalesef şimdi aynı toplumsal kamplaşmanın altına çocukları imza atıyor...
Onların anlayışına göre sadece Altanlar'a biat edenler demokrasiye layık. Diğerleri yansın.

Bu öfkeleri herkes kendilerine biat edene kadar sürecek gibi görünüyor. Altan ailesinin "işlevsizliğinin" bedelini bütün Türkiye ödüyor. Başbakan bile ödül verince bir sorun yok, dünyanın en büyük lideri. Ama dava açınca "Nankör" söyledikleri en hafif sözdür. Çetin Altan samimiyet sınavını önce o aldığı ödülü iade ederek versin.

Çetin Altan, annesi aracılığıyla babasından borç istediğinde aldığı yanıt "Hangi taş sertse gitsin başını ona vursun," olmuş. Kim bilir, kendi çocuklarına o neler yaptı da onların bu kadar öfkeli, bu kadar keskin olmalarına neden oldu. Bildiğim tek şey bu öfke onları insanlardan nefret etmeye götürdü; insanlardan nefret de ülkeden nefrete.

Oysa kendi iç dinamikleriyle ilgili problemleri çözebilecekleri, öfkelerini kusarak vicdanlarını rahatlatacaklarını düşündükleri alan Türkiye değil...
Ah keşke bunu bir anlasalar.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir