Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kimse Kızmasın Hasan Cemali Yazdım

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kimse Kızmasın Hasan Cemali Yazdım

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 02:11

Her 10 yılda yeni bir savrulma
KİMSE KIZMASIN HASAN CEMALİ YAZDIM


Hasan Cemal'e 2010 yazı zehir oldu. Her yıl ailesiyle Bodrum'da tatil yapan gazeteci bu sefer denize girdiği plajda önce etraftakilerin ters bakışlarına maruz kaldı. Ardından birkaç laf atıldı, tepki gösterildi. Giderek bu tepkiler diğerlerini tetikledi ve sonunda denizden çıkıp, eşyalarını toplayarak plajı terk etmek zorunda kaldı.

Bodrum'da tatil yapanlar bir anda görüp tanıdıkları Hasan Cemal'i yuhalamaya başladılar.
Aynı sene içinde Hasan Cemal'in başına buna benzer üç-dört olay daha geldi. Gittiği her yerde tepkiyle karşılaşmaya başladı. Hatta kimi zaman kovulmaya kadar vardı bu gerilim. Medyaya yansımadan unutuldu...

Sadece Hasan Cemal mi?

Onunla benzer görüşler savunan, AKP hükümetine koşulsuz destek veren gazetecilerin başına sık sık böyle olaylar geldi. Şık değildi belki; bazı eylemler çok abartılıydı, hatta ayıptı bile.

Ama bir tepkinin yansımasını ölçmek açısından önemliydi.
Taraf yazarı Roni Marguiles, Asmalımescit'te bir meyhanede sokağa kurulan masaların birinde arkadaşlarıyla yemek yerken birden yemyeşil oldu. Evet, kelimenin tam anlamıyla yemyeşil. Çünkü onun orada yemek yediğini gören solcu bir grup kafasından aşağı yeşil boya boşalttı!
Birkaç sene önce Brüksel'den Cihangir'e taşınan ve mahalleye adapte olmaya çalışan Hürriyet yazarı Hadi Uluengin'in de semtin meşhur Firuzağa kahvesindeki kahvaltı keyfi burnundan geldi. O sırada, herkese açık sokağa yayılan kahveye Aydınlık dergisi satmak isteyen genç bir adam geldi ve "ABD'nin referandum planına hayır, Aydınlık yazıyor," diye eski tip gazete satıcısı gibi duyuru yapmaya başladı.
Kahvaltı masasından kalkan eski Aydınlık'çı Hadi Uluengin satıcının üzerine yürüyerek "Buraya gelme demedim mi, ne yaptığını sanıyorsun?" diyerek bağırdı, "Sana burada Ergenekon propagandası yaptırmam!"

Satıcı doğal olarak şaşırmıştı; sokağın ortasında, herkese açık bir yerde dergi satmak istiyordu ve "Dönek," diye çıkıştı. Bunun üzerine Uluengin sinirlendi ve "Ne diyorsun lan sen?" diye karşılık verdi.
Fakat o an Hadi Uluengin hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Bir başka masadan "Adam sadece dergi satıyor, en azından senin gibi ülkeyi satmıyor!" sesi duyuldu.

Uluengin, yeni yerleştiği mahallesinde de bir anda "persona non grata" ilan edildi kısacası...
Bir panelde Taraf yazarlarına urgan fırlatıldı, bir diğerinde Mehmet Altan yuhalandı, öğrencilerin siyasilere yumurta tepkisinden sonra başka yazarlar da kabuklu protestondan paylarına düşeni aldılar.

Böyle böyle İstanbul'un sosyal çevresinde, restoranlarda, hatta alışveriş merkezinde bile liberal yazarlar gezemez oldu. Her gittikleri yerde bir kötü bakış, bir sert tepki, birinin laf atması canlarını sıktıkça ortada görünmez, evden çıkamaz hale geldiler. Oysa adı duyulan gazetecilerin büyük bir kısmı 90'lı yıllarda yıldız gibi yaşadılar; yeni açılan kulüplerde, restoranlarda en ön masalar onlara tahsis edilirdi ve gezmeyi çok severlerdi.
Hadi bu isimlerin bir kısmı AKP iktidarı döneminde hakikaten belli çıkarlar doğrultusunda taraf oldu. Bile bile provokasyon yapmaktan, kendilerini marjinalize etmekten çekinmediler.

Ama Hasan Cemal hiç böyle marjinal bir figür değildi ki. Genelde saygı duyulan, hep merkezde yer alan ve doğrusu medyada da hep sevilen bir gazeteci "abi"ydi.

Ancak ne ilginç ki AKP dönemindeki medya dönüşümünün adeta simgesi de o oldu.
Genç gazeteciler için medyada iki rol modeli vardır. Bunlardan biri illa ki Ertuğrul Özkök, bir diğeri de Hasan Cemal'dir. İkisi de yönettikleri gazetelere damga vuran, neredeyse sözlükte "Genel Yayın Yönetmeni" sözünün karşılığı olmuş isimler.

Özkök yaklaşık 20 yıl gazete yönetti, Hasan Cemal'in Cumhuriyet macerası ise 11 yıl sürdü.
İki efsane Genel Yayın Yönetmeni'nin etkiledikleri insanlar da farklıydı tabii ki: Genç iletişim öğrencilerinin daha sol eğilimli olanları Hasan Cemal'i; Özal'ı, yükselen değerleri, neo-liberalizmi kıble yapanlarsa Ertuğrul Özkök'ü örnek aldı.

2009'un son günlerinde Hürriyet'teki görevinden ayrıldığında pek çok kişi Ertuğrul Özkök'e yaşadıklarını yazıp yazmayacağını sordu. Türkiye'nin son 20 yılının en yakın tanığıydı kuşkusuz Özkök; konumu, yaptıkları, attığı manşetler hep tartışıldığı için olası bir anı kitabı bir* döneme tanıklık açısından önemli olabilirdi.

Hasan Cemal ise günlükleriyle meşhur bir gazeteci olarak sadece Türkiye'deki siyasi gelişmeleri değil, kendi gazetecilik macerasını da defterlere not etmiş.

Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim kitabı çıktığında o dönemin tanıkları koridor sohbetlerinin, telefon konuşmalarının dahi en ince ayrıntısına kadar günlüklere girdiğini görünce şok geçirmişlerdi. Kitap epey tartışma yarattı, eski defterlerin açılmasına, eski hesaplaşmaların tekrar su yüzeyine çıkmasına vesile oldu.

Bu kitabın özelliği Hasan Cemal'in en sıradan ve gündelik konuşmaları bile haddinden fazla ciddiye almasıydı herhalde. Bazen öfkeyle söylenmiş bir söz ya da yapılmış bir espri hemen belleğine kazınmış, not alınmış ve 30 sene sonra bağlamından çok farklı olarak bu kitapta yer almış.

Komplocu ve dedikoducu yönüyle Hasan Cemal'i bu kitapta tanımak mümkün.
Aynı zamanda Hasan Cemal'in Genel Yayın Yönetmenliği tutkusunun da özeti bu kitap. Bu görevi nasıl takıntı haline getirdiğini, maceraya "Genel Yayın Yönetmeni olacağım" diye başladığını, bunu bir ölüm-kalım meselesi olarak gördüğünü de anlamış olduk.

Yalçın Doğan, kitap çıktıktan sonra, "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adı ama Hasan en çok Genel Yayın Yönetmeni olmayı çok sevmiş," diye yazdı:

"Birlikte çalıştığımız dönemde, hemen her gün ağzından çıkan iki temel cümle var. Biri, 'ben genel yayın müdürü olarak' cümlesi, diğeri, 'ben bunun üstünde kalırım' sözü. Genel yönetmenlik onun için o kadar hayati önem taşıyor ki, hâlâ bile, bu özlemle kıvranıyor. Bu sağlıklı
mı?"

Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim'in ilk bölümleri Hasan Cemal'in iç sesinden bu takıntıyı anlatır. Ve yine Yalçın Doğan'ın yorumuna göre, "Bitirdiğimde, bendeki ilk izlenim, pek de sağlıklı olmayan bir ruh halinin yansıması. Anı yazarken, özen gösterilmesi gereken nitelikler eksik."

Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'in başından ayrılmasını değerlendirirken, 2010 yılında bile hâlâ konuyu Cumhuriyet'teki kendi yayın yönetmenliğine bağlıyordu Cemal:

1981 yılı başıydı. s Yaşım 36.
İki yıldır Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisi olarak çalışıyordum.
Bir gün telefon geldi. Nadir Nadi, Cumhuriyetin sahibi ve başyazarı, beni İstanbul'a çağırıyordu. Kalbim güm güm atmaya başladı.
Rahmetli Oktay Kurtböke gazeteden ayrılmış, genel yayın yönetmenliği koltuğu boşalmıştı.
İstanbul'a geldim, Cağaloğlu'ndaki meşhur konağa girdim ve Nadir Bey'in karşısındaki yeşil deri koltuğa heyecanla oturdum. Soru: "Hasan Cemal, genel yayın müdürüm olur musun?"

Yanıt:

"Onur duyarım."
Ben böyle Genel Yayın Yönetmeni oldum.

Genel Yayın Yönetmenliği makamını bu kadar önemseyen birinin bu koltuktan düşmesi de hayli travmatik ve sancılı oluyormuş, en azından Hasan Cemal örneğinde bunu gördük.

Cumhuriyet yıllarını anlattığı anı kitabının yanında, aynı konu hakkında herhalde sayısız köşe yazısı da yazmıştır. Bu yazıların ortak teması da 1991'deki hesaplaşmanın öcünü alamamak, verdiği savaşı kaybetmek. Kısacası, Hasan Cemal'in en temel takıntısı Cumhuriyet gazetesi.

Kendi tabiriyle Cumhuriyet'te "vazonun" kırılması 1991'de Nadir Nadi'nin ölümüyle başlıyor.
Gazeteyi zaten "liberal" bir çizgiye çekmesinden rahatsız olan "Şeker abiler" olarak adlandırılan bir grup (İlhan Selçuk, Uğur Mumcu ve Ali Sirmen'in başını çektiği) Osman Ulagay'ın DYP-ANAP merkez sağ koalisyonunu öneren yazısını bahane ederek kazan kaldırır.
Cumhuriyet, Hasan Cemal yönetiminde yıllar içinde liberal filozof Kari Popper'a övgüler düzen yazıları basar, yeni yazarlar atamaya kalkar, gazete içi dengeleri gözetmeden "bodoslama" değişikliğe gider...

Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim kitabının ana hedefi bu değişikliklere karşı çıkarmış gibi gösterilen İlhan Selçuk tabii ki.

Halbuki, objektif bir göz İlhan Selçuk'un temelde itiraz etmediğini, biraz daha dengeci olduğunu, gazetede kimseyi kırmak istemediğini görüyor.

Mesela kültür-sanat sayfalarında yeni yazarlar lanse edilecek; Selçuk bu isimlerin gazetenin mevcut kadrosunu, "Yerimize adam hazırlıyorlar," diye rahatsız edebileceği yönünde uyarıyor. Hasan Cemal, bu ağabeyliği "kişisel" alıyor ve böyle böyle olaylardan düşman oluyor.

Aslında, İlhan Selçuk'la Hasan Cemal'in arasında geçenler bir filozofla yarı cahil öğrencisinin diyalogları gibi. İlhan Selçuk, birleştirici, nazik, ağabeylik yapma çabası içinde. Hasan Cemal'in zihni ise bu kibarlığı anlamayacak kadar önyargılı.

1984 yılında, Şahin Alpay'ın gazıyla Cumhuriyet sayfalarında yer alan Kari Popper'a ilişkin tartışmalar bunun net bir göstergesi. Popper'ı öven yazılara karşılık, İlhan Selçuk da eleştiren bir yazı kaleme alıyor.

Belli ki Popper'ı, yazdıklarını yıllardır biliyor İlhan Selçuk ve hakkında bir fikri var. Dersini çalışmış, entelektüel bir itiraz kaleme alıyor.

Hasan Cemal ise kitabında kendisi itiraf ediyor ki 1984 yılında ilk kez Popper'ın adını duyuyor ve onu "sevmeye" başlıyor.
Üniversitede sosyal bilimler okuyan birinci, ikinci sınıf öğrencilerin bile çok iyi bildiği bir filozof Popper. Eğitim bir yana, biraz liberalizmle (Hasan Cemal gibi) Popper'ı bilmemeniz kabul edilemez zaten. Bu işin 101'idir; öyle marjinal, keşfetmesi zor, kimsenin bilmediği, anlaşılması güç biri de değil.

1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Cumhuriyetin Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal 1984 yılında Popper'ı daha yeni öğreniyor...

Ne denir ki?

Cumhuriyetle bardağı taşıran son yazı Osman Ulagay'm koalisyon yazısıdır. Elbette bir yazarın kendi görüşünü dillendirme özgürlüğü vardır; ancak Cumhuriyetin muhafazakârları bu yazının genel yayın çizgisine karşı olduğunu düşünerek kazan kaldırır. Aslında Ulagay'ın yazısı bahanedir; çoktandır kötü giden Hasan Cemal gazeteciliğine son tepkidir. İtirazlar bir gün Yönetim Kurulu'na götürülür ve zaten gerisi de tarihe mal olur: Hasan Cemal bu savaşı kaybeder.

Bir gün Okay Gönensin anlatmıştı:

O dönemlerde İlhan Selçuk bu ekiple yollarını ayırırken "Okay'cığım, bazen dostlukları dinlendirmek gerekir," diyor.

Bundan daha nazik, incitmeyen bir başka "kovma" cümlesi var mıdır bilmem.

İlhan Selçuk'un nezaketini anlamak için bir de Yalçın Doğan'ın ölümünden hemen sonra yazdığı yazıya bakalım:

Siyasal duruşunda ne kadar inatçı ve ödün vermez ise, insani ilişkilerinde o kadar hoşgörülü ve kannca ezmez. Kendisine kötülük etmiş5 olanları bile, affeden bir İlhan Selçuk.

Kırk yıllık arkadaşım Hikmet Çetinkaya'dan dinliyorum. İlhan Abi hastanede yatarken, tam İlhan Abi'yi anlatan bir olay yaşanıyor.Hasan Cemal Cumhuriyet Ankara Temsilcisi iken, her gün İlhan Abi'ye telefon ediyor: "Abi ben ne zaman genel yönetmen olacağım, abi ne olur beni genel yönetmen yap".

Günde beş, on telefon. İlhan Abi gazetenin patronu değil, ama gazetede çok etkili. O ne derse, o olur. İlhan Selçuk nihayet Hasan'ı Cumhuriyet'e genel yönetmen yapıyor. Ancak, dokuz yıl sonralan araları açılıyor.

Hasan Cemal yıllar sonra anılarını anlattığı kitapta, İlhan Abi'ye söylemediğini bırakmıyor. "Sen faşistsin, sen demokrat değilsin" naralarıyla, siyasi ve kişisel saldırılarının arkası kesilmiyor. Aynı lafları günlük yazılarına da taşıyor.

İlhan Abi gülüp geçiyor. Hastanede yattığı sırada, Hasan, araya döneklerden birini sokarak, Hikmet Çetinkaya'ya haber gönderiyor, İlhan
Abi'yi hastanede ziyaret etmek istediğini aktarıyor.

İlhan Abi müthiş:

"Gelsin kerata, ben onun kulağını çekerim, olup biter".

Ruhun şad olsun İlhan Abi. Ama bu nezakete karşı "Cemalist'lerin İlhan Selçuk'a nefretleri yıllara rağmen hiç azalmadı. Nasıl bir travmadır bu acaba?
Bir çocuğun babaya olan nefreti midir, bir aile kavgası mıdır? Yoksa tamamen ego, koltuk kavgası mı? Hırsın sonucu mu? İnsan gözünde Genel Yayın Yönetmenliği makamını bu kadar büyüterek, oradan alaşağı edildiğinde de yıllarca kinle mi kalır? Bilmiyorum...

Genel Yayın Yönetmenliği medyada iktidar sahibi olmaya, parasına, şaşasına rağmen bir tür trafik polisliğidir ve çok vakit alan, çok denge gerektiren, insan idare etmekle ömür tükettirenen, fazla taviz vermeye sebep olan bir konumdur.

Hasan Cemal en uç örnek.

Baksanıza, yakın arkadaşları bile Hasan Cemal'in "düşüşünü" nasıl dramatize etmişler:

Hasan Cemal 28 Şubat 1992'de 18 yıldır çalıştığı Cumhuriyet'i ve 11 yıllık dolu dolu Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunu bırakıp, ceketini alır gider.

Genel Yayın Yönetmenliği, basında ruhen ve zihnen 'imparatorlukla, krallıkla' eş değerdedir. Hasan Cemal artık ülkesini terke zorlanan bir kral kadar yalnızdır. (... )

[Genel Yayın Yönetmeni] ne derse o olur. Onun telefonlarına herkes cevap verir. Onun zamanını küçük şeylerin peşinde koşarak geçirmemesi için bir gazete dolusu insan çalışır. O söyler, başka biri onun yerine yazar.

Biraz abartılı değil mi? Neyse, "Yaşayan bilir," deyip geçmek en doğrusu herhalde.
Hasan Cemal de hiçbir zaman İlhan Selçuk'la barışmadı. Daha doğrusu, hiçbir zaman İlhan Selçuk'la savaşmaktan vazgeçmedi. "İlhan Abi" gözaltına alınana, hastalanana, tutuklanana kadar bile onunla hesabı bitmedi. Hâlâ da bittiğine emin değilim.
Zira, bunca yıllık savrulmalarına baktığım zaman siyasi dönüşlerini hâlâ İlhan Abi'sine karşı çıkmak gibi çocuksu bir hırsla yaşayan bir Hasan Cemal çıkıyor ortaya. Bu yüzden de Cumhuriyet travması pek çok açıdan Hasan Cemal'i açıklıyor. Çünkü Hasan Cemal hangi hareketin içinde bulunduysa, hangi düşüncesinden döndüyse bunu çok büyük bir düşmanlık içinde yapıyor. AKP dönemi Türkiye'sinde de körü körüne bir ordu düşmanlığı, körü körüne bir CHP karşıtlığı dikkat çekiyordu.

Derler ki Hasan Cemal'in CHP karşıtı olmasının altında da Cumhuriyette vazonun kırılmasının kendisinde yarattığı travma yatar.
İlhan Selçuk ve arkadaşları ona karşı "Cumhuriyet okumuyorum çünkü Cumhuriyet okuruyum," başlıklı başanlı bir kampanya yürütüp gazetenin tirajını erittiklerinde o dönem Erdal İnönü'nün, Deniz Baykal'ın bu safta yer almasını mı affedemiyor acaba Hasan Cemal?

Hasan Cemal'in bir başka günah çıkartma kitabı da Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım adını taşıyor.
"Genç Hasan Cemal"in "Tecrübeli Hasan Cemal"e nasihatler verdiği bu hiper-gerçek kitap da epey tartışılmıştı. Çünkü Hasan Cemal bir kez daha geçmişiyle hesaplaşıyor, kendini temize çıkartmaya çalışıyor ve bunu da bir dönemi karalayarak yapıyordu.

Bu sefer hedefi Doğan Avcıoğlu'ydu.

Türkiye'nin önemli sosyalistlerinden biri olan Avcıoğlu'nun Milli Demokratik Devrim tezi kendine özgü bir sosyalizm ve Kemalizm9 yorumuydu. Devrimin ancak orduyla beraber yapılacağına inanan Avcıoğlu 9 Mart 1971'de hayata geçmeyen bir darbenin planlayıcılarından biri olmuştu. Başarısızlıkla sonlanan bu girişimden üç gün sonra Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart muhtırasını vermişti.
Hasan Cemal, işte kendisinin bu darbe tertibinin içinde olmaktan duyduğu pişmanlığı anlatır Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım'da. Tabii Doğan Avcıoğlu'nu tıpkı İlhan Selçuk gibi kendi hesaplaşmasının merkezine, hedef tahtasına oturtarak.

"Bizi kullandılar," deyip duruyor. Kullandırtmasaymış... Bir sürü insan da kendini kullandırtmadı o dönem...

Hasan Cemal gerçekten bir darbe tertibinin içinde miydi peki?

Bu konuyla ilgili Doğan Avcıoğlu'nun eşi Sevil Yurdakul "Hasan Cemal o yıllarda çok küçüktü, bu toplantıları filan bilmezdi," diyor:


İki oğlum var, neden onların babası sadece cuntacı ve darbeci diye anılsın? Haksızlık bu. Ben Yön ve Devrim dönemini biliyorum, o ilgisiz bir baba, zor bir eş olabilir ama müthiş bir dava adamıydı. Hayatını buna vakfetti. Hasan Cemal aleyhinde yazıyor ama onun hakkını veren arkadaşları da var. Zaten Hasan o zamanlar çok küçüktü. Bu toplantıları filan bilmezdi. O toplantılar yapılsa bile o götürülmezdi. Gazetelerden kupür kesip arşivliyordu, görevi bir tek buydu. Çekirdek kadroda olduğunu ve Doğan'ın yapmak istedikleri içinde olduğunu sanmıyorum. Ama tabii ölmüş bir adamın kendini savunacak hali yok, atıp tutuyorlar. Şu hale bakar mısınız, onu savunmak bana kalmamalıydı ama kalıyor işte...

Hasan Cemal bugün geçmişinin faturasını öfkeyle, nefretle çıkarıyor. Ama işin ilginci bu hareketlerin içinde yer aldığında da epey fanatik olduğunu, davayı belki herkesten daha fazla sahiplendiğini görüyoruz. Baksanıza, tanıkların "Bu toplantıları o bilmez," dediği darbecilik yıllan için kendisinin bir numaralı darbeci olduğunu bile düşünüyor!

Siyasi düşüncelerini Galatasaray taraftarlığıyla karıştırıyor sanki... Nasıl Galatasaray'a fanatik bir şekilde bağlıysa, siyasete de bu taraftarlık duygusuyla yaklaşıyor. Siyasi görüşlerinde de bir o kadar fanatik...
Üstelik, işin garibi bugüne kadar hayatı boyunca taraf olanlara savaş açtığını söylüyordu... Ancak bizzat kendisi başkalarında eleştirdiğini9 yapıyor şimdi.

Dahası bu öfkenin altında yatan sebeplerin kişisel olduğu da ortada. Bu yüzden de giderek bağnazlaşıyor, kendi ezberinin bozulmasına tahammül edemiyor ve öfkeleniyor.

Hasan Cemal yaşadığı bütün değişimleri de çok kısa bir süreye sığdırdı: Her 10 yılda bir günah çıkartma, geçmişle hesaplaşma ve kendini yeniden yaratma diyelim.

Hasan Cemal her konuştuğunda, her yazdığında ben kendi kendime "Acaba bu sözleri ne kadar kısa sürede yalanlayacak, ne zaman 'Kimse kızmasın hata yaptım' diyecek," diye geçiyor aklımdan.
70'li yıllarda Doğan Avcıoğlu ve Yön hareketi...

12 Eylül 1980 darbesi süresince paşalarla orduevinde sohbet ve tank sesiyle uyanmak... 80'lerde İlhan Abi ve Cumhuriyet kavgaları...
Cumhuriyet macerasının sonundan "yükselen değerlerin gazetesi" Sabahla beraber aşırı Turgut Özal hayranlığı...
28 Şubat! alkışlaması... Şimdi ise "Türkiye'nin asker sorunu" olduğunu söyleyip her koşul ve şartta TSK'yı eleştiriyor ama.
Hasan Abi'nin hiç başı dönmüyor mu, gerçekten merak ediyorum.

Başbakan'a Tayyip dediğim günler

Hasan Cemal'e medyada "Hasan Abi," denilir... Bu hitap o kadar benimsendi ki Başbakan Erdoğan bile "Hasan Abi," diye sesleniyor. Oysa her zaman bu kadar yakın, birbirini seven bir ikili değillerdi.
28 Şubatçı Hasan Cemal önceleri Erdoğan'a epey mesafeli durmuştu. Ona karşı çok sert ve katıydı; asla eğilip bükülmez gözüküyordu. Hatta aynı "mahalleden" arkadaşları da (başta Cengiz Çandar) Hasan Cemal'in bu tavrını şiddetle eleştiriyordu.

Çünkü Hasan Cemal bugünün Başbakan'ına o yıllarda "Tayyip" diye hitap ediyordu; sadece ilk adını kullanması bir tür küçümseme taktiğiydi elbette:

"Antilaik, köktendinci olan kafa, Tayyip Erdoğan kafası... Bu kafa, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu koskoca bir yalan sayıyor. 'İslama aykırı kanun yapılamaz' diyor. 'Dinle devlet ayrılamaz' diyor. Bu kafada laiklik yok. O yüzden demokrasi de yok. Bu kafada irtica var!"

Gerçekten de Hasan Cemal'in kaleminden çıkan satırlar bunlar...
Kuşkusuz insanlar değişebilir. Dönem değişebilir. Düşünceler de dünyanın değişimine uyum sağlayabilir. Buna karşı çıkmak zaten doğaya karşı çıkmaktır.
Bu kısmını tartışmıyorum bile...

Ancak Hasan Cemal'in değişimlerindeki doz dikkat çekici. Burada bir problem olduğu ortada. Bu kadar zig-zag, bu kadar yön değiştirmede problemli bir taraf yok mu?

Hadi değişim insana özgü dedik, kafa karışıklığı da insana özgü değil mi... Ve bu kadar değişim herhangi bir insanın başını döndürmez mi?
Üstelik Hasan Cemal'in bir "dönme hakkı" daha var; onu henüz kullanmadı. Kuşkusuz gün gelecek AKP'ye verdiği desteğin de hesaplaşmasını yaşayacaktır. Belki bir 10 yıl sonra bir kitap yazar.

Gerçi AKP'li yılların hesaplaşmasına kadar 28 Şubat'a verdiği desteğin de nitelikli bir eleştirisini görmedik; Türkiye'nin Asker Sorunu kitabındaki birkaç satırla geçiştirilecek, unutturulacak bir pozisyon değildi onunkisi...
Kitap adı önerisi Ahmet Hakan'dan geliyor: Sayın Başbakan'a Tayyip Dediğim Günler. Ben bir diğer önerisi Ezan Sesiyle Uyanmak'ı da çok tuttum.

Öteki tarafa da sorun...
Cumhuriyet'i yönettiği yıllarda beraber çalıştığı gazetecilere, "Öteki tarafa da sorun," dermiş Hasan Cemal... Kendisi hakkında yazılan ve 40. meslek yılının kutlandığı gecede sürpriz olarak sunulan Kırk Yıllık Gazeteci: Hasan Cemal kitabının girişinde de bu cümle var. Altında Hasan Cemal'in adıyla, bir atasözü gibi.

Oysa gazeteciliğin en temel, en bilinen kuralı:

Bir haber yapacaksan iki tarafın da görüşünü alacaksın.
Hasan Cemal'in Cumhuriyet macerası bitip de Sabah'a gittiğinde köşesinin adı: "İki nokta." Köşe adına uygun iki nokta grafiğinin de süslediği köşenin amacı Hasan Cemal'in bir konuyu kaleme alırken, olayın bütün taraflarıyla konuşarak yazması.

Tam da "Öteki tarafa da sorun" ilkesine uygun bir proje yani...

Hasan Cemal'in artık bir "köşe adı" yok; mesleki maratonunda yolda kaybettiği sadece bir köşe adı değil, aynı zamanda "öteki tarafa da sorma" ilkesinden de belli ki vazgeçmiş.

"Balyoz Darbe Planı" konusundaki pozisyonundan bu çok net anlaşılıyor. Çünkü "Balyoz"a daha iddianame aşamasında körü körüne inanan, askere sürekli haddini bildiren Hasan Cemal bu konuyla ilgili öteki tarafın görüşünü hiç merak etmiyor, hiç sormuyor.
Kamuoyunda "Balyoz paşası" olarak bilinen Çetin Doğan'ın kızı Pınar Doğan ve eşi Dani Rodrik'le görüşmeye bir türlü yanaşmıyor mesela. Üstelik, Harvard'da öğretim üyesi olan ekonomist Rodrik zamanında Hasan Cemal başta olmak üzere pek çok liberal kalemin görüştüğü, saygı duyduğu bir akademisyen. Bunun ötesinde, dostluk yaptıkları bir isim.

Doğan-Rodrik çifti bir savcı titizliğiyle bütün iddianameyi okuyup, pek çok çarpıklık bulmuş ve bunu kitap haline getirdiler. 2003'te hazırlandığı söylenen 11. CD'den çıkan belgelerde 2006 ve 2008 yıllarına ait demek, şirket ve kurum bilgilerine rastladılar.
Buldukları veriler tarihi soruşturmanın niteliğine gölge düşürecek fabrikasyon eklemelerdi. Nitekim, pek çok kişinin de bu bilgileri görünce Balyoz'a bakışı değişti.

Ancak dertlerini bir kişiye bir türlü anlatamadılar: Hasan Cemal, onlara randevu vermediği gibi aracılara da "Aman beni hiç bulaştırmayın," demiş...

Hasan Cemal ayrıca Rodrik çiftinin İstanbul'un Galatasaray semtinde bulunan Cezayir Lokantası'nda düzenlediği toplantıya da gitmedi.
O geceyi organize eden ve kamuoyunda "kızıl milyarder" olarak bilinen Osman Kavala basından pek çok kişinin yakın dostu. Hasan Cemal'in de... Aynı zamanda da Dani Rodrik'le liseden sınıf arkadaşı.

Rodrik'in araştırmasının ciddiye alınması, tartışılması gerektiğini düşündüğünden böyle bir toplantı organize etti.AJ Ne yazık ki Hasan Cemal'in öteki tarafı dinlemesini "arkadaş hatırı" bile sağlayamadı.

Çünkü Balyoz'la ilgilenen Hasan Cemal, aslında gerçeklere değil kendi kafasındaki kurguya daha fazla inanıyor. Yoksa iddianameden yola çıkarak, üstelik pek çoğu da tartışmalı belgelere atıfta bulunarak Türkiye'nin Asker Sorunu diye kitap yazar mıydı?

Bu kitabın çarpıklığını odatv.com'un değerlendirmesi ortaya koyuyor:

Hasan Cemal'in Türkiye'nin Askeri Sorunu adlı bir kitap yazdığını öğrendiğimizde, "Bravo; ne çalışkan yazar; görüşlerine katılmasak da" bu çalışkanlığını takdir eden bir yazı kaleme alalım" diye düşündük.
Üstelik bunu birçok okurumuzu kızdırmak pahasına odatv'de yayınlayacaktık.

Kitabı okuduk.
Aman Allah'ım!
İnanınız şoke olduk.
Bir gazeteci düşünün.

Sıradan bir gazeteci değil hani; Genel Yayın Yönetmenliği yapmış bir başyazar. Yeni kitabında ne yapmış biliyor musunuz?

1. Halen duruşmaları süren ve tarafların kabul etmediği Gazeteci Mustafa Balbay, Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen "günlükler"den sayfalarca alıntı yapmış ve tezini bu "günlükler" üzerine oturtmuş.
Kitabın yaklaşık 150 sayfasını oluşturuyor "günlükler!"
Bir daha yazalım; bu "günlükleri" her iki isim de kabul etmiyor. Duruşması sürüyor. Ve bir gazeteci daha mahkeme sonuçlanmadan bunları doğruymuş gibi kitabına alıyor. Sadece bu mu?

Hasan Cemal, Başbakan'a suikast, Alevi Bektaşi Dernekleri Başkanı Ali Balkız'a suikast, Ermeni Patriği Mutafyan'a suikast gibi hâlâ mahkemesi görülen iddiaları gerçekmiş gibi kabul ediyor!
Dursun Çiçek'i şimdiden mahkum ediyor.
Balyoz'u, Kafes'i doğru kabul ediyor.

Tüm bunlarla mahkemeyi etkileme amacı güdüp gütmediğini bilemiyoruz. Bildiğimiz bunun bir hukuk ihlali olduğudur. Hasan Cemal gibi (bırakınız düşüncesi ne olursa olsun) tecrübeli bir gazeteci nasıl böyle bir hak ihlali yapar? Bu hangi ahlaka sığar? Bu hangi gazeteci etiğine sığar? Nasıl böyle gözü döner bir insanın? Bu "taraf" olmak değil "holiganlıktır!"

2. Gazeteci Mustafa Balbay'ı haber kaynaklarıyla görüştüğü ve bunları günlüğüne not ettiği için eleştiren Hasan Cemal'in bu tavrı daha
önce odatv'de eleştirilmişti. Kendisinin de Paşalar ile görüştüğü ve bunu günlüğüne kaydettiği ve kitaplarında bunlan yazdığı örnekler
vererek gösterilmişti.

Yeni kitabında da Hasan Cemal'in yine Paşalar ile konuştuğu ve bunu günlüğüne kaydettiği görülüyor: Erol Özkasnak Paşa ile görüşmesi (s 233) îlhami Erdil Paşa ile sık görüşmesi (s 255) Vural Beyazıt'la yemek (s 305) gibi...
Demirel, Yılmaz, Çiller, Cindoruk, Erdoğan, Gül ile yaptığı özel sohbetlerini de günlüğüne kaydettiği görülüyor. Ancak diğerç kitaplarıyla değerlendirdiğinizde bu sohbetlerde "dişe dokunur" tek bir cümle bulamıyorsunuz.

3. İşin özünde Hasan Cemal'in kitabında yeni pek bir şey yok. Bol bol dönemin olaylarını anlattığı gazete kupürleri var.
Bir de alıntıladığı makaleler.

Referans kaynakları ise şu isimler: Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Taner Akçam, Ahmet Kekeç, İsmet Berkan, Neşe Düzel röportajları, yaptığı haberlerle hâlâ yargılanan Mehmet Baransu ve Şamil Tayyar.
Sözlerine inanmış olacak ki Hasan Cemal, PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan'ı da referans alıyor!

4. Kitabın belki de tek iyi yanı Hasan Cemal'in (başta odatv.com olmak üzere medyada sık çıktığı için) 28 Şubat dönemindeki makaleleri için özeleştiri yapması. "Kafam karışıktı" diyor.

5. Kitapta maddi hatalar var. Hasan Cemal, "Ordu Göreve" pankartını Atatürkçü Düşünce Derneği'nin açtığını yazıyor. Oysa bu pankartı; hangi istihbarat biriminin kontrolünde olduğu bilinmeyen ve bu pankartı açmasına rağmen nedense yargılanmasına bile gerek görülmeyen Türk Solu adlı bir dergi çevresi açmıştı.

6. Artık her kitabında dedesi Cemal Paşa'nın ruhunun peşini hiç bırakmadığını yazması da artık okuyucularını bıktırdı. Anladık tamam!
Sonuçta...

İyi niyetle okumaya başladığımız Hasan Cemal kitabının aslında yaşadığımız döneme çok uygun olduğunu gördük. Bunun adı dünyanın her yanında aynı: Yargısız infaz.

Hasan Cemal'e yakıştıramadık. Hürriyet'in tepesine aday mı?
Hasan Cemal'in 40. meslek yılı neredeyse bir basın-yayın bayramı olarak kutlandı, kuşkusuz medyada da herhangi bir gazeteciler gününden daha fazla yankı buldu. Bulmayacak gibi de değildi zaten. Bu kutlama için organizasyon aylar öncesinden başlamış, eşi Ayşe Sözeri Cemal bu işi bir de kitapla taçlandırmaya karar vermiş.

Ezgi Başaran, İsmet Berkan ve Kerem Çalışan içeriğinden, Bülent Erkmen ise görselinden sorıımlu Kırk Yıllık Gazeteci: Hasan Cemal kitabının. Berkan ve Çalışkan, Cumhuriyet yıllarından Hasan Cemal'in çömezleri. Erkmen ise Cumhuriyet'i görsel olarak baştan aşağı yenileyen kişi.
Ezgi Başaran kitaptaki en ağır yükü omuzluyor: Pek çok kişiyle söyleşiler yapıp Hasan Cemal'i anlattırıyor. Kitaptan Hasan Cemal'in bilgisi olmadığı söyleniyor; ilk kez Yakup adlı meyhanedeki kutlama gecesinde görüyor zaten.

Bu gecenin pek çok konuğu var: Cumhuriyetteki mesai arkadaşlarından Aydın Doğan'a kadar... Şaşırtıcı isimlerden biri bugün Hasan Cemal'le taban tabana zıt görüşleri savunan Hıncal Uluç.

Ancak gelmeyenler de var. Mesela bir muhabir "Hasan Pulur da oradaydı," yazınca ünlü gazeteci köşesinden "O geceye katılmadığını," özel olarak belirtme gereği duyuyor.

Hasan Cemal'le Cumhuriyet'te, ardından da Milliyet'te beraber çalışan Sedat Ergin de bu geceye katılmıyor. Belki de o gecenin neye dönüşebileceğini önceden keşfetti ve bir mesafe koymak istedi, kim bilir...

Hakikaten de Hasan Cemal'in kırkıncı meslek yılı kutlaması bir anda "İkinci Cumhuriyet"in gövde gösterisine dönüştü.
Hasan Cemal'in mesleki serüveniyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, sadece son yıllarda görüş birliği içinde olduğu Akif Beki, Mustafa Karaalioğlu, Emre Aköz, Ali Bayramoğlu gibi tamamı hükümete "yandaş" gazetelerde yazan isimler de bir masaydı.

Bu gecenin üzerinden epeyi bir zaman geçtikten sonra Doğan Grubu'ndan bir kaynağım Yakup'taki "karma" kadronun bir amacının olduğunu, üzerinde çalışıldığını ve bir amaca hizmet ettiğini söyledi.

"Hiç kimse farkında değil, o gece Hasan Cemal'i Hürriyet'in başına hazırlama gecesiydi," dedi, "Hükümete yakın isimler de bu yüzden davet edildi. Orada, Aydın Doğan'ın önünde Hasan Cemal'in herkesle ne kadar iyi ilişkiler içinde olduğunu göstermek için."
Doğru mu değil mi, bilmiyorum. Bu gibi bir teoriyi doğrulatmak da çok zor; Hürriyet'in reklam departmanın başında olan Ayşe Sözeri Cemal'in eşini Hürriyet'in başına aday gösterip göstermediğini bilmiyorum. Ama geçmişte, AKP'den çok önce de Hasan Cemal'in adının Hürriyet için bir şekilde telaffuz edildiğini biliyorum.

Cumhuriyet gibi basının en prestijli yayın organından sonra amiral gemi Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni olmak herhalde bu konumu "krallık" gibi gören Hasan Cemal için "çifte zafer" olabilirdi.
Ya da futbolla ilgili Hasan Cemal kendisini "Üç büyük kulübü de şampiyon yapan tek hoca" Mustafa Denizli gibi görmek istemiş de olabilir: En önemli iki gazeteyi yöneten tek Genel Yayın Yönetmeni.

Hakikaten Hasan Cemal'in adı bu görev için geçtiyse bile belli ki Patronlar Katı'nda pek karşılığını bulmamış bu fikir: Nasıl bulsun ki zaten... Yıllardır Hasan Cemal'in Milliyet'e tiraj kaybettirdiği konuşulur durur Doğan Grubu'nda. Türkiye'nin Asker Sorunu onca reklama, gazetelere manşet olmasına ve iddialı bir ilk baskı rakamıyla çıkmasına rağmen kitapçıların elinde kaldı. Dahası, CNN Türk'e Cengiz Çandar'la yaptığı "Tecrübe Konuşuyor" programının akıbeti de ortada: CNN Türk gibi çok az izlenen bir kanalda bile hiç izlenmediği için yayından kalktı.

Ne yazık ki Hasan Cemal'in savrulmaları okur ve izleyicide de karşılığını buldu; bütün bu dönüşler de Hasan Cemal'e okurun kendisine tepki duyması, kendinden uzaklaşması, en önemlisi de inandırıcılığını kaybetmesi olarak döndü.
"Ekose etekli levrek" çıplak kaldı

Yakup'taki gecenin ardından bir not daha...
Daha doğrusu içinde Hasan Cemal ve medya tarihi olan bütün cümleler gibi açılmış bir eski defter, bir tartışma.Konu "ekose etekli levrek" haberi bu sefer... Hasan Cemal için her şeyden önce ekose etekli levrek vardı; Cumhuriyet'ten, asker nefretinden, vazonun kırılmasından, kavgalardan bile daha önemli.

"Ekose etekli levrek" Hasan Cemal'in gazetecilik miladıydı.

Hikâye çok biliniyor aslında:

Eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil evinde bir davet verir. Gazeteciler arasında sadece Necati Zincirkıran'ın adına davetiye gönderilir. Derler ki, Hasan Cemal de o davete "Cemal Paşa'nın torunu" sıfatıyla girer...

Buraya kadar bir sorun yok.

Ancak "Cemal Paşa'nın torunu" olarak davete giren Hasan Cemal "gazeteci" kimliğini konuşturup mönüyü yazınca ortalık karışır.

O gece Çağlayangil konuklarına "ekose etekli levrek" ikram etmiştir:

Türkiye'nin o günkü ekonomik şartlarında böyle iddialı bir isim, şaşalı bir mönü tepki çekmeye yeter.

Ekose etekli levrek, aslında Çağlayangil'in parlak zekasıyla İskoç kökenli İngiliz büyükelçisine jest olsun diye (kilt'e gönderme yaparak) soslıî0 levreğe verdiği isim. Yoksa böyle bir yemek hiçbir mutfakta yok.

Hasan Cemal'in "ekose etekli levreğin" yer aldığı mönüyü yazmasıyla beraber bu tabir de Türk siyasi literatürüne girer ve Hasan Cemal'e atfedilir.
Yakup'taki kutlamanın ardından bu konuda epey gecikmiş bir tartışmanın kapağı açılır. Ben konuyu ilk kez Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer'in köşesinde gördüm; Bayer, aynı zamanda Hasan Cemal'li yılların Cumhuriyet'inin de haber müdürü.

Yalçın Bayer, Yakup'taki geceyi anlattığı yazısına ekose etekli levrek haberini kastederek "Hasan Cemal bu haberle ünlendi," diye başlayınca gazeteci Ergin Konuksever'den itiraz geliyor:

"Yıl 1973 yazı galiba... Bu yemeğe Hasan'ı ben götürdüm, yazı ve fotoğraflar benim, zaten benim de imzam var o günkü haberde... Ertesi gün Necati Zincirkıran beni çağırarak, 'Üç bin liralık yemeği 30 bin lira göstermişsin' dedi... Çağlayangil kendisine sitem etmiş. Daha sonraki yurt gezilerinde Çağlayangil'in hep tepkisini çektim."

Yalçın Bayer bu açıklama üzerine o dönem Günaydın'ın yazıişleri müdürlüğünü yapan Rahmi Turan'la da görüşüyor:

"Çağlayangil, bu özel yemeğe Sayın Necati Zincirkıran'ı da özel olarak çağırmış. Başka gazeteye de giden bir davetiye yok. Necati Bey, Ergin'i gönderin de bir-iki resim

alsın, Hasan'da beraber gitsin dedi. O zaman Hasan Cemal de, Ankara'dan bize yeni gelmişti; bir basın mahkûmiyeti vardı; kendisini idare ediyorduk. İmzasını kullanmıyorduk. Yalova'da Engin çok güzel resimler çekmişti. Haberi Hasan yazdı. Ancak haberde 'ekose etek' unsuru yoktu, bunu davetiyede görünce, Ergin'e 'Hasan'a söyle bunu da eklesin' dedim. Başlığı da 'ekose etekli' attım; birinci sayfayı bununla işledim. Haber çok
yankı uyandırdı."

Yalçın Bayer köşesinde bu tartışmayı yazınca eski Günaydın'cı Engin Konukseverle telefonda konuştum.

Konuksever aynı hikâyeyi bana da anlattı. "Bu yemeğe Hasan'ı ben götürdüm, benim de imzam var o günkü haberde," dedi ve ekledi:

"Zaten toplam altı satırlık bir haber, bütün sayfa fotoğraflardan oluşuyor. Hepsini de ben çektim."

Konuksever, yemeğin maliyetini Çağlayangil'e sorduğunu, "30 bin lira," yanıtını aldığını ancak gazetede haber çıkıp da kıyamet kopunca Çağlayangil'in onu şikâyet ederek "Üç bin liraydı sen yanlış yazmışsın," dediğinin de özel olarak altını çizdi.

Hoş bir anekdot: Konuksever o günlerde Necati Zincirkıran'a "Çağlayangil'e aramızda üç bin lira toplayalım da bize de bir yemek versin," demiş...
Bu haberin üzerinden epey zaman geçti. Kimileri eksik ya da yanlış hatırlıyor da olabilir, bütün bunlar da insana özgü hatalardır... Bugün "ekose etekli levrek" üzerindeki tartışmalar Hasan Cemal'in basın tarihindeki yerini-önemini değiştirmiyor ne de olsa.

Ancak bu haberden daha da önemlisi Engin Konukseverin kırgınlığı: O da Hasan Cemal'den hiç iyi söz etmiyor, bugünkü çizgisini beğenmiyor ve ona kızgın... Ne garip, Hasan Cemal'le yolu geçmişte kesişen pek çok kişinin de benzer kırgınlıkları var ona karşı...
Yakup'taki gecede Hasan Cemal'in o sıralar sağlık mücadelesi veren İlhan Selçuk'a dair "İlhan Abi kitabı yazacağım, olumlu yönleriyle," diye bir cümle söylediği de geceden aktarılan notlardan biri. Sonradan, bu cümle de düzeltildi: Gerçekten böyle bir kitap yazmayacağı, bunun bir espriden ibaret olduğu belirtildi.

Espri ya da değil; fark etmez.
Bu cümle en azından Hasan Cemal'in İlhan Abi'sini de kırdığının geç de olsa farkında olduğuna işaret etmiyor mu? Kırk yıllık gazeteci Hasan Cemal belli ki insanları kolaylıkla kırıyor.
Meslek için kırgınlıklar birkaç buluşmayla, bir-iki karşılıklı tatlı sözle, telefon konuşmalarıyla kolaylıkla tamir edilebilir. "Medyada küslük olmaz," derler hep.

Ama asıl önemli olan başka bir kırılma noktası: İnandırıcılığını kaybeden, kendi okurunu sürekli karşısına alan, kendisini belli bir oyunun sözcüsü haline getiren bir gazeteci yeniden nasıl "efsane" olur? İşte bu çok zor.
Çalışkandır, kibardır, şıktır, hâlâ muhabirdir, habere inanır, dere tepe demeden haber neredeyse durmaksızın koşturur ama ideolojik olarak epey bulanıktır Hasan Cemal...

"Hasan Abi" zamanımızın böyle bir kahramanıdır.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron