Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Devlet Eliyle Yandaş Medya, İkinci Sabah Olayı

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Devlet Eliyle Yandaş Medya, İkinci Sabah Olayı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 02:02

Devlet eliyle yandaş medya

İKİNCİ SABAH OLAYI


Metin Münir, Dinç Bilgin'in İzmir'den çıkıp İstanbul'a gelmesini ve yerleşik medyayı temelden sarsma sürecini Sabah Olayı kitabında anlatır. Zafer Muüu'nun isteğiyle yazılan kitap medya tarihinin en ayrıntılı belgelerinden biridir.

Ne aktörler, ne hikâyeler yok ki Sabah Olayı'nda...

Güneri Cıvaoğlu'nun transferi mesela; Bebek Bar'da Dinç Bilgin'in önüne cebinden Dunhill marka sigara paketini çıkartıp "Birinci sayfada böyle bir yer istiyorum," demesi...

Ben size "İkinci Sabah Olayı"nı anlatacağım.
Bu sefer, İzmir'den gelip "yükselen değerlerin" gazetesini kuranlar yok... Bu seferki o gazeteyi ekseninden kaydırıp, bambaşka bir yere sürükleyenlerin hikâyesi.

2007 yılından başlayalım.

Toplumsal sorumluluk örneği mi, yoksa Başbakan'ın gözüne girmek için bir adım mıydı o gece acaba?..
29 Mart 2007'de artık eskimesine rağmen hâlâ siyasetin nabzının attığı Ankara Sheraton Oteli'nde Sabah gazetesinin "Temiz İnternet" kampanyasını tanıtma daveti vardı.

Başbakan Erdoğan'a bakanların eşlik ettiği kuvvetli ve kalabalık bir kadro Sabah'ın o zamanki sahibi Turgay Ciner'in ev sahipliğinde toplanmıştı.
İnternet sitelerinde çocuk pornosu, şiddet ve zararlı yayınlara karşı başlatılan "Temiz İnternet" kampanyası bahane tabii. Özünde Ankara'da medyayla hükümetin bir araya geldiği bir zirve bu, bu gövde gösterisi için bir başka vesile.
Ancak o davetin Turgay Ciner için bir başka anlamı vardı.

Zaten bir süre sonra Sheraton'da yukarı çağırıldı. Kendisine tahsis edilen odada Başbakan'ın Ciner'le görüşmek istediği bildirildi.
Erdoğan gelir gelmez ona, "Dinç Bilgin'in elinde bir kâğıt varmış, ne iş," diye sordu -tam olarak bu kelimeleri kullanmasa da.
Turgay Ciner, Sabah'ın tek sahibi olduğunu, bunun da kendisi olduğunu söyledi. Dinç Bilgin'den bu gazeteyi satın aldığını, hiçbir ilgilerinin kalmadığını, böyle bir belgenin de geçerli olmadığını anlatmaya çalıştı. "Önemli değil," diye geçiştirdi.
Turgay Ciner rahattı, kendine güveniyordu. Başbakan'ın bu davete gelerek kendi yanında durduğunu düşünüyordu. Dahası, bu kâğıttan bir sonuç çıkmayacağına da inanmıştı.

Zaten sadece bir hafta öncesinde bu kâğıttan haberi olmuştu. TMSF başkanı, gazetecilere verdiği bir yemekte kâğıtın varlığından söz etmiş, bir6 anlamda haberin Ciner'e uçurulmasını sağlamıştı.
Yavuz Semerci bu süreci yakından takip edip yazan gazetecilerden biri. TMSF Başkanı Ertürk'ün yemeğini ondan okuyalım:'A' Tarih: 21 Mart 2007, Çarşamba.

Yer: İstanbul, Kadir Has Üniversitesinin yanındaki Ottoman lokantası.
Bir grup gazeteci, TMSF Başkanı Ahmet Ertürk ile koyu bir sohbete dalmıştı. Sabah yazarı Abdurrahman Yıldırım, Takvim gazetesi Yöneticisi Kadir Kılıçparlar, Para dergisi Yayın Yönetmeni Güntay Şimşek, Zaman gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Referans gazetesi Yayın Yönetmeni Eyüp Çan'dan oluşan ekip ile sürdürülen keyifli sohbetin sonlarına yaklaşıldığında Ertürk hafif gülümseyerek, "Sizi çok önemli bir gelişmeden haberdar etmek istiyorum. Detay vereyim mi acaba?..." Masadaki sessizlik derinleşirken, devam etti: "Söyleyeyim ama yazılmamak kaydıyla... "
Merak iyice artmış, konuklar bilgiyi özümseyecek pozisyona gelmişti.

Başladı anlatmaya:

"Dinç Bilgin elinde çok önemli bir belge ile bize başvurdu. Belgeye göre Turgay Ciner ile bizim haberimiz olmadan muvazaalı işlemler yapmışlar. Dinç Bilgin, Merkez Grubu'nun (atv, Sabah, Takvim gibi mecraların sahibi olan şirket) yüzde 50 ortağı olduğunu ileri sürüyor. Çok ilginç bir gelişme... "

Kısa bir sessizlik ve ardından peşpeşe gelen sorular... Ertürk o gece daha fazla bilgi vermedi.

Haber hemen ertesi gün Turgay Ciner'e ulaşınca hemen TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ü arayarak randevu talep eder. Ertürk, zaten hazırlıklıdır Ciner'le görüşmeye. Buluşurlar. Bir hafta sonra Başbakan'a anlatacaklarının benzerini Ertürk'e de anlatır. Hatta Dinç Bilgin'in iddiasını çürütecek üç belge daha verir...

Ertürk'ün yanından ayrılınca bir şey daha yapar Ciner. Gazeteye geri dönüp hâlâ Sabah yönetiminde tuttuğu Önay Bilgin'i kovar.
Ama ne yaparsa yapsın kısa süre içinde, Başbakan'la baş başa görüşmesinden birkaç gün sonra 1 Nisan 2007 tarihinde kendi kurumlarına el konmasının önüne geçemez.

Ve Türkiye'de AKP döneminin "yandaş medyası"sının kurulmasının ilk adımı da böylece atılır.
Aslında Sabah'a el konmasını Uzanlar'ın batırılıp, sonunda Türkiye'nin dışına kaçmak zorunda bırakıldıkları o süreçten bağımsız düşünemeyiz.6 Kemal Uzan, Hakan Uzan ve Cem Uzan yıllardır eleştirilmelerine rağmen bir şekilde hükümetlerle geçinip kendi varlıklarını sürdürüyorlardı.
Ancak Cem Uzan'ın siyasete girmesi, üstelik seçimlerde yüzde yedi gibi hiç de yabana atılmayacak bir sonuç alması AKP'nin dikkatinden kaçmadı. Ve bunun bedelini ödediler. Önce onların medyasına el kondu, parça parça satıldı.

Star TV, Doğan Grubu'nun oldu. Kral TV için ihale açıldı, sonra iptal edildi, sonunda Ferit Şahenk'in Doğuş Grubu'na satıldı.
Aynı grubun gazetesi ise daha evvel Zaman'ı kuran Alaattin Kaya tarafından alındı. Bir türlü kâr edemeyen gazete hükümete yakın işadamlarının da başına dert oldu. Birkaç kere sahip değiştirdikten sonra Rixos Otelleri'nin sahibi, hem Başbakan'ın hem Cemaat'in yakını Fettah Tamince'ye satıldı.

Ancak bütün bunlar yeterli değildi tabii...
Yeni Şafak, Star, Zaman gibi gazeteleri, Samanyolu, Kanal 7 gibi televizyonları toplasanız bir türlü Hürriyet ya da Kanal D etmiyordu. Etkinlikleri yoktu, para kazanmıyorlardı, izlenmiyorlardı. Hâlâ da durum böyle; satamıyorlar, okutamıyorlar, izletemiyorlar.
O yıllarda büyük bir bağımsız gazeteye ihtiyaç olduğu düşünüldü. Belki bu sayede yandaş medya başarıya ulaşan bir proje olabilirdi. Formül basitti: İktidarı destekleyecek ama "merkez medya" görünümünde kalacak. Sabah ve atv bu iş için biçilmiş kaftandı.
Sonuçta Sabah öyle ya da böyle Türkiye'nin her zaman ikinci büyük gazetesi; gerek tirajıyla, gerek aldığı reklam bakımından... Belli bir okur kitlesi, imajı, tirajı vardı. Yandaşlığı da diğer gazeteler gibi tescilli olmayacaktı. Zaten bünyesinde hükümete destek veren çok sayıda yazar vardı, yumuşak geçiş yapılabilirdi.

Tabii bunlar işler iyice karıştıktan, Sabah ve atv'ye el konduktan sonra yapılan hesaplar. Yoksa Sheraton'daki davet esnasında Başbakan'ın da, yakınlarının da medya işine girmek gibi bir niyeti başta yoktu.
Dahası, o sırada iktidara ve hükümete yeni alışan AKP medya işinin bu kadar kolay kontrol edilebileceğini de bilmiyordu. Eski, bildik yöntemlerle hareket ediyorlardı. Gazetelerin kimyasıyla oynamak yerine, gazetecileri ve patronları arayıp ikna ederek, şikâyetlerini ileterek sürdürüyorlardı ilişkileri. Bu açıdan geçmişteki iktidarlardan farksızlardı.

Hem ne Başbakan'ın, ne AKP'nin Sabah gazetesiyle öyle ciddi bir sorunu vardı. Sabah, zaman zaman hükümeti çok da sert olmayan bir üslupla eleştiriyor, arada sırada tepkilerini çekiyor ama ertesi gün hemen gönül almayı iyi biliyordu. O zamanki medya ortamında, tıpkı Hürriyet gibi yer yer hükümete genelde destek veren ama merkezdeki görüntüsü de bozmayan bir gazeteydi.
Zaten Turgay Ciner de, Başbakan'la bir ara yakınlığı bilinen Fatih Altaylı ve eski yönetici Ergun Babahan da AKP'yi hedefe oturtmak gibi bir yayın çizgisi benimsemiyorlardı.

Genelde Sabah'a hükümetin el konduğu söylenir. Oysa bu tam doğru değil. Hükümetin elbette haberi vardı. Ama asıl sorumlu, bütün operasyonun başından sonuna mimarı olan isim Ahmet Ertürk oldu. Hükümeti ikna eden, sonraki sürecin orkestra şefliğini düzenleyen de.

İktidarda büyük çatlak:

Gül-Erdoğan çekişmesi


"Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tasarruf sahiplerinin haklarını korumak, bankacılık siteminin güven ve istikrarına katkıda bulunmak amacıyla tasarruf mevduatını ve katılım fonlarını sigortalar, kendisine devredilen bankaları ve varlıkları en uygun şekilde çözümler."
TMSF, kendi kurumsal web sitesinde misyonunu böyle tanımlıyor. Bu tanımın hiçbir yerinde medya patronluğu, medya kurumlarının yönetilmesi ya da bu alanda faaliyet yer almıyor.

Ama gelin görün ki TMSF bu işi çok sevdi, bu konuda da epey ihtisas yaptı.
Önce Uzanlar'ın Star TV'sine el kondu ve satışa kadar TMSF yönetiminde kaldı. Bu süre boyunca iktidara yakın isimler kanalın yönetimine atandı, Star TV'yi öylesine izlenmez bir hale soktular ki sonradan satın alan Doğan Grubu bile toparlayamadı.

Kral TV'de devam eden bu medya yönetme hobisi, Sabah ve atv'de doruk noktasına ulaştı. Öyle hikâyeler var ki bu dönemden... Şimdi bile Cine 5'in yönetimi hâlâ TMSF'de.

Medya kuruluşlarına borçları yüzünden el konup uzun süre TMSF yönetiminde kalması kuşkusuz televizyon programcılarına, gazetecilere de yansıdı. Artık karşılarında yepyeni bir muhatap vardı. Bugüne kadar medya patronlarıyla çalışanlar şimdi bir bürokratla iş yapacaklardı. Bir bürokratla iş yapma için de onun yakın olduğu siyasilerle temas, onlarla kurulan mesafe, yakınlık önemliydi. Nitekim öyle de oldu. (
Ahmet Ertürk, Sabah'ın bir nev'i "patronu" konumundayken tanıdığı insanların gazetede iş bulmasına yardımcı oldu. Onunla kurulan ilişki sayesinde Fehmi Koru gibi isimler atv'den program kapıp astronomik ücretler almaya başladılar. Devletin parası TMSF'nin atadığı isimlerce İstanbul gece hayatında harcandı da harcandı...

TMSF bütçesinden Sabah yöneticilerine pahalı jipler alındı, sınırsız kullanımlı kredi kartları tahsis edildi... Yöneticilerin abartılı yemek faturalarını, otel masraflarını TMSF üstlendi.
Bütün bunlarla beraber Ahmet Ertürk çok güçlendi... Belki haddinden fazla güçlendi, hatta Başbakan'ın çevresini rahatsız edecek kadar etkin olmaya başladı.

Başbakan Erdoğan'la Cumhurbaşkanı Abdullah Gül arasındaki ilk gözle görülür kırılmanın Sabah'a el konma sürecinde yaşandığı söylenir. Hatta Turgay Ciner'in ve etrafının iktidarla ilişkileri çok iyiyken bu operasyonun arkasında Gül'ün olduğuna inandıkları da.
Ciner'in buna inanmak için gerekçeleri de az değil... Ertürk, Gül'e yakın bir bürokrat. Sonradan da ona danışman oldu zaten. Sabah grubuna el konduktan sonra Cumhurbaşkanı'nın hem akrabası, hem arkadaşı Fehmi Koru çok etkin oldu: Onun önerisiyle Yavuz Onursal "medya grup başkanı" olarak atandı mesela... Yine atv'de birden alışılmadık yüksek bir ücretle program yapan da o oldu.

Sabah'ta Genel Yayın Yönetmenliği değişikliğinde de Gül'e yakınlık etkiliydi. Ciner'in görevden aldığı eski yönetici Ergun Babahan, gazetenin çizeri ve AKP milletvekili Nursuna Memecan'ın eşi Salih Memecan üzerinden Abdullah Gül'e yakınlaştı. Ankara'da o dönem etkili olan gazeteci ve eski Sabah'çı Bilal Çetin ve Yavuz Onursalla ittifak yapıp kendisini TMSF'ye Genel Yayın Yönetmeni olarak kabul ettirdi...
Ama bütün bunlardan önce, daha el konma işleminde bile başta Başbakan'ın o dönemki basın müşaviri Akif Beki olmak üzere yakın çevresi Ertürk'e karşı çıkıyordu. Sabah'a el konmasını açıklayamayacaklarını, bu işin doğru olmayacağını anlatmaya çalışıyordu.
Hatta zaman zaman Beki'yle Ertürk'ün çok gerildiği bile söylenmişti o dönem. Tabii bunların hiçbiri medyaya yansımadı, kapalı kapılar ardında kaldı.
Sonuçta süreç başladı ama. Onca diplomasi trafiğine, temaslara rağmen bir bürokrat kendi kendine medyanın yeniden inşa edilmesi sürecinde' başrolü oynadı.

Ahmet Ertürk "Eğer bu işi yapmazsak ileride bizden hesap sorarlar, hepimiz Yüce Divan'lık oluruz," diye iktidarı ikna etti. Ve 1 Nisan 2007'de aralarında Sabah, atv, Takvim, Fotomaç, Yeni Asır gibi markaların da bulunduğu toplam 25 şirkete el kondu.

Dinç Bilgin'in kurduğu tuzak

Konu aslında çok basit.
Turgay Ciner, medya grubunu Dinç Bilgin'den aldı zamanında. Bilgin, zor durumdaydı. Etibank'tan dolayı borçlan vardı, hapis yatmıştı ve "Kara gün dostum," dediği Ciner bir nevi onu kurtarmıştı.

Dinç Bilgin kendini kurtarmak için pek çok kapıyı çaldı. Doğan Grubu'yla anlaşmaya çalıştı ama yürümedi. Ardından Sabah ve atv'nin "isim haklarını" Ciner Grubu'na kiraladı. Ciner de, böylece Etibank'tan kalan borçları TMSF'ye ödemeye başladı.
Bu anlaşma Doğan Grubu'nun hoşuna gitmedi. Çünkü karşılarında zayıflayan bir Sabah yerine yeniden güçlenmeye başlayan, dirilen bir rakip vardı. Gazetelerde sık sık bu anlaşmayı hedef alan yazılar çıktı.

Bir de zaten Sabah'la savaş halindeydiler.
Medya, tıpkı 90'lı yıllardaki ansiklopedi savaşlarında olduğu gibi gerilmişti. Bir yandan Doğan Grubu, Sabah'ın satışına vuruyor, öte yandan da Sabah'ta Aydın Doğan'ın Petrol Ofisi'ni satın almasıyla, Hilton'da yapacağı inşaatla ilgili haberler çıkıyordu.
Önce TMSF Bilgin'in yaptığı kira sözleşmesini iptal etti, ardından da Ciner'e Sabah grubunu sattı. Artık Dinç Bilgin faktörü ortadan kalkmış, Turgay Ciner'in medyada büyümesi için hiçbir engel kalmamıştı. Aynı isimle ama yeni bir şirket olarak etkili bir medya grubu kurmak için çalışmalara başladılar.

2006'nın Ağustos ayında Sabah ve atv'yi halka arza hazırlanıyorlardı. Yabancı yatırımcılarla görüşülüyor, gruba ekonomik katkı sağlayacak bu hamle için uğraşılıyordu.

Devreye bu sefer Zafer Mutlu'nun "bağımsız" Vatan gazetesi girdi. Daha sonra Doğan Grubu'na satılacak olan bu gazete, Dinç Bilgin'in Sabah'ına Etibank yüzünden ilk el konma sürecinde ayrılan gazeteciler tarafından kurulmuştu. Aydın Doğan'dan maddi destek almışlar, Doğan Grubu tarafından dağıtılıp Doğan matbaalarında basılır hale gelmişlerdi.

Vatan gazetesi Sabah'ın halka arzını önlemek için arka arkaya haberler yaptı. Geçmişte, zaten halka arz edildiğini bunun bir daha hukuken* mümkün olmayacağını söylüyorlardı. Bu yayınlar da etkili oldu ve Sabah'ın halka arzı engellendi.
Zamanlama ilginç... Ağustos 2006'da halka arz engelleniyor... 1 Nisan 2007'de ise Sabah grubuna el konuyor.
İşte aradaki bu süreçte ise Dinç Bilgin devreye girdi.

Medyasını Ciner'e satan Bilgin "Ben hâlâ bu şirketin yarısının sahibiyim," diye bir protokolle TMSF'ye başvurdu. Bu belge dört yıldır elindeydi... Ama dört yıl boyunca bunu kullanmak aklına gelmemişti.
Onu kimler kullandı, neden şimdi gaza getirdiler, devreye soktular ve Sabah'a el konmasına varan bu süreci başlattılar... O sırada ne pazarlıklar döndü...

Aslında bu olabilecekleri İlhan Selçuk öngörmüştü. Ergenekon soruşturması kapsamında bir telefon konuşması sızdırıldı. Cumhuriyet'in Genel Yayın Yönetmeni'ne üç medya patronundan bahsediyordu: "Doğan, Ciner ve Karamehmet birbirleriyle uğraşıyorlar, bu arada medyada Cemaat aldı başını gidiyor," mealinden bir tespit yapmıştı.

Türk medyası AKP dönemine, yeni alışkanlıklara hazırlıklı değildi. İşlerin eskisi gibi yürüyeceğini zannediyordu o sırada. Pazar payından daha fazla pasta kapmak dışında başka hiçbir şey önemli değildi. Bir de geçmiş tecrübeler vardı: Bütün hükümetler, başta da Özal kendi medyasını kurmaya çalışmış ama bunlar başarılı olmamıştı. Şimdiki dönemin ne farkı vardı ki? Hiç kimse Sabah'ta olabilecekleri, bunun medyaya etkisini kestiremiyordu belli ki. Ya da bu hesap hiç yapılmıyordu...

Dinç Bilgin de girdiği oyunun farkında değildi. Sandı ki TMSF'yle işbirliği yaparak Ciner'i devre dışı bırakırsa tekrar kurduğu medya grubunun başına bir şekilde geçer.

Zaten TMSF tarafından grubun başına atanan Yavuz Onursal geçmişten yakın adamıydı. Sık sık telefonla konuşuyorlar, Akmerkez'deki Beymen'in içindeki cafe'de gündüzleri buluşuyorlardı.

O dönem Dinç Bilgin TMSF'nin yönetimi altındaki Sabah'ın manşetlerine bile karışıyordu uzaktan. Tekrar gazete yapma hevesindeydi.

İnsanlarla buluşuyor, kafasındaki gazeteyi anlatıyor, kendince kadro kuruyor, hatta yayın yönetmeni için anlaşmalar bile yapıyordu.
Sık sık Yeniköy'de balıkçıda buluştuğu ve kafasındaki gazeteyi anlattığı, "Bu işi ancak seninle yaparım," dediği yayın yönetmeni adaylarından6 biri Serdar Turgut'tu.

Bilgin bir yandan da Sabah ihalesine girecek sermayedarlarla anlaşıp kendisine "yayımcı" kadrosundan yer açıyordu.
Patron olarak dönmeyecekti belki ama bir başkasının sahipliği altında fiili patron olacaktı. Hesabı buydu... Artık konumu ne olursa: Ortak, danışman, vs.

Tipik Dinç Bilgin işte...

Kaybetmeyi kabullenmeyen, köşesine çekilme sırasının geldiğini düşünmeyen, iktidara fırsat bulduğu anda yanaşan, hemen onlarla oyun çevirebileceği bir imkân kollayan, kendisine hâlâ yer açmaya çalışan.
Üzerinin çizildiğini bir türlü kestiremedi, geri dönme ihtimalinin olmadığını, devrinin kapandığını da kabullenmedi. Yandaş medyanın devlet eliyle kurulması sürecini bizzat başlattı.

Eskiden, Sabah zaten gayrıresmi yandaş medyaydı zaten. Bakan atamaları, partilerde söz sahibi olmalar, kimi liderlerle çıkarlar doğrultusunda aleni taraf tutmalar gibi oyunları vardı. Dinç Bilgin'in kurduğu Sabah basındaki çürümeye en fazla katkıda bulunan kurumdu herhalde; Uzanlarla beraber.
Dinç Bilgin'in iktidar hırsı, merakı gazetecileri yoldan çıkarmıştı. İhale takipçileri, patronun adamları hep Dinç Bilgin'in Babıali'ye katkılarıdır... Yaptığı son kötülük de Sabah olayında bu entrikaları çevirip, özgür gazeteciliğin kalbine kurşun sıkmak oldu.

Bu ayıp ona yeter mi bilmiyorum.

İşin en acısı da ne biliyor musunuz?
Dinç Bilgin'in dört sene sonra ortaya çıkardığı ve Sabah'ın el konmasına neden olan belge mahkemelerce "Geçerliliği ve hükmü kalmadığı tespit edilmiştir," damgası yedi.

Ciner Grubu açtığı davaları kazandı, Dinç Bilgin'in sahte belgeyle bütün bunları yaptığını ortaya çıkardı.
Tabii Sabah, mahkeme kararına rağmen Ciner'e kalmadı. Öncelikle Ciner, TMSF'nin mahkeme kararını uygulamaya pek niyeti olmadığını gördü. Medya patronluğu işini sevmişlerdi bir kere. Çeşitli gerekçeler uydurup mahkeme kararını tanımamanın yollarını buldular.

Hal böyle olunca Turgay Ciner de fazla uğraşmadı. Ya da uğraşamayacağını anladı belki de.
Ciner'in Sabah'a getirdiği ve hâlâ beraber çalıştığı Fatih Altaylı "İlgilenmedi," diyor, "Kenan Tekdağ, 'Ben anlaşma yapmaktan yanayım, yargı kararlarını uygulamadıklarını ve uygulamayacaklarını gördük. Boşuna uğraşmayalım,' dedi. Hiç bir yorum yapmadı. 'Sen nasıl istiyorsan öyle
yap," dedi. Kenan Bey zaman zaman gelip anlaşma koşulları ile ilgili bilgi verdi. Dinemedi bile."

Altaylı'ya göre Ciner'in yapısı da bu kavgaya müsait değil zaten: "Turgay Bey, benim şimdiye dek hiç görmediğim yapıda birisi. Bakın; TMSF adamın 1 küsur milyar dolar değerinde malına el koydu. 'Ihh!' bile demedi. Gıkını çıkarmadı. Tepki vermedi. Kimseyle kavga etmedi. Kimseyi suçlamadı. Ne muhalefete gidip iktidarı suçladı, ne iktidara gidip bürokrasiyi. Ne de başka birilerine. Evinden işine geldi, işinden evine gitti.
Birisi bir şey sorar diye sokağa bile çıkmadı. Ben bile duygularını anlayamadım. Biraz şey gibi, nasıl diyeyim, kızgın demirle adamı dağlarsın da gıkını çıkarmaz ya, öyle. Anlaşma konusunda da öyleydi."

TMSF, Turgay Ciner'le sonunda anlaştı. Ona grubun pek başarılı olmayan ikinci televizyon kanalı Kanal l'i, bazı dergileri verdiler ve Sabah-atv'deki yatırımlarına karşılık açıklanmayan "bir miktar para" ödeme yaptılar.

Ciner'in Sabah macerası böylece bitti. Gidip, yeni bir grup kurmaya karar verdi. Önce matbaa yatırımı yaptı, o sırada Ufuk Güldemir'in kurduğu Habertürk TV, ölümünün ardından satın alındı, büyük paralar harcanarak Kanal 1 diriltilmeye çalışıldı, olmadı. Sonra Habertürk gazetesi çıktı...
Önceleri Ciner'in yaşadıklarının da etkisiyle çok etkili bir muhalif medya yaratacağı söyleniyordu...
Ama bu yeni kurulan medya grubunun hali ortada işte...

TMSF Sabah'ı darmaduman etti:

Atılanlar, getirilenler, talepler, kulisler

Yavuz Onursalla Sabah'a el konmasının hemen ardından tanıştım. Dinç Bilginle yakın olduğu, onun döneminde grubun Ankara'da temsilciliğini yaptığını ama konumunun daha özel olduğunu biliyordum. Gazetenin Ankara temsilcisi değil de, patronun Ankara'daki temsilcisi gibiydi. Banka işlerini, hükümetle meseleleri çözen bir işadamı daha çok.

Gruptaki 15 yılın ardından Cem Uzan'ın yanına gitmişti, Star grubuna... Benzer bir görevde... Ardından Cem Uzan'ın siyasete girme sürecinde de yer aldı, Genç Parti'nin genel başkan yardımcılığını yapıp milletvekilliğine bile aday oldu. Sonra da adı sanı duyulmaz oldu. '

Ta ki TMSF gruba el koyana, o da "Medya Grup Başkanı" sıfatıyla İstanbul'a gelinceye kadar.
Sürecin ne kadar uzayacağını bilemediğinden ev tutmamıştı. Sabah binasının hemen yakınındaki Plaza Otel'de bir süitte kalıyordu. "Beni tanıdıkları için ayrıca bir ücret ödemeden bir süit açtılar," diye anlatmıştı bir keresinde konu açılınca, "Gelip odayı görsen her yer kitap dolu, başka da bir şey yok."

Yavuz Onursal'ın evi Ankara'daydı. Zaman zaman eşya lazım olduğunda Ankara bürodan bir şoför evine gidiyor, hazırlanmış valizi alıyor ve uçakla İstanbul'a getiriyordu. Şoför hayatında ilk kez bavul taşımak için uçağa binmişti!

Tanışmamıza bir ortak arkadaşımız vesile oldu, bir öğlen yemeğinde Paper moon'da bir araya geldik.
Buluşmamız önce resmi bir yemek olarak başladı, sanırım sonradan birbirimize ısındık ve kısa öğle yemeği uzadıkça uzadı. Kitaplara ilgi duyan, kitaplar hakkında konuşmayı seven birisiydi. Yalçın Küçük'ün araştırmaları da dikkatini çekiyor, ilgiyle takip ediyordu. O sıralar piyasaya yeni çıkan Erguvaniler adlı bir kitabı bana hediye etti.

İlk buluşmamız tanışma mahiyetindeydi. Gazete hakkında pek konuşmadık, sadece ben çok genel birkaç soru sordum. "Nasıl gidiyor, ne olacak bundan sonra, kim alacak," gibilerinden.

Sabah ve atv tam bir kaynayan kazandı o günlerde zaten.
Önce başyazar Mehmet Barlas istifa etti, Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı görevinden alındı, haber müdürü Ramazan Kurnaz'ın işine son verildi, Almanya Sabah'ın başına getirilen Ali Gülen kovuldu ve yerine Star gazetesi yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu'nun kardeşi Mikdat Karaalioğlu geldi...
O günlerde bana "Geldiğimden beri en fazla goygoyu Fatih Altaylı ve Mehmet Barlas'a yaptım," diyordu Onursal. "Goygoy" kelimesini kullanması dikkatimi çekmişti, o yüzden aklımda kalmış olmalı.

TMSF "Olduğu gibi korumak," şartıyla el koyduğu grupta epey gözle görülür değişiklikler yapmaya başlamıştı. Yavuz Onursal da operasyonun başındaydı.

Giderek yayın çizgisine de bu müdahaleler yansıdı.
Mesela, bir Pazar günü Fehmi Koru'yla tam iki sayfalık bir söyleşi yapıldı. Koru, bıyıklarını kestikten sonraki ilk fotoğraflarını Sabah'a verdi. Gazetenin sahibiymiş gibi gülümsüyordu fotoğrafta.

AKP'ye kapatma davası açıldığında Sabah bütün gazetelerden daha taraf olarak "Meclis'i de kapatın," manşetiyle çıktı.
Meclis'ten türban serbestliği kararı çıkmıştı, Hürriyet meşhur "411 el kaosa kalktı" manşetini bunun üzerine vermişti. Türkiye'yi karıştıran bu karar Anayasa Mahkemesi'nce iptal edildi, Sabah bu sefer "Yasak kızım" diye manşet attı.

Bir TMSF gazetesi olduğu artık iyice hissedilmeye başlanmıştı.
Yapılan kadro değişiklikleri içinde en çarpıcı olanlardan biri gazetenin Ankara temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş'ın görevden alınmasında yaşananlardır.
Mesleğe Yeni Yüzyıl'da başlayan Aslı Aydıntaşbaş yıllarca New York'ta, Washington'da çalışmış ve dış politikayı çok iyi bilen bir gazeteci. Ergun Babahan'ın ilk yayın yönetmenliği döneminde Ankara temsilcisi olması teklif edildi, o da bu görevi kabul edip Ankara'ya yerleşti.
AKP hükümetine yakın, iyi bağlantıları olan bir Ankara temsilcisi olarak öne çıktı. "Arkasında Gül var," laflan da çıkmıştı tabii ama aslında hem Başbakan Erdoğan'la arası iyiydi, hem de Cumhurbaşkanı Gül'le.

Fatih Altaylı göreve geldikten sonra önce Aydıntaşbaş'ı görevden almak istedi. Bunun için ta Best FM'den tanıdığı Metehan Demir'i Sabah'a temsilcisi yardımcısı olarak atadı. Medya kulisleri ve Demir'in kendisi de temsilci olmasını beklerken bu atama aylarca gerçekleşmedi.
Çünkü Altaylı'yla da uyum içinde çalışıyordu o sırada Aslı Aydıntaşbaş; hükümet nezdinde de bir problem yoktu.
Ama Ankara temsilciliği, büyük gazete, talibi her zaman çok olan bir koltuk.
TMSF'nin el koymasının ardından Aslı Aydıntaşbaş'ın da arkasından işler çevrilmeye başlandı.
Temsilci olmak isteyenlerden biri Okan Müderrisoğlu'ydu. Babası ordudan atılan, muhafazakâr bir aileden gelen Müderrisoğlu gazetede Cuma namazlarına giden tek isimdi. Muhafazakâr kimliğinin "yükselen değerlerin" gazetesi eski Sabah'ta değil de şimdiki değişen ortamda prim yapacağını biliyordu.

Bu yüzden de dumıaksızın Ahmet Ertürk nezdinde kulislere başladı. Ankara büroda olan bitenleri anında Ahmet Ertürk'e bildiriyor, TMSF'nin gönüllü muhbiri gibi davranıyordu. Ankara temsilcisi ne yapıyorsa Ertürk'ün haberi oluyordu.
Sonunda Müderrisoğlu'nun kulisleri etkili oldu ve bir gün temsilci yardımcısı olarak atandığı e-mail'le bildirildi. Bu atamadan ne gazetenin Ankara temsilcisinin, ne de Genel Yayın Yönetmeni'nin haberi vardı. TMSF işleri artık böyle uzaktan yönetmeye başlamıştı.
Aydıntaşbaş ekibiyle kendisine danışılmadan yapılan bu atamayı tanımadığını, işlerin aynen devam edeceğini söyledi ertesi gün. Birkaç gün sonra kendi işine son verileceğinden habersiz bir şekilde...

Nitekim, bir akşamüstü Ankara büronun hazırladığı bir manşeti okurken TMSF'nin atadığı mali işler sorumlusu Mehmet Akif Yaşın'dan bir mesaj buldu posta kutusunda. "Kurumsal bir duyurudur," diye açtı mektubu. Hakikaten de bir kurumsal duyuruydu mektup: Aslı Aydıntaşbaş'ın görevden alındığını tebliğ ediyordu. Yine hiç kimse aramamış, daha önceden söylememişti!

Bir başka olay...
Gazetenin yazıişleri müdürü ve köşe yazarı Balçiçek Pamir de Antalya'da bir toplantıdayken işten atıldığını öğrenmişti. Üstelik o sırada gazeteyi temsil ediyordu!

Pamir, TMSF'nin o sıralar "telekulak yöntemlerine" de başvurduğunu anlatıyor: "Kurumsal iletişimin başında Bahar Şamhili Tanju'nun işten atıldığını öğrenince yayın yönetmeni Ergun Babahan'ı arayarak, kendisine 'Bahar'ı işten atmışlar. Gerekçesi nedir? Olaydan haberin var mı?' diye sordum. Ergun bana 'Telefonları dinliyor bunlar' dedi.

Anlamadığımı söyleyince yanıtı kısa oldu:

'Öbür taraf [Ciner Grubu] ile ilişkisi olanları tek tek tespit ediyorlar."

Aslı Aydıntaşbaş'ın görevden alınmasında da belki "öteki tarafla" ilişkisi de etkili olmuştur, kim bilir. Zira temsilciyken evlenmiş, düğününe Ciner Grubu'nun bütün üst düzeyi davet edilmişti: Turgay Ciner, Kenan Tekdağ, Kenan Sönmez... Girişte kocaman çiçekleri vardı.

Ve o düğüne Ahmet Ertürk davet edilmemişti.
Aslı Aydıntaşbaş'ın görevden alınması İstanbul büroda panik yarattı. Yayın koordinatörü Şule Talu herkesin istifa etmesi gerektiğini söyledi, Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Doğan Satmış "Bu ilk değil, neler oldu kılımızı kıpırdatmadık, bundan sonra kılımızı kıpırdatsak kimin umurunda," dedi.

Ergun Babahan istifayı gerektirecek bir durum olmadığını söyleyince de konu kapandı.
Fatih Altaylı'nın şu yorumuna katılmamak mümkün mü: "Yayın Yönetmeni de istifayı gerektiren bir durum olmadığını söyleyince durumu' kabullenmişler. Ne değerli koitukmuş şu yayın yönetmenliği. TMSF tarafından soytarıya çevrileceksin, koltuğunun adı olacak ama içi boş olacak.
Yine de orada oturacaksın. Helal olsun vallahi."AJ Sabah'ta yaşanan tek kriz bu değildi tabii ki.

TMSF bir gün o zamanlar Sabah'ta yazan Yılmaz Özdil'in bir yazısını sansürlemişti. Aydın Ayaydın'ın yazılarına dönemin bakanlarından Kürşat
Tüzmen'in baskısıyla son verildi.'A-' Aynı grubun içindeki Takvim gazetesinde köşe yazan Nazlı Ilıcak, TMSF nezdinde kulis yaparak Sabah'a
geçti.

Altaylı, kendisinden istenenleri özetliyor:

"Yılmaz Özdil'i işten çıkart, dediler bana. Sonra ben bunun olmayacağını söyleyince, 'Bari yerini değiştir; Emre Aköz'ü öne al, onu arkaya al' dediler. İskender Baydar'ı ondan sonra ATV Haber Müdürü Murat Demirel'i ve atv Genel Müdürü Orhan Girgiç'i çıkart' dediler. Ben de dedim ki 'Bunlardan bir tek Yılmaz benim konum. Diğer konular sizin konunuz. Ben onların başında değilim, onlara ben bakmıyorum. İster alın, ister satın ama Yılmaz Özdil'i ben görevden almam' dedim. 'Bari arkaya at' dediler, onu da kabul etmedim."

Bir de manşetlere karışıldığını, zaman zaman baskı gördüğünü anlatıyor:

"[Başbakanlık Basın Müşaviri] Mehmet Akif Beki nezaketle bir gün beni aradı. Tam Cumhurbaşkanı [Ahmet Necdet Sezer'in] Harp Akademileri'ndeki konuşma günü. 'Abi, nasıl görüyorsunuz bu haberi?' dedi. 'Manşetten görüyorum' dedi. 'Ya! Yapma abi' dedi. 'Deli misiniz! Başka nasıl görülür?' Adam Cumhurbaşkanı... Yedi senedir ilk defa konuşuyor acayip bir şekilde ve çok ağır laflar ediyor, bunu nasıl görmem ben? 'Abi, küçük gönneni rica etsem' dedi. "Bu küçük görülecek bir şey değil, büyük görülecek bir şey." dedim. Dedi ki; 'Ertuğrul Özkök'le ben konuştum. Onlar da bunu küçük görüyorlar.' Dedim ki 'Ertuğrul Özkök seni kafaya almış, bunu kimse küçük görmez Türkiye'de. Bu büyük bir haber ve büyük görülür.' O, 'Ertuğrul'la ben konuştum onlar üç sütunla bunu küçük görecekler' diyor. Nitekim ben manşet yaptım. O akşam kıyamet koptu. Yavuz Onursal o manşeti değiştirmeye kalkıştı, 'Abdullah Gül'ü manşet yapalım' dedi bilmem ne, matbaa makineleri durdu... Bunu gazetedeki herkes biliyor. Gece yarıları kavgalar, dövüşler, telefonlar bilmem neler... Neyse sonuçta benim dediğim oldu ama ertesi gün kıyamet koptu gazetede, o ayrı. Ertesi sabah bir baktım Hürriyet hakikaten Başbakanlık Basın Müşaviri'nin söylediği gibi üç sütun vermiş. Belli ki Türk medyasının işi tamam."

Akif Beki'nin ise bu hikâyeye bazı itirazları var:

Fatih Altaylı (...) Sabah'ın manşetine müdahale edilmesi üzerine yayın yönetmenliğinden istifa ettiğini söylüyor. "Hayır" dememe alınmış, telaş etmiş dün köşesinde. Farfaraya ne hacet! Google'a sorsa kayıtlara geçen sayısız haberle ona aslında görevden alınmış olduğunu hatırlatırdı hazret.
Daha vahimi, görevden alınana kadar hiçbir müdahale iddiasında bulunmadı Altaylı. Ne zamanki alındı, o zaman müdahaleden söz etmeye, Baykal'ı fişteklemeye, internet sitelerini bana karşı dolduruşa getirmeye başladı. TMSF yönetimiyle ters düştüğü için gönderildi ve bile bile siyasi iradenin üstüne yıktı bu idari tasarrufu.

Halbuki görevden alınmasında en ufak bir dahlimin olmadığını, aksine çok rahatsız olduğumu, kalması için kaç kez çaba gösterdiğimi de ondan iyi kimse bilemezdi. Çünkü bir önceki seferde, odasını toplarken beni arayan ondan başkası değildi.

İyi geçinirdik, ikimiz de işimizi yapardık ve beni yormayan yayın yönetmenlerinin başında gelirdi Altaylı. Şikâyetim yoktu iletişimimizden. O da gayet memnun görünürdü. Adına müdahale denilecek bir diyaloga hiç ihtiyaç yokken aramızda, neden ve nesine müdahale etmiş olabilirdim ki?
Altaylı'nın Ciner ve TMSF dönemlerinde yaptığı gazeteleri arşivden alıp önünüze koyun, ne demek istediğimi anlarsınız. Sormazlar mı, "O şahane gazetelerin hepsi talimatla mı hazırlandı" diye? Eğer müdahale ürünüyse onlar, "Sen niye izin verdin, niye müdahaleye açtın gazeteni" demezler mi peki? Müdahaleye uğradığın, görevden alınınca mı geldi aklına?

Şecaat arz edeyim derken kendisine de attığı o güzelim manşetlere de haksızlık ettiğinin farkında değil galiba. TMSF'nin paralarım harcadığım günler: Napa şarapları, ıstakozlu makarnalar

Yaşanan bütün krizlerde Yavuz Onursal Paper moon'daki masasından hiç ayrılmadı. Önce bazı operasyonların içinde, ardındansa tamamen dışarıya itilmiş bir konumdaydı. Mesela Fatih Altaylı'nın görevden alınmasında başrolü oynadı. Sabah binasında Altaylı'yı çağırıp görüşüyor,7 çıktığındaysa yanındakilere "Bu da zaten gidici," diyordu. Kendi kafasında bitirmişti onu.
Hayatın cilvesi işte, sonradan ittifak yaptıkları Onursal'ı devre dışı bıraktı. Başta da Ergun Babahan; güçlü konuma gelince Ahmet Ertürk'le doğrudan ilişki kurar oldu. Hatta Onursal'ın harcamalarından şikâyetçi olduğu, TMSF'ye bunları anlattığı bile konuşulmuştu. Mümkün olduğu kadar gazeteyi kendi kendine yapmak ve "Medya grup başkanını" da işe karıştırmamak istiyordu.

Ne ilginç ki, TMSF göreve gelir gelmez kendisine Audi A8 marka cip alan da Babahan'dı...

Neyse..


Yavuz Onursalla geçirdiğim süre içinde iki kere onun konumu yüzünden daha evvelden aşina olmadığı insanlarla muhatap olmasına şahit oldum.
Bir akşam Paper moon'da telefonuna uzun bir mesaj geldi. Yollayan İbrahim Tatlıses'ti ve sitem ediyordu. O sırada atv'de "İbo Show" programını yapıyordu. Bir magazin programında kendisi hakkında bir haber yapıldığı için gecenin bir saatinde öfkelenmiş, Onursal! aramış ve programını bırakmakla tehdit etmişti.

Onursal'ın bir başka magazin ünlüsü yakını da Seda Sayan'dı. Paper moon'u mesken tutan Onursalla Seda Sayan'ı tesadüfen ben tanıştırmıştım üstelik. Paper moon'un bulunduğu Akmerkez'de oturan Sayan, öğleden sonraları randevularını bu lokantada veriyordu.

Bir gün orada karşılaştık.
Onursalla burada daha sık buluşur olmuştum, hem medya konuşuyorduk, hem dedikodu yapıyorduk. Medya üzerine yazılar yazan bana iyi bir haber kaynağı olmuştu; bu süreçle ilgili bazı ayrıntıları ondan öğreniyordum.

Seda Sayanla selamlaştım, ayaküstü sohbet ettik ve Yavuz Onursal! tanıştırdım. Seda Sayan, müthiş bir profesyonel tabii. Kiminle nasıl ilişki kuracağını, nasıl network oluşturacağını çok iyi biliyor. Yavuz Onursalla yakın arkadaş oldular.

Yavuz Onursal o sıralar rating kraliçesi olan Sayan'ı atv'ye transfer etmek gibi bir hayale daldı. Hatta beş milyon dolar önerdiği bile konuşuluyordu, "Seda FM" diye bir radyo projesi bile gündeme gelmiş; doğruya doğru, bu iş konuşmaları benim yanımda olmadı. Ama bildiğim tek şey o sırada zaten Doğan Grubu'na bağlı olan Seda Sayan bu bağlantıyı, teklifleri de kendi lehine çevirdi...

Yavuz Onursal bana hep sempatik, iyi niyetli biri gibi göründü. Hâlâ da aklımda öyle kaldı; hakkını yemeyeyim.
O dönemden bir de Sabah'a (yani TMSF'ye) fatura edilen yüksek hesapları unutmadım: Istakozlu makarnalar, Napa şarapları...
Bugün hatırlayınca "TMSF'nin paralarını ben de harcadım" diye gülüyorum.

Yavuz Onursal, Sabah ve atv'de kalıcı olmak istiyordu. 15 yıl çalıştığı bir gruba en üst düzeyde geri dönmüş ve kendisinin bile beklemediği bu konum hoşuna gitmişti. Bu işi yapıp yapamayacağıyla ilgili bir kuşkusu yoktu.

Oraya nasıl getirildiğini de sorgulamıyordu. Pek fazla iş yapmıyordu doğruya doğru. Oyuncu İpek Tuzcuoğlu gibi yeni yeni arkadaşlar edinmiş, onlarla vakit geçiriyordu daha çok... Yine Paper moon'da tabii ki. Magazin dünyasının içinde olmak, renkli hayatları yakından takip etmek ve sınırsız harcama yetkisi hoşuna gitmişti. Kimin gitmez?

Hazır koltuğuna sahipken belki bir anlamda sürece de müdahale edebileceğini düşünüyordu.
Dinç Bilgin'in temsilcisi gibiydi zaten. Yeni bir patron ve Dinç Bilgin'in de atanması sürecini yönetmeye çalışıyordu. Ankara'dan tanıdığı Nurol Holdingin ihaleye girip kazanacağından, Dinç Bilginle beraber kendisinin de yönetimde kalacağından emindi. Hesabı buydu, ama tutmadı.
Ergun Babahan da o sırada Dinç Bilgin'in komutasına girmişti. Hatta Anadolu Ajansı'na Dinç Bilgin'in açıklamaları Sabah gazetesinde Ergun Babahan'ın odasındaki fakstan çekiliyorduk.

Yavuz Onursal da, Dinç Bilgin de, Ergun Babahan da sonunda kaybetti. Sabah'ın satışına sıra gelindiğinde üçünü de büyük bir şaşkınlık bekliyordu.

Medyaya yeni patron:

Bizim Çalık


Koskoca Sabah ve atv grubu TMSF'nin elinde fazla uzun kaldı. Harcamalar artık herkesin dikkatini çekmeye başladı. Ve Sabah yavaş yavaş yeni patronunu aramaya koyuldu.

Önceleri grubun yabancılara satılacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Rupert Murdoch'ın News Corp.'ının ilgilendiği biliniyordu. Murdoch, Türkiye pazarına Fox'la girmiş ama pek başarılı olmamıştı. Girdiği pazarlarda hâkim olmasıyla bilinen Avustralyalı medya patronunun Türk medyasına da böylece damga vuracağı beklentileri vardı.
Alman medyasından Pro 7-Sat 1 ortaklığı ilgiliydi. 750 milyon doların üstüne çıkmayı planlamıyorlardı gerçi, bu da Ertürk'ün 1.5 milyar dolarlık satış beklentisinin yarısı kadardı.

Dinç Bilgin de Yavuz Onursal aracılığıyla Nurol'un ihaleye girmesi için uğraşıyordu.

Bir de Ahmet Çalık ve Turkuvaz grubu vardı.

Özal döneminde ünlenen, Turgut Özal'a yakın ve merkez sağda yer alan bir işadamı olarak biliniyordu Ahmet Çalık iş dünyasında. Pek medyatik değildi; AKP döneminde Tüpraş, Petkim, Türk Telekom gibi ihalelere katılarak kendinden söz ettirmişti.

Ama Çalık'ın bir başka özelliği vardı. Başbakan Erdoğan'ın kendisinden "Bizim Çalık" diye söz etmesine neden olacak bir tarafı...
Başbakan Erdoğan'ın "damadı" Berat Albayrak bu grubun çalışanıydı. ABD'de üniversite okuyan Berat Albayrak'ın grupla ilk teması o yıllarda oldu. Babası Sadık Albayrak ve Ahmet Çalık'ın geçmişten gelen dostlukları vesilesiyle tekstil grubunda çalışmaya başladı.

Berat Albayrak, 2004 yılında Başbakan Erdoğan'ın kızı Esra'yla evlendi. Yedi bin davetlinin katıldığı düğün İstanbul'daki Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleşti. Çift ardından Amerika'da yaşamaya karar verdi. Esra Erdoğan'ın halime kalmasından sonra Türkiye'ye döndüler.
"Damada" uygun bir iş de hemen bulundu: Genç Albayrak önce birkaç ay Çalık Holding'in finansman bölümünde genel müdür vekili olarak çalıştı, ardından bu göreve asaleten atandı. Ve 26 yaşında, kısıtlı tecrübesiyle Genel Müdür oldu!

Bu arada Çalık Grubu da iktidar sayesinde büyümeye başladı: Samsun-Ceyhan arasında yapılması planlanan boru hattı ihalesiz "Bizim Çalık"a verildi mesela.

İşin içinde aile olunca, Sabah'ın da "yabancıya" gitmesi mümkün mü?

Sabah-atv ihalesine söylenen diğer gruplann hiçbiri katılmadı. İpek ve Sancak grubuyla ortaklık yapan RTL çekildi, Nurol "Hesapladık, bu para ancak 25 yılda çıkar," diyerek son anda çark etti ve tek katılımcı Ahmet Çalık tam 1.1 milyar dolara Sabah grubunun sahibi oldu.

Nurol'un ihaleden çekilmesi Dinç Bilgin'in de hayallerinin sönmesi anlamına geliyordu tabii.

Medyada Turkuvaz Grubu devri başladı. Medya Grup başkanı olarak da Sadık Albayrak'ın diğer oğlu Serhat Albayrak göreve getirildi.


Aslında Ahmet Çalık da bu yatırıma girmeye niyetli değildi. Nurol'un dediği gibi bu rakamın kolayca çıkması imkânsızdı; medyada kâr eden bir Hürriyet vardı, bir de Kanal D ve reklam pastası da giderek daralıyordu.

Çalık ekonomik kaygılarında haklıydı. Ama bu kaygıların boşa çıkması için bazı kolaylıklar yapıldı. Mesela kamu bankaları (Halk Bankası ve Vakıfbank) 750 milyon dolarlık kredi verdi Çalık'a. Cumhurbaşkanı, devreye girerek Ahmet Çalık'ı Katar Emiri'yle tanıştırdı, grubun yüzde 25'ine Katar sermayesi ortak oldu...

Hıncal Uluç o günlerde gazetesi ve patronuyla ilgili ilk günlerin iyimserliğiyle bir yazı yazdı:AA
Sabah, atv başta, yayın gurubunun çalışanları, Cuma gecesi Swiss Otel'de yeni patron Ahmet Çalık'la buluştuk.. Hoş gecenin amacı, biz gazetecilere Çalık gurubunu bir ölçüde tanıtmak, tanışmaktı..

Neco ve İstanbul Gelişim'in, eski dostlar Atilla Özdemiroğlu ve Garo'nun keyiflendirdiği hoş ve sıcak bir gece oldu.
Yeni patron Çalık kısa tuttuğu konuşmasında yayıncılık esas ve ilkeleri konusundaki düşüncelerini çok açık ve çok net anlattı.
Sabah'ın, atv'nin ve ötekilerin "Anayasa"sı olacak bu esaslar ve ilkeleri kesip saklamanızda, bugünden itibaren Sabah'ı peşin hükümsüz, sadece verilen bu sözler ışığında izlemenizde ve sözlerden sapma gördüğünüzde ilgili kimi görüyorsanız onu uyarmanızda fayda var..
İşte patronun kendi sözleriyle yayın esaslarımız..

"Yayınlarımız, 'Bağımsız ve objektif habercilik, özgür yorum' anlayışından taviz vermeden, kamuoyunun haber alma özgürlüğüne yönelik temel misyonunu yerine getirmeye devam edecektir.
Bağımsız ve özgür medya, demokratik bir sistemin en önemli sigortalarından birisidir. Güçlü rekabetin olmadığı bir medya sektöründe, bağımsız ve özgür medyadan söz edilemez.

Evrensel basın ilkelerinin Türkiye'deki en iyi temsilcisi olarak yolumuza güvenle devam edeceğiz.. Haber değeri taşıyan ve doğruluğuna inandığımız her bilgi, yayınlarımızda yerini bulacaktır.
Yazarlarımız için bu grup, gerçek anlamda bir entelektüel merkez, bir düşünce odağı, farklı görüşlerin kendisini özgürce ifade edebildiği bir platform olacaktır."
..Ve de işte Ahmet Çalık'ın kendi sesinden kayda geçen Sabah Anayasası'nın temel ilkeleri ve değişmez maddeleri.. "

1. Dürüst ve objektif,
2. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, laik cumhuriyet, Atatürk Devrimleri, din ve vicdan özgürlüğüne duyarlı,
3. Toplumun değer yargılarına ve çevreye saygılı, sanat ve kültür değerlerini yücelten,
4. Yorum ve habercilikte güven veren yayıncılık."

Hıncal Uluç'un bu yazısı körü körüne bir iyimserlik olarak kaldığı gibi sonraki öngörüleri de tutmadı. Birkaç ay sonra bile "Sabah'ta hiçbir şey değişmedi, hâlâ Dinç Bilgin'in bulduğu yazarlar var, hâlâ Dinç Bilgin'in koyduğu Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan gazetenin başında,"
diyordu ve Ahmet Çalık'a inancı tamdı.

Sabah artık yüzde yüz yandaş, yazarlarından manşetlerine sadece Erdoğan'ı öven bir hükümet bülteni...
Hıncal Uluç tek başına kaldı, pek siyasete falan da değinmiyor. Bazen Sabah'ın manşetlerini eleştiriyor, bazen "yandaş damgası" yememek için gazetesini dostça uyarıyor.

Eminim, zaman zaman gazete ondan kurtulmak istiyor ama "Atıp da kahraman yapmak," istemiyorlar. İstifa etse, bir başka yere gitse çok rahatlayacaklar... Zaten onu delirtmek için gazetenin içindeki bazı tetikçiler de sık sık hedef alıyor...
O da inadına gitmiyor. Çünkü Türk medyasının halini görüyor. Artık bir başka gazete diğerinden daha iyi değil ki... Bir başka yerde daha fazla olanak var mı?

En azından Sabah öyle ya da böyle Hıncal Uluç'a dokunmuyor. Ya yarın öbür gün Hürriyet'e gidip birden Tufan Türenç, Cüneyt Ülsever ya da Özdemir İnce'nin durumuna düşerse...

En doğrusunu yapıyor kalarak... İdare ederek... Bu sürecin geçmesini bekleyerek.
Aynı durum Nazlı Ilıcak için de geçerli. Başbakan Erdoğan'ın bir türlü sevmediği, bir türlü sıcak bakmadığı Nazlı Ilıcak da Sabah yazarlarının gizliden gizliye hedefi... Gazete onu da atmak istemiyor, çünkü atılırsa o da kendilerine göre kahraman olacak. Bu yüzden sadece yıpratmak, yıldırmak istiyorlar.

Sabah'ın tepesinden otoparkçılığa

Hıncal Uluç'un iyimserliği kısa sürede yok oldu. Dışarıdan, özellikle de muhafazakâr medyadan çok fazla isim Sabah'a getirildi, yazıişlerinde önemli konumlara atandı. Adı sanı duyulmamış köşe yazarları kadroya dahil oldu. Gazete hiç de Çalık'ın vaat ettiği gibi bir yayın çizgisi izlemedi.

Ama bütün bunlardan önce, Çalık'ın satın alır almaz kuruma etkileri aslında bir Ankara hesaplaşmasının yansımasıydı.

Önce TMSF'yle gelen Yavuz Onursal, TMSF gidince kendi görevi bittiği gerekçesiyle "istifa" etti.
Ergun Babahan bir süre daha görevde kaldı ama onun da bileti kesildi; çalışmak istemediği, kendi seçmediği bir kadro oluşturuldu ve bir anlamda istifa etmeye zorlandı...

Empoze edilenlerden biri Başbakan'ın basın danışmanlığını yapıp daha sonra bu görevden alınan Ahmet Tezcan'dı. Belli ki Ankara'nın ricasıyla "Çalık'ın danışmanı" görevine getirildikten sonra yazıişleri toplantısına müdahale etmek isteyen Tezcan'ı herkesin gözü önünde Ergun Babahan odadan kovdu.

Buna benzer birkaç müdahale daha oldu kadroya. Ve nasıl olduysa oldu, Babahan baskılara dayanamayıp rest çekti, istifa etti.

Ama özünde bütün bunlar gizliden gizliye Sabah'taki Abdullah Gül'cü ekibin de tasfiyesiydi. Bu süreci önceden gören Salih Memecan çoktan Başbakan'a yanaşmış, karikatürlerinde onu yüceltmeye başlamış hatta evinde bile ağırlayacak kadar içli dışlı olmuştu. Memecan'a "majestelerinin karikatüristi" diye isim takıldı medyada...

Ama Babahan ve Onursal, TMSF sürecinde Gül üzerine oynamışlar ve kaybetmişlerdi.

Aydın Ayaydın, Babahan'ı "Erdoğan'ın yok olmasını ve yerine Gül'ün gelmesini yürekten isteyen biri," olarak tanımlıyor:

Babahan eskiden Deniz Baykal'a sempati duyan ve AK Parti'yi yerden yere vuran biriydi. Yakın arkadaşı Salih Memecan vasıtasıyla Abdullah Gül'e çok yakınlaştı. Aslında Başbakan Erdoğan'ı hiç sevmez ve hep onu eleştirirdi. Erdoğan yerine Abdullah Gül'ün etkili olmasını isterdi. Cumhurbaşkanlığı konusu gündeme geldiğinde Erdoğan ve çevresinin aleyhine, Gül'ün ise lehine katkı sağlayacak haberlere yer verme gayreti içine girdi. Erdoğan'a yakın işadamlarının aleyhine haber yapılıp Başbakan Erdoğan'ın yıpranmasını sağlayacak haberler için ekonomi servisini yönlendirmeye çalıştığına çok tanık oldum. Odamız yanyanaydı. Erdoğan hükümetinin iyi gördüğüm uygulamalarını övdüğüm yazılarda, hep beni olumsuz yönde etkilemeye çalıştı. (... ) Başbakan'a yakın olduğu bilinen ve TOKÎ'ye (Toplu Konut İdaresi) iş yapan bir müteahhit için 'Bunu araştırın ve bir şeyini bulun getirin' dediğine bizzat şahit oldum.

Daha görevden ayrılmadan önce Sabah'ta suyunun ısındığını gördü Ergun Babahan. Önce Doğan Grubu'nun kapısını çaldı. "Ekibimle gelmeye hazırım, size çalışalım, Sabah'ı yok edecek bir gazete yapalım," dedi. Bu pazarlık olmadı. Kısa bir süre Ankara temsilcisi olarak çalıştığı Akşam'a geçmek için Karamehmet grubuna not bıraktı ama kendisine geri dönülmedi.

Sabah'tan "kahramanca" istifa etti kendine göre.
Medyanın geri kalanından bir destek almayınca o da yüzde yüz yandaş olmaya karar verdi, bir hükümet gazetesinden kızıp istifa edip bir başka hükümet gazetesine transfer olarak, tarihe geçti. Omurgası, haberciliği ya da duruşuyla değil ne yazık ki...
Yandaşlık gazetelerde köşe açtırıyor...
TRT'de program yaptırıyor...

İktidar uçaklarında ağırlanıyorsunuz...
Cumhurbaşkanıyla Köşk'te öğlen yemeğine, Başbakanla Dolmabahçe'deki ofisinde kahvaltıya davet ediliyorsunuz... Muhatap alınıyorsunuz, cebiniz doluyor, dönemsel olarak para kazanıyorsunuz. Kısacası, yandaş olmanın karı var...
Ergun Babahan Star'da yazıyor, TRT'ye program yapıyor.
Ama bir farkı var. O aynı zamanda yandaş otoparkçı!
Mecazi bir anlamı yok, bu işlerinin arasında bir de otopark işletiyor.

Sabah'tan ayrılmak zorunda kaldığı günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin o zamanki mütevelli heyeti başkanı Oğuz Özerden'den bir telefon aldı Babahan.

Özerden, yakın arkadaşını üniversitenin Santralİstanbul'daki kampüsüne davet etti ve ona burada bir oda tahsis edeceklerini, çalışmalarını buradan sürdürebileceğini söyledi. Babahan da Santralîstanbul'a yerleşti.
Babahan akademisyen değildi. Okulda resmi bir görevi de yoktu... Bilgi Üniversitesi de her "arkadaşa" oda tahsis eden bir kurum değildi. Pek çok kişi merak etti ve deşti bu durumu doğal olarak.

Meğerse plan başkaymış.

Santralİstanbul bünyesinde bir müze, o müzenin otoparkı ve çeşitli cafe'ler var. Ergun Babahan da lokanta ve otoparktan sorumlu bir şirket kurmuş, onun başına geçmiş!

Düşünebiliyor musunuz bir yayın yönetmeninin düştüğü durumu...

Bir yandan otopark işletiyor, bir yandan makale yazıyor... Yandaşlığın böylesine de pes doğrusu! Böylesi gerçekten daha önce görülmemişti.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir