Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bir Ertuğrul Özkök Sit-Com'u: Tavşan Kardeşi Kim Vurdu?

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Bir Ertuğrul Özkök Sit-Com'u: Tavşan Kardeşi Kim Vurdu?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 01:56

Bir Ertuğrul Özkök sit-com'u

TAVŞAN KARDEŞİ KİM VURDU?


Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'i yönettiği 20 yıl boyunca medya çevrelerinde tartışılan konuları aklıma geldiği şekliyle rastgele saymak istiyorum: Bir kere bıyıklarını kesmesi, sonra bir gün gazeteye Bugs Bunny kıyafetiyle gelmek istediğini açıkladığından beri kendisinin alter-ego'su olan
"Tavşan Kardeş"i, Sharon Stone'la söyleşisi, Ahmet Kaya için attığı "Vay Şerefsiz"A ve Tansu Çiller'e bir anlamda Başbakanlık yolunu açan "Leydi'nin Topuk Sesleri" manşetleri, Ayşe Arman'dan Serdar Turgut'a keşfedip önünü açtığı köşe yazarları, Pazar günleri köşe yazarlarının daha "hafif" konulardan bahsetmesi geleneği, zeytinyağı devrimi, şarap uzmanlığı, pop müzik tutkusu, damadı Ercan Saatçi, Özal'a yakınlığı ve kendisine "Özköşk" diye isim takılması...

20. yılın sonundaysa Ertuğrul Özkök artık "nehir kenarında." Bu metaforu da "Nehrin kenarında yeteri kadar beklersen düşmanlarının cesetlerinin önünden geçtiğini görürsün," diyen Çin atasözünden yola çıkarak kendisi yaygınlaştırdı.

Yayın yönetmenliği görevini bırakıp, sadece köşe yazmaya başlayınca kendisinin "nehir kenarına" çekildiğini beyan etti Özkök. Hürriyet gazetesinde, bizzat Ertuğrul Özkök tarafından başlatılan bir Ertuğrul Özkök parodisi olan Latif Demirci'nin "Press Bey" karakteri de onunla eş zamanlı nehrin kenarına çekildi.

Günde üç-dört saat uyuyan, geceleri televizyon izleyen, gündüzleri de yoğun bir tempoda çalışmaya alışık Özkök aynı zamanda Türkiye'nin en hızlı yazı yazan gazetecilerinden biri: Günde en fazla yarım saat sürüyor köşesini yazması... Geriye hiçbir mesainin olmadığı koskoca bir zaman dilimi kalıyor.

İşte o kalan boş vaktin, bir anlamda o zorunlu sürgünün adı nehir kenarı. Peki neden bu sürgün, neden bu zorunlu ara? Yanıtı çok belli: AKP onu istemedi de ondan.

Bugüne kadar Türkiye'deki bütün iktidarla (asker ve hükümet dahil) hep çok iyi ilişkiler kurmuş olan Özkök ilk kez AKP döneminde Ankara'da kabul görmedi. Bunun birkaç sebebi var ama en somutu Başbakan Erdoğan'ın kendisine yönelik hiçbir eleştiriden hoşlanmaması. Bütün eleştirilerin de kaynağı olan medyanın en göz önündeki Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ü sorumlu tutması. Unutmamak gerekir ki aynı4 Özkök, AKP'yi en zor duruma sokan Deniz Feneri skandalini da gündeme getiren gazeteci.
Sekiz yıllık AKP döneminde arayı düzeltemez miydi peki? Bir şekilde kendisini Başbakan'a sevdiremez miydi? Onun dümen suyuna gidip, sadece istediği haberleri yapamaz mıydı?

O zamanlar verilen bir karar, çoktan yapılmış bir tercih üzerine ahkam kesmek kolay tabii şimdi.
Ama bana öyle geliyor ki Özkök isteseydi de bu iktidarla uzlaşamazdı. Bu biraz da yapı meselesi, insanın kendisini tutamaması, gazeteci kimliğinin ne kadar baskın odluğuyla ilgili: Bu dönemde hem gazetecilik yapıp, hem iktidarla iyi geçinmek mümkün değil. Halbuki geçmiş yıllarda Başbakanlar kendilerine yönelik eleştiriler olduğunda kızsalar bile, yaptırımı AKP dönemi kadar ağır olmuyordu.

Özkök gazeteciliği seçti AKP döneminde. Zaten daha Genel Yayın Yönetmenliği yaparken bile AKP iktidarının beş senelik döneminde muhalif bir yorumcu olmayı seçti. Bunun bedelini ödemeye de razı oldu...

20 yıl olmasına rağmen Özkök'ün henüz nehrin kenarına gitme niyeti yoktu. En azından birkaç sene daha görevde kalma niyetindeydi. Her şey bir yana, Hürriyet'i yeniden tasarlamak, güncellemek, yenilemek, bir sonraki yöneticiye yepyeni bir şekilde teslim etme niyetindeydi.

Hürriyet, yeniliklerin hızlıca yapılacağı bir gazete olmadığı için de zamana yaymıştı yapmak istediklerini.
Köşe yazarlarında değişikliğe gidecekti mesela; ama daha da önemlisi köşe yazarlığı tanımını değiştirme niyetindeydi. Ona göre gazetenin köşe yazarları birer yıldız olmalıydı, yazdıkları kadar kendileri de merak edilmeliydi. Bu yüzden de yazarları sahaya sürecek, haberin öldüğü bir dönemde gazete okurunun ilgisi bu sayede yakalayabilecekti. Ekonomi sayfalarının rakamların sıkıcı dilinden kurtulması, daha fazla hayat haberi vermesi de yapmak istediklerinden biriydi.

Ömrü yetmedi, diyelim.

Ama Özkök böyle bir gazetecidir işte...
Kendisini Türk medyasındaki kısır tartışmaların içinde kaybetmektense kendisini dünya medyasıyla ölçmeyi, tanımlamayı tercih eden bir gazetecidir. Tam da bu yüzden uluslararası medya çevrelerinden etkin bir arkadaş çevresi vardır: Her yıl Davos'ta bir restoranda Bild'in başındaki' Kai Diekmann ve News Corp. yöneticisi Rebekah Brooks'la bir araya geldiği, dünyayı ve medyanın geleceğini tartıştıkları geleneksel bir akşam yemekleri vardır mesela. Özkök, aynı zamanda dünyadan 100 gazetecinin katıldığı "Dünya Editörler Birliği"nin de üyesidir.

Kulüp üyelikleri, unvanlar, kurulan dostluklar tek başına bir şey ifade etmeyebilir tabii ki. Ama bütün bunları sadece bir Türk gazetesinin çıtayı nereye koyduğunu göstermek için vurguluyorum.

Nehrin kenarı, ya da tavşan kardeş metaforları bir yana Ertuğrul Özkök'ün durumu biraz da kendisinin yıllar önce Enis Batur için söylediği bir söz gibidir. Eski arkadaşı için "Türk aydını ikiye ayrılır, Enis Batur'u sevenler ve sevmeyenler," diye yazmıştı.

Türk medyası da ikiye ayrılır: Ertuğrul Özkök'ü sevenler ve sevemeyenler. Çoğu zaman bu iki kamp arasında çok kalın bir çizgi vardır.

Yıllarca bu gazete etrafında ne efsaneler örüldüğü malum. Hürriyet'in bir devlet gazetesi olduğu, Hürriyet'i yönetenin Türkiye'yi yönettiği gibi...
Efsaneler bir yana, Hürriyet'i yönetmek de başlı başına bir diplomasi ustalığı gerektiriyor. Patronu yönetmek, siyaseti dengelemek, gazetecilerin egolarıyla boğuşmak gibi bir sürü yan işi var bu görevin. Keşke Genel Yayın Yönetmenliği sadece en güzel gazeteyi yapma yeri olsaydı. Oysa bu kısmı işin sadece yüzde 20'si...

Önce Erol Simavi, ardından da Aydın Doğan'ın patronajı altında Hürriyet'i 20 sene yönetti Özkök. Bu 20 yılda sadece Genel Yayın Yönetmenliği yapmadı, ayrıca Türk basınını temelinden sarstı. Bütün devrimciler gibi tepki topladı, destekçiler de buldu.

Ama en önemlisi bütün devrimciler gibi tek başına kalmayı her zaman göze aldı.

Bu 20 yıl içinde özellikle İstanbul çevreleri sosyalleşen, davetlerde, kokteyllerde, restoranlarda gözüken bir Ertuğrul Özkök görmedi. Buna rağmen kendi içine kapanık, anti sosyal, bir münzevi de değildi. Bilakis, belki de etrafında neler olduğundan en fazla haberi olan, dünyayı ve Türkiye'yi en yakından takip eden gazetecilerden biriydi.

20 yılda kendi kendine bir mitos yarattı Özkök:

En kuvvetli konumun en ulaşılmaz adamı. Bir aralar Hürriyet'in yazarlarının bile kendisinden' kolay kolay randevu alamadıkları konuşulurdu.

Öte yandan, akşamlan Hürriyet'in barında, öğlenleri Hürriyet'in kafeteryasında espresso içerken yakalamak da mümkündü onu.
16-17 yaşında bir çocukken Ertuğrul Özkök'le o sayede tanıştım zaten. Gazeteci olmak istiyordum, yazarlık yapma hayalleri kuruyordum ve daha o yaşlarda köşe yazarı olmayı kafama koymuştum. Bunun için de tek hedefim Ertuğrul Özkök'tü; beni sadece onun anlayacağına inanmıştım.
Çünkü Özkök siyaset yazılanın bir kenara bırakırsanız 90'lı yıllarda insanlara Pazar günleri "dolu dolu bir dünya" vaat ediyordu. Hiç kimsenin bahsetmediği konulara değiniyor, köşe yazısının asık suratını değiştiriyordu. Hazır giyim, pop müzik, zeytinyağı, özel radyolar, televizyon programlan, rock şarkılan. Ben de bu yazılardan yola çıkarak Özkök'ü kendime yakın bulmuştum.

Gazeteciliğe başladıktan sonra da Ertuğrul Özkök gazeteciliği hep kendime yakın bulduğum bir ekol oldu...
Bugün "Hepimiz Özkök'ün paltosundan çıktık," diyorum her seferinde: Köşe yazısında her şeyin yazılabilir olduğunu, hiçbir komplekse kapılmadan neyi ilginç buluyorsan ona değinebileceğimizi Özkök öğretmiştir Türk basınına.
Onunla çalışan kadar çalışmayan, hiç tanışmayan ama bugün adlarını bildiğimiz pek çok köşe yazarı da basında onun açtığı yoldan ilerleyerek kendine yer bulmuştur.

Her devrimci gibi sevilir, her devrimci gibi sevilmez.

Gazeteciler de onu sevenler ve sevmeyenler olarak bu yüzden ikiye ayrılır.
20 yıl bu konumlarda görev yapmış birinin belli tavizler vermeden, zaman zaman kendisiyle bile çelişmeden bu görevde kalması mümkün değil. Sadece Ertuğrul Özkök için değil dünyanın bütün yönetici sınıfı için geçerli belki de bu durum. Bir yerde uzun süre kalınca düşmanlar da edinirsiniz çünkü.
Özkök hatalar, yanlış tercihler yapmadı mı? Elbette yaptı, sayısız hatası, yanlış çıkan öngörüleri vardı. Onun gazetesi yüzünden eminim birçok kişinin canı yanmıştır.

Tarih, kuşkusuz Özkök'ü günahları ve sevaplarıyla birlikte yazacak. Kimi zaman günahları ön plana çıkacak, kimi zaman sevapları.

Tanıdığım Özkök, kendisine yöneltilebilecek bütün eleştirileri önceden tahmin eden, göze alan, bunları hesaplamış bir gazeteci.
Bütün kariyerindeki yanlışları ve doğruları bir teraziye konduğunda, bana hep Özkök'ün yaptığı iyi işler daha ağır basmış gibi gelir. Yepyeni bir gazetecilik kültürünün, dilinin oluşması, Türkiye'de bildiğimiz şekliyle gazeteleri değiştirmesi başlı başına Özkök'ün en büyük hasleti olarak anılabilir.

Bu yüzden Genel Yayın Yönetmeni'nin karşılığıdır hâlâ Özkök. Ve Türk basınında da kendisini Ertuğrul Özkök'le ölçen bir yönetici klanı oluşmuştur. Henüz onun izinden gidebilecek, sektörün lider yöneticisi olabilecek birinin çıkmaması da bu konumun nasıl zor elde edildiğinin kanıtı olsa gerek.
Kuşkusuz, Özkök gazeteciliği Türk basınında kolay kabul görmediği gibi hâlâ tartışılmaya devam eder. Şu kırmızı şarap mevzuu
Zaman zaman birlikte çalıştığı isimler bile Özkök'ü sorgular. En çarpıcı örneklerden biri Emin Çölaşan'ın Özkök hakkındaki gözlemleridir.
Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi kitabında Ankara'da Süreyya Üzmez'in meşhur lokantası Trilye'de bir akşam yemeğinden bahseder Çölaşan. Birinin yazar, diğerinin yönetici olarak yine çatıştığı günlerin birinde, bir "kriz yemeği"dir bahsettiği.

Zaten kitabın aktardığı süreç içinde Ertuğrul Özkök ve Emin Çölaşan sık sık, çoğu zaman da kriz yönetmek üzere bir araya geliyorlar, fazlaca telefonla konuşuyorlar. Çölaşan alıştığımız gazeteci titizliğiyle bu görüşmelerin ve telefonların kaydını tutmuş. Her şeyin yeri zamanı belli.
Bu buluşmaların pek çoğunda Çölaşan mutsuz ve sinirli. Ya yazılarından cümle çıkartılmış oluyor ya da kendisine yeni bir tebligat yapılıyor. Ancak karşı taraf, yani Ertuğrul Özkök olabildiğince rahat.

Mesela, Çölaşan'ın haklı olarak yazısı üzerinde titizlendiği bir kriz gecesi Özkök'le konuşuyorlar. Yayın yönetmeni yurtdışında olduğunu, dönünce ilgileneceğini söylüyor. Çölaşan ertesi gün gazeteyi açıyor ve Özkök'ün Claudia Schiffer'la söyleşi yaptığını görüyor. Doğal olarak da Çölaşan kendi krizinin hacmi karşısında Schiffer röportajını önemsiz buluyor, hatta küçümsüyor. Kırılıyor.
Bir gün yemekteler ve teknolojiye ilgisini bildiğimiz Özkök belli ki çok heyecanlı. Blackberry almış ve daha yeni aldığı anlaşılıyor. Çölaşan hiç oralarda değil tabii ki. Ama Özkök cebinden Blackberry'sini çıkartıyor ve aletin özelliklerini anlatmaya başlıyor. Sürekli e-mail alıp gönderen alet için "Böylece yazıların artık ben neredeysem bana ulaşacak," diyor.

Çölaşan'ın buna karşılık yanıtı: "Demek artık bununla makaslayacaksın."

Trilye'deki söz konusu yemek ise ikilinin sadece karakter çatışmasının, ya da yazar yönetici olarak anlaşamamasının yansıması değil sadece. İstanbul gazetecisiyle Ankara gazeteciliğinin de karşı karşıya gelişi yine...

Veya Özkök gazeteciliğiyle geleneksel gazeteciliğin çatışması da denebilir...

O akşam çok kısıtlı vakitleri var. Bir saatliğine buluşmuşlar. Ardından Özkök havaalanına gidip uçağa yetişecek.
Yemeğin büyük bölümünde Özkök cep telefonundan Reşit Soley'i bulmaya çalışıyor. Çünkü onun Bozcaada'da ürettiği yeni şaraptan edinmek istiyor. Soley'in Corvus şarapları hakikaten de Türkiye'nin en iyi yerli şaraplarından; bir şarap severi heyecanlandırması da çok doğal. Ama bu Özkök'ün dünyası ve Çölaşan'da bir karşılığı yok...

İkilinin hayata bakışları şüphesiz gazetecilik anlayışlarına da yansıyor. Özkök, sadece siyasetle beslenmeyen, hayatın başka renklerine de açık bir gazeteciliği tercih ediyor. Ankara'da yaşayan Çölaşan'ın dünyasında ise en önemli şeyler iktidarlar, yolsuzluklar, dosyalar...

Biri için bardasın varisi dolu. dieeri için bos...

Biri diğerinden daha kötüdür, üstündür ya da gereklidir dediğim de düşünülmesin. Gazetecilik, içine hepsini alabilecek bir dünya.

Viva La Vida: Özkök'ten şifreli mesajı

Ertuğrul Özkök'ün benim için milat olan bir pazar yazısı 2009'un temmuz ayında yayımlandı. Okur okumaz heyecanımı paylaştığım pek çok kişi "Aman her zamanki yazılarından biri, altında gizli bir mesaj yok," derken ben içten içe o yazının sıradan bir pazar makalesi olmadığını biliyordum.
Özkök o yazıda yıllardır sık sık kullandığı tavşan kardeş metaforuna yine başvurmuş ve bir gün o kostümü giyerek her şeye, her koltuğa veda edeceğini söylemişti. Fonda da yeni hayatı için Coldplay'in "Viva La Vida" şarkısı seçmişti.

Şarkının sözlerine dikkat edince bunun niye manidar bir seçim olduğu da anlaşılıyor:

"Eskiden dünyayı yönetirdim / Bir sözümle denizler yükselirdi / Şimdi sabahları yalnız uyuyorum / Sahibi olduğum sokakları geziyorum / Eskiden zarlan ben atardım / Düşmanımın gözündeki korkuyu hissederdim / Kalabalıkları duyardım / "Kral öldü yaşasın yeni kral!" diye haykıranları / Bir an anahtar bendeydi / Sonra kapılar üzerime kapandı / Anladım ki kalelerim kum yığınları üzerine kurulmuş / Devrimciler bekler durur / Kellem gümüş tabakta sunulsun diye / Yalnız bir ipte bir kukla / Kim kral olmak ister ki... "

Özkök neden Coldplay'in tahtını kaybetmiş kral metaforunu kullanıyordu bu yazıda?

Hele hele bu şarkıdan bahsettiği "18 Eylül akşamı" yazısında hâlâ "kral" konumundaydı.
Bundan dört yıl önce bir dolunay gecesi, Akbük'teki köyde, iskelenin ucunda oturmuş, düşünüyordum. Her şeyi düşünüyordum.
Geldiğim yeri, gideceğim yeri, bulunduğum yeri.

Haruki Murakami'nin İmkânsızın Şarkısı romanındaki gibiydim.
İlk sevgilisine dönen bir erkek gibi, geride kalan her şeyime dönmeye çalışıyordum.
Hiçbiri artık döndüğüm yer değildi, hiçbir şey ölmüş bir aşk kadar ölü değildi ve o iskelenin ucunda yapabileceğim tek şey, şükretmekti. Ve o gece orada kendi kendime söz vermiştim.

Bir gün son nefesimi verirken, eğer hâlâ gücüm kalmışsa, hayatımın bilançosunu çıkaracak ve aldığım ilk nefes gibi, verdiğim son nefeste kendi kendime şunu haykıracaktım:

"That was a good life... "
Güzel bir hayattı...
O gece dolunayın içimden serbest bıraktığı tuhaf ruhla bir şeye daha karar vermiştim. Bir kitap yazacaktım ve adı şu olacaktı: İskelenin ucundaki mabet...

Akbük'teki o iskele yıkıldı. Önümde bomboş bir deniz uzanıyor.
Artık bu limanda ruhumu bağlayabileceğim bir karış su kalmadı. O yüzden nomad bir hayata başlıyorum. Bitmeyen, hiç bitmeyecek bir yolculuğa çıkıyorum.

Bir gün bir yerde şunu okumuştum ve kimbilir kaç defa oraya buraya yazmıştım. Bazen yolculuk, gidilecek yerden daha güzeldir. Daha heyecan vericidir. Hatta bazen değil hep...

O günden beri yolculuklara hazırlanıyorum.
İç dünyam her an heyecan verici bir yolculuk telaşında ve kalbim pırpır.
Ruhumun saatini işte böyle keyif verici bir taşikardide ayarlıyor.
Ölmeden önce yapmak istediğim şeylerin çetelesini tutuyorum.
Son durağı olmayan, terminus'suz yolculuklara çıkmak istiyorum.
Son durağı hep erteleyecek, geriye itecek ara istasyonlar hayal ediyorum.
18 Eylül akşamı Londra'da olacağım.
Coldplay konserini dinleyeceğim.

O akşam, içimdeki küçücük tarikatta bir doğum gününü kutlayacağım. Şeyhi de müridi de aynı ruhtan mürekkep tarikatımda, Mesih o gece inecek. Geçenlerde bir akşam Paris'te tek başıma otururken fark etmiştim.
Coldplay'in "Viva la Vida"sını beş kere üst üste dinleyince, içimdeki nomad pilisini pırtısını topluyor ve başka bir yere, kimsenin cüret edemeyeceği maceralara göç ediyor.

Londra'da o ayin gecesinden sonra, kimse mani olamayacak, istediklerimi yapacağım.
Mesela, Mehmet Ergüven'e diyeceğim ki, "Gel birlikte İtalya'ya gidelim, Caravaggio'ları, Da Vinci'leri, Michelangelo'ları seyredelim. Sonra bir sayfaya sen yaz, ötekine ben. Hepsini bir şişeye koyup denize atalım. Balık bilmezse Halik bilir."
Yemen'e gideceğim.

Çölün ortasında Positano gibi yükselen şehirlerde güneşin batmasını, sonra da doğmasını bekleyeceğim. Paris'te Furstenberg meydanına bakan bir evde bir süre yaşayacağım.
Bir akşam bir arkadaşımın çok ağır üzüntüsünde açtığım Romanee Conti'den bir şişe daha alıp, bu defa ağır bir gecede kendi hüznüme kadeh kaldıracağım.
Beyrut'ta bir bütün gün ve gece Wagner dinleyeceğim.

Key West'e bir kere daha gidip, Hemingway'in barlarından birinde maraza çıkartacak ve eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceğim. Küpe takacağım.

Hayatımın en güzel sabah kahvelerini içtiğim şehirleri tavaf edeceğim. Her birinin bir köşesine kimsenin fark edemeyeceği izler bırakacağım.
Ve bir gün, yıllardır çalıştığım bu odaya tavşan kardeş kıyafetinde gelip, herkese, her şeye veda edeceğim.
İnsanlar eşit doğmazlarsa, eşit ölmemeleri gerektiğini ispat etmek lazım.
Yani ölümün de şaşırtıcı bir yanı olmalı.

Eğer Tolstoy gibi, Goethe gibi ölemeyeceksem:

Eğer geriye bir efsane bırakacak ne zamanım, ne de mecalim kalmışsa, bari tavşan kardeş kıyafetine bürünüp öyle öleyim. Kefen yerine bir tavşan kardeş kıyafeti.

Ne diyordu o atasözü:

"Ne de olsa farklı olmak adaba aykırıdır."

Eğer o adap, benim adabımsa, onun ahlakı tek kişilik tarikatımın kutsal kitabında yazılıysa; Tavşan kardeş kıyafeti üstümde çok iyi durur.
Ertuğrul Özkök bu yazıda aldığı kararların hiçbirini yerine getiremedi. Paris'te Furstenberg Meydanı'na bakan evi tam satın almayı düşünürken daha iyi teklif veren bir başkası kaptı. Dinci basının ısrarla "kaçak" diye sayfalarına taşıdığı, yıkılması için günlerce yayın yaptığı Akbük'teki o iskele yıkıldı ve yerine yenisi bir daha yapılmadı. Mehmet Ergüven'le o kitabı henüz yazmadı, Key West'te bir barda dayak da yemedi. Küpe takmadı. Ve tabii ki Bugs Bunny kostümünü giymedi.

Ama en önemlisi 18 Eylül akşamı Londra'da Coldplay konserine gidemedi. Üstelik, bütün koltukların satıldığı konsere İnternet'teki karaborsa üzerinden epey fazla para vererek bilet alabilmişti. Biletler yandı. Çünkü o akşam Başbakan Erdoğan'ın İstanbul'da gazete yayın yönetmenlerine bir toplantısı vardı.

Sanki biliyorlarmış gibi tam da o akşama denk gelmişti.
Söylediklerinden sadece birini gerçekleştirdi.
"That was a good life," dedi.
Temmuz ayında bu vaat yazısını kaleme aldıktan sonra, Aralık ayının son günlerinde bir gün Hürriyet yazıişlerine indi ve "İyi bir hayattı," diyerek 20 yıldır oturduğu koltuğa veda etti.

Washinton Post'un Watergate skandali sırasındaki efsanevi Genel Yayın Yönetmeni Ben Bradlee'nin anı kitabının adıydı A Good Life. Özkök de kendi yöneticilik macerasını böyle özetlemişti.

Haberi, günübirlik gittiğim Ankara'da Sevil Yurdakul'un cenazesinde, Kocatepe Camii'nde aldım. Türk medyasına bomba gibi düşmüştü bu gelişme; bir gün önce Akşam'a "Medyada 2009" değerlendirmesi yazmış ve "Özkök bu sene de koltuğunu bütün dedikodulara rağmen korudu," yazmıştım.

Hepimiz şaşırmıştık. İlk şokun ardındansa ben "istifa" diye sunulan bu görev değişikliğinin yeni bir karar olmadığını, uzun zamandır planlandığını düşündüm. Bunun için elimde yazılı ve işitsel bir kanıtım vardı: Coldplay'in bir şarkısı, o şarkıdan bahseden bir Pazar yazısı...
Resmi açıklama "Özkök'ün istifası" olarak kayıtlara geçti. 20 yıldır bu görevi yaptığı, artık yorulduğu ve bayrağı başkalarına devretmek için köşesine çekildiği...

Oysa herkes bunun bir istifa olmadığını, Doğan Grubu'nun vergi cezaları yüzünden hükümete verilen yeni bir taviz olduğunu biliyorduk; daha devamı gelecek tavizlerden sadece biri. Bundan bir an bile tereddüt edenin olduğunu zannetmiyorum.

Özkök'ün kellesi hükümete verilecek en büyük armağandı. Doğan'la hükümetin uzlaşma yolunun ilk adımıydı. Bir açıdan da Özkök'le Erdoğan'ın Dolmabahçe görüşmesi ilk kurbanını vermişti işte...

O gece:

Hürriyet'te yeni yapılanma


Aydın Doğan, işler kötü gitmeye başladığından beri Hürriyet'in tepesinde bir değişiklik düşünüyordu. Bunun için bazı resmi adımlar da atılmıştı.
Gülen Cemaati'nin Zaman gazetesinden transfer edilen Eyüp Can pek de başarılı olmayan Referans gazetesini çıkartmaya devam ederken bir yandan da Hürriyet'e "Haber Koordinatörü" olarak atanmıştı. Bu alışılmadık uygulamayla beraber Eyüp Çan'ın yazıları Referans'la Hürriyet'te eş zamanlı yayımlanmaya başlandı.

Eyüp Can bir yandan Hürriyet yazıişlerini tanıyacak, bir yandan da yumuşak geçişle yavaş yavaş kendisini Hürriyet'e kabul ettirecekti. İlk hamlelerinden biri Cemaat içinden Faruk Mercan'ın bir haberinin Hürriyet'in manşetine yerleşmesiydi...
Bu manşet çok gürültü koparmamakla beraber dikkat çekiciydi. Bir kriz yaratılmadı, fazla da eleştiri toplamadan konu kapandı: Bir daha benzeri yaşanmadı.

Aynı operasyonla eş zamanlı olarak Hürriyet'in Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu da icra kuruluna dahil edildi.

Mesaj açıktı: Hürriyet'in yayın yönetmenliği için iki aday arasında kararsız kalınmıştı. Yarışı "hükümete yakınlık" kriteri belirleyecekti.
Eyüp Can, Cemaat'ten gelen bir isim olmakla beraber AKP çevrelerinde pek de kabul görmüyordu. Başbakan'ın uçağında yoktu mesela, o kulübe dahil edilmemişti. Ankara temsilciliği yapmadığı için Meclis ve hükümet çevrelerinde bir ağırlığı yoktu henüz.

Doğan Grubu yıllardır onu "harika çocuk" olarak sunmaya çalışıyordu, sürekli Harvard'da eğitim gördüğünün altını çiziyordu. Verilen gazaJ rağmen ne yazılarında, ne yaptığı gazetede bu parıltı bir türlü ortaya çıkmıyordu. Ancak patronlar katı kendisine inanmış, hatta bir gün Hürriyet'in başına getirileceği sözü de verilmişti.

Özkök'ün "istifasının" açıklandığı gün Hürriyet'in yeni yayın yönetmeni de belli oldu: Enis Berberoğlu.

Hemen ardından da Eyüp Can, Hürriyet'teki "görevinden" istifa etti.

Aydın Doğan'ın kararını kim etkilemişti acaba?

Enis Berberoğlu'nun adı yıllardır Hürriyet için geçiyordu. Ancak son zamanlarda ibre iyiden iyiye Eyüp Çan'a dönmüştü. Patron Aydın Doğan da onun hakkında pompalanan "harika çocuk" havasına kapılmıştı.

Görev değişiminin yaşandığı günlerde Doğan Grubu üst düzeyinde kısa bir görüşme oldu.
Kendisini her ne kadar o çevreden soyutlamış gibi gözükse de Cemaat kökenli birinin Hürriyet'in imajıyla örtüşmeyeceği, Eyüp Çan'ı kırmadan bu geçişin zararsız yapılması gerektiği anlatıldı. Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun'un gidişiyle okurlar zaten kuşku duyar hale gelmişti Hürriyet'ten;
Eyüp Çan'ı taşıyamazdı gazete.A' Hele hele Özkök'ten sonra...

İşleri rayına oturtacak, okurun tepkisini çekmeyecek, hükümetle de arası iyi bir gazeteci gerekiyordu Hürriyet'in başına. Ağırlık Enis Berberoğlu'ndan yana kondu. Bu kararı destekleyenler arasında Hürriyet'in çalışanları, yazarları, görevi devralacağı yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de vardı.
Bu sancısız değişim bir anlamda Hürriyet'in "imajını" da kurtardı. Özkök'ün gidişi iyi yönetildi. Peki Hürriyet, Ertuğrul Özkök'süz eskisi gibi oldu mu?..
Gazete temelden değişmedi... Köşe yazarlarının azalması, birinci sayfadaki haberlerin dengesi, muhalefetin tonunun azalması zaten dönemsel zorunluluktan.

Bunlar başka ama en çok Hürriyet'in "içi" yara aldı. Hafta sonu eklerindeki dinamizm, yenilik kayboldu. Yaratıcılık neredeyse yok edildi. Spor sayfaları yenilenmeye başlanmıştı ama Özkök'ün atadığı -eski- damadı Ercan Saatçi spor müdürlüğü görevinden alındı, ekonomi sayfaları şirket haberlerine teslim oldu, rutine bindi...

Okurun hemen fark etmediği ama dikkatli gözle bakıldığında anlaşılacak "Özkök dokunuşları" eksildi.
20 sene önce başlatılan devrim Özkök'ün vedasıyla bitmiş oldu kısacası.
Tam anlamıyla, somut olarak nasıl bir gazetecidir Ertuğrul Özkök?
Herkes kuşkusuz işin sırrını merak ediyor.

Bana kalırsa o formül Ertuğrul Özkök'ün veda partisi için hazırlanan ve davetlilere dağıtılan özel baskı Hürriyet'teki bir promosyon parodisinde gizli:

Hürriyet'ten Türkiye'nin önünü açacak dev hizmet: Ertuğrul Özkök kafası! 20 yıl garantili! Kupon yok! Beklemek yok! Eski kafanızı atın, bu kafayı alın! Şirketler, devlet daireleri, üniversiteler! Bu kafa herkese, her eve lazım! İster alın, tabuları yıkın ister çağ atlayın! Bu kafayla yeni yetenekler keşfedin, yeri geldiğinde gelenekleri koruyun, yeri geldiğinde yıkın! Siyasi ve askeri darbelere dayanıklı! Kırılmaz, gücenmez, paslanmaz, yanmaz, yaşlanmaz! Her türlü krizi anında çözer, yüz elli beş bin kişiyi aynı anda idare eder! Tevazu gösterme, detayları yakalama, problem çözme özellikle ve daha neler neler! İhramlı modellerimiz de mevcuttur!

Ama Özkök ayrıca bir el kitabı yazmalı...

"Ertuğrul Özkök gazeteciliği" üzerine bir kitap hazırlamalı. Bu kitap İletişim Fakülteleri'nde ders kitabı olarak anlatılmalı: Her gün birinci sayfada konuşulacak bir haber olması zorunluluğu, gazetecilerin kendilerinden bahsetmeleri, haberin siyasetten ibaret olmadığı gibi formüller. Hangi manşet nasıl atılır, hangi fotoğraf nasıl büyütülür, nelere dikkat edilir.
Bir anlamda büyük gazete yapma kılavuzu... Keşke bir gün kaleme alsa...

Sedat Ergin'in kaleminden: Ertuğrul Özkök gazeteciliği

Ertuğrul Özkök gazeteciliğini anlamak için Sedat Ergin'in bir yazısına yer vermek istiyorum.
Özkök'ün çok yakın arkadaş olan, farklı mesleki disiplinleri temsil etseler de beraber çok uyumlu çalıştığı Sedat Ergin onun kodlarını da en iyi okuyan gazeteci.

"Ertuğrul Özkök'ün Genel Yayın Yönetmenliğinin Anglo Sakson bakış zaviyesinden analizi" başlıklı yazısı da o özel baskı Hürriyet'te yer aldı ve davetliler dışında hiç kimse okumadı bugüne kadar.

Ergin'in bu yazısı akademik bir Özkök çalışması niteliğinde:

Ertuğrul Özkök'ün bu ayın başında Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevinden ayrılması, Türkiye'nin en önemli haber başlıklarından birini oluşturdu. Bu konuda basında sayısız haber çıkarken, köşe yazarları arasında da Özkök'ün genel yayın yönetmenliğinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dönük geniş bir tartışma cereyan etti. Bu tartışmada, Özkök'ün genel yayın yönetmenliği dönemini ve şahsını öven pek çok yazı çıkarken, bazı köşelerde ayrılmasından dolayı memnuniyetini ifade edenler de oldu. Ayrıca, köşe yazarı olarak Hürriyet'te kariyerine devam edecek olmasını eleştirenler de çıktı.

Bir genel yayın yönetmeninin görevinden ayrılmasının bu ölçüde önemli bir gündem maddesi haline gelmesi ve böylesine canlı bir tartışmayı tetiklemesinin örneğini pek hatırlamıyoruz. Bundan ne anlamalıyız?

Bu durumu, öncelikle Hürriyet gazetesinin Türkiye'de ve Türk basınında sahip olduğu ağırlıkla açıklamamız gerekir. Bu gazetenin komuta merkezindeki bir değişiklik, üstelik ayrılan kişinin bu koltukta 20 yıl oturduğu gerçeğini de dikkate alırsanız, Türkiye için kuşkusuz önemli bir haberdir ve tartışma yaratacaktır.

İkinci olarak tartışmanın kazandığı boyutların gerisinde Ertuğrul Özkök'ün kişiliğinin yanı sıra ve 20 yıl boyunca ortaya koyduğu mesainin, Türk basınına getirdiği değişikliklerin, tanıştırdığı kavramların ve aldığı bazı editoryal kararların önemli bir rol oynadığı inkar edilemez. Görevi boyunca hep tartışılmış, paratoner gibi yıldırımları hep üzerine çekmiş birinin, görevden ayrıldığında uzun süreli bir tartışmanın öznesi olması kaçınılmazdır.
Ertuğrul Özkök'ün genel yayın yönetmenliği nasıl değerlendirilmelidir?

Bu konuda artıları ve eksileriyle birlikte değerlendirmeye kalkarsak, şu gözlemleri sıralayabilmemiz mümkündür:

Özkök hakkındaki objektif bir değerlendirme, öncelikle göreve başladığı dönemde devraldığı gazete ile bu görevi devrettiği tarihteki gazete arasında yapılacak bir karşılaştırma ile başlamak durumundadır. Bu kıyaslama yapıldığında, geçen 20 yıl içinde Hürriyet'in çok büyük bir dönüşümden geçtiğini bir olgu olarak saptamamız gerekir. Logosu hariç tutulursa, gerek görsel açıdan gerek içeriği itibarıyla 205 yıl sonra bambaşka bir gazete bırakmıştır geride Ertuğrul Özkök. Batı'da herhangi bir büyük gazetede iki on yıl içinde bu ölçüde köklü bir değişiklik düşünülemez.

Özkök'ün isminin künyede genel yayın yönetmeni olarak ilk kez kendini gösterdiği gazete 17 Nisan 1990 tarihini taşıyor.

Bu tarihli gazeteyi incelediğimizde şu tabloyla karşılaşıyoruz:

Daha çok toplumsal olaylar, polisiye haberlere ayrılan 2 ve 3'üncü sayfalardan hemen sonra 4'üncü sayfada ekonomiye geçiliyor. Ekonomiye 4 ve 5 olmak üzere yalnızca iki sayfa ayrılmış. Ekonomi bölümünde köşe yazarı yok. İlginç bir tesadüfle, Özkök'ün 20 yıl sonraki halefine de 4'üncü sayfada rastlıyoruz. "Zorla Kestiler, Zor Ödeyecekler" başlıklı, Çalışanlar Tasarruf Teşvik Fonu ödemelerindeki gecikmeyi konu olan haberin üstünde imzası bulunan kişi dönemin Ankara Bürosu İstihbarat Şefi Enis Berberoğlu'ndan başkası değil.
Seri ilanlar ve küçük ticari ilanlar gazetede toplam 10 sayfa yer tutuyor. Dış haberler sayfası göbekte solda yer alıyor. Sağ göbekte insan öykülerine ağırlık verilen "yaşamın içinden" sayfası var. Gazetenin 19-24 sayfaları, yüzölçümü olarak büyük ticari ilanların oldukça geniş yer tuttuğu gündem sayfaları. Gündem sayfalarını üç sayfa spor bölümü izliyor. Gazete toplam 28 sayfa.

Köşe yazarı olarak bugün olduğu gibi baş sayfada Oktay Ekşi ile Emin Çölaşan ve Ertuğrul Özkök'ün imzalarıyla karşılaşıyoruz. Bu üç isim dışında köşe yazarı yok Hürriyet gazetesinde o tarihte. Künyeye bakıldığında ise bugünkü künyede de aynı görevlerini koruyan yalnızca iki isim var: Yazı İşleri Müdürü Tufan Türenç ve Sorumlu Müdür Hasan Kılıç. Sahibi de dahil olmak üzere diğer bütün isimler değişmiş Hürriyet'in künyesinde.
Bundan 20 yıl önce hafta içinde en çok 28-30 sayfaya çıkan Hürriyet, 2010 yılına gelindiğinde 40 sayfanın altına nadiren iniyor hafta içinde. Hürriyet'in 20 yıl önceki ve sonraki nüshalarının karşılaştırmasında aslında geçen iki on yıl içinde Türkiye'nin geçirdiği dönüşümü de okuyabiliyoruz.
Ekonomiye ancak 2 sayfa ayrılırken Hürriyet'in ekonomi sayfalan artık 8 sayfanın altına inmiyor, hatta hafta sonlarında 13-14 sayfaya çıktığı5 oluyor.
Geçen 20 yıl içinde köşe yazarları anlamında çok büyük bir değişimin yaşandığı ortada. Sayıca muazzam bir artış ve çeşitlenme var köşe yazarlarında. Bu yazarların önemli bir bölümü, bizzat Özkök'ün keşfederek önünü açtığı isimler. Keza, Cuma, Cumartesi ve Pazar ekleri yine çok önemli bir yenilik olarak gözüküyor. Hürriyet Pazar günleri, Keyif, İnsan Kaynakları, Pazar ve Bulmaca ekleriyle birlikte toplam 100 sayfaya yaklaşan, sıkça bu sınırı da geçen bir sayfa hacmiyle okura ulaşıyor. Ayrıca Hürriyet'in bugünkü 12 sayfalık dolgun Kelebek ekinin de o günkü 4 sayfalık Kelebek eki ile kıyaslanamayacağını teslim etmemiz gerekiyor.

Ayrıca, 20 yıl öncenin Hürriyet'i bugünün estetik kaygılarından oldukça uzak, dağınık bir mizanpaj anlayışını yansıtıyor. Bugünkü Hürriyet'in ise modem, gelişmiş, ileri bir mizanpaj çizgisinde durduğu söylenebilir.

Bu karşılaştırma, tiraj ve reklam gelirlerini de hesaba katmak durumunda. O dönemde 700-750 bin aralığında dolayındaki haftalık ortalama tiraj bugün 500-600 bin aralığında seyrediyor. Ancak o dönemde Türkiye'de yalnızca TRT olmak üzere tek bir TRT kanalının olduğunu, gazete pazarının da bugünkü çeşitliliğe sahip olmadığını bir faktör olarak değerlendinneye dahil etmemiz gerekir.

Buna karşılık Hürriyet, reklam gelirlerindeki tartışmasız üstünlüğünü bugün de koruyor. Gazetenin burada çekim merkezi olmasında, gazetenin tirajının yanı sıra içeriğindeki bileşim ile gazetenin algılanan gücünün de belirleyici olduğu aşikardır. Hürriyet, bugün Türkiye'de yazılı basında kâr edebilen sınırlı sayıda gazeteden biri. Bütün dünyada gazetelerde bir gerileme dönemi yaşanırken, Hürriyet'in bu trendlerden etkilenmeden karlı bir işletme olarak yoluna devam etmesi bir başarı öyküsü olarak görülmelidir. Kuşkusuz, bu başarının gerisinde Özkök ile gazetenin yayın dışındaki diğer bütün faaliyetlerinin operasyonel sorumluluğunu taşıyan İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı arasındaki ahenkli mesai de önemli bir faktördür.
Tabii bu karşılaştırmada altı çizilmesi gereken bir nokta, gazetenin içeriğinde muazzam bir değişimin yaşanmış olmasıdır. Özkök'ün genel yayın61 yönetmeni olarak yalnızca Hürriyet'e değil, Türk basınına getirdiği önemli bir yenilik "lifestyle" dediğimiz tarzı Türk okuru ile tanıştırmış olmasıdır. Hürriyet, bu yenilikçi anlayış ile insanların yaşam zevkine, hobilerine, gustosuna da seslenmeyi hedeflemiş, şaraptan, yemeğe, müziğe, buradan sağlıklı hayatın bütün püf noktalarına kadar yaşamın tüm alanlarını kapsamayı hedeflemiştir. Özkök, bu alanda pek çok ilke imza atmıştır. İlk hafta sonu ekleri Hürriyet tarafından yayımlanmıştır. Düzenli sağlık ve 'cockpit' köşeleri de yine Özkök döneminde başlamıştır. Bu gibi adımlar genelde sonradan diğer gazeteler tarafından takip edilmiştir. Özetle, siyasi ve toplumsal olaylar dışında yaşamın tüm renklerini kucaklayan, aynı zamanda eğlendiren bir gazete hedeflemiştir. Bu yönde attığı adımlarla Türk basınını yeni alanlara soktuğunu teslim etmek gerekiyor.

Gelgelelim, Ertuğrul Özkök, Anglo Sakson gazeteciliğinden hiç hazzetmemiş, bu hissiyatını gizlememiştir de. Ayrıca gazetecilikte Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi ekollerine de isim vererek açıkça tavır almıştır. Bu satırların yazarı, kendisini Özkök'ün eleştirdiği Anglo Sakson geleneğe bağlı hissetmektedir ve bu geleneğin de basın için çok önemli olduğuna inanmakta, gazeteler dünyada yayımlandığı sürece bu gazetecilik tarzına olan ihtiyacın ortadan kalkmayacağını düşünmektedir.

Anglo Sakson gazeteciliğinde, olguların, deyim yerindeyse sinirleri alınarak bütün çıplaklığı ile aktarılması amaçlanır; özü itibarıyla soğuktur bu gazetecilik türü. Bu noktada Hürriyet gibi tiraj kaygısı olan, toplumun çok geniş bir kesimine seslenmek durumunda olan popüler gazete kulvarındaki bir gazetenin Anglo Sakson bir anlayışla hazırlanmasını beklemek de gerçekçi olmayabilir. Özkök'ün bu açıdan daha heyecanlı, duyguların da sayfaların içine serpiştirildiği, insan unsurunu ön planda tutan "Akdeniz gazeteciliği" ekolüne bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Galiba genel yayın yönetmeni olarak en önemli özelliklerinden biri bazı editoryal kararları verirken, bazı pozisyonları alırken, doğuracağı tepkileri göze alarak bile bile bu basıncın altına girebilmesidir. Çok tartışmalı pozisyonlar almaktan kaçınmamış, eleştirilmekten çekinmemiştir.6 Orhan Pamuk'un Nobel ödülünü kazanmasına açıkça tavır alması bu çerçevede hatırlatılabilir.

Keza gazetecilik ölçüleri açısından da yerleşik geleneksel ölçüleri tartışmaya açmaktan çekinmemiş, bu nedenle ağır eleştiri almıştır. Başlattığı son tartışma sit-com gazeteciliğidir. Bu, bir gazetenin mensuplarının, köşe yazarlarının yaşam öykülerinin de gazete sayfalarında okurla paylaşıldığı bir gazetecilik anlayışını anlatıyor.

Özkök'ün genel yayın yönetmenliği siyasi konjonktür bakımından çoğunluk çalkantılı dönemler içinde geçmiştir. Merkez sağdaki büyük kavganın damgasını vurduğu 1990'lı yıllar sürekli kurulup dağılan koalisyon hükümetleriyle geçmiş, 28 Şubat sürecine sahne olmuştur. 2000'li yıllara ise Milli Görüş soyağacından serpilip gelen bir partinin yerleşik sistemle olan çatışması ve bu değişim sürecinde yaşanan sancılar damgasını vurmuştur. Özellikle 2007 yılıyla birlikte girilen toplumdaki büyük kutuplaşma döneminde de gözler hep Hürriyet'in üzerinde olmuştur.

Özkök'ün en çok eleştirilebilecek yönlerinden biri, detaylarla, nüanslarla uğraşmayı sevmemesi, ihtiyat payı bırakmamasıdır. Bu yüzden başı çok ağnmıştır. Çok kritik kararlarında sıkça sezgilerini, iç seslerini dinleyerek hareket etmiştir. Çok süratli karar alması önemli bir hasletidir. Bu haslet bazen avantaja, bazen de dezavantaja dönüşebilir.

Özetle, 1990 yılında devraldığı Hürriyet'i gerçek anlamda dönüştürmüş, ülkenin en güçlü kurumlarından biri olarak halefine devretmiştir. Özkök döneminin en önemli sonucu toplumda ve ülkenin karar vericilerinde Hürriyet'e atfedilen güç'tür. Kendisi bir genel yayın yönetmeni olarak en büyük stratejik önceliğini gazetenin gündem yaratma, gündemi etkileme gücüne vermiştir. "Leydi'nin Topuk Sesleri" bu açıdan Özkök döneminin belki de en çarpıcı manşetlerinden biridir.

Ertuğrul Özkök'ün genel yayın yönetmenliği bu açıdan Türkiye'nin son 20 yıllık tarihi ile paralel bir düzlemde seyreder. İleride bu dönem yazılırken kendisine sıkça atıf yapılacaktır. Bu haliyle Ertuğrul Özkök'le ilgili tartışmanın daha yeni başladığı söylenebilir.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir