Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Başyazar Ağzını Bozdu, Oktay Ekşi Neden Delirdi?

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Başyazar Ağzını Bozdu, Oktay Ekşi Neden Delirdi?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 01:51

Başyazar ağzını bozdu

OKTAY EKŞİ NEDEN DELİRDİ?


Nuriye Akman bir aralar çok güzel medya söyleşileri yapardı. Tabii onun sorularına yanıt vermeyi kabul etmek boks ringine çıkmak gibiydi. Müdanasızdı, kontrolsüzdü, sorularıyla dövmekten beter ederdi. Bazen konuştuğu insanı inatçılığı ve takıntılarıyla yoldan çıkarmakta üzerine yoktu.
Rahmetli Ufuk Güldemir dayanamamıştı mesela, röportajı yarıda kesmişti. Oktay Ekşi soyadının aksine çok tatlı biridir; gerçek bir beyefendidir.
Bir gün Ayşe Arman yazmıştı; Oktay Bey'e kitabını yollamış ve ondan imzalı bir teşekkür mektubu almış. E-mail değil; bildiğimiz ıslak imzalı mektup. Bir başka yüzyılda kalan bir nezaket örneği.

Aynı nezaket Nuriye Akman'da da karşılığını bulmuş; bu sefer Oktay Ekşi'ye saldırmamış ama çok güzel anlattırmış:
O günkü yazımdan dolayı patron gece yatağında sağdan sola dönerken "bu adamı kovalım" diye düşünürse, ertesi gün benim işim biter. Ben 53 seneyi, 'ertesi sabah koyulabilirim' düşüncesiyle yaşadım. Hiçbir zaman bu kapıdan içeriye ben bugün 24 saat burada kalacağım
diye girmedim. Hadi canım sen de... Amma da abartmış değil mi...

Zaten Nuriye Akman da "Bunca sene kovulmadığınıza göre rolünüzü iyi oynadınız," diyor.
Aynı hislerle okumuştum söyleşiyi... Oktay Bey kim, kovulmak nerede; ne alaka, diye. Onun Türk basınının taşınmazlarından biri olduğunu bir tek ben düşünmüyordum herhalde.

Meğerse doğru söylüyormuş... Meğerse "işten atılma korkusu" Oktay Ekşi için bile geçerliymiş.
Bir ortak dostumuz vesilesiyle Hürriyet'ten ayrıldıktan kısa süre sonra çok küçük bir grupla Oktay Bey'le Bebek'teki Les Ambassadeurs lokantasında buluştuk. Lokantanın adını özellikle vurguluyorum, çünkü Bebek Oteli'nin hemen altında yer alan bu haddinden fazla sakin balıkçı 80'ler sonrası medya tarihinde önemli bir yer işgal etmiştir.
Burada neredeyse bütün masalar boştur... Arada sırada buraya gelip bazı büyük iş görüşmelerinde bulunacak ve gözlerden uzak kalmayı tercih edecek patronları bekler adeta.

Büyük medya görüşmeleri de burada olur genelde...

Buluştuğumuz Cuma öğleninin de olağanüstü bir gün olacağı belliydi.

En geç ben gittim yemeğe. Ve daha merhaba der demez Oktay Ekşi bana "Bir dakika," dedi, cebinden telefonunu çıkardı ve iki görüşme yaptı: "Merhaba, Oktay Ekşi ben. Bugünkü randevumuzu mümkünse önümüzdeki haftaya erteleyelim çünkü saat 14:00'e yetişemiyorum, çok acil bir işim çıktı."
Oktay Bey, bizleri bir arada görünce bunun sadece bir öğlen yemeği süresince sınırlı kalmayacağını, uzun uzun sohbet edeceğimizi hemen kestiriyor.

Biz ise telefonda mazeret bildirirkenki o kibarlığı, mahcubiyeti görünce kıs kıs gülüyoruz: Alışık olmadığımız bir kibarlık böylesi.

Oktay Bey'e Nuriye Akman'a söyleşide söylediğini hatırlatıyorum. "Bunu da göreceğimiz günleri yaşayacakmışız demek ki," diyorum.
Hürriyet gazetesinin bazı değişmezleri vardı benim için. Hiç kimsenin gücünün logosundaki Türk bayrağını, "Türkiye Türklerindir," sloganını söküp atmaya yetmeyeceğini düşünürüm hâlâ. Katılın katılmayın, hatta gerekirse tartışın da ama bunlar gazetenin taşınmazlarıdır. Zaten sık sık vurgulanır, o "Türkiye Türklerindir," yazısını değiştirmeye patronun bile gücü yetmez ama.
Oktay Ekşi de Hürriyet için böyleydi doğrusu.

Basın sözlüklerinde "Başyazar" kelimesinin karşılığıydı ve bir sabah uyandığımızda, o sarsılmaz konumunu bir anda bıraktığını gördük. Resmi açıklaması "Oktay Ekşi'nin istifası" tıpkı Ertuğrul Özkök'ün "istifası" gibi. "Hükümet istemedi"nin kibarcası oluyor. O gün neler yaşanıyor?

27 Ekim 2010'u 28'ina bağlayan gece Oktay Ekşi'nin başyazısı evine fakslanıyor. O saatte yazıyı yeniden okuyor, üzerinden bir kez daha geçmeye karar veriyor. Hürriyet'in denetim mekanizmaları o saatte görevde değil. Hatta taşra baskılan dönmüş, şehrin de bir kısmı tamamlanmış.
Yazısında hidroelektrik santrallerinin özelleştirilmesini konu almış o gün.AJ Sonuna da "Bu zihniyet her şeyi satar," cümlesini eklemiş.
O sırada, nereden aklına geliyor bilinmez, eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın "Babalar gibi satarız," sözünü düşünüyor. Buradan yola çıkarak yazısının sonunu "Bu zihniyet anaları da satar," diye düzeltiyor. Sırf daha çarpıcı olsun, dikkat çeksin diye.
AKP'nin her şeyi satma, özelleştirme tutkusuna, bir de bunu "Babalar gibi satarız," diyerek övünç kaynağı yapmasına bir gönderme.
28 Ekim'de yazı Hürriyet'te çıkıyor.
Ses yok... Tepki yok... Okur farkında değil. Hiç kimse bu yazının üzerinde durmuyor, hatta okurdan tepki mail'i bile almıyor. Gelelim ikinci güne.
29 Ekim sabahı Oktay Ekşi evde torunlarıyla oynuyor, gazeteye her zamankinden biraz daha geç gidiyor. Gidiyor ve görüyor ki ortalık kızışmış.

Belli ki o gün birileri düğmeye basmış. Bir gün önce hiç kimsenin farkında olmadığı, hiç kimsenin büyütmediği yazı aniden kriz çıkarmış. Hürriyet'in önüne protestocular yerleştirilmiş, gösteri yapıyorlar.

Belli ki Ankara'dan birileri de aramış ve sıkıntıyı bildirmiş.

Hâlâ herhangi bir okur tepkisi yok ama yazıişlerinde bu konu mesele haline gelince Oktay Ekşi "Madem öyle, ben bunu okur tepkisi kabul ederim," diyor. Köşesinin altına bir özür notu koymak üzere odasına "Günün Yazısı"nı yazmaya çekiliyor.

Ama yetmiyor.

Telefon trafiği, devreye sokulan aracılar, güvenilir isimlerden "İşler büyüyor galiba," haberleri gelirken Oktay Ekşi sonunda patrona çıkıyor ve "Gereğini yaparım," diyor. Gereğini yapmasının grubu rahatlatacağına karar veriliyor.

Oktay Ekşi sonunda istifa ettiriliyor.
Haberi aldığımda New York'ta, Columbus Circle'da bir otel odasındaydım. Her sonbahar kaldığım bu odanın medya tarihinde benim için şahsi bir önemi oldu.

Daha evvel Sedat Ergin'in Milliyet'te görevden alındığını da bu otel odasında öğrenmiştim.
Kendi kendime "Bir daha bu otelde kalamayacağım," diyor ama bu krizin bir şekilde çözüleceğini düşünüyordum. Hâlâ iyimserim ya da saf. Uyandığımda Türkiye'de mesai bitmek üzereydi; birkaç telefon trafiğinden sonra olayın uzaktan göründüğünden daha ciddi olduğunu anladım.
O an ilk başta aklıma gelen komplo teorisi hemen çöktü: 'Oktay Ekşi gibi bir kurt gazeteci böyle bir cümleyi sonuçlarının ne olacağını bile bile yazmaz, acaba patronun işini mi kolaylaştırmak istedi' diye düşünmüştüm.
Keşke bu yüksekten uçan komplo teorim doğru olsaymış.

Oktay Bey'le bu olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra Bebek'te konuştuğumda bütün sürecin plansız kendi kendine geliştiğine ikna oldum. O gün "Ne tetikledi, nereden aklınıza düştü, nasıl hesaplayamadınız?" diye de sordum.
"İnan bilmiyorum, sadece yazıyı daha çarpıcı hale getirmek istedim," diye yanıtladı; biz bize samimi bir ortamdı, politik bir yanıt verme4 ihtiyacından böyle dememişti. Hakikaten hesaplamamıştı, bu cümlenin nasıl bu kadar abartıldığını anlamamıştı.

"Yazının şehveti," diye bir şey gerçekten var demek ki...
En gencinden en deneyimlisine hepimiz bu şehvete kapılıyoruz. Bazen istismar edileceğini bilmeden, cümlenin nereye çekileceğini ancak basılı kâğıdı elimize aldığımızda anlıyoruz.

Hadi diyelim çok sert bir laf... Gerçekten iktidarın dediği gibi Ekşi'nin cümlesi bir küfür...

Bana göre tartışılması gereken de Oktay Ekşi'nin bu cümlesi değil, Oktay Ekşi'ye bu cümleyi yazdıran güç ve süreç.

Nasıl oldu da Oktay Ekşi delirdi, böyle bir hata yaptı?

Yanlış anlaşılmasın, akıl sağlığından şüphe ediyorum değilim "delirdi" derken.
Ama Türkiye'deki dönüşümün, sadece Oktay Ekşi'yi değil sizi, beni, bu ülkenin gidişatından endişe duyan herkesi delirtmek üzere olduğu ortada.
Giderek tahammül sınırımız azalıyor ve öfkemizi kontrol etmekte zorlanıyoruz. Çünkü Türkiye'de bugün olağandışı bir süreç yaşanıyor.
Tarih, Oktay Ekşi'nin yazısını yargılarken umarım bunu dönemle birlikte değerlendirir.

Çünkü bu yazı Türkiye'nin akıl tutulmasından geçtiği günlerde yazıldı. Aklın, mantığın kabul etmediği gelişmelerin normalmiş gibi sunulduğu...
"Yargı ele geçiriliyor," diyorsunuz: Karşı taraf "Ne olacak, bu sefer de başkaları ele geçirsin," diyor...
"Medya yok ediliyor," diyorsunuz: "Olsun canım Aydın Doğan da geçmişte çok kötülük etti," diye bahaneleri hazır...
"Sokakta içki içene saldırılıyor," diyorsunuz: "Aman canım siz de evde için içkinizi," diye karşılık veriyorlar...
Böyle böyle Türkiye'ye "demokrasi" gelmiyor, "idiokrasi" geliyor.

Oktay Ekşi gibi bir duayen gazeteci benim gibi birinin kitaplardan öğrendiği tarihi bizzat yaşayarak, tanık olarak gördü. Cumhuriyet'in nasıl kurulduğunu, ne bedeller ödendiğini biliyor. Zorluklarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin neye dönüştürüldüğünü de görüyor, endişe ediyor haklı olarak.

Kendi itirazlarını ve hassasiyetlerini paylaşanların da sindirildiğini görünce öfkesi daha da artıyor.
Hadi, Oktay Ekşi'yi bir anlık öfkesine kurban verdik.
Bizi bu hale düşürenlerden, delinenlerden hiç mi hesap sormayacağız?

Sahiden sakıncalı bir cümle mi?

"Bu cümlenin savunulacak hiçbir tarafı yok. İşin kötüsü, Oktay Ekşi kendisini uzun yıllardır takdir eden benim gibi insanların bile elini boşalttı böyle bir cümle yazması," diye yazmışım istifa üzerine.
Belki çocukça bir denge kaygısından, belki tepki çekmekten çekindiğim için.
Bugün "savunulacak hiçbir tarafı olmadığına" inanmıyorum.
İstismara açık olduğu ortada... Ama yine de çok abartılacak bir durum yok ortada.

Bunu bana düşündüren Hakkı Devrim'in bir yazısı oldu.

O yazıyı burada paylaşıyorum:

Lafı uzatmadan soralım, nedir Oktay'ın dediği? «...analarını bile satan zihniyet» değil mi? Görünüşe bakılırsa herkes anladı bu lafı; lafı da ne demek, bu çok ağır küfrü(?).
Benzer ahvalde ben her şeyden önce sözlüklere bakarım. Hukuk mezunuyum, ama avukatlık brövem yok.

Olsaydı Oktay'a «Başbakan ve taifesinin açacağı davalarda, müsaade et seni ben savunayım» derdim.

* Satmak fiilinden başlıyorum. Tek anlamı varmış gibi burada «Kadın satmak» diye algılanıyor.

Mecazî anlamı:

«menfaat karşılığında' feda etmek, (o şey veya kimseye) ihanet etmek»'tir: vicdanını satmak, dostunu satmak, vatanını satmak, müvekkilini satmak gibi... Deyimleri de bileceksiniz: afi satmak, akıl satmak, bir pula satmak, çalım satmak, kargayı bülbül diye satmak... Sözlükler kelime ve deyişleri, küfür niteliği varsa belirtir: anasının ipini satmış veya pazara çıkarmış deyiminde bile böyle bir not yok.

* Anasını satayım, ver bir kadeh dahal, deriz. («Önemi yok, ne olursa olsun» anlamındadır.) Argo'daki anlamı: «Boşver, aldırma!»

* Anasını sattığım, «Allah belasını veresice, meret...» demektir.

* Anasını sat'ın anlamı (hepsini sözlüklerden aynen alıyorum) «Önem verme, aldırma!»

* Gene argo'da: Anasını satmak, «Bir şeye anasını bile satacak kadar önem vermemek, umursamamak.» (Burhan Felek.) «İnkâr ediyorsun demek,» dedi. «İkrar ediyorum anasını sattığım, dedim» (Haldun Taner). Anasını sattığımın... «Bir kimsenin hükmünü geçiremediği, elde edemediği bir şeye karşı duyduğu hasret ve esefi dile getiren serzeniş ve sitem sözü.» Örnek, «Anasını sattığımın dünyası, bize hiç rahat yüzü göstermedi.»

* Argomuzda «Anasının ırzına geçmek anlamında küfür olarak kullanılır» diye tarif edilen çirkin bir söz var. Kusuruma bakmayın buraya aynen alıyorum: «Anasını bellemek (veya fallamak.)»

Benim Türkçe bilmez cahillerim -gördüğünüz gibi hepsi; ama başbakanından yazar geçinenlerine kadar hepsi- iki farklı deyişi birbirine karıştırarak, dört gündür tozu dumana kattılar da... İçlerinden «Gelin bir de sözlüğe bakalım» diyecek bir Allah'ın kulu çıkmadı.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir