Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ulusal Olmayan Bir Medya

Burada Medya'nın AKP tarafından nasıl çökertildiğini ve nasıl yandaş yapıldığını hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Ulusal Olmayan Bir Medya

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 03:35

Ulusal Olmayan Bir Medya

İhanet bir zincir, görmek o kadar kolay değil. Her bir halkası bir yerde; terör, siyaset, kaçakçılık, bürokrasi, medya, hepsi bu zincirden payına düşeni alıyor. Medya da bu zincirin bir halkası, o da alıyor. Hepimiz televizyon izliyoruz, hepimiz görüyoruz; medyada ülke çıkarlarına yönelik bir hassasiyet var mı? Her gün verilen şehit haberleri, şehit törenleri ve ağlayan halkımızın trajedisine karşı medyanın bir tepkisi var mı? Ergenekon deyip terör örgütü deyip her gün ekran ekran, sayfa sayfa yayın yapan medya, PKK terör örgütü deyince hiç sesi çıkmıyor, sorumsuz, hesap vermiyor, ne acı ki ona hesap soran da olmuyor. Sorumsuz bir siyaset ulusal niteliği olmayan bir medya yaratıyor, her ikisinin altında kalan ise bizler oluyor. Bizdeki bu siyaset açıkçası medyayı yozlaştırıyor. Ama bu tepkisizlik bizi umutsuzluğa düşürüyor ve kimse çıkıp da; nedir bu iş, deyip bizi bu kötü kaderden nasıl kurtaracağını anlatmıyor, çocuklarımız ise gelecekten endişeli, umutsuz yaşıyor.

Ne olacak bu böyle baba, dedi kızım dayanamayıp yüreğindeki acıya, hissettim bunu. - Olmaz kızım olmaz, şehitlerle oynanmaz, şehit kanıyla siyaset yapılmaz.
Halkın öfkesi karşısında nasıl duracaklar baba? Duramazlar kızım, halkın karşısında kimse duramaz.

Hep ağlıyoruz baba, şehit görünce ağlıyoruz.
Kızım bu bir ihanet oyunu. Bizi şehitlere alıştırmak istiyorlar. Bak televizyonlara, hep şehit, şehit ailesi, feryatlar, acılar, gözyaşları. Bizim aklımızı, beynimizi şartlandırıyorlar. Terör denince şehit akla geliyor. PKK denince şehit aklımıza geliyor. Bıktırıyorlar bizi. En sonunda, lanet olsun, yeter artık ne olacaksa olsun, dememizi bekliyorlar. İstedikleri bu zaten. Ne olacaksa olsun derken; ister ülke bölünsün ister Kürt devleti kurulsun, ne olacaksa olsun da bu terör bitsin artık, dememizi bekliyorlar. İstedikleri bu. Hiç gördün mü bir şehit töreninden sonra iki küçük çocuk yüzleri gülen, geleceğe umutla bakan, hiç iki çocuk gördün mü? Göremezsin. Böyle bir yayın yaparlarsa, işte bu; şehitler, çocuklarımızın geleceği için şehit oldu, bize huzurlu ve güvenli bir ülke bırakmak için şehit oldu, anlamına gelir ve biz toprağa bayrağa vatana daha sıkı sarılırız o zaman. Ama yapmazlar bunu, Yahudalılar bu; toprakla bayrakla vatanla bir ilgisi olur mu hiç bunların!

Versinler bir silah ben de gideyim baba, bitirelim şu işi artık!
İçimiz acı doldu, öfkeler kısacık kelimelere sığmıyor artık; ben de gideyim, silah versinler, bitirelim şu işi diyor kızım Ayşe. Çaresizliğin isyanı bu. Üç beş kelime ama öfke dolu, isyan dolu, tepki dolu. Yüreği okuyamıyor ki insanoğlu, yürek okunmuyor, yazılmıyor, anlatılmıyor. Yürek demek; güç demek, yürek akla, bileğe, silaha dönen sonsuz bir güç demek. Nerde bunlarda o yürek!

Sessizce, kendi düşüncelerimizle baş başa haberleri izlemeye başladık gözle değil yüreğimizle. Nerden bilecektik ki, aradan günler haftalar geçecek, Irak'ta 27 şehit veren Türk Ordusu aniden ülkesine geri dönecek ve şehidi bayrak gibi sallayan bir televizyon kanalı, şehitlerimizi gökyüzündeki kabirlerine uğurlarken ortaya çıkacak, çıkıp da davul çalacaktı hem de milyonlarımızın gözü önünde, tepki yok, öfke yok, isyan yok. Nerden bilecektik ki, bu davullu hainleri görünce dişlerimizi kırarcasına sıkıp yüreğimizi avucumuza alıp; Allah'ım diyeceğimizi, Ey Allah'ım ne günah işledik ki biz, ne günah işledik de bu acıları bize yaşatıyorsun, deyip yaşama isyan edeceğimizi. Nerden bilecektik ki, bu can bu bedene girmiş, bunları da görecekmiş ve yaşayacakmış...

O RTÜK denen kurumun da hiç sesi çıkmadı; utanmıyor musunuz, utanmıyor musunuz da şehitlerin ertesine bu davul dümbelek programı yayınlıyorsunuz, demedi. O sıralarda Başbakan çıkıp şehitlerimize şiir okuyordu var olan sevgisini ve de acısını Türk milletine göstermek için. Bırakın bunları, geçin bunları, diyen biri çıkmadı. ATV de oynadı aynı oyunu bize; hainlerin Gülveren'de bombalı eylemi sonucu 17 vatandaşımızın öldüğü 172 vatandaşımızın yaralandığının 27 Temmuz akşamı İbrahim Tatlıses'in programı gümbür gümbür devam ediyordu. Diyen olmadı hiç; ayıptır yaptığınız, ayıptır günahtır, kesin şu programı, diye. İzledim, tüm haberleri izledim. Biri çıkıp da; şehidin adını ağzınıza almayın, şehidin kabrine bile gelmeyin, sizi bu toprak örtmez, demedi. Biri, bizden biri çıkıp da bunları söylemedi, yandım...

Halk yorgundu, halk çaresiz. Halkımız şehit acısına dayanmıyordu artık. Kızlarımız aniden çıktı meydanlara, dayanamadılar şehitlere, bağırmaya başladılar; "Bırakın biz gidelim, biz savaşalım, bitsin artık bu terör" diyerek. Bizi yönetenler utanmadı bu haykırıştan. Hey durun bakalım, siz kızımızsınız, ATA geleneğinde er meydanına çıkmak bizim işimiz, biz öldük de sıra size mi geldi, demedi. Aslında yiğitlik ölmüştü bu siyasette, bu medyada ama göremedik biz. Ayağa düşmüştü yiğitlik anlayamadık. Yiğitler er meydanında yoktu, devran tersine dönmüştü artık. Meydan baykuşlara kalmıştı; uğursuz, kem gözlü kem bakışlı baykuşlara. Böyle gidersek korkarım artık bu vatanı kurtarmak çocuklarımıza düşecek. Onlar çıkacak er meydanına, bizim soramadığımız hesabı onlar soracak hem de bir bir...
Dağlıca büyük bir öfkeye neden olmuştu haklı olarak ve beraberinde büyük bir dayanışma getirmişti.

Halkın bu hassasiyetine şöyle cevap vermişti Genelkurmay:

"1. Son dönemlerde PKK terör örgütü tarafından düzenlenen hain saldırılarda güvenlik kuvvetleri ve sivil vatandaşlarımızdan kayıplar verilmiştir.
2. Terör eylemlerinden sonra Genelkurmay Başkanlığını telefonla arayan, mektup veya mesaj gönderen on binlerce vatandaşımız, sivil toplum ve meslek kuruluşlarımız ile üniversitelerimiz taziyelerini bildirmişler; terörle mücadelede Türk Silahlı Kuvvetlerine olan güven ve desteklerini tazelemişlerdir. Öte yandan, kadın erkek binlerce vatandaşımız terörle mücadelede görev almak için ilgili makamlara gönüllü başvurular yapmışlardır.
3. Vatandaşlarımızın teröre karşı sergiledikleri duyarlılık ve dayanışma ile şehitlerimize gösterilen saygı ve sahiplenme, övgülerin en büyüğüne layıktır.
4. Çeşitli iletişim vasıtaları ile Genelkurmay Başkanlığına ulaşarak terörle mücadeleye destek veren, bu konudaki samimi duygu ve düşüncelerini paylaşan tüm vatandaş, kurum ve kuruluşlarımıza Türk Silahlı Kuvvetleri olarak şükranla-rımızı sunarız."
Dünya orduları içerisinde adı Mehmetçik olan bir asker var mıdır? Askerlik çağı geldiğinde davulla zurnayla uğurlanır Mehmetçik, başka bir ülkede göremezsiniz bunu.

Ordumuzun gücü sayısından değil, sahip olduğu silahtan, toptan, tanktan değil, Mehmetçiğin kutsal değerinden ileri gelir. Dünyada ordusuna, askerine böylesine bir sevgi besleyen, acısıyla acıyı, sevinciyle sevinci paylaşan başka kim kaldı Türk ulusundan başka. İşte bizim ülkemiz bu, değerimiz bu, kültürümüz bu. Bu biziz, biz Türk'üz! Türk Ulusu, Türk Ordusu! Bu değeri Türk anası alnında taşır, beyninde, yüreğinde taşır. Şehitler ölmez, diyen ancak dünyada bir tek Türk ulusu kaldı başkası yok. Ağlamayacağım, düşman sevinmesin, diyebilecek kadar yüreği sağlam ikinci bir oğul anası, ikinci bir eş dünyada yok. Anadolu; ananın diyarıdır. Ana, Türk anası, Türk'ün anası; Mehmetçiğin anasıdır yani ordumuzun. Ordu ile ulus arasında bir gönül bağı vardır kimse araya giremez. Bu tarihten beri böyledir, böyle gördük, böyle bildik biz, böyle bilerek öleceğiz.

"Kadın erkek binlerce vatandaşımız terörle mücadelede görev almak için ilgili makamlara gönüllü başvurular yapmışlardır. Vatandaşlarımızın teröre karşı sergiledikleri duyarlılık ve dayanışma ile şehitlerimize gösterilen saygı ve sahiplenme, övgülerin en büyüğüne layıktır."

İşte Genelkurmayın mesajı medyadan bu sözlerle bize yansıtıldı. Gurur duyduk. Hepimiz biliyoruz ki medya büyük bir güç, hele ki milyonların okuma yazma bilmediği ülkemizde görsel medya daha da büyük bir güç. Yönetenler bu gücün farkında; medya ile iktidar arasında hassas dengeler gözetiliyor. Medya, siyaseti de kamuoyunu da, sosyal hayatı da, ulusal güvenliğimizi de etkiliyor. Ama medya bu gücünü ulusal çıkarlarımızı korumak için kullanmıyor aksine yapay gündemlerle hedef saptırıyor, dikkatler dağıtıyor ve siyasete geniş manevra alanı sağlıyor.

Nasıl yapıyor bunu medya, anlatayım:

Son günlerde adını sıkça duyduğumuz bir Ergenekon davası var. Aklımızda kalan; "Terör Örgütü, Derin Devlet, Karanlık İlişkiler, Faili Meçhul Cinayetler, Ordu-Çete" temaları. Gözaltına alman ve tutuklanan kişilere baktığımızda; emekli askerler, üniversite öğretim üyeleri, yazar, gazeteci, siyasi parti başkanı, medya mensubu gibi adı ulusalcı olan bir çevrenin etkin isimleri ön planda görülüyor. İsnat edilen suçlamalar açısından ise bize yansıtıldığı kadarıyla-"terör örgütü kurmak, örgüte üye olmak, örgütün fikir babası olmak, sabotaj ve suikastler" gibi suçların en ağırı var. Henüz ne olduğu bile bilinmediğimiz bir soruşturma bu. Ama bu davaya terör ve adına da Ergenekon diyen medya, çocuklarımızın hafızalarında Türk'ün tarih destanı ile şiddeti yan yana getiriyor. Doğru mu bu?

Hukuk devletinde bir suçun işlendiği iddiası varsa elbet bunun bir soruşturması yapılır, bir diyeceğimiz yok ama soruşturma gizlidir ve şüpheli masumdur. İşte o zaman hukuk; hukuki değer taşır, biz de güven duyarız. Medya ta başından beri yaptığı yayınlarla hukuka duyduğumuz güveni sarsıyor, delilleri tartışmalı hale getiriyor, soruşturmanın gizliliğini bozuyor, suç işliyor. Toplumdaki adalet duygusunu incitiyor, şüpheliler daha ifadesine başvurulmadan kamuoyu vicdanında mahkûm ediliyor. Bunu kim yapıyor, kim yaptırıyor, hukukun bu şekil medya günlüğüne düşmesine kim sebep oluyor? Neden? Açıklayayım:Bu; bir taşla beş kuş vurma operasyonudur.

Bir; 2008/5, 2008/679 gibi yıl ve sayı ile ifade edilmesi gereken bir soruşturmaya Ergenekon ismi verilerek, "terör, çete, terörist, saldırı, bomba" gibi dehşet imajlarıyla Ergenekon gibi Türk destanını ifade eden bir tarihi kavram yan yana getirilmiş ve kamuoyunda Türk kimliği ve tarihi üzerinde özellikle çocuklarımızın hafızalarında olumsuz bir imaj algılaması yaratılmıştır.

İki; Emniyet Genel Müdürlüğünce ulusalcılık mücadele edilmesi gereken iç tehditler arasında sayılmış, Atatürk'ün ilke ve devrimleri etrafında oluşan ulusalcılık ideolojisi kamuoyuna iç tehdit olarak algılatılmıştır.

Üç; AKP hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca açılan kapatma davasının bu hazırlık soruşturmasına karşılık olarak açıldığı imajı servis edilmiş ve kapatma davası ile siyasi iktidar mağduriyeti algı olarak birbirine yansıtılmıştır.
Dört; siyasi otoritenin PKK terör örgütüne karşı gösterdiği anlayışlı ve hoşgörülü tavır gözden uzaklaştırılmış ve Ergenekon terörle mücadelenin simgesi haline getirilerek iktidarın terörle mücadele kararlılığı ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır.
Beş; PKK'nın siyasallaşması, Barzani'nin bölgesel lider olması, Irak'ın parçalanması ve Kürt devletinin kurulması, Kıbrıs'ın elden çıkar hale gelmesi, ekonomik zafiyetler, işsizlik gibi sayısız iç ve dış sorunlar kamuoyu dikkatinden uzaklaştırılmış, suni bir gündem yaratılmıştır.

Şimdi hepimiz sormalıyız; Ergenekon terör örgütü ise PKK nedir, terör örgütü değil midir? Avrupa'daki siyasi cephesi nasıl serbestçe faaliyet gösterebilmektedir? Lider kadroları nasıl eli kolu serbest dolaşmaktadır? AB ülkelerindeki para trafiği bir engelle karşılaşmadan nasıl akabilmektedir? Siyasi iktidar gerçek terör örgütüne karşı mücadelede ne yapmaktadır? İşte bu sorular Yahuda medyasında yok; gündem oluşturmuyor, manşete çıkmıyor, hiç yazılmıyor. Buna karşılık emekli General Veli Küçük; terör örgütü üyesi, üst düzey sorumlusu olarak kamuoyuna duyuruluyor, medya duayeni İlhan Selçuk; terör ile yan yana getiriliyor, yasal bir siyasi parti başkanı Doğu Perinçek; darbeci imajı ile veriliyor, buna karşın otuz bin canımızın katili PKK terör örgütünü elebaşısı Osman Öcalan; Süleymaniye'de, Barzani himayesinde eli kolu serbest dolaşıyor, ekmek pişiriyor, fırıncılık yapıyor, 18 yaşındaki bir genç kızla evlendiği haberi manşet oluyor ve kimseden ses yok, kimseden ses çıkmıyor, kimse çıkıp da bu katildir, demiyor. Bunun anlamı nedir?

Nerdeyse her gün şehit veriyoruz ve Şırnak'ta gerçekleştirilen askeri operasyonlar medya gündeminden hiç düşmüyor. Şırnak, Cudi, Gabar, Tunceli'den aldığımız şehit haberleri hava durum raporları gibi oldu, günlük veriliyor. Ama şehitlerimizin katillerinin yattığı yer olan Hakurk'tan bahseden yok, Basyan'dan Avaşin'den bahseden yok, neden? 27 Mart'ta Genel Kurmay açıklamadı mı; "Avaşin-Basyan bölgelerinde terörist var, Türkiye'ye eylem hazırlığı içindeler," diyerek? Demek ki teröristler Avaşin- Basyan'a kadar gelmiş, yanı başımıza kadar gelmiş Dağlıca'nın güneyine, Aktütün'ün batısına, bir nefes kadar yakına. Karada konuşlu uzun menzilli silahlarla ateş altına almışız, 15 teröristi etkisiz hale getirmişiz, iyi ama hani sınır ötesi harekat? Neden medya sormuyor bunu siyasi iktidara? Madem ki inisiyatif de harekat yetkisi de Türkiye'dedir, bir tehdit olduğunda meşru müdafaa hakkını kullanmak hakkı Türkiye'dedir, öyleyse neden teröristlere karşı bir harekat gündemde değil? Bakınız, 1 Aralık'ta başlayan hava harekatından bu yana Irak kuzeyinde vurulan yerlere bir bakınız; Zap, Avaşin, Basyan, Hakurk, Kandil. Zap'ı vurduk diyelim peki ya diğerleri? Oralarda terörist yok mu? Var hem de yıllardır var. Daha dün, daha 1 Nisan'da Genel Kurmay açıklamadı mı; "Teröristler Çukurca güneyinde, ateş açtık, yok ettik", diyerek? Çukurca güneyi neresi, Irak kuzeyindeki Avaşin ve Basyan teröristler kampları değil mi? Dağlıca'da 13 canımızı alan 8 askerimizi kaçırarak bize İkinci Süleymaniye Vakası yaşatan teröristler bu kamplardan gelmemiş miydi? Peki, bu konular neden medya günlüğüne düşmüyor? Barzani'nin sakladığı teröristler yok mu? Var hem de yıllardır var. Avrupa'da terörist yok mu? Var hem de yıllardır var. Ama Cudi denince akan sular duruyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yurt içi operasyonları satır satır, adım adım anlatılıyor buna karşılık iş Irak'a gelince ses yok, Barzani'ye gelince Osman Öcalan'a gelince AB'ye gelince ses yok. Tüm bunların anlamı nedir?

Bizde şehit gündemden hiç düşmez, kaderimiz oldu bu bizim. Atalarımız da hep şehit olmamış mı Yemen ellerinde, Suudi Arabistan çöllerinde? Daha dün Çanakkale'yi andık, kesin sayı yok ama olsun en az 250 bin şehidimiz yatıyor orada, Allah-u Ekber dağlarında ise 90 bin şehit. Bu topraklar şehit kanıyla sulanmış, yoğrulmuş, ağaçlar şehit kanıyla yeşermiş, bu topraklar kutsal bizim için. Şehit toprağımızın bir parçasıdır bizim, vatanımızın bir parçası. Peki, şehit haberleri hep verilir de şehidin hesabı hiç sorulmaz mı bizim medyamızda? Biz soralım o zaman; Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Piyade Taburu Dağlıca'da 21 Ekim 2008 günü Irak'tan gelen 400 kadar silahlı bir gurup tarafından saldırıya uğramadı mı? Uğradı. Ne oldu sonucu; 12 şehit 18 yaralı 8 asker kayıp. Bu trajedi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi millet adına, milletin egemenlik hakkım kullanarak bu siyasi iktidara Irak'a harekat yapmak yetkisi vermedi mi? Verdi. Ne zaman, 17 Ekim 2008'te. Yani Dağlıca'da Türk Ordusu'nun, Türk milletinin bir Piyade Taburu saldırıya uğradığında hükümet bugün olduğu gibi halkın iradesini temsil ediyordu ve yetki elindeydi ama kullanmadı, bu yetkiyi TSK'ne vermedi. Neden? Medyayı duyuyor ve görüyoruz, "şehidimizin kanı yerde kalmadı", diye manşet atıyor. Ama doğru değil ki bunlar! Neden şehitlerimizin hesabı sorulmadı? Şehidinin kanını yerde bırakmayacak bir hükümet gidip ABD'den izin istemez. Dağlıca dramının sabahında yeri göğü titretmek varken, Başbakan; "ABD ile konuyu görüşeceğiz", demez ve de gitmez. Gündem de olması gereken, her gün hesabının sorulması gereken bir Dağlıca olayı varken medya şehit haberleriyle yüreğimizi dağlıyor ama bir türlü Dağlıca'nın hesabını sormuyor ve de şehitlerimizin kanı yerde kalıyor. Bunların anlamı nedir?

Medyada nerdeyse her gün Irak'la ilgili bir haber yer alıyor; işgal, direniş, patlamalar, ölümler, bombalar gibi ama hep tek yanlı. Katliama dönüşen Amerikan işgali büyük bir hoşgörü ile anlatılırken masum Iraklıların direnişi bir atari oyunu gibi ekranlara yansıtılıyor. Direnişçi olarak nitelendirilen Iraklı vatandaşların iç yakan dramından bahseden yok, tecavüzlerden, işkencelerden, cinayetlerden haber yok. Kuzeyde yaşayan Iraklı Kürtlere mağdur rolü oynatılırken, güneyde öldürülen Iraklılar sanki bir sürek avının hedefi olan hayvanlar gibi gösteriliyor. Irak'taki masum vatandaşların ölüm kalım mücadelesindeki haklılık dile getirilmezken ve Türkiye'de şehitlerimizin hesabı sorulmazken ABD işbirlikçisi Talabani ve Barzani nerdeyse barış kahramanları oluyor medya sayesinde. Talabani Cumhurbaşkanlığı köşkünde ağırlanıyor ama Kürdistan açıklamasına tepki yok. Medya, Barzani fotoğrafı içerisinde yoksulluk, yardım, merhamet, acıma gibi algılamalar yaratıyor, iktidara Barzani'yi tanıması için kamuoyu hazırlıyor.

Yaşadığımız gerçek ise bize dayatılan algıların çok ötesinde:

Irak parçalandı, kuzeyde Kürt devleti kuruldu. ABD, Barzani'yi stratejik ortak ilan etti. ABD, Türkiye'deki kurum ve kuruluşları Barzani ile işbirliğine zorluyor. AB, ABD, İsrail, Ermenistan ve Barzani aynı hedefe ulaşmak için işbirliği yapıyor.

Bundan sonra ne olmasını bekliyorsunuz; Barzani PKK ile bütünleşecektir. Barzani Ermenistan ile ilişkilerini geliştirecektir. Türkiye; Ermenistan, sözde Kürdistan, İsrail ve Yunanistan tarafından kuşatılacaktır. Kıbrıs elden gitmektedir. Bundan sonrası anlaşılan o ki; petrolden pay verilerek Barzani güçlendirilecek ve İran, Türkiye ve Suriye'de yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar üzerinde etki alanı yaratılacak ve Barzani gelecekte kurulması düşünülen Büyük Kürdistan ve PKK'nın lideri olacaktır. Ulusal güvenliğimize asıl tehdit bunlardır ve hal böyle iken Barzani'yi desteklemek demek; Türkiye'nin bölünmesini kolaylaştırmak demek değil midir, Türk varlığını Anadolu'dan silmeye çalışmak demek değil midir? Bu konuları gündeme almamak demek, kamuoyunun dikkatinden kaçırmak demek; ulusal güvenliğimize tehdit olan unsurlarla işbirliği yapmak demek değil midir? Bu; vatana ihanet demek değil midir?

Medya gerçeği yansıtmak yerine ordumuzla uğraşıyor; iç ve dış güvenliğimizin teminatı olan ordumuz; "çete, derin devlet, yolsuzluk, ihanet" gibi olumsuzlukları çağrıştıran temalarla birlikte işleniyor, ordumuzun komuta kademesini teşkil eden generaller darbe söylentilerine sürekli konu ediliyor. Bir yanda siyasi otoritenin mutlak gafletini teşkil eden Dağlıca Olayı askerin korkaklığı esareti şeklinde yansıtılırken, öte yanda kahraman Türk Askeri imajı unutturuluyor. Hala gerçeği bilmez ve duymazdan gelen medya, emekli bir generali, duayen bir yazarı, bir bilim adamını, bir siyasi parti başkanını "eli kanlı terörist" imajı ile bize gösterirken, Şemdinli'de 74 askerimizin katili Osman Öcalan'ı fırıncı, Ekim 92 harekatında Mehmetçiğe ihanet eden Barzani ve Talabani'yi iyilik meleği, PKK terör örgütüne kurulduğu günden bu yana desteğini esirgemeyen AB'yi çağdaşlık sembolü, işgalci ABD ve İsrail'i demokrasi havarileri olarak bize yansıtıyor. Ama iç ve dış tehdit analizlerini yansıtan 12 Nisan 2007 tarihli Genelkurmay bildirisi gündemde yer etmiyor, üniter ve laik yapımıza yönelik tehditler göz ardı ediliyor ve tehdit algılaması dışında bırakılıyor. Belki de en önemlisi; geleceğimiz olan Türk gençliği sorunlarına terk edilirken, üniversite olayları günlük asayiş olayları gibi işleniyor, gençliğin içindeki kutuplaşmaların kaynağı ise gündeme taşınmıyor, neden?

Ulusal güvenliğimizin her zamankinden ağır ve yakın bir tehdit altında olduğu bu dönemde, Türk ulusuna değil de başkalarına hizmet eden medyanın bir hesabı vardır şüphesiz. Doğrudur, bu bir hesap kitap meselesidir ama biz biliriz ki, gün olur devran döner ve bu hesap onlara da sorulur ama nasıl?

Kaynakça
Kitap: SON HAREKAT
Yazar: Erdal Sarızeybek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Medya Nasıl Çökertildi ve Yandaş Yapıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir