Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hrant Dink'i Kimler Neden Öldürdü?

Burada Hrant Dink Cinayeti hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Hrant Dink'i Kimler Neden Öldürdü?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:31

HRANT DİNK'İ KİMLER NEDEN ÖLDÜRDÜ?

9.1- Dink cinayeti Ergenekon komplosunun anahtarıdır!

Daha çok Türkiye'deki Ermeni yurttaşlara hitap eden Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetinin her yıl dönümlerinde televizyon ekranlanndan, gazete sütunlarından bu saldırıya dair klişe değerlendirmeler, keskin yorumlar ve "derin" analizler yapılıyor. Dink'in öldürülmesinden sonra oluşan, daha doğrusu oluşturulan hava, elinizdeki kitabın hazırlandığı 4. Yıldönümünden sonra da pek değişmemişti. Ortak denilebilecek yaklaşım şuydu; Dink'i, Türkiye'de kaos ortamı yaratarak askeri darbe koşullarını oluşturmak isteyen milliyetçi ya da "ulusalcı" denilen güçler öldürtmüştü.

Anma etkinliği için 19 Ocak günlerinde Agos gazetesinin önüne gelenlerin büyük çoğunluğunun da aynı kanıda olduğu anlaşılıyordu. Protesto eylemine katılanlar bu cinayetin, Ergenekon soruşturmasının işaret ettiği güçler ya da onların nüfuzu altındaki çevreler tarafından işlenmiş olduğuna neredeyse emindi.

Haksız da sayılmazlardı. Çünkü cinayetten önce Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz gibi kişilerden oluşan mafya kırması, ırkçı ve faşist bir çevre tarafından Hrant Dink'e yönelik bir nefret kampanyası yürütülmüş, "Türklüğe hakaret ettiği" ileri sürülmüş ve bu nedenle hakkında dava açılmıştı. İlk ve kaba analizde, dahası kamuoyunda oluşan ön algıda Dink'in böyle bir çevre tarafından öldürülmüş olabileceği akla yakın bir değerlendirmeydi. Ama ilk analizde...

Evet, gerçekten de bu böyle bir yapılanmanın/çevrenin ya doğrudan örgütlemesi ya yönlendirmesi ya da politik etkisiyle böyle bir cinayet işlenebilirdi. Susurluk artığı bu çevrenin sicili de böyle bir cinayetin işlenmesine uygundu.
Eğer durum böyleyse mesele yoktur. Zaten bize 4 yıldır egemen medya aracılığıyla vaaz edilen, en yetkili ağızlardan söylenen şey budur ve açılan dava da bu yönde ilerlemektedir.

Peki ya öyle değilse?.. Ya Hrant Dink, AKP ile ittifak içinde olmanın ötesine geçerek artık onunla iktidar ortağı olan Fethullahçı güçlerin/istihbaratçıların planlı yönlendirmesi veya "yol vermesi' sonucu öldürülmüşse...

İşte o zaman, ülkenin geleceğini düzenlemeye yönelik bütün bir kurgu, bir dizi örtülü operasyon ilk elde çökmese bile büyük yara alamayacak mıdır?
Bu nedenle okuduğunuz bölümün de başlığını oluşturan, "Hrant Dink'i kimler, neden öldürdü? sorusu ve ona verilecek yanıt çok önemlidir.

Çünkü bu cinayet, Ergenekon komplosunun da anahtarını oluşturmaktadır.
Ayrıca hatırlanmalıdır ki, bilimsel bir analizin ilk adımı akılcı kuşkudur. Öyle ki, -abartılı gelebilir ama- içinden geçtiğimiz bütün bir dönemi aydınlatacak, yeni liberal-İslamcı tarih kurgusunu yıkacak ve kurulmak istenen yeni rejimin niteliğini/rengini açığa çıkarak şeyin, bir anlamda (bütünüyle olmasa da) bu soru ve ona verilecek yanıtta gizli olduğu söylenebilir.

Şimdi bazı olguların ışığında bu cinayeti mercek altına alarak başlıktaki sorunun yanıtını arayalım:

1- Hrant Dink'i vuran Ogün Samast'ın azmettiricisi suçlamasıyla tutuklanan Erhan Tuncel polis muhbiridir. Erhan Tuncel savcılık ifadesinde lise öğrencisiyken Elazığ'da Fethullah Gülen Cemaati'ne ait Işık Evleri'nde kaldığını söylemiştir. Trabzon'da geldiğinde Alperen Ocaklan'na üye olan Tuncel, Gülen Cemaatiyle de bağını sürdürmüş. Diğer azmettirici Yasin Hayal de Tuncel üzerinden polisin denetimindeki bir İslamcı-faşist eylemcidir. Bu iki isim, Türk-İslam sentezcisi Büyük Birlik Partisi'nin (BBP) gençlik örgütü Alperen Ocaklan'ndan devşirilmiştir. Ogün Samast da aynı çevreye mensuptur. Bu tip eylemlerde kullanılan tetikçilerin (Danıştay Cinayeti ve Malatya Zirve Yayınevi katliamında da olduğu gibi) genellikle bu çevreden seçildiği dikkat çekmektedir. Çünkü bu çevre hem ilkel ve saldırgan bir milliyetçi-faşist dokuya hem de hilafetçiliğe varan bir İslamcı eğitime sahip olduğu için uygun bir kaynak oluşturmaktadır.

2- Erhan Tuncel'i Emniyet'e istihbarat elemanı olarak alan kişi, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'tir. Erhan Tuncel, bu hizmetleri karşılığında Emniyet bütçesinden ücret almıştır! :

Erhan Tuncel, Yasin Hayal tarafından Trabzon'da bombalanan McDonald's eyleminin de azmettiricisidir. Yine kesinleşen bilgilere göre, bu eylemde bombayı hazırlayan kişi Erhan Tuncel olmasına karşın, Ramazan Akyürek'in teklifiyle polis muhbirliği karşılığında bu suçtan kurtulmuş (suçu bu hizmeti karşılığında örtbas edilmiş), diğer bir ifade ile deliller karartılarak devşirilmiştir.

3- Ramazan Akyürek'in, Emniyet içindeki Fethullahçı örgütlenmenin pilot kabininde bulunan isimlerden biri olduğu belirtilmektedir. AKP hükümeti tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı yapılmıştır.

4- Ramazan Akyürek, İstanbul'da görev yaptığı dönemde resmi sicil dosyasında Fethullahçı olduğu yazan ve bu nedenle 100 üzerinden 35 sicil notu verilen tek polis şefidir. Kendisi bu sicil notuna karşın -ki yerleşik teamüllere göre mümkün değildir- uzun süre Emniyet'i yöneten üst düzey ekip içinde yer almıştır.

5- Hrant Dink'in öldürüleceği Ramazan Akyürek'e istihbarat elemanı Erhan Tuncel tarafından ihbar edilmiştir. Önce tetikçi olarak Yasin Hayal'in belirlendiği, ancak bu kişinin yaşının büyük olması nedeniyle (yüksek ceza alabileceği için) vazgeçildiği, ardından Ogün Samast'ın cinayet için yönlendirildiği istihbarat nodarında yer almış, ancak bu raporlar davaya bakan mahkemeye gönderilmemiştir. Polise, Dink'in öldürüleceğine ilişkin gelen ihbar sayısının tam 17 olduğu ortaya çıkmış, ancak bu yoğun ihbara karşın hiç önlem alınmamıştır. Öyle ki, Ramazan Akyürek tarafından "yüksek gizlilik derecesi" bulunduğu gerekçesiyle mahkemeye verilmeyen bir istihbarat notunda, Ogün Samast'ın cinayeti işlemek üzere İstanbul'a geldiğinin ve kendisinin arkadaşları tarafından karşılandığının bilindiği de ortaya çıkmıştır. Dahası bu raporda, Samast'ın cinayetten iki gün önce takibe alındığı da belirtilmiş ve fakat her nasılsa cinayet önlenememiştir.

6- Cinayet ihbarı Trabzon'dan İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne de iletilmiştir. Ancak İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler bu ihbarın gereğini yerine getirmiyor ve ilgili birimleri uyararak gerekli koruma önlemlerinin alınmasını sağlamıyor. Görevden alınan Ahmet İlhan Güler'in yerine ise daha önce Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı C-Şubesi Müdürlüğü yapan -bu şube sağ terör örgütlerine ve azınlıklara bakıyor- Ali Fuat Yılmazer getiriliyor. Yılmazer daha sonra İstihbarat Şube'den sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı görevine getiriliyor.

Ergenekon operasyonlarını hazırlayan polis ekibinin en önemli isimlerinden biri olan Ali Fuat Yılmazer'in, Emniyetteki Fethullahçı yapılanmanın merkezinde bulunduğu belirtiliyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasını taşıyan 2 Aralık 2008 tarihli Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu'nda Dink cinayetinin işlendiği dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek ile C-Şube Müdürü olan Ali Fuat Yılmazer görevi ihmalle suçlanıyor.

7- Bu konuda, 2006 yılında dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcılarından Dr. Necati Altıntaş ve Personel Daire Başkanı İbrahim Selvi tarafından hazırlanan "Emniyetteki F-Tipi Yapılanma" başlıklı raporda yeralan liste çok önemlidir. İlk kez bu raporda "F-Tipi yapılanma" deyimi kullanılmıştır. Listeyi hazırlayan her iki emniyet müdürü hakkında da soruşturma açılmış ve görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Ardından da listenin "işleme konulmaması" kararlaştırılmış ve "yok hükmünde" sayılmıştır.

8- Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Necati Altıntaş, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na da gönderdiği listenin ön yazısında, "Sayın Savcım; Malumunuz İstihbarat tamamen Fethullahçıların kontrolünde olduğundan sizden ricam listeyi ilgili kurumlara gizlilik içinde iletmeniz. Bu bilgi notunu ise okuduktan sonra imha etmenizi istirham ediyorum" demektedir. Necati Altıntaş gibi döneminin en önemli üst düzey emniyet müdürlerinden birinin duyduğu bu kaygı, durumun (Cemaat örgütlenmesinin) hangi aşamada olduğunu göstermesi bakımından çarpıcı bir belgedir.

9- Hrant Dink'in eşi Rakel Dink ve bir kısım aile üyesi, avukatlan aracılığıyla, 15 Mart 2007 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığa verdikleri dilekçede, cinayette ihmali görülen yetkililer ve polisler hakkında soruşturma açılmasını istemelerine karşın, gereği yerine getirilmedi. Ancak bu dilekçenin verilmesinden yaklaşık 3 ay sonra ilginç bir gelişme oldu; Yasin Hayal'in avukatı Fatih Çakır 26 Haziran 2007 tarihinde bir ihbarda bulundu. Avukat Fatih Çakır bu ihbar mektubunda, Hrant Dink cinayetinde polisin rolüne/ihmaline dikkat çekerek soruşturma açılmasını istiyordu. İşte polisler hakkındaki soruşturma ancak bu ihbar üzerine açıldı.

10- Cinayetin işleneceğinin ihbar edildiği ortaya çıkınca, bu konuda sadece Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz ve Jandarma İstihbarat Şube Müdürü bir yüzbaşı ile bir astsubay suçlandı.

Jandarma'ya da cinayetin ihbar edildiği iddiası vardı. Bu iddianın doğru olduğu ortaya çıktı. Trabzon Valisi, Jandarma müfettişinin aykırı görüşüne karşın Savcılığın talebi doğrultusunda adı geçen Jandarma personeli hakkında hemen soruşturma izni vererek yargılanmalarını sağladı. Bu kararın yerinde ve doğru olduğu açıktı.

Oysa aynı Savcılık, Emniyet Müdürleri Ramazan Akyürek ve ekibini de suçlamasına karşın, Trabzon Valiliği (kendi sorumluluk dönemiyle ilgili olarak) bu kez yargılanma izni vermeyecekti. Jandarma yargılanıyor, polis ise korunuyordu.

11- Ancak daha sonra idari soruşturma başlatan Mülkiye Müfettişleri'nin raporunda Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer ve diğer Fethullahçı polis şefleri açıkça suçlanacaktı. Bu raporda ağır ihmalle suçlanan diğer polisler ise şunlardı; Trabzon Terörle Şube Müdürü Yahya Öztürk, İstihbarat Şube Memuru Muhittin Zenit, aynı şubede Polis Memuru Tevfik Cantürk, Emniyet Amiri Ercan Demir, İstihbarat Şube Komiseri Hüseyin Yılmaz, Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Faruk Sarı, yine İstihbarat Şube Müdürlerinden Engin Dinç, Komiser Yardımcısı Özkan Mumcu ve Polis Memurü Mehmet Ayhan.

12- Teftiş Kurulu raporlarında ilginç bir isim daha bulunuyordu. Ramazan Akyürek'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na getirilmesinden sonra Trabzon Emniyet Müdürlüğü'ne atanan (2006) Reşat Altay... Bu isim ilginç olduğu kadar önemliydi de. Çünkü Reşat Altay, 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nden topluca çıkan solcu öğrencilerin üzerine Beyazıt Eczacılık Fakültesi önünde bomba atılarak yapılan kadiam sırasında üniversitenin güvenliğinden sorumlu komiserdi. Reşat Altay, ülkücülerin gerçekleştirdiği ya da rol aldığı bu katliamı organize etmekle suçlanan ve adı Kontrgerilla operasyonları ile sıkça anılan bir polisti. Bu kadiam nedeniyle soruşturma geçirmesine karşın emniyet içinde hızla yükselerek önce Bursa ardından da Burdur İl Emniyet Müdürü oldu. Son görevi Dink Cinayeti döneminde Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü'ydü. 12 Eylül 1980 öncesinde gerçekleştirilen en büyük faşist katliamlardan biri olan ve bir Kontrgerilla operasyonu olduğundan kuşku duyulmayan bu saldırıda, tam 8 devrimci yaşamını yitirmiş, 50 kişi de yaralanmıştı. Bütün ülkeyi sarsan bu olaydan sonra işçiler katliamı protesto Türkiye ölçeğinde genel greve gitmiş, devrimci öğrenciler ise neredeyse bütün okulları işgal etmişti.

13- Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından yapılan bir başka inceleme sonucu hazırlanan raporda da başta Ramazan Akyürek olmak üzere ilgili polisler hakkında soruşturma açılması için izin istendi.

14- İşin ilginç tarafı bu dönemde yandaş ve İslamcı medya ile liberal yazıcılar tarafından, Jandarmamın ihmali ve istihbarat zaafı hakkında yoğun bir yayın yapılırken -ki hiç itirazım yok- polisin bu cinayetteki rolünden ise neredeyse hiç söz edilmedi. Bunlar arasında en ilginç olanı Taraf gazetesiydi. İnanılır gibi değil ama Taraf gazetesi, Teftiş Kurulu raporlarını polislerle ilgili bölümleri çıkararak ve sadece Jandarmamla ilgili bölümlerini yayımladı.

15- Hrant Dink cinayetinde "görev ihmali" görülen polis şeflerinin çok önemli bir başka özelliği daha vardı; Emniyetteki bu Fethullahçı ekip Ergenekon soruşturmasını yürütüyordu. Yani, telefoıl71 dinlemeleri dahil bütün teknik takip işlerini yürütüyor, bilgi ve belge topluyor, gerektiğinde belge düzenliyor, bazı belgeleri gizledikleri iddia ediliyor ve savcılık iddianamesinin esasını teşkil eden fezlekeleri yazıyordu. Hatta çok sayıda avukatın ve sanığın iddiasına göre, savcılık iddianamelerini de doğrudan bu ekip hazırlıyordu. Öyle ki, polis belgelerindeki imla hataları bile -ki çok fazladır- olduğu gibi savcılık iddianamelerinde yer alıyordu.

16- Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun raporu ve muhalefetin baskısı sonucu Başbakan Erdoğan, sonunda Ramazan Akyürek hakkında soruşturma iznini vermek zorunda kaldı. Çünkü ilgili yasa gereği üst düzey bürokratların soruşturulması başbakanın ya da ilgili bakanın iznine bağlı. Sonuçta Akyürek 5 ay önce İstihbarat Daire Başkanlığından da alınarak merkeze (kızak bir göreve) çekildi. Reşat Altay ise İstanbul'a polis müfettişliğine (yine kızak görev) getirildi. Ancak başta Ali Fuat Yılmazer olmak üzere diğer isimler yerlerinde kaldı.

17- Öyle anlaşılıyor ki, Emniyetteki Fethullahçı ekip, AKP hükümetini de zor duruma düşürecek, dahası yürütülen tarihsel projeyi tehlikeye atacak şekilde yer yer özerk hareket etmeye başlamıştı. Bu nedenle Başbakan Erdoğan, uzun süre direnmesine karşın soruşturma iznini vererek sorumluluktan kurtulmak istemiş olabilirdi.

18- Fakat kısa bir sure sonra Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu tarafından soruşturmada adları geçen Fethullahçı ekip hakkında (Dink cinayetiyle ilgili) yeni bir rapor hazırlandı. Bu raporda, dinkncinayetinde ihmali görülen ve Fethullahçı oldukları belirtilen polis şefleri aklanarak, soruşturmaya gerek olmadığı belirtildi.

Toparlarlarsak;

a- Hrant Dink cinayeti, yandaş ve İslamcı medyanın yoğun propagandası sonucu bütün tersine verilere karşın "ulusalcı" diye bilinen çevrelerin üzerinde yıkılmak istendi. Entelektüel ortama hakim olan liberal-muhafazakar zihniyet de böyle bir algının oluşmasına büyük katkıda bulundu. Dönemiıl yükselen milliyetçi atmosferi de bu algıyı kolaylaştırdı ve pekiştirdi.

b- Oysa, bizatihi bu milliyetçi ortamın kendisinin, hıristiyan ve Ermeni asıllı solcu bir gazeteciyi "ulusalcı" denilen muhalefeti lekelemek ve tasfiye etmek gibi bir amaç için uygun bir hedef haline getirdiği de düşünülebilirdi.

c- Çünkü Hrant Dink'in öldürülmesi Ergenekon operasyonunun fitilini ateşleyici bir etki yaratmış ve kamuoyu nezdinde bu operasyona önsel olarak önemli bir meşruiyet kazandırmıştı. Dolayısıyla Hrant Dink cinayeti AKP-Cemaat ittifakının devleti el geçirme ve rejimi dönüştürme projesine paha biçilemez bir katkıda bulunmuştu.

d- Kuşkusuz eldeki verilere karşın, yukarıdaki analizde ortaya konulanlar da hala "iddia" düzeyindedir. Ancak bu iddia kanıüandığı taktirde polisteki Fethullahçı yapılanma büyük bir darbe yiyecek, ve çözülecektir. Bu durumda, aynı ekip tarafından yürütülen ve yönlendirilen Ergenekon soruşturmasının da büyük bir yara alacağı açıktır. Bu ekibin, amaçlarına ulaşmak için cinayete varan suçların işlenmesine "yol verdiği", sahte belge ürettiği, mahkemeleri yanılttığı, örtülü operasyonlar düzenlediği iddiaları kanıtlanmış olacaktır. (Yeraltı dünyasında da yaygın şekilde kullanılan "yol vermek" deyimi, polisin bir suçun işlemesine göz yumması, kolaylaştırması ya da uygun şartları hazırlaması gibi anlamları vardır.)

e- Ve nihayet; Hrant Dink olayındaki bütün olup bitenler Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu cinayetini hatırlatmaktadır. Fethullahçı örgütlenme hakkında araştırma yapan, bu örgütün çalışma yöntemleri (sahte belge üretmek, şantaj yapmak, teknik takip yürütmek, telefon dinlemek, sahte tanık üretmek,

sahte ihbar mektupları yazmak, seks kasetleri hazırlamak, yargıç satın almak ya da kiralamak, sahte delil oluşturmak ve gerektiğinde cinayet işletmek gibi yöntemler) hakkında rapor hazırlayan Hablemitoğlu, Ankara DGM'de Fethullahçı örgütlenme hakkında açılan davaya bilirkişi olarak çağrıldığı dönemde öldürülmüştü.

9.2- Dink cinayetinde AKP karartması!

Yukarıda da belirttiğim gibi, İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından hazırlanan ve 5 Şubat 2010 tarihinde açıklanan rapor ile, Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın önde gelen isimlerinden Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer ile 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi katliamında adı geçen/suçlanan Reşat Altay gibi üst düzey müdürlerin de aralarında bulunduğu 19 polis, yine "suçsuz" bulundu ve haklarında "soruşturmaya gerek olmadığı" yönünde karar verildi. Adı geçen bütün polis şeflerinin Hrant Dink cinayetindeki rolleri nedeniyle soruşturuluyordu.
Böylece Başbakanlık Teftiş Kurulu (BTK) tarafından hazırlanan ve polisi suçlayan 2 Aralık 2008 tarihli rapor -ki bu rapor AKP hükümetinde ve Fethullahçı çevrelerde büyük sıkıntı yaratmıştı- boşa düşürülerek hukuki bakımdan geçersiz hale getirildi. Dolayısıyla polislere yargı yolu da kapatılmış oldu.

İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve en hafif değerlendirmeyle cinayette ihmali görülen polisleri aklayan bu rapor, iktidarın Dink cinayetinin aydınlatılmasına ilişkin tavrını açığa çıkarması bakımından büyük önem taşıyordu.
Öyle anlaşılıyor ki, AKP hükümeti bu cinayet hakkında daha önce kamuoyunda oluşturulan algının devam etmesinden büyük bir siyasi yarar umuyordu. İktidarın ve Cemaatin denetimindeki istihbarat birimlerinin yönlendirmesi sonucu İslamcı ve yandaş medya aracılığıyla oluşturulan, liberallerin büyük katkı sunduğu bu algıya göre, Hrant Dink'in öldürülmesinden "ulusalcı" ya da "Ergenekoncu" çevreler sorumluydu. Üstelik tetikçiler Türk-İslam sentezcisi olduklarını gururla ilan ettikleri halde...

Şimdi biraz geriye giderek Hrant Dink cinayeti soruşturmasının, özellikle polisi içine alan boyutunun kimi aşamalarına yakından bakarak büyük fotoğrafı bir kez daha görmeyi deneyelim.

Yukarıda da belirttiğim gibi, BTK tarafından yürütülen soruşturmada, emniyet birimlerinin cinayetteki ihmallerine ilişkin çarpıcı bilgi ve bulgulara ulaşılmış, konuya ilişkin kapsamlı bir rapor hazırlanmıştı. Bu gelişmeden sonra Başbakan Tayyip Erdoğan, BTK raporunda ismi geçen 19 poli3 !

hakkında soruşturma açılmasına izin vermek zorunda kalmış, ancak dosyayı savcılık yerine, (idari bir zorunluluk olmamasına karşın) İçişleri Bakanlığına havale etmişti. Başka bir anlatımla, BTK raporu daha önce aynı polisler hakkında "aklama" kararı veren İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri'ne "gereği için" gönderilmişti.
Öyle anlaşılıyordu ki, Başbakan Erdoğan, BTK tarafından hazırlanan, ancak AKP iktidarının Cemaat desteğiyle yürüttüğü bir dizi örtülü operasyonu riske sokan bu raporu geçersiz hale getirecek bir yol aramış ve idare hukukunu çiğnemek pahasına da olsa bu yolu bulmuştu.

Bu dönemde, haklarında soruşturma izni verilen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay gibi isimler usul gereği görevlerinden alınmak zorunda kalınmış, yaygın deyimle "kızağa" çekilmişti.

BTK raporunda yer alan bilgi ve bulgular ile 9 Kasım 2009 tarihinde tamamlandığı anlaşılan İçişleri Bakanlığı raporunu karşılaştırarak, Fethullahçı ve Kontrgerillacı polislerin nasıl aklandığını, Hrant Dink cinayetinin iktidar tarafından nasıl karartıldığına şimdi biraz daha yakından bakalım.
BTK raporu, aralarında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire eski Başkanları Sabri Uzun, Ramazan Akyürek, dönemin İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer ve yine dönemin Trabzon Emniyeti Müdürü Reşat Altay'ın da aralarında bulunduğu 19 polis hakkında disiplin işlemi ve soruşturma yapılmasını istiyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise adı geçen polisler "suçsuz" ve "kusursuz" bulunuyordu.

BTK raporunda, Trabzon Emniyeti'nin, 17 Şubat 2006'da İstanbul Emniyeti'ne Dink'in öldürülebileceğini bildirdiği, yazının Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına da gönderildiği, buna rağmen Başkanlığın önlem almadığı belirtiliyordu. İçişleri Bakanlığı'nın raporunda ise Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevinden İstihbarat Daire Başkanlığına atanan ve Dink cinayetinin işlendiği dönemde de bu görevde bulunan Ramazan Akyürek korunuyordu. Bakanlık raporunda İstanbul Emniyeti'nin, Trabzon Emniyeti'nin ihbarını araştırarak bir sonuca ulaşması gerektiği de savunularak, gelen isthbarat değersizleştirilmeye çalışılıyordu.

BTK, İstihbarat Daire Başkanlığı'nın Dink'in korunmaya alınmasını sağlayabileceğini, ancak bunu yapmadığını saptıyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise bu görevin İstanbul İl Koruma Komisyonu'nda olduğu ileri sürülüyordu.

BTK raporunda, Dink cinayetinin azmettiricisi olduğu iddiasıyla tutuklu olarak yargılanan ve dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'e bağlı bir polis muhbiri olduğu ortaya çıkan Erhan Tuncel'in, cinayetten hemen önce polis muhbirliğinden çıkartılmasının yeni bilgiler gelmesini engellediği belirtiliyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise Tuncel'in muhbirlikten çıkartılmasının doğru olduğu görüşü savunuluyor ve gerekçe olarak getirdiği bilgilerin "güvenilmez" olduğu iddia ediliyordu. Oysa, Tuncel'in getirdiği bilginin doğru olduğu cinayetin işlenmesiyle tartışmasız şekilde kanıtlanıyordu. Yani Tuncel görevini yapmış ve cinayeti ihbar etmişti.

BTK raporunda, Trabzon Emniyeti'nin, Tuncel'den sıkça bilgi almasına rağmen, Dink'in öldürüleceği konusunda İstanbul Emniyeti'ne sadece bir kez yazılı uyarı gönderdiğini belirtiliyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise bu durum için, "İstihbarat, ham bilgi niteliğinde kalmıştır. Bu yüzden de planlı istihbarat operasyonu yapılamamıştır" deniliyordu. Böylece gelen istihbaratın gereğinin yapılmadığı dolaylı olarak itiraf ediliyordu. Durum böyle olmasına karşın, görevlerini yerine getirmeyen ve cinayeti engellemeyen polislerin aklanmasında, inanılmaz bir yaklaşımla sakınca görülmüyordu.
Başbakanlık Teftiş Kurulu (BTK) raporunda, Trabzon emniyetinin, suikasta ilişkin bilgiyi Trabzon Valiliği ve Jandarma ile paylaşmadığı saptanıyor ve bu durum eleştiriliyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise sadece güvenilir bilgilerin paylaşılabileceği belirtilerek, bir kez daha gelen ihbarın doğru çıktığı gerçeği görmezlikten geliniyordu. Buradaki önemli bir ayrıntı da, gelen istihbaratııl Jandarma'ya bildirilmediği bilgisiydi. Oysa Dink cinayetinin işlenmesinde ihmali görüldüğü için Jandarma da suçlanmıştı. Polisin kendisine cinayetin işleneceğiyle ilgili gelen istihbaratı Jandarma ile paylaşmadığı BTK raporunda resmen yer alıyordu. Gelgelelim, Jandarma müfettişlerinin aksi yöndeki raporlarına karşın, Trabzon Valisi'nin verdiği soruşturma izni ile dönemin Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz'ün de aralarında bulunduğu üç jandarma subayı halen "görevi ihmal" suçundan yargılanıyordu. Bilindiği gibi aynı valilik polisler için yargılanma izni vermemişti.

BTK raporunda, polis muhbiri Erhan Tuncel'in, tetikçi Ogün Samast'ın ismini cinayetten önce mesajla polise bildirdiği, buna rağmen önlem alınmadığı belirtiliyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise "Tuncel, aynı ifadesinde, cinayetten önceki son iki ayda neler olduğunu hatırlamadığını söylemiştir. Mesaj atmak yerine rahaüıkla polise gider veya 155'i arayıp bu bilgiyi verebilirdi" deniliyordu. Oysa Erhan TunceFin yazılı ve sözlü başka ihbarlarının da olduğu ortaya çıkmıştı.

BTK raporunda, azmettirici sanık Yasin Hayal'in cep telefonu kayıtlarının araştınlmaması önemli bir ihmal olarak nitelendiriliyordu. İçişleri Bakanlığı raporunda ise (şimdi sıkı durun) Hayal'in cep kayıtlarının "yasadışı kanıt" niteliğinde olduğu için imha edildiği bildiriliyordu. Bu durumda akla ister istemez yandaş gazete sayfaları ve savcılık iddianamelerinde, özellikle Ergenekon soruşturmasında başka bazı "yasadışı telefon kayıtlarının" nasıl çarşaf çarşaf yeraldığı ve kanıt sayıldığı sorusu geliyordu.

Ve elbette Yasin Hayal için gösterilen bu "hukuki" hassasiyet insanı duygulandırıyor.
Bu bölümde sıklıkla sözü edilen Başbakanlık Teftiş Kurulu, İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu (Mülkiye Müfettişliği) ve Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu raporlarının tam metinleri için Nedim Şener'in kitabı çok önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor. Hanefi Avcı da kitabında hem Şener'i
hem de benim yazdıklarımı doğruluyor.

9.3- Polis şefi Uzun Cemaati işaret ediyor

Hrant Dink cinayeti, AKP-Cemaat koalisyonunun devleti ele geçirme, toplumu teslim alma ve İslamo-faşist bir rejim kurma operasyonunun turnusol kağıdı işlevini görebilecek bir oyluma sahiptir. Eğer bu cinayeti kimlerin hazırladığı, yönlendirdiği ya da işlenmesini sağladığı ortaya çıkarılabilirse, bu ülkeye ve halka karşı suikast düzenleyenler de bir bakıma "suçüstü" yakalanacaktır.

Hrant Dink cinayeti hakkında liberal ezbere dayanan ve zihinsel hiç bir çaba içenneyen değerlendirmelerin ne kadar yanlış olabileceği ortaya çıktı. Konu hakkında kitap yazan gazeteci Nedim Şener'in tutuklanması bile, aksi yöndeki bütün iddiaları çürütmek için yeterli. Medya ortamında ve entelektüel hayat üzerinde estirilen muhafazakar-liberal terörün baskısı altında yapılan sığ değerlendirmeler yerini yavaş yavaş gerçeklere bırakması ise kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

Milliyet gazetesi muhabiri Nedim Şener'in, "Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları" adlı kitabı hakkında açılan davanın 15 Nisan 2010 tarihinde yapılan duruşmasında ilginç olaylar yaşandı. Bilindiği gibi, Fethullahçı polis şefleri Muhittin Zenit ve Ramazan Akyürek'in şikayeti üzerine, adı geçen kişilere "hakaret etmek", "adil yargılamayı etkilemeye teşebbüste bulunmak" ve "haberleşmenin gizliliğini ihlal etmek" gibi iddialarla açılan bu davada Nedim Şener hakkında yaklaşık 30 yıl hapis cezası isteniyordu.

Sanırım ilgili herkesin dikkatini çekmişti; sözkonusu duruşmada sürpriz bir gelişme yaşandı ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi eski Başkanı Sabri Uzun bu duruşmada tanık olarak ifade verdi. Sabri Uzun Emniyet'te önemli bir isim, Fethullahçı ve AKP'li olmayan az sayıdaki üst düzey polis şefinden biri. Daha doğrusu AKP hükümeti tarafından görevden alınana kadar öyleydi. Uzun] Fethullahçı olduğu herkes tarafından bilinen Ramazan Akyürek'ten önceki İstihbarat Daire Başkanıydı.

Sabri Uzun, duruşmada verdiği sürpriz ifadede, Dink cinayetinden Emniyet İstihbarat Dairesi'ni sorumlu tuttu ve cinayetin planlandığı dönemde "Hrant Dink öldürülecek" şeklindeki "F4 Raporu"nu kendisinden saklayan dönemin İstihbarat Daire Başkanlığı C-Şubesi Müdürü Ali Fuat Yılmazer'i gerekli önlemleri almamakla suçladı.

Yukarıda da işaret ettiğim gibi Emniyette C-Şubesi (polis terminolojisiyle belirtirsek) "sağ terör örgütleri ve azınlıklarla" ilgili bir birim. İşte bu şubenin Dink cinayetinin işlendiği dönemdeki müdürü, Emniyetteki Fethullahçı örgütlenmenin önde gelen isimlerinden olduğu belirtilen bulunan Ali Fuat Yılmazer'di. Sabri Uzun hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde Yılmazer'i, suikast ihbarını içeren istihbarat bilgisini (başta kendisinden olmak üzere) üstlerinden ve Polis Örgütü'nden saklamak ve cinayeti önlememekle suçluyordu.

Sabri Uzun mahkemede verdiği ifadede ayrıca, kendisinden sonra İstihbarat Dairesi Başkanı olan Ramazan Akyürek'i de gerekli önlemleri almamakla itham ediyordu. Uzun, "eğer gerekli önlem alınsaydı Dink öldürülemezdi" diyordu.

Sabri Uzun, Hrant Dink'in öldürüleceğine ilişkin ihbarın geldiği ve bu bilginin kendisinden gizlendiğini söylediği dönemde İstihbarat Daire Başkanı olarak görev yapıyordu. Kadere bakın ki, Uzun'un İstihbarat Daire Başkanlığından alınması ve bu göreve Ramazan Akyürek'in getirilmesinden hemen sonra Dink cinayeti işlenecekti. Uzun halen kızakta.

Cinayet ihbarının gizlendiği ise şöyle ortaya çıkıyordu; müdahil avukatların başvurusu üzerine, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişliği tarafından Dink cinayetinde ihmali bulunan personelle ilgili olarak 23 Ekim 2009 tarihinde soruşturma açılıyordu. Bu idari soruşturma sırasında, daha önce Emniyet'e gelen ve "Ses getirici eylem düzenleneceği" bilgisini içeren istihbarat bilgisiyle ilgili olarak Sabri Uzun'a "gereğini" yapıp yapmadığı soruluyordu. Uzun bu soruya yazılı cevap vererek, gereğini yaptığını ve ilgili birimleri uyardığını söyleyecekti. Uzun, yazılı cevabında "eylem yapılacak şahıslara yönelik" olarak önlem alınmasını isteyen bir "tamim" yayınlayarak bunu il istihbarat müdürlüklerine ve ilgili birimlere gönderdiğini de belirtecekti.

Ancak durumdan kuşkulanan Uzun, soruşturmayı yürüten müfettişlerden Mustafa Üçkuyu'yu arayarak Hrant Dink'in adının geçtiği istihbarat evrakıyla ilgili başka bir bilgi olup olmadığını soracaktı. Üçkuyu bu soru üzerine, evrakın üzerinde "C-2 Bürosuna havale edildiği" şeklinde ibare bulunduğunu belirtmekle yetinecek ve içerik hakkında bilgi vermeyecekti.

Bu arada Sabri Uzun, Hrant Dink ile ilgili istihbarat evrakının tamamını, dosya ile ilgisi olan bir kişiden fotokopi alarak elde edecekti.
Bu 17 Şubat 2006 tarihli istihbarat evrakında Hrant Dink'in öldürüleceğine ilişkin net bir bilginin bulunduğunu gören Uzun, müfettişleri arayarak "ek ifade" vermek istediğini bildirecekti. Çünkü bu istihbarat evrakında, ""Yasin Hayal ne pahasına olursa olsun Hrant Dink'i öldürecek" şeklinde bir ifade yeralıyordu.

Cinayet ihbarının "kendisinden saklandığını" tespit ettiğini belirten Uzun ifadesinde şunları söylüyordu:

"17 Şubat 2006 tarihli rapor benim görevde olduğum sırada İstihbarat Daire Başkanlığının C-Şubesine gelmiş. Eğer daha önce vermiş olduğum tamim gereğince işlem yapılmış ve işlem sonucu bana bildirilip koruma kararı alınmış olsaydı bu müessif olayın gerçekleşmeyeceğini düşünüyorum."
Ölüm tehlikesinin bulunduğuna işaret eden istihbarat raporlarının daire başkanına mutlaka iletilmesi81 gerektiğinin altın çizen Uzun, görevinin başında olmasına rağmen o dönemde ne kendisinin ne de daire başkan yardımcılarının bilgilendirilmediğini özellikle vurguluyordu.
Uzun, "Sanık olarak adı geçen Erhan Tuncel isimli ajan, grubu kontrol altında tutuyorken Kasım 2006'da görevden alınmış. Oysa tam tersi yapılmalıydı. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi'nin alarm durumuna geçip benim yayımlamış olduğum tamime uygun olarak koruma karan alması gerekiyordu" diyor.

Bilindiği gibi Erhan Tuncel, Ramazan Akyürek'in Trabzon Emniyet Müdürü olduğu dönemde polis muhbirliğine alınmış ve doğrudan Akyürek'e bağlı olarak çalışmış. BBP üyesi/taraftarı olan Tuncel, halen Hrant Dink davasında azmettirici olmak suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanıyor.
Gelgelelim bu "azmettiricilik" suçlamasında da bir gariplik dikkati çekiyor. Çünkü Tuncel, Dink'in öldürüleceğini başta Ramazan Akyürek'e olmak üzere tam 17 kez Emniyet'e bildirmiş. Yani görevini yapmış. Ancak, önlem alınmak yerine TunceFin görevine son verilmiş.

Dink cinayeti ve Ergenekon soruşturmasında adı sık geçen Ali Fuat Yılmazer için Taraf gazetesinin polis yazarı Emrullah Uslu (Emre Uslu adını kullanıyor) şunları söylüyordu:

"Hatırlanacağı gibi bundan bir süre önce Nedim Şener'in Dink cinayetini anlattığı kitabı nedeniyle yargılandığı davada ifade veren eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun Emniyetteki C Masası'nı kendisine bilgi vermemekle suçladı. C-Masası'nın o dönem sorumlusu Ali Fuat Yılmazer'di. Yılmazer bugün İstanbul İstihbarat Şube Müdürü... Hanefi Avcı'nın da kitabında Ali Fuat Yılmazer'i hedef alması çok şaşırtıcı değil... İstanbul Emniyet Müdürü'nün alenen muhalefet etmesine rağmen Avcı'yA * göre yetersiz olan Yılmazer'in göreve getirilmesini engelleyememiş, çünkü Yılmazer'in arkasında cemaat varmış. Ben Yılmazer'in Cemaat le bir ilişkisinin olup olmadığını bilmiyorum ama onun neden güçlü olduğunu bildiğim çok net bir bilgiye sahibim. O, bu göreve getirildi çünkü onu Başbakan Tayyip Erdoğan istedi. İstanbul'a her geldiğinde de onunla mutlaka görüşüyor Erdoğan.

Gücünü doğrudan AKP hükümetinden ve Başbakan Erdoğan'dan alan bir emniyet müdürü ve istihbarat şefi ile karşı karşıyayız yani. Ergenekon operasyonu ve soruşturmasının Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer ekibi tarafından yürütüldüğünün altını burada bir kez daha çizelim.

Ogün Samast'ın Hrant Dink'i vurduğu anlar, cinayetin işlendiği caddedeki Akbank'm güvenlik kameraları tarafından kaydedilmişti. Görüntüler çok önemliydi, çünkü görgü tanıkları Samast'ın olay yerine tek başına gelmediğini, yan sokaktan caddeye dönene kadar yanında iki kişi daha olduğunu belirtiyorlardı. Bu iki kişinin kim oldukları, soruşturma açısından çok büyük önem taşıyordu. Bu kişilerin Akbank'ın kamera görüntülerinde olabilecekleri düşünülüyordu.

TBMM Dink Cinayeti'ni Araştırma Komisyonu'nun konuyla ilgili raporunda, inanılmaz bir gerçek ortaya çıktı:

"Cinayet günü (19 Ocak 2007) cinayet mahalline yakın Akbank'ın ATM kamera görüntülerinin saat 12:48'e kadar olan kısmı Emniyet tarafından bir daha geri dönüşümü mümkün olmayacak şekilde olay sonrası silindi."

Emniyet, açık açık davanın en önemli kanıtı olabilecek kamera kayıtlarını silmişti. Bunu yapanın, cinayet sonrası İstanbul Emniyeti'ne İstihbarat Şube Müdürü yapılan Ali Fuat Yılmazer ile Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in başını çektiği ekip olduğu ileri sürülüyordu.

9.4- Yılmazer Emniyetteki imam mı?

Ali Fuat Yılmazer, elinizdeki kitabın yayın hazırlıklarının tamamlanmak üzere olduğu günlerde, 9 Mart 2011 tarihinde, istihbarattan sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı görevinden alındı.

Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmasıyla sonuçlanan Ergenekon operasyonundan sonra, Yılmazer'in bu soruşturmanın zaten hayli aşınan inandırıcılığına darbe vurduğu belirtiliyordu. Dahası Yılmazer'in, Cemaatin ihtiyaçları doğrultusunda hareket ettiği, bu nedenle hükümeti zor duruma düşüren operasyonlardan kaçınmadığı da Emniyet çevrelerinde ortaya atılan iddialar arasındaydı.

Çünkü, Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmasından hemen sonra açıklanan (9 Mart 2011) Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Türkiye Raporu'nda, her iki gazetecinin isimleri de anılarak, hükümet sert bir dille eleştiriliyordu. Türkiye basın özgürlüğünün ağır şekilde ihlal edildiği ülkeler arasında sayılıyordu. Başbakan Erdoğan 10 Mart 2011 günü yaptığı konuşmada bu rapora sert tepki gösterecekti.

İstihbarattan sorumlu il emniyet müdür yardımcılığından alınan Ali Fuat Yılmazer, pasif bir birim olan İstanbul Emniyeti Tanık Koruma ve Bomba İmha Şubelerinden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcılığına atandı. İstihbarat Şube ise ilginç bir kararla doğrudan İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'a bağlandı. Bu değişikliğin Soner Yalçın, Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın da aralarında bulunduğu toplam on gazetecinin tutuklanmasıyla sonuçlanan Odatv operasyonlarının ardındaıl * gelmesi dikkat çekiciydi.

İsmi sürekli olarak Dink cinayeti ve Ergenekon operasyonlarıyla birlikte anılan Ali Fuat Yılmazer'in mesleki kariyerine de, bu çalışmayı tamamlayıcı bir unsur olarak, yakından bakmakta yarar var: Yılmazer, Hrant Dink cinayetinden hemen sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı C-Şubesi Müdürlüğü görevinden, İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü'ne getirildi.

Yılmazer'in göreve başlamasının ardından ise Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, İrtica ile Mücadele Eylem Planı/Islak İmza, Kafes, Amirallere Suikast, Karargâh Evleri, Internet Andıcı ve Askeri Casusluk isimleriyle bilinen operasyonlar gerçekleştirildi. Yılmazer, 2009'da 2. Sınıf emniyet müdürlüğüne terfi ederek, istihbarattan sorumlu İstanbul İl Emniyet Müdür Yardımcılığı görevine getirildi.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, Yılmazer'in ismi Nedim Şener'in "Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanlan" kitabı ile Hanefi Avcı'nın "Haliçte Yaşayan Simonlar" isimli kitaplarında sıkça geçiyordu. Her iki kitapta da Hrant Dink cinayetinde Yılmazer'in büyük sorumluluğu olduğu, çeşitli belgelere ve resmi raporlara dayanılarak ileri sürülüyordu.

Yılmazer, Nedim Şener hakkında iftira ve hakaretten dava açtı, ancak bu davayı kaybetti.

Hanefi Avcı ise, "Haliç'te Yaşayan Simonlar/Dün Devlet Bugün Cemaat'" adlı kitabında Cemaatin Emniyet'teki temsilcisinin Ali Fuat Yılmazer olduğunu ileri sürüyordu.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Hrant Dink Cinayeti'ni Amerika Planladı!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir