Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Uygurlarin Türeyiş Destanı

Burada Uygur İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Uygurlarin Türeyiş Destanı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 18:50

UYGURLARIN TÜREYİŞ DESTANI

Cüveyni'ye göre Uygurlann türeyiş efsanesi: Uygurların Yurtları:


«Bundan önce, Uygurların durumundan ve onların kitaplarında nasıl yazıldı ise, inanışlarından ve kendi dinlerinden birazını da yazmıştık. Onların inanışlarına göre, ilk türedikleri yer, Arkun (Orhun) nehri kenarı idi. Bu nehir kaynağını, Kara-Korum denilen dağdan alırdı. O dağda, (Ögedey) Kaan'ın yaptırılmasını emrettiği şehrin adı da, (Kara-Korum) du. Dağdan otuz tane çay ve dere çıkardı. Her çayın kıyısında da bir boy otururdu. Uygurların Arkun nehri kıyılarında, başlıca iki boy grubu vardı. Sayıları artıp da, nüfusları çoğalınca, bunlar da diğer kavimler gibi, toplandılar ve kendi aralarında birini başkan yaparak, ona itaat ettiler. Böylece, aradan 500 senelik bir süre geçti. Bundan sonra Bögü-Han onların başına geçti. Söylendiğine göre Bögü-Han, Efrasiyab'dır. Bir kuyuya da bu ad verilmişti. Kara-Korum'un kenarındaki büyük bir kaya da, aynı adı taşırdı. Bu kuyu, Bijen adlı pehlivanın atıldığı bir kuyudur. Çayın kenarında bulunan ve Ordu -Balıg adı verilen büyük şehrin adı da böyledir. Bugün bu şehre, Mawu-Balıg adı verilir. Şehrin dışındaki kayalar üzerine, bir saray resmi oyulmuştur. Ben, bunların hepsini gördüm. (Ögedey) Kaan zamanında, bu kayaları kazdılar. Kayaların altında br kuyu ve bu kuyunun ağzında da büyük bir taş levha buldular. Bu levhanın üzerinde bazı yazılar vardı. Bu yazıların ne olduğunun anlaşılması ve ne dediğinin sökülmesi, kaan tarafından emredildi. Bunun üzerine oraya bazı adamlar geldiler. Fakat hiç kimse bu yazıları okuyamadı. Hıtay'da bir kavim vardır. Onlara ... derler. Onlardan bazı kimseleri de getirdiler ve bu yazıların, onlara ait olduğu anlaşıldı».

Uygurların türeyişi:

Taşa oyulmuş olan bu yazıtta şöyle deniyordu:

«Kara-Korum çaylarından sayılan iki nehir vardı. Bunlardan birine Toğla ve diğerine de Selenge adı verilirdi. Bu nehirler akarak, Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi. Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı. Bu ağaçlardan biri fusuk ve diğeri de Farsların naj dedikleri ağaca benziyordu. Kışın bile bunların yapraklan, servi gibi dökülmezdi. Meyvasının tadı ve şekli ise, tıpkı çam-fıstığınınkine benzerdi. Öbür ağaca da Tur (?) ağacı derlerdi. Bu iki ağaç da, iki dağın arasında yetişerek büyümüştü».

«Bir gün bu iki ağacın arasına, gökten bir ışık inmişti. Bunun üzerine, iki yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar. Bu durumu gören halk ise, hayretler içinde kalmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak, Uygurlar oraya doğru yaklaştılar. Tam yaklaştıkları bir sırada, kulaklarına çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında da otuz defa şimşek çakmaya başladı. Diğer bir gün de aynı yerde, ayn ayn kurulmuş beş tane çadır gördüler. Bunların her birinde, birer çocuk oturuyordu. Her çocuğun karşısında da, onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılı idi. Çadırın tabanı da, baştan aşağı kadar gümüşle döşenmişti».

Bütün boyların reisleri ve halkları, bu garip şeyi görmek için yerlerini bırakıp koşmuşlardı. Bu manzarayı görünce, saygı ile diz çöküp, selam verdiler. Biraz soma da çocukları alarak, dışarı çıktılar. Beslenip, büyütülmeleri için de, onları süt annelerine ve dadılara verdiler. Her fırsatta onlara saygı gösteriyorlar ve ikramda bulunuyorlardı. Çocuklar artık, süt çocuğu olmaktan çıkıp da, konuşmaya başlayınca, Uygurlardan anne ve babalarını sordular. Onlar da, o iki ağacı gösterdiler. Bunun üzerine halk, çocukları alıp, ağaçların yanma gittiler. Çocuklar ağaçları görünce, onlara tıpkı evladın babasına gösterdiği saygıyı gösterdiler. Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler.

Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler:

«Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar, böyle olurlar ve anne ile babalarına böyle saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız ünlü ve şöhretiniz de devamlı olsun».

«O bölgelerde yaşayan bütün kavimler, bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi saygı gösterdiler. Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce, onların her birine birer ad koydular. En büyüğünün adı Songur-Tegin, ikincisinin adı Rotur-Tegin, üçüncüsünün adı Tükel-Tegin, dördüncüsünün adı Or-Tegin ve beşincisinin adı da, Bögü-Tegin oldu. Çocukların doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin hükümdar olarak seçilmesi kanaatma vardılar. Çünkü bunlar, Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar».

«Bu çocuklar arasında «Bögü-Tegin, gerek güzelliği ve gerekse boyu bosu, sabrı, iradesi, ileriyi görüşü bakımından diğerlerinden daha ileride idi. Ayrıca bütün milletlerin dillerini ve yazılarını da biliyordu. Herkes, onun han olarak seçilmesi üzerinde birleştiler ve büyük şenlikler yaparak onu hanlık tahtına oturttular. O, memleketi adaletle döşedi ve zulm sahifelerini de kapadı. Onun etrafındaki adamlar, maiyeti, askerleri, atları ve kullan gittikçe çoğalmaya başladı».

Bögü-Han ve Akınları:

«Tamı, ona bütün dilleri bilen üç karga göndermişti. Nerede mühim bir iş olursa, bu kargalar hemen oraya giderler ve o işin nasıl olup bittiğini gözlerler ve ondan sonra da hana haber getirirlerdi».

Bögü-Han bir gece evinde uyurken, pencerenin önünde bir kızın hayali belirdi ve onu uyandırdı. Bu hayaletten korkan Bögü-Han, kızı görmemezlikten geldi ve kendisini uykudaymış gibi gösterdi. İkinci gece kız yine geldi. Fakat han, yine görmüyormuş gibi yaptı ve kendisini uykuda gösterdi. Sabah oldu. Han vezire danıştı. Üçüncü gece kız yine gelince, vezirin öğüdüne uyarak, kızı alıp Ak-tağ'a gitti. Bu dağda sabaha kadar beraber kalıp kızla konuştular. Bu buluşma ve konuşma, yedi sene, altı ay ve yirmi iki gün, her gece böyle devam etti.

Ayrılacakları gün, kız ona şöyle dedi:

«Doğudan batıya kadar bütün dünya, senin buyruğun altında kalacaktır. İşlerini sıkı tut ve iyi çalış. Aynca, insanlarında değerini bil».
Bögü-Han, askerlerini topladı ve onlardan 300.000 kadar seçme askerini Sonkur-Tegin'in komutasına verdi. Ayrıca Sonkur-Tegin'in Kırgız ve Moğol ülkelerine akın yapmasını emretti. 100.000 askerini de Kotur-Tegin'in komutasına verdi ve onu da akın için Tankut tarafına gönderdi. Tükel-Tegin'i de Tibet yönüne gönderdi. Kendisi de 300.000 askerini emrine alarak Hıtay (Çin) yönüne yöneldi. Diğer kardeşi (Or-Tegin'i de) kendi yerinde bıraktı. Etrafa giden orduların hepsi başarı kazanarak geri döndüler. Getirdikleri paralar, mallar ve ganimetler, sayı ile sayılamazdı. Her yerden birçok adamlar topladı ve onların yardımı ile Arkun nehri kıyısında, Ordu-Balıg adlı baş şehrini kurdurdu. Doğudaki bütün ülkeler, bu suretle onların buyruğu altına girmişti».

Bögü-Han, bir gece uyurken, beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü. İhtiyar ona yaklaştı ve çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek,

Bögü-Han'a şöyle dedi:

«Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen, dünyanın dört köşesi, hep senin buyruğun altında toplanacaktır».

«Bögü-Han'ın veziri de aynı gece, aynı rüyayı görmüştü. Ertesi sabah olunca hepsi toplandılar ve (aralarında görüşerek bu rüyaya bir mana vermeye çalıştılar). Bunun üzerine orduları buyruklarını alıp batıya yöneldiler-Gide gide Türkistan sınırına vardılar. Burada çayır ve çimenlerle döşenmiş, akar suları bol bir yere rastladılar. Herkes bu yeri çok beğenmişti. Bunun için de bu yere bir şehir kurdular. Bu şehir, şimdi Kuz-Balıg adı verilen, Bala-sagun şehridir. (Bu şehirde yerleştikten sonra), etrafa ordular göndermeye başladılar. Bu yolla her yeri ellerine geçirmiş oldular. Yeryüzünde onlara kafa tutan ve asi görünen hiçbir kimse kalmamıştı».

«O kadar ileri gitmişlerdi ki, insana benzeyen acayip mahluklara da rastladılar. Bu insanların elleri ayakları tıpkı hayvanlara benziyordu. Bunları görünce, artık bundan sonra insanların bulunmadığını anlamışlar ve geri dönmüşlerdi. Bütün bu akınlar sırasında pek çok kıymetli şeyler toplamışlardı. Bunların hepsini bir araya getirerek Bögü-Han da herkesin yaptığı hizmete göre, ele geçen bu malları aralarında bölüştü».

«Bundan soma (Uygurların emrine giren hükümdarlar birer birer gelerek Bögü-Han'a saygılarını sundular). Bunlar arasında Hint padişahı çok çirkindi. Bunun için de Bögü-Han, bu padişahı huzuruna kabul etmedi. Bögü-Han (bu kabul töreninden sonra) bu padişahların hepsinin kendi ülkelerine dönerek, bölgelerini idare etmelerini emretti. Bundan başka bu padişahların Bögü-Han'a ne kadar vergi verecekleri de, ayrıca (bir toplantı ile) karar altına alındı. Artık yeryüzü zaptedilmiş ve Bögü-Han'ın karşısında bir engel kalmamıştı. Bunun için geri dönmeye karar verdi ve kendi yurduna geldi».

Uygurların dinleri:

Uygurların putlara tapmalarının sebepleri şunlardır:


Uygurlar sihirbazlığı iyi biliyorlar ve kendi büyücülerine de Kam adını veriyorlardı. Bu büyücüler, şeytanlar bize bağlıdırlar ve ne olup biterse, bize gelip haber verirler diyorlardı. Onlara göre kendileri, olmuş ve olacak herşeyi bilip ve (ona göre tedbirini alabilecek durumda idiler). Bu büyücülerin durumunu tetkik için, bazı kimseler onların yanlarına gitmişlerdi.

Bu kişiler bana şöyle dediler:

«Güya şeytanlar, onların çadırlarının pencerelerinin önüne gelir ve bu büyücülerle konuşurlarmış. Büyücüler, insanlara kötülük getiren bu ruhların, bazıları ile dostluk ve bazıları ile de düşmanlık güdüyorlardı. Bu büyücü Kamların en güçlü oldukları zaman, iyi veya kötü ruhlarla bağ kurdukları ve onlarla konuştukları günlerdi. Böyle günlerde Kamların cinsi hayatları söner ve kendile-rinde şehvet diye bir şey kalmazdı. (İşte Uygurlar, bu sihirbazlara) Kam adını verirlerdi. Mogollarda ise ilim ve marifet diye bir şey yoktu. Onlar, eskiden beri hep kamların sözlerine inanırlar ve onların emirlerine bağlı kalırlardı. Şimdi bile hükümdar ailesinden gelen han oğullan ve torunları onların sözlerine inanır ve verdikleri öğütleri yerlerine getirirler. Hatta ve hatta bir işe başlanacağı zaman müneccimlerle büyücülerin öğüt ve yolları arasında bir birlik gözükmezse o işi durdururlardı. Bunun için de işe başlama emri verilmezdi. Moğollar, hastalarını da (onların öğütlerine göre) tedavi etmek isterler ve bu yolla hareket ederlerdi».

«Çin'de putlara tapma inançları vardır. (Bögü Han) bir gün, Çin'e elçi göndererek onların Tüviynan (?) denen din ulularını yanma davet etti. Bu Çin rahipleri Uygur ülkesine) gelince bunları (Uygur Kamları) ile karşılaştırıp, aralarında bir münakaşa yaptırdılar. Münakaşada bunların hangisi galip gelirse, (Bögü-Han da) onların dinini kabul edecekti. Çin'den gelen bu rahiplerin kutsal kitaplarına Nom adı verilirdi. Onlar, bu kitaptaki sözlere çok inanırlardı. Bu kitapta, birçok akıl ermez ve batıl hikayelerle olaylar anlatılıyordu. Bununla beraber bu kitap, insanlara eziyet verilmesine ve zulüm yapılmasına karşı idi. Bu kitaba göre, kötülüğü iyilikle karşılamak lazımdı. Hayvanlara eziyet etmek de günah sayılıyordu. Bu kitapta bunlara benzer, peygamberlerin getirdikleri dinlere ve yollara uygun pek çok güzel öğütler de vardı. Onların din yolları ve kaideleri çoktur. Bu din, umumi çizgileri ile genel olarak daha ziyade Hululi mezhebine benzer. Dediklerine göre bu dine inanan insanlar, birkaç bin sene önce bile mevcut idiler. Onlar yalnızca iyilik yapar ve ibadetle meşgul olurlardı. Ruhların yükselme ve alçalmalarının, insanların işledikleri işlerle ilgili olduğuna inanır ve (kötü işleri yapmamaya dikkat ederlerdi). Kendilerini bu yola vererek, bazıları padişahlık, bazıları vezirlik buldular. Bazıları da iyi bir tebaa olmaya çalıştılar. Aralarında dervişlik derecesine erenlerde vardı. Onlara göre halk arasında ayrılık ve düşmanlık ekenlerin, insan öldüren veya iftirada bulunanların, halka zulmederek, onlara eziyet verenlerin ruhları, ölümden sonra eziyet ve ıstırap içinde kalacaklardır. Çünkü bu ruhlar türlü kötü böceklerin, vahşi hayvanların ve buna benzer kötü hayvanların vücutlarına girerek, onların şekillerine bürünecek ve böyle yaşayacaklardı. Kötü işler işlemiş insanların (yeniden insan olarak doğmaları) mümkün değildi. Bunun içinde onlar, sonsuz bir keder ve ıstırap içinde kalacaklardı».

«Çin'den gelen rahiplerle (Uygur) Kamları arasında yapılan münakaşada, Çin'den gelenler galip geldiler. Bunun için de (Bögü-Han) puta tapanların dinini kabul etti Bu dine sonradan, birçok kavimler de inanmaya başladılar. Doğu ülkelerinde yaşayan puta tapan halklar, dinlerine çok bağlı ve mutaassıptırlar. Bunun için de Müslümanlara karşı düşmanlık güderler. Bögü - Han ölünceye kadar ömrünü saadet içinde geçirdi».

«Bana (söylenen) bu batıl şeyler ve yalan inançlar pek uzundur. Ben bunların ancak yüzde birini yazdım. Bunları yazmakla güttüğümüz maksad da, bu halkların cehaleti ile ahmaklıklarının ne derecede olduğunu göstermek içindir».

Uygurların Göçü:

«Bir dostum da bana şöyle bir şey anlatmıştı: Bir kitapta okuduğuma göre vaktiyle yaşamış bir kişi varmış. Bu adam kendi yurdundaki iki ağacın araşma bir çadır kurmuş. Bu çadırın içine de sıra ile kendi çocuklarını oturtarak, çocukların arasına birer mum koymuş. Birtakım adamları da toplayarak bu acayip şeyi göstermek için oraya götürmüş. (Çadırdan içeri girince), hemen diz çökerek, onlara saygı göstermiş (ve tapınmaya başlamış). Etrafındakilere de kendisi gibi yaparak (saygı) göstermelerini emretmiş. Cahil ve bilgisiz halk da buna inanmışlar ve tapınır gibi yerlere kapanmışlar. Bundan sonra da çocukları alarak iyi bir bakım ve büyük bir saygı ile büyütmüşler. (Aradan zaman geçip ve) çocuklar büyüyünce, bunların birini alıp han yapmışlar».

«(Günün birinde) Uygurlar ile onlara bağlı olarak yaşayan halklar( bazı garip şeyler hisseder olmuşlar). (Nasıl olmuşsa) atlar kişnemeye, develer böğürmeye, vahşi hayvanlar ile köpekler ulumaya, sığırlar bağırmaya, koyun ve kuzular melemeye ve çocuklar da ağlamaya başlamışlar. Bu arada da her sesten «Göç, Göç» diye bir ses duyulur olmuş. Uygurlar, (bu seslerden), artık eski yurtlarını bırakarak gitmenin zamanı geldiğini anlamışlar ve (herşeylerini toplayarak) yola koyulmuşlar. Her konakladıkları yerde de, «Göç, Göç» seslerini duyar olmuşlar. (En sonunda bir yere gelmişler ve) orada Beş balık şehrini kurmuşlar. Artık bundan sonra «Göç, Göç» sesleri de duyulmaz olmuş. Bu seslerin kesilmesini onlar, artık burada yerleşmeleri için bir buyruk olarak kabul ettiler ve orada yerleştiler. Ayrı beş mahalle yaptılar ve bu beş mahalleden meydana gelen şehre de Beş balık adını verdiler. Bu şehir gün geçtikçe büyümeye başladı ve bu çağdan itibaren de Uygurların soy ve çocukları bu şehirde hükümdarlık etmeye başladılar. (Uygurların hanlarına) «Idiqut» unvanı verilmiştir. (Uygurların türedikleri) bu ağacın birer dalı da, her Uygur evinde duvara asılı olarak bulundurulurdu».

Kaynakça
Kitap: KUTLUK BİLGE KÜL KAĞAN BÜĞÜ KAĞAN ve UYGURLAR
Yazar: Özkan İZGİ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: UYGURLARIN TÜREYİŞ DESTANI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 18:51

UYGURLARIN TÜREYİŞ DESTANI İLE İLGİLİ SON UYGUR HÜKÜMDARLARINDAN TEMÜR -BUKA ADINA DİKİLMİŞ OLAN MEZAR TAŞI YAZITI

«Hsietı ailesi. Uygurlardandır. Onların ataları, (Göktürk kağanlarının meşhur veziri) Tonyukuk idi. (Tonyukuk) aslen bir Çinli idi. Çinlilerin Sui sülalesinin (Çin'de egemen olduğu) bir çağda (M. S. 581-618), Çin ülkelerinde büyük karışıklıklar olmuş ve Göktürkler de, Çin'in içlerine doğru girmişlerdi. (O sırada, Çin'deki idareden memnun olmayan) birçok Çinliler, (Çin'e gelip geri dönen Türklerle birlikte) Göktürk iline gitmişlerdi. (Tonyukuk'un) P'o-p'o adlı bir kızı vardı. Bu kız (Göktürk Kağanı) Bilge Kağan ile evlendi ve onun hatunu oldu. (İlteriş Kağan'ın ve sonra da Bilge Kağan'ın veziri olan) Tonyukuk, Göktürk ülkelerini idare etmek için birçok planlar yaptı. Çin'de kurulmuş olan T'ang sülalesinin resmi tarihlerinin Göktürklerle ilgili bölümlerinde, bu olayların hepsi geniş olarak anlatılmıştır. Bilge Kağan ölünce, memleketinde birçok karışıklıklar meydana geldi. Bilge Kağan'ın hatunu (Tonyukuk'un kızı) P'o-p'o, bu karışıklık halini görünce, halkı ile birlikte Çin'e geldi ve Çin imparatoruna tabi oldu.

Çin devleti ona:

«Memleketini sulha kavuşturan Hatun» şeklinde, bir şeref unvanı vermek sureti ile saygısını gösterdi. Göktürklerin bırakıp geldikleri topraklar da, bu yolla Uygurların eline geçti»

«(Göktürk Devleti'nin) ortadan kalkmış olmasına rağmen, bu bölgelerde Tonyukuk'un ünü unutulmadı ve onun soyundan gelenlere daimi olarak saygı gösterildi. Uygur (kağanları) kendi vezirlerini de, her zaman için Tonyukuk'un soyundan gelen kişilerden seçtiler».

«Çinliler eskiden Uygurlara Hui-ho derlerdi. Şimdi ise onlara Wei-wu, yani Uygur diyoruz. Bunların her ikisi de aynı şeydir. Onların oturdukları esas yerin adı Kara-Korum'dur. Bu bölgeye Çinliler ise, şimdi Ho-ning-lu adını verirler. Orada başlıca üç ırmak vardı. (Göktürklerin başkenti de burada idi). Bu şehrin güneyine bitişik olan dağlardan çıkıp kuzey-doğuya akan nehre Orkun nehri adı verilirdi. Şehrin batısından geçerek kuzey - doğuya akan nehre ise, Tamir nehri denilirdi. (Bu şehrin) batısında bir nehir daha vardı. Bu da kuzey - doğuya akardı. Bunun adı da Kurban - Tamır'dır. Bu ırmakların her üçü de, başkentin 30 mil kadar kuzeyinde bulunan bir yerde birleşirlerdi. Bundan sonra meydana gelen bu büyük nehre ise, Selenga adı verilmiştir».

Gerçek Uygur Kağanı Bögü - Kağan'dan itibaren hep bu üç nehir etrafında otururlardı. Sonradan (M. S. 840), Beş balık şehrine göçerek orada oturdular. (Daha önce Ortaasya'da bir Turfan Devleti vardı.) Bu Turfan Devleti zayıflayınca, Turfan ovasmdaki diğer devletleri de ellerine geçirerek kendi devletlerine kattılar. Şimdi Turfan'a Kara-Hoço adı verilmektedir. Kara-Hoço sözü iki kelimeden meydana gelmiştir. 'Kara' sözü, onların dilince kara renk anlamına gelir. Çünkü bu şehrin yakınında Kara - Dağ adlı bir dağ vardır. 'Hoço' sözü ise, Çinlilerin bu şehre ad olarak verdikleri 'Kao-ch'ang' deyiminden gelmiş olmalıdır. Şehrin adı, bunun için böyle söylenmiş olmalıdır. Şimdiki Uygurlar, Turfan şehrinde otururlardı. Bunlar, Turfanlı Uygurlar'dır.

Turfan'daki Uygur hükümdarlarının mühründe şöyle yazılmış idi:

«Bu mühür, bütün Tanrıların desteğine dayanan ve memleketini korumakla görevli, dördüncü derecede bir hükümdarın mührüdür. Bu mühür, onlara Çin'de egemen olan T'ang sülalesi zamanında (M.S. 618-905), Çin Devleti tarafından verilmiştir».

«Bu mühür Uygurlara T'ang sülalesi tarafından verilmişti. 'Bütün Tanrıların desteğine dayanan' deyimi ise, Sanskrit dilinden alınmış bir sözdür. Çünkü onların memleketlerinin âdetlerinde Budizm, çok önemli bir yer tutar ve bir nevi kutluluk anlamma gelirdi».

«Göktürklerin (meşhur) veziri Tonyukuk'un nesilleri onlara asil bir memur olarak hizmet ettiler. Bunun için de (onların aslen Göktürk olmalarına rağmen) Tonyukuk'un nesillerine de Uygur dediler. Onlar, kendi başkanlarının emrinde olarak Selenga nehrinin yukarı kısımlarında otururlardı. Tonyukuk'un torunları da, kendi' atalarının ilk oturdukları yeri hatırlayarak, (Selenga nehrinin Çince yazılışının ilk işareti olan) Hsieh işaretini aldılar ve bunu kendileri için bir soyadı yaptılar».

Uygurların türedikleri yerin neresi olduğu hakkında pek çok şey söylenmiştir. Selenga nehrinin yerinin tam olarak tespit edilememesinden dolayı, Uygurların kuzey taraflarında, Baykal gölünün güneyinde ortaya çıktıkları ileri sürülmüştür. Halbuki, Uygurlar Ötügen'e çok yakın bölgelerde yaşamışlar ve oralardan türemişlerdir.

«Barçuk-Art Tigin, bir 'İduk-Kut'dur. Turfan'(daki Uygur Devleti'nin kağanlarına) 'İduk-Kut' derlerdi- Onların ataları da, eski Uygurların yerlerinde otururlardı. (Uygurların bu eski yurtlarında), Kara-Korum adlı bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir çıkardı. Bu nehirlerin birine Selenga ve diğerine de Tola adı verilirdi. Bir gece, bu iki nehir arasındaki bir ağaç üzerine kutsal bir ışık inmişti. Halk bu ışığı görünce (hemen toplanmış) ve bu ağacı beklemeye başlamışlardı. (Bu ışık indikten sonra) ağaçta bir şişkinlik peyda olmuş ve ağacın gövdesi, tıpkı gebe bir kadının karnı gibi şişmişti. Gökten ışığın inmesi durmamış ve her akşam devamlı olarak (ağacın üzerine) inmeye başlamıştı. Dokuz ay ve on gün geçtikten sonra, ağaçtaki bu şişkinlik çatladı ve (ağaçtan), tıpkı dünyadaki insanlar gibi beş çocuk doğdu. Bu çocuklardan en küçüğünün adı Bögü-Han idi. Kendisinin çok yüksek bir kişiliği vardı. Memleketini çok iyi idare edebiliyor ve ayrıca ziraat işleri ile de meşgul oluyordu. Bu suretle kendisi Uygurların kağanı oldu. Kendisinden sonra gelen 30'dan fazla soyu da, Uygurların başında kaldılar».

«Yü-lun Tigin tahta çıktıktan sonra, Çin'deki T'ang sülalesi (M. S. 618-905) ile birçok savaşlar yaptı. Kendi halkını sulha ve rahata kavuşturma!' istiyordu. Bunun için de Çin sarayından bir kız alarak aralarında akrabalık kurdu.

(Böylece sulh olunca da) ordusunu savaşlardan çekti. Ayrıca bu Tigin'in oğlu Ko-li ile de Çinli, Prenses Chin'lien evlendirildi. (Bu Çinli prensesJ, Kara - Korum'da bulunan Pieh-li Po-li Ta adlı bir yerde oturuyordu. Bu sözün mânâsı, 'Hatun'un oturduğu dağ' demektir. Bu dağa T'ien Koli Ta-ha dağı adı da verilirdi. Bunun da anlamı ise, 'Gök ruhlarının dağı' demektir. Bu dağın güneyinde kayalık bir dağ daha vardır. Bu dağın adı da Kutlug-Dağ'dır. 'Kutlug-Dağ' demek, 'İyi talih ve saadet getiren dağ' demektir».

Çin'de (egemen olan) T'ang sülalesinin elçileri, (Uygurlar hakkında) bilgi edinmek için müşavirleri ile birlikte Uygur ülkesine gitmişlerdi.

Bunlar, aralarında konuşup şöyle dediler:

«Kara - Korum'un kudret ve zenginliği, ancak bu dağ sayesinde olmuştur. Biz bu dağı niçin yok etmeyip de, (Uygur) devletini zayıflatmayalım».

Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra, (Uygur kağanı) Tigin'e geldiler ve ona şöyle söylediler:

«- Siz Çinli bir prensesimizle evlendiniz. (Bizim de) sizden bazı yardımlarınızı istemek için (ricalarımız) olacak. 'İyi talih' dağının taşları sizin muhterem memleketinizce kullanılmamaktadır. (Sizin yerinize biz bu taşlan değerlendirelim), dediler ve Tigin ile anlaştılar. Bu taşları alıp Çin'e götürmek istediler. Fakat taşlar çok büyüktü ve Çin'e götürmenin imkânı yoktu. Bunun üzerine taşlara ateş verip yaktılar, geriye kalan parçalara da asit döküp, hepsini küçük parçalara ayırdılar. Ondan sonra da bu parçalan alarak (Çin'e) gittiler».

«Bu taşların götürülmesinden az zaman sonra, kuşlarla hayvanlar (tuhaf tuhaf) bağırmaya başladılar. Yülun Tigin ise, onbeş gün içinde öldü. (Memleketin başına) türlü türlü felâketler geldi. Halk ise rahat bir gün görmedi. (Yü lin Tigin'den sonra) onun yerine geçen kağanlar da arka arkaya öldüler. Bunun üzerine Uygurlar Turfan'a göç etmek zorunda kaldılar. Turfan'ın diğer adı da Koço'dur. Bes-Balık bölgesini de kendi egemenlikleri altında bulunduruyorlardı. Onların memleketleri kuzeyde A-ch'u nehrine kadar uzanıyordu. Güneydeki komşuları ise (Çin'in Kansu eyaletindeki) Chiu-Ch'üan şehri idi. Doğuda, Hotan ve Kaşgar'a kadar uzanırlardı. Uygurlar bu yerlerde 970 yıldan fazla oturdular».
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Uygur İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir