Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Böğü Kağan ve Uygurlarda Maniheizm

Burada Uygur İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Böğü Kağan ve Uygurlarda Maniheizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 18:24

Böğü Kağan ve Maniheizm:

Moyun Çur Kağan 759 senesinde ölünce, yerine Uygurlardaki veraset geleneklerine göre büyük oğlunun geçmesi lazımdı. Fakat bu kişi, bilmediğimiz bir sebepten dolayı öldürülmüş ve yerine Moyun Çur'un küçük oğlu geçmiştir. Çinliler tarafından «Teng-li Mou-yü» (Tengri Mou-yü) diye isimlendirilen bu kağanın birkaç tane isminin olduğunu biliyoruz. Bu isimlerin en tanınmışları «Buğu» veya «Bögü» ile «Tengri» idi. Bögü, Uygurcada «alim, hekim» anlamına geldiği gibi, «sihirbaz» anlamına da gelmektedir. «Bögü» ismini almasının sebebi hiç şüphe yok ki Mani dinini Uygurlar arasında yaymış olmasından ileri gelmektedir. Çinliler «Bögü» adını «Mou-yü» şeklinde yazmışlardır. Çinliler tarafından kendisine «I-ti-chien» de denilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Mani dinini kabul ettikten sonra, 763 senesinin haziran ayında, T'ang imparatoru kendisine «Teng-li Ku-ch'o Mi-shıh Ho Chü-lu Ying-i Chien-kung P'i-chia K'o-han» («Tengride Kut Bolmış İl tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan») bugünkü Türkçeyle de «Gökte saadet bulmuş, vatanı idare etmiş, kahraman, meşhur Bilge Kağan» unvanını vermiştir.

Çin tarihi içinde ayrı bir yeri olan T'ang sülalesi içteki ve dıştaki sürekli savaşlardan dolayı zayıflamaya başlamış ve hatta yıkılmaya yüz tutmuştu. Çin halkının ayaklanmaları yanında Tibetlilerin de saldırıları kendilerini çaresiz bir durumda bırakmıştır. An-lu-shan isyanının neticesinde bu isyana iştirak etmiş olan asi generaller ordunun başına geçmişler ve imparatoru çok güç durumda bırakmışlardır. Uygurlar ise, eskiden olduğu gibi Çinlilerin bu karışık durumundan istifade etmek istemişler ve Çin imparatorunun tarafına geçerek kendilerine yeni haklar elde etmeye çalışmışlardır. Bu yardımın bir sebebi de Uygur kağanlarının T'ang sülalesinin prensesleriyle evli olmalarının kendilerini Çin imparatorlarının yardımcıları ve adeta imparatorluğun hamileri durumuna getirmiş olmasıdır. Bu devirde Uygurlar ile Çinliler güç olarak hemen hemen denk bir kuvvetteydiler. Bögü Kağan Çin imparatorunun artık hiçbir kuvveti kalmadığını çok iyi biliyordu ve aynı zamanda Çin'i zaptetmenin zamanının geldiğini de seziyordu. Başlangıçta Kağan'a bu fikri veren, An-lu-shan isyanının asi generalleri olmuştu. Hatta 762 senesinde Uygur başkentine gelen Çin elçisine Bögü Kağan artık Çin'de imparatorun kalmadığını söylemiş ve böyle bir elçinin gönderilmesine nasıl cesaret edildiğine de şaşarak sert bir şekilde Çin elçilerine hakaret etmiştir.

Bögü Kağan Çin'i asilerin elinden kurtarmak için bir sefer düzenlemiş ve 762 senesinde Çin'in önemli şehirlerinden olan Lo-yang şehrini asilerin elinden kurtarmıştır. Bögü Kağan'ın bu Lo-yang seferi sırasında Çin de uzun süre kalması, Uygur tarihi için manevi açıdan olduğu kadar, fikir tarihi bakımından da önemli neticeler doğurmuştur. Bögü Kağan bu Lo-yang seferi sonrasında ülkesine dönerken dört Mani rahibini de birlikte getirmiş ve bu şahıslar Uygur medeniyetinin başlıca amili olan Maniheizm'i Uygurlara aşılamıştır. O sıralarda Uygur Devleti'nin ağırlık merkezi tedricen güneybatıya ve tamamiyle Tarım havzası çevresine kaymıştır.

Bögü Kağan'ın kayınpederi Buğu Huaı-en Çin topraklarında hüküm sürüyor ve aynı zamanda Çin sarayı içinde de büyük bir otoriteye sahip bulunuyordu. Uygur kağanlarının kız aldıkları Buğu oymağından olan bu şahıs, Kağan üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Uygur ordusu içinde aynı kabileden pek çok şefler de bulunuyordu. İşte bu sebepten Bögü Kağan bir yandan asilerin ve diğer taraftan Çin'i zaptetmek idealinin tesiri ile büyük bir orduyla Çin seferine çıkmıştır. Birçok Çin şehrini zaptettiği ve Çin başkentine yaklaştığı bu sefere karısı da iştirak etmiştir. Çin'in yabancılar tarafından zaptedilemeyeceği inancının kuvvetli olmasından dolayı Uygurları Buğu Huai-en durdurmuştur. Çin kaynaklarının verdikleri bilgilere göre, bu akın sırasında bütün Kuzey Çin Uygurların yağmasına uğramış, şehirler yerle bir edilmiş ve hatta en enteresan olanı, Çin mabetleri bile yıkılmıştı. Çin imparatorluğunda Uygurlar bu suretle nüfuz sahibi olduktan sonra, sıra Çin'deki asilerin ortadan kaldırılmasına gelmişti. Bu sebeple Çin'deki Uygur kuvvetleri yeniden teşkilatlandırılmışlardır. Bu arada Buğu Huai-en'in «Sol Şad», yani «Doğu başkumandan»ı olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan yeni tayin edilen «Sağ Şad», yani «Batı başkomutan» ı ise Çinli asilerle mücadele etmek üzere görevlendirilmiştir. Az bir zaman sonra da asilerin lideri yakalanmış ve boynu kesilmiştir.

Kaynakça
Kitap: KUTLUK BİLGE KÜL KAĞAN BÜĞÜ KAĞAN ve
UYGURLAR
Yazar: Özkan İZGİ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Böğü Kağan ve Uygurlarda Maniheizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 18:25

Buğu Huai-en'in 765 senesinde ölümü üzerine Uygurların disiplini bozuldu ve orduda bir anarşi başladı. Bunun üzerine Çin ve Uygurlar arasında eşit şartlarda bir ittifak yapıldı. Bu ittifak neticesinde Uygur ve Çin ordusu müştereken Tibetlilere karşı bir askeri harekata geçtiler ve Tibetlileri büyük bir mağlubiyete uğrattılar. Bu sırada Uygurların içinde bulunan Dokuz Oğuz boyları Çin'e karşı bir sefer yapıp Çin'i yağmalamak istiyorlardı. Bu isteklerine Bögü Kağan uymuş, fakat o sırada Uygur veziri olan Tun Baga Tarkan muhalefet etmişti. Vezirin ısrarla Çin seferinden vazgeçme fikri üzerinde durması, Hun kağanı Mao-tun'dan beri Çin'in yabancılar tarafından zaptedilemeyeceği düşüncesinden kaynaklanıyordu. Kağan ve veziri arasındaki bu münakaşa büyümüş ve vezir Tun Baga Tarkan, Bögü Kağan'ı 779 senesinde öldürüp yerine kendisi kağan olarak başa geçmiştir. Bu hadisenin de Uygurların sosyal hayatlarındaki tesiri büyük olmuştur. Çünkü Dokuz-Oguzların müdafaa ettikleri fikir iddiasını kaybetmiş ve bunun sonunda da Dokuz-Oguzların Uygur Devleti içindeki rolleri son bulmuştur. Yeni Kağan Tun Baga Tarkan, Dokuz - Oğuz ve Bögü Kağan'ın bütün ileri gelenlerini ortadan kaldırmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Böğü Kağan ve Uygurlarda Maniheizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 18:25

Uygurlarda Din anlayışı ve Maniheizm:

İnanç alanında Uygurların çabuk din değiştirdiklerini ve yeni kabul ettikleri bir dini yaymak için çok çalıştıklarını, bunda da başarılı olduklarım söyleyebiliriz. Uygurlar önceleri Gök Tanrı dini inancında olmuşlar, fakat daha sonraları Budizm dinini kısmen de olsa kabul etmişlerdir. Türklerin Budizm dinini kesin olarak ne zaman kabul ettiklerine dair elimizde deliller yoksa da, Göktürk Kağanı Mu-han'ın (553-572) bir Buda manastırında bulunan yazı-tında, Buda dinine inanmış bir kişi olarak isminin geçtiği bilinmektedir. Ayrıca T'o-po Kağan zamanında (572 - 581) Çin'deki Ts'i sülalesinden bir Budist rahibin kendisine gönderdiği ve rahibin «bu dini kabul ederlerse kendilerinin rahat ve huzura kavuşacaklarını ve bir Budist manastırı yaptırmasını» istediği bir gerçektir. T'o-po Kağan bu istekleri kabul ederek Ts'i sülalesi imparatorundan bazı Budist kitapları istemesi üzerine, imparator kendisine «Nirvana-sut-ra»yı yollamıştır.

Uygurların Budizm diniyle Göktürkler çağında karşılaştıkları tahmin edilmektedir. Çünkü Uygur birliğini kuran P'u-sa adının manasının sanskritçe «Bodhisattva» dan geldiği ve kelimenin «B'uo-sat» olduğu bilinmektedir. Uygurlar 744 senesinde devletlerini kurdukları sırada, halkın hiç olmazsa bir kesiminin Budist olduğunu söyleyebiliriz. Uygurlar Budizmin «Mahayana» («Büyük Sal») mezhebine bağlanmışlardır.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Bögü Kağan Lo-yang seferi sonrasında ülkesine dönerken, beraberinde dört Mani rahibini de götürmüştür. Mani dininin Uygurlar arasında
yayılmasına karşı tepkiler pek o kadar şiddetli olmamıştır.

Bögü Kağan için dikilmiş olan «Karabalgasun» yazıtının Çincesinde unvanının «Tengride Kut Bulmuş», yani «hükümdar olma şansını gökte bulmuş» olduğu kaydedildikten sonra, Bögü Kağan tarafından şunların söylendiği kaydedilmektedir:

«Uygurların örf ve adetlerinin kötü oluşu ve halkın artık icra kuvvetini dinlemeyişi sebebiyle Kağan'ın Jui-Hsi gibi dört tane din adamını memleketine sokarak iki kudsiyeti inkişaf ettirerek vaz ettirdiğini ve üç an'a derin olarak nüfuz edildiğini kaydediyor. Bu din allameleri Nura ait (hakikaten) doktrinleri mükemmel incelemiş oldukları gibi, yedi kitabı da tam olarak aklayabiliyorlardı.

Onların kapasitesi denizler kadar derin, natıkaları da çağlayanlar gibi (akıcı) idi. Bu sebeple Uygurları bu hak dinine girmeye sevkedebilirdi kaide olarak (kabul) etti. Bütün faziletlerin bir araya gelmesini gerçekleştirdi. Bundan başka fazileti kamile. Bu Tu-tu ve Tse-shih'ler iç dış nazırlar.

Dediler ki:

'Biz eski günahlarımız içiri istiğfarda bulunuyor ve hak dinine hizmeti arzu ediyoruz'. (Kağan tarafından) şöyle bir buyrultuda (bulunuldu) ;
'Bu din nafiz (nüfuz edici) ve harikuladedir. Bununla beraber ona ihtida ve riayet güçtür. Onu iki veya üç defa hülüsla tetkik ettim. Bazen anlayamıyor şeytanı Buda olarak tesmiye ediyordum. Halbuki şimdi hakikati çoktan anlamış bulunuyorum. (Artık bundan sonra) (batıl dinlere) ibadet edemeyeceğim.

Ve bilhassa ümit ederiz ki diyordu':

'Mademki, azimsiz ve hülûs sahibisiniz ona derhal ihtida eder ve evamirini koruyabilirsiniz. Kabartma ve resmetmek suretiyle yapılmış şeytan tasvirlerini tamamen yakınız. Cinlere dua ve şeytanlar önünde secdeden tamamen (hidayet) ışık dinini kabul ediniz. Bu memleket, sıcak kan içicilik (gibi) Barbar adetlerini bırakarak sebze ile beslenen bir memlekete dönsün. Bir cinayet devleti, iyiliklere teşvik kırallığı haline gelsin'.

'Bunun için insanda bulunmaktadır. Sema güç ve (kuvvet) verir, tabiler ise onu taklit ederler. Din emiri hak dininin kabul edildiğini işitince (onların) bu sadakatini methetti; Kadın ve erkek din adamlarını, (bu dini) vazederek yaymak için Çin'e soktu. Bundan sonra Mu-she ve müridleri kalabalık olarak dolaştılar. Doğudan batıya kadar dini yaymakla (meşgul oldular)».

Yine Karabalgasun yazıtında Bögü Kağan için «Zahag i Mani» yani «Mani'nin tezahürü» denmektedir. Çincede «Mou-yü», Sogdçada «Mojak» ve Pehlevi lehçesinde «Moje» denen yüksek rütbeli bir Mani rahibinin de Uygurlara gittiği ve bu yeni devlet dininin başkanı olarak burada görev yaptığı bilinmektedir. Mani ruhban sınıfının Uygurlarda ki siyasî etkisi önemli boyutlara ulaşmıştır. O döneme ait bir Çin metninde Uygurların hükümet meseselerinde daima Mani rahiplerine danıştıkları belirtilmektedir.

Uygurlar Çin'de karşılaştıkları ve ülkelerine getirdikleri bu dört Mani rahibinin tesirinde bu kadar uzun seneler sürekli olarak nasıl kalabilmişlerdir? Kanaatimce bu dört Mani rahibinden çok Sogd tüccarlarının rolleri büyük olmuştur. Çünkü kendilerinden evvel Budistler ve çağdaşları olan Hıristiyanlar gibi Mani mezhebi taraftarları da Sogdlar arasında kolayca kendilerine yer bulmuşlar ve onların arasında çok başarılı işler görmüşlerdir. Mani mezhebinin taraftarları, Sogd kavminin ticaret işlerindeki başarılarından kendi dini propagandaları hususunda da istifade etmişlerdir. Orhun yazıtlarının bulunduğu bölgede Sogdça yazılmış küçük bir yazı parçası günümüze kadar gelebilmiştir.

Bu yazıttan, Uygurlara Mani mezhebini öğretenlerin Sogd misyonerleri olduğu anlaşılmaktadır. Çin kaynaklarından biliyoruz ki, Sogd misyonerleri göçebelere, bir başka deyişle Uygurlara doğrudan doğruya Sogd ülkesinden gelmemişlerdir. Büyük ihtimalle Bögü Kağan 762 senesinde Çin'de bu Sogd misyonerlerle de rastlamıştır. Bundan, göçebe kavimlerinden çok, batı kavimleri için Çin ile ticaretin ne derece mühim olduğu görülmektedir. Sogdların göçebe Türk kavimlerine gerçek tesirleri, bunların Çin'de ve Çin'e giden yol üzerinde ticaret kolonileri kurmalarından sonra başlamıştır. Özellikle Türklerin gerek Çin'e gerekse bugünkü Doğu Türkistan bölgelerine olan akınlarının çoğalması, bu münasebetin kuvvetlenmesine sebep ol muştur. Uygurları dini propaganda ile etkilemek hususunda Sogdların tesiri, Doğu Türkistan'ın doğusunda yaşayan İndo-Avrupa kavimlerinkine nispetle daha kuvvetli ve çeşitli olmuştur. Mani ve Hıristiyan mezheplerinin en önemli başarıları, VII. yüzyılın sonları ile VIII. yüzyılın başlarına, yani Batı Asya'da İslamiyetin siyasi hakimiyetinin yerleşmiş olduğu zamana rastlamaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Böğü Kağan ve Uygurlarda Maniheizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 18:26

Yukarıda Uygurların Mani mezhebini kabul etmelerinin Türk tarihi açısından büyük önem taşıdığından söz etmiştik. Budist ve Hıristiyan misyonerliğinin başarısı ne kadar büyük olursa olsun, bir Türk kavminin VIII. yüzyılda veya ondan evvel Budizm veya Hıristiyan dinini bütün bir kavim dini olarak kabul ettiğine dair herhangi bir habere rastlamıyoruz. Uygurlar Maniheizm'e geçerken, şüphesiz onun ahlaki prensiplere dayalı bir din olduğunu gözden uzak tutmamışlardır. Mesela, Şaman inancına göre adam öldürmek, insana ahirette faydalı olduğu halde, Mani mezhebinde yalnız adam öldürmenin değil, hayvan eti yemenin bile haram olmasına rağmen bu dine girebilmişlerdir. Eski inançları ile yeni din arasındaki çelişkiyi Uygurlar kendileri de anlatmışlardır. Uygur kitabelerinde deniliyor ki, «Evvelce et yiyen kavim bundan sonra pirinç yiyecek, evvelce adam öldürmek yaygın olan bu memlekette bundan sonra hayır hükümran olacaktır».

Uygur Kağanı Bögü'nün Çin dilindeki yazıtı ile beraber bulunan Sogdça küçük yazı yanında, Orhun harfleri ile yazılmış Türkçe satırlar da bulunmaktadır. IX. yüzyılın birinci yarışma ait olan bu Sogdça yazı, Türkler arasında Orhun alfabesi ile yazılmayan yeni bir alfabenin, yani Uygurca yazının yayılmaya başladığına dair önemli bir işarettir. Mani mezhebi taraftarları, beraberlerinde kendi alfabelerini de Uzak - Doğu'ya taşımışlardır. Uygur kağanının sözlerini taşıyan yazıttaki alfabe işte bu Sogd alfabesidir. Bu yeni alfabe Uygurlar arasında korunmuş ve ilim aleminde «Uygur Yazısı» diye tanınmıştır. Türklerin İslamiyeti kabul ettikten sonra da uzun zaman bu alfabeyi kullandıkları bilinmektedir. Hatta bu alfabeyi Uygurlar sonradan Moğollara da öğretmişlerdir. Diğer taraftan Sogdlar, İslamiyeti kabul ettikten sonra bu alfabelerinden vazgeçmişler ve Arap harfleri ile yazmaya başlamışlardır.

Uygurlar Mani dinini o kadar çok benimsemişlerdir ki bu dinin Çin'de de yayıcısı ve koruyucusu olmuşlardır. Birçok defalar (770, 771, 807 senelerinde) Uygur elçileri T'ang imparatorluğunun sarayında, Çin'e yerleşmiş veya yerleşecek olan Maniheist toplulukların koruyuculuğunu üstlenmişlerdir. 768 tarihinden itibaren Uygur kağanı Çin imparatorundan Çin'de Mani dininin yayılması için bir kararname çıkartmayı başarmıştı. Ayrıca kendi vatandaşları için Hu-pei şehrinde ve başka yerlerde Mani mabetleri inşa ettirmiştir. Bundan başka 807'deki Uygur elçisi, Lo-yang ve Tai-yüan şehirlerinde de Mani tapınakları kurulması için izin istemiştir.

Mani dini ile birlikte bu dinin yayıcıları olan Sogdların alfabelerini de alan Uygurlar, bu yeni yazı sayesinde milli bir edebiyat geliştirerek, ilk Türk edebiyatının eserlerini ortaya koymuşlardır. Önceleri bu yeni çeşidiyle Farsçadan birçok mani metni, Sanskrit veya Çince Budist metinlerine çevrilmiştir. Bu şekilde Uygurlar diğer Türk ve Moğol milletlerine nazaran çok büyük bir ilerleme kaydetmişler ve hatta Cengiz Han zamanına kadar bu milletlerin eğiticiliğini de yapmışlardır.

Uygur Mani edebiyatı, özenilerek yazılmış «İlahiler, günah çıkarma formülleri, vaazlar ve efsaneler» şimdiye kadar çoğu zaman menfi yönden ele alınmış ve bu tutum Mani dini hakkında yanlış fikir veren görüşleri destekleyecek mahiyette olmuştur. Şimdiye kadar bizim tarihçiliğimizde de bu yol izlenmiş ve daha çok Mani dininin «savaşçılık özelliklerini» kaybettirdiği şeklinde mütalaa edilmiştir. Mani dininin bu özelliği hiç şüphesiz doğrudur. Fakat bunun yanında Mani dininin yüksek ahlak seviyesi, musiki ve resim sanatlarına önem vermesi, bu dinin diğer özelliklerindendir. Denilebilir ki, Hıristiyan ve Zerdüşt felsefesi unsurları ile İran sanatım ihtiva eden Mani dini, Uygurların medenileşmesine yol açmıştır. Karabalgasun yazıtı bize «Vahşi adetleri olan ve kan seline boğulmuş bu ülkenin sebzeyle beslenilen bir ülke haline geldiğini, insanların öldürüldüğü bu yerin, iyilik yapmanın teşvik edildiği bir yer haline geldiğini» söylemektedir.

«Mani diini nedir?» sorusuna belki şu şekilde bir cevap vermek mümkün olabilir: Hıristiyan mezheplerinden birisi olan Maniheizm 215 - 276 tarihleri arasında yaşamış olan Manikhe isimli bir İranlının kurduğu bir dindir. Manikhe -Mani- Zerdüşt dininden nurla zulmün, hayırla şerrin mücadelesini esas almıştır. Mani'ye göre hayırla şer, her ikisi de ezeli ve ebedidir. Tanrı hayırla nurun yaratıcısıdır. Şeytan ise şer ve zulmün temsilcisidir. Kainatın esasında mevcut olan bu ikilik -Şer ve Hayır- esası, insanlarda dahi mevcuttur.

Mani dini Irak, Kuzey Afrika, İran ve Doğu Asya'da bir hayli yayılmıştır. IV. yüzyıl sonlarında da Roma Devleti'nde bir hayli taraftar bulduğu bilinmektedir.
Mani'nin pek çok eser bırakmış olduğu rivayet edilmektedir. Fakat Mani'den günümüze kadar gelen eserler mevcut değildir. 19. yüzyıla kadar Mani dini hakkındaki yegane malumat kaynağı, Hıristiyan uleması tarafından Mani dini için yazılmış eserler ve bunun yanında Arap eserleriydi. Ancak 19. yüzyılda Doğu Türkistan bölgesinde birçok Uygurca eser ortaya çıkarılmış ve Uygurlara ait bu eserler arasında Mani dinine ait pek çok akideler ve dualar bulunmuştur. Bunlar Avrupa'nın çeşitli ülkelerine ait bilim adamları tarafından okunmuş ve çoğu Almanca olarak neşredilmiştir. Radloff, von Le Coq, Bang ve von Gabain gibi bilim adamları tarafından tanıtılan bu yazma eserler sayesinde Mani dininin esaslarını öğrenmek ve şimdiye kadar Hıristiyan ve İslam kaynaklarının verdiği malumatları doğru veya yanlış olduğunu tetkik etmek imkanı doğmuştur. Güney Uygurlarından (840 Kırgız yenilgisinden sonra güneye gelip yerleşen Uygurlar) kalma yazma eserler arasında pek çok Mani dinine ait yazıların bulunması, bir zamanlar bu Uygurlar arasında Mani dininin epeyce yayılmış olduğunu göstermektedir.

Mani dininin Uygurların yaşayışlarında büyük bir değişiklik meydana getirdiğini yukarıda söylemiştik. Fakat acaba bu dinin milli karakterlerine tesiri olmuşmudur?

Bu sorunun cevabı muhakkak ki hayır olacaktır. Bu dini kabul etmiş olan Uygur Türkleriyle bu dine girmemiş Türkler arasında örf ve adetler bakımından hiç de mühim farklar mevcut olmamıştır. Zaten İslamiyetten önce Türkler arasında yayılmış dinlerin hiçbiri Türkler arasında derin ve silinmez izler bırakmış değildir.
Mani dininin diğer hususiyetlerine gelince; bu dine göre bir gün içinde yalnız akşamları yemek yemek lazımdır. Hayvani gıdalar yasaktır. Mani dini şehirli ve tüccar dini idi. Bu yüzden yerleşik hayata alıştırmış ve savaşçı özelliklerini kaybettirmiştir.

Uygurlar arasında Mani rahiplerine «MOÇAK» ismi verilmiştir. Mani dininin bazı rahipleri bazen birkaç sene hiç yerlerinden hareket etmezlerdi. Bazıları ise bu dini yaymak için durmadan geziyorlardı. Budizmle bir karşılaştırma yaparsak, Budizm'de keşişler işsiz, evsiz barksız, fakir ve aynı zamanda bekar insanlardı. Hindistan'da daima seyahat ederler, yalnız seyahat etme imkanı olmayan çok yağmurlu üç ay süresince bir yerde kalabilirlerdi. Senenin diğer aylarında seyahat etmek mecburiyetindeydiler. Keşiş olmayan Budistler ise, herşeyden önce Budist keşişlere yiyecek bulmak mecburiyetindeydiler. Bunların evlenmeleri serbestti. Fakat bunların da et yemeleri ve içki içmeleri yasaktı. Bu durumda Mani rahiplerini, Budizm'de keşiş olmayanların sınıfına dahil etmek mümkün olmaktadır.

Uygurlar bu yeni dinin tesiriyle yerleşik hayata geçmişler, edebiyatta, sanatta ve medeniyet alanında çok önemli eserler vermişlerdir. Hatta kendilerinden sonra gelen pek çok devlete «medeniyet hocalığı» yapmışlardır denilebilir. Durum bu kadar açık iken her nedense bizim tarihçilerimizden bazıları «Biraz da Türkleri zayıflatmak için kurulmuş olan bu tuzağa Uygurlar 763 senesinde tutulmuşlardır» diyebilmekte, bazıları daha da ileri giderek «Uygurlar Türk tarihine, Türk varlığına, Türk ırkına ve Türk kültürüne ihanet etmişlerdir» diye İslamiyet Öncesi Orta Asya Türk Tarihinin bu en medeni ve Türklük için pek çok şey vermiş olan bu devlete böylesine hakaret edebilmektedir. Mani dinini kabul edip yerleşik hayata geçtikleri, daha doğrusu sadece «savaşçılık özelliklerini» kaybettikleri için yerilen bu Uygurlar, İslamiyeti kabul ettikleri 13. yüzyıl sonrasında, İslamiyeti Çin'e tanıtmışlar ve bu dinin Çin'de yayılması için büyük çaba sarfetmişlerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Uygur İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir