Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hukuksuzluğa Başkaldırı

ÇETİN DOĞAN'DAN MEKTUPLAR "Silivri'den Notlar"'

Burada Balyoz Davası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Hukuksuzluğa Başkaldırı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 19:23

Mektup - 5

HUKUKSUZLUĞA BAŞKALDIRI


İsrail'in açık denizlerde seyreden yardım amaçlı bir gemimize hangi bahane ile olursa olsun, haksız-hukuksuz müdahalesi ve trajik sonuçlarına karşı, ülkemizdeki tepkilerin dozunun ve renginin abartılı ve barışa katkı sağlamaktan uzak olduğunu değerlendirsek de, bunu belirli çevrelerin "Gaza" ve "Gazze'ye" aşırı zaaflarının tezahürü saydığımızdan yadırgamadık.
Yurttaşlarımızın dış dünyada meydana gelen haksızlıklara, zalimliklere, çekilen acılara duyarlı olması, tepki göstermesi elbette övünülecek bir davranıştır. Biz, Gazze'deki haksızlık, hukuksuzluk, yoksulluk ve zalimliklere olduğu kadar, kendi yurdumuzda yaşanan haksızlık, hukuksuzluk, yoksulluk ve zalimliklere karşı da duyarlı olunması gerektiğini anımsatalım.
Ülkemizde, hayatlarını yurdun birliği, dirliği ve aydınlanmasına adamış askerlerin, saygın öğretim üyelerinin, yazarların, çizerlerin, her yaştan Atatürkçü gençlerin kısaca aydınların uğradıkları zalimlikleri, haksızlıkları şu veya bu bahanelerle görmezlikten gelerek tepki göstermemek acaba korkudan mı, yoksa bilgi eksikliğinden mi kaynaklanıyor?
Belki de ülkemizde kasıtlı olarak her gün kamuoyunu meşgul edecek yeni gündemlerin yaratılmasından, mülkün (Devletin) temeli sayılan "Adalete" eğilmeye pek zaman ayıramayışımızdan kaynaklanıyor olabilir.

Silivri Kampüsü'nde yaşamak ve katlanmak zorunda bırakıldığımız haksızlığa siyasi yetkililerden bir tepki bekleyecek kadar "saf değiliz. Açılan ve görülmekte olan davalarla ilgisiz görünmeye ısrarla özen gösterseler de, bu "davaların" bir parçası ve "tarafı" oldukları, siyasilerin zaman zaman ağızlarından kaçırıverdikleri sözlerden ve güdümlerindeki yandaş medyanın yayınlarından apaçık görülmektedir.
Bizim seslenişimiz, Türk ulusuna, özel desiselerle imal edilmiş davaların tarafı olmamış siyasiler ile iz'an ve insaf sahibi tarafsız yargı mensuplarınadır.

Bu yazı, bir başkaldırış olarak kaleme aldığım bu mektup, tutukluğumun 100ncü gününe denk geliyor. Benden ve arkadaşlarımdan 100'ergün çalan bu haksızlığa ve zalimliğe "başkaldırmayacağım" da neye başkaldıracağım?
Mektup yazmaya devam edişim, yargının siyasi iktidar tarafından ne ölçüde kuşatılmış olduğu konusunda kamuoyundaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı sağlamak ve tarihe "ibretlik" bir not düşmek amacına yöneliktir. Açıklamalarım "100 Uzun günün" bilançosunu çıkarma, hesabını sormaya yönelik olduğu için biraz uzun olacak. Sabrınızı taşıtmamak için zorunlu olmadıkça önceki mektuplarımda yer alan hususların yinelenmesinden kaçınacağım. Lütfen bu mektubu sabırla okuyun, çoğaltın ve dostlarınızın, bizim ulaşamayacaklarımızın okumalarına olanak tanıyın. Silivri Kampusu'nda zorunlu ikamete mecbur edilenlerin davasının aynı zamanda, Türkiye'nin "gelecek" davası olduğu bilinsin!

Burada yatanların davalarının adı üstünde "özel görevli" mahkemelerce nasıl bakıldığını, özel seçilmişliği aşikar hakimlerin çoğunluğunun, önlerindeki dava dosyalarını yeterince okumadan, incelemeden önyargılı olarak "klişe" kararlara nasıl imza atabildiklerini HAYRET ve de DEHŞETLE görün!

Bu hukukla hiçbir ilişiği bulunmayan kararların sonuçlarına katlanmak zorunda kalanların ruh halini, isyanını anlamaya çalışın!
Okunaklılık ve anlaşılma kolaylığı sağlamak için, önce satırbaşları ile bu mektubun neler içerdiğini belirtip, ardından satırbaşlarının irdelenmesine geçeceğim.

İşte satır başları:

• Mahkeme'den bir tahliye istemi ve Mahkeme'nin "klişe" haline gelen ret kararlarının irdelenmesi.
• Mahkemelerin verdiği klişe red kararlarının ardındaki gerçek.
• Sorgulama tutanaklarından derlemeler (Savcıların sorgulama esnasında suç mesnedi saydıkları Plan Semineri'ndeki bir konuşmamızdan ve Seminer Sonuç Raporu'ndan alıntılar)
• Beşiktaş Adliyesi'nde Görevli Cumhuriyet Savcıları'na özel çağrı.

Yukarıda belirtilen konu başlıkları üzerinde yapacağım açıklamalar, savcılığın elindeki belgelere koyduğu kısıtlamaların hala kaldırılmamış olması nedeniyle, benim ve silah arkadaşlarımın şüpheli sıfatıyla verdikleri ifade tutanakları ile bilirkişi raporlarına dayandırılmıştır.

Bu arada, açık kaynaklara sızdırılan sözde belgelerden ve "marifetli" bir yazarın iğrenç bir çöplüğe benzer derlemesi sayesinde uydurma "Balyoz Güvenlik Harekatı Planı'nın ne menem bir şey olduğu konusunda bilgi sahibi olabildik.
Şimdi konu başlıklarının irdelenmesine geçelim.

Mahkeme'den bir tahliye istemi ve Mahkeme'nin "klişe" haline gelen red kararlarının irdelenmesi:

Şimdiye kadar (CMK. 250. Maddesi ile Görevli) Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemelerine tutuksuz yargılama istemi için verdiğimiz dilekçelere hep aynı klişe ifadelerle red cevabı verilmiştir. Bu kararlar içinde 9. Ağır Ceza Mahkemesi ve en son 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin tahliye istemine verdiği red kararlarında muhalefet şerhi koyan yargıçlar da vardır. Aşağıdaki alıntı hem klişe kararlardan, hem de bu kararlara konan muhalefet şerhlerinden örnekler sunmaktadır.

İşte klişe haline gelmiş bir karar:

"GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Şüphelilerin aleyhlerindeki mevcut delil durumu, üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli şüphelerin bulunması ve delillerin toplanma aşamasında olması, şüphelilerin tutuklandıktan sonra lehlerine değişen veya yeni elde edilen delillerin bulunmaması, tutuklu kaldıkları süreler ve atılı suçun vasıf ve mahiyeti nazara alındığında şüphelerin tutukluluk hallerinin devamına dair mahkememiz nöbetçi hakimliğinin kararlarında usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından şüpheliler müdafilerinin itirazlarının ve müvekkillerinin tahliyesi taleplerinin REDDİ. Şüphelilerin tutukluluk hallerinin devamına ilişkin karara karşı üye Hakim'ın karşı oyu ile ve oyçokluğu ile kesin olarak karar verildi."

Klişe haline gelen bu kararın irdelenmesine geçmeden evvel, hakkımızdaki dosyayı gerçekten okuduğu, incelediği anlaşılan ve bu nedenle çoğunluk kararına katılmayan muhalif Hakim üyelerin kararda yer alan muhalefet şerhlerinden örnekler okuyalım:

MUHALEFET ŞERHİ. ÖRNEK 1:

Ceza Muhakemesi Kanununun 100 ve devamı maddelerindeki düzenlemeden açıkça anlaşılacağı üzere bir şahsın tutuklanabilmesi veya tutukluluk halinin devamına karar verilebilmesi için öncelikle suçu işlediğine dair kuvvetli şüphenin varlığını gösteren olguların bulunması gerekmektedir. Bununla birlikte yasada sayma yöntemi ile belirlenmiş tutuklama sebebi varsayılabilecek sebeplerinde bulunması gerekmektedir.

Soruşturma dosyasındaki mevcut bilgi ve belgelerin hukuki niteliği ile şüpheli ifadeleri birlikte değerlendirildiğinde; tutuklu şüpheliler hakkında kuvvetli suç şüphesi varlığını gösteren olgular bulunmamaktadır.
Soruşturma dosyasında şüpheliler hakkında soruşturma sürecinde, kaçmaları, saklanmaları, delilleri gizleme, yok etme veya değiştirme, yada tanıklara baskı yapma girişiminde bulundukları yönünde tutuklama nedeni sayılacak olgu ve iddia bulunmamaktadır.

Anayasamızın 2. Maddesine göre; Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde herkes yasalar önünde eşittir.
Aynı soruşturma kapsamında aynı suçlardan ve aynı konumda olan başka bir kısım şüphelilerin C. Savcılığınca tutuklanmaları talebi ile sorgu hakimliğine sevk edilmeden serbest bırakılmış olmaları, bir kısım şüphelilerin tahliye talebi üzerine hakimlikçe, bir kısım şüphelilerin ise itiraz üzerine mahkeme heyetlerince serbest bırakılmış olmaları, Soruşturma dosyasındaki mevcut bilgi ve belgeler ile, şüpheliler üzerine atılı suçun tarihi itibariyle yürürlükte bulunarı yasadaki suça ilişkin kanuni unsurlar, şüphelilerin eylemlerinin bulunduğu aşama ve niteliği birlikte değerlendirildiğinde; haklarında kuvvetli suç şüphesi varlığı gösteren olguların bulunmaması, şüphelilere isnad edilen suç tarihinden sonraki eylemleri, sabit ikametgah sahibi olmaları birlikte değerlendirildiğinde yasada örnek kabilinden sayılan tutuklama nedenlerinin şüpheliler yönünden söz konusu olmadığı, bu anlamda şüphelilerin kaçmaları, saklanmakları, delileri gizleme, yok etme veya değiştirmeleri yada mağdur, tanık veya başkaları üzerinde baskı yapma girişiminde bulunmaları hususlarında somut hiçbir olgunun bulunmayışı, Şüphelilere yüklenen eylemin hukuki vasfının da değişmesi ihtimali, şüphelilerin tutuksuz yargılanmalarının yargılamanın amacına ulaşmasına engel oluşturmaması ve tutuklamanın bir tedbir olma niteliği göz önüne alınarak şüpheliler EMİN KÜÇÜKKILIÇ, HALİL KALKANLİ, ENGİN ALAN, SÜHA TANYERİ, MUSTAFA ÖNSEL, BEKİR MEMİŞ, HANİFİ YILDIRIM, İHSAN BALABANU, YÜKSEL GÜRCAN, ALİ İHSAN ÇUHADAROĞLU ve ÇETİN DOĞAN müdafilerinin itirazlarının kabulüne ve tahliyelerine karar vermek gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun itirazın reddi ve tutukluluk hallerinin devamı yönündeki görüşüne katılmıyorum.

MUHALEFET ŞERHİ. ÖRNEK 2:

"2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. maddesinde "... Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirlenen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir." denilerek devletin nitelikleri belirlenmiştir. Hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkese hukukun eşit olarak uygulanması anlamı taşır ve bu husus Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. maddesinde kanun önünde eşitlik başlığı altında düzenlenmiş olup, "... Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep vb sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanım önünde eşittir. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır." şeklinde eşitlik ilkesinin içeriği açıklanmıştır. Aynı dosya kapsamındaki soruşturma aşamaları göz önüne alındığında aynı suç ısnadıyla soruşturulan bir kısım şüpheliler gözaltı süresi sonunda tutuklanmış, bir kısım şüpheliler ise göz altına alınmadan sorgu talebi ile nöbetçi hakimliğe dahi sevk edilmeden serbest bırakılmışlardır. Ve dosyadaki tüm şüpheliler 5-7 Mart 2003 tarihlerinde yapılan balyoz hareket plan seminerine katılan veya olasılığı en yüksek tehlike senaryosu olarak isimlendirilmiş çalışma sırasında görevlendirilmiş kişilerdir ve Türkiye Cumhuriyeti yürütme organını cebren ıskat ve vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs etmek suçundan TCK 312 madde gereğince soruşturulmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Avrupa insan Hakları Sözleşmesini onaylamış ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini tanımış ve bu husus Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesiyle kabul edilmiştir.

AIHM'in 1996/33977 sayılı llijkov-Bulgaristan davasında mahkeme; "Şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine yönelik makul şüphenin varlığı, tutukluluğun devamı için olmazsa olmaz koşuldur, ama tutukluluğun belirli bir süreyi geçmesi halinde artık tek başına yeterli değildir. Mahkeme tutukluluğun devamı için diğer yasal gerekçelerin varlığını da aramalıdır. Bu koşul yasal gerekçelerin varlığı halinde de soruşturmanın yürütülmesinde özel bir ihtimam/titizliğin var olup olmadığı da AIHM tarafından araştırılmaktadır. Tutukluluğun devamı için somut olguların varlığı, inandırıcı ve bireysel özgürlüklere saygı ilkesini ortadan kaldıracak şekilde ortaya konmalıdır. Burada somut olguların ispatı ulusal yargı organlarında yerine getirilmelidir. Aksi durum sözleşmenin 5. maddesindeki ispat hükmünün yer değiştirilmesine ve tutuklamanın belirli sayıda ve son derece sınırlı koşullarda uygulanabileceğine ilişkin hükmün ihlali sonucunu doğurur Sadece yasal ya da farazi çıkarımlar tutukluluğun devamı için yeterli değildir.", denilerek tutukluluğu haklı kılacak nedenler, gerekçeler açıklanmış ve aynı kararda Cloolh-Belçika, Muller-Fransa, Labita-İtalya davalarına atıflar yapılmıştır.
Yukarıda açıkladığım gerekçeler doğrultusunda şüpheli müdafiilerinin itirazlarının reddine ilişkin sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum."

İrdeleme:

Görüldüğü gibi bu muhalefet şerhleri, adeta bir hukuk dersi vermekte, işlenen hukuk cinayetinin boyutunu ortaya koymaktadır. Kısaca, her iki mahkemenin kararına muhalif üyeler şüphelilere isnat edilecek bir suç unsurunun Türk Ceza Kanunu'na göre bulunmadığını, "aynı soruşturma kapsamında aynı suçlardan ve aynı konumda olan başka bir kısım şüphelilerin C. Savcılığınca nöbetçi hakimliğe sevk bile edilmeden serbest bırakılmış olmaları, bir kısım şüphelilerin tahliye talebi üzerine hakimlikçe, bir kısım şüphelilerin ise itiraz üzerine mahkeme heyetlerince serbest bırakılmış olmalarını" ileri sürmekte, halen tutuklu bulunan şüphelilerin, tutuklulukların devam etmesine yönelik hiçbir gerekçe bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Hazin olan şu ki; "Yüce Türk Ulusu Adına" adalet dağıtmakla yükümlü mahkemenin tahliyenin reddi kararı ile bu karara muhalif kalan yargıçların şerhleri karşılaştırıldığında bu görüşlerden hangisinin hukuksal durumu yansıttığı, hangisinin yansıtmadığı konusunda büyük bir açmaz doğmaktadır.
Acaba gerçekten "şüphelilerin tutuklandıktan sonra lehlerine değişen veya yeni elde edilen deliller bulunmadığı" yolundaki sav doğru mu?

Hayır, doğru değil! İşte davayı bütünüyle mesnetsiz bırakan, dosya içeriğindeki yeni deliller ve sağlığımın hapishane koşullarında taşıdığı riski belgeleyen Raporlar:

- 02 Aralık 2002 tarihli olduğu iddia edilen "Balyoz Güvenlik Harekat Planı'nın" sahte olduğuna dair 10 ipucu 28 Nisan tarihli bir sunum olarak dosya içerisine dilekçeler ekinde sunulmuş. Bu ipuçlarından sadece bir tanesine atıfta bulunmakla yetinelim. Sahte Planının hem ana metni, hem de EK-J si, Kasım 2005 tarihinde icra edilen Milli Ekonomi Kongresi'nde sunulan tebliğden birebir alıntılar içeriyor.

Dosyaya Yeni Giren Belge:

- Tutuklamalara mesnet teşkil eden 19.02.2010 tarihli TÜBİTAK'ın bilirkişi raporundan sonra, Beşiktaş Cumhuriyet Başsavcılığına 1 Nisan 2010 tarihinde 1nci Ordu Askeri Savcılığının gönderdiği teknik bilirkişi raporu ile ABD'de konuya ilişkin otorite sayılan iki ayrı rapor dosya içerisinde bulunmaktadır. (Anılan raporlar TÜBİTAK Raporunun eksik ve yanıltıcı olduğunu, delil olarak kullanılamayacağını, sözde Balyoz Planının ve eklerinin yer aldığı CD'lerde manipülasyonlar (hileli güdümlemeler) yapılmış olduğunun açıkça tespit edildiğini, CD'lerin tarihlerinde istendiği şekilde oynamalar yapılabileceğini, CD'lerin kesin delil sayılabilmesinin ancak dokümanların yazıldığı ve CD'ye kaydedildiği iddia edilen bilgisayarlar üzerinde yapılacak incelemeyle mümkün olduğunu, oysa Ordu'da mevcut bilgisayarlarda belirtilen CD'lere ilişkin bir iz bulunmadığı, sadece sahte olmayan seminer dokümanlarına ilişkin bilgilerin bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.)

- Hakim Kararı ile tahliye edilmemden hemen sonra sağlık durumumun bozulması nedeniyle GATA'ya yatırılmam, bilahare tahliye kararımın "Heyetçe" bozularak tekrar Silivri Kampüsüne dönüşüm ve Siyami Ersek Hastanesine acilen yatırılmam, bu kurumların verdikleri Sağlık Raporları, kalbi besleyen bir damanma stent takılması sonucunda Dr. Siyami Ersek Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğt. ve Araştırma Hastanesinin verdiği 17 Mayıs 2010 tarihli "Anjiyoplast+Stent Raporu" ve "EPİKRİZ" dosya muhteviyatında bulunmakta, Avukatlarım 12'nci Ağır Ceza Mahkemesine verdikleri dilekçede bu raporlara atıfta bulunarak, hapishane koşullarında bulunmamın hayati risk taşıdığını belirterek, tahliye talebinde bulunmaktadır.
Bu somut belgelere ilave olarak, izan ve insaf sahibi olanların göz ardı etmemesi gereken hususları şöyle özetleyebiliriz.

Şüphelinin Kaçma Tehlikesi (!)

İğrenç düzmece planın sansasyonel (dalgalandırıcı) bir haber olarak Tarafta yayımlanmaya başlandığı günden (20 Ocak 2010) itibaren televizyonlarda birbiri ardından açık oturumlara katılarak, müfterilere "Hodri Meydan" diyerek iddialarını karşımda ispatlamaya davet ettim. Televizyon stüdyolarında davetime icabet edecekleri umuduyla bekledim. Televizyonlarda 7 sene evvel aktif görevde iken 1. Ordu K.lığında icra edilen Seminer konusunda gerçeklerin ne olduğunu, ortaya atılan iğrenç planların "kopyalama-yapıştırma" metodu ile imal edilmiş olacağını belirterek, savcıların davette bulunması halinde kendilerine yardımcı olmak üzere savcılığa gidebileceğimi bütün izleyiciler önünde ifade ettim.

Gözaltına alınmam ve tutuklanmam iğrenç iddiaların yayımlanmaya başlamasından bir ay sonra gerçekleşti. Başta ABD olmak üzere, birçok yabancı ülkeye giriş için vizem bulunmakta, bir kısım ülkelere taşıdığım "Hizmet Pasaportu" nedeniyle girmem için önceden vize almaya da ihtiyacım bulunmamaktadır. Hakim kararı ile tahliye olduktan sonra, bu kararın bozulması akabinde Beşiktaş Adliyesine kendiliğimden giderek yokluğumda veriler kararın yüzüme okunmasını sağladım. Kaçma niyeti olan bir kimse bunları yapar mıydı?

Nitekim 9. Ağır Ceza Mahkemesinin muhalefet şerhinde bu konu irdelenmiş ve şöyle denilmiştir:

"Şüpheliler yönünden ise; dosyada mevcut deliller kapsamında CMK 100/2 maddesinde belirtilen tutuklama nedenleri mevcut değildir. Şüphelilere atılı suçun tarihi ve dosyadaki tutuklama., tahliye ve yeniden şüphelilerin yakalanmasına ve yakalama emrinin yüze okunarak yeniden tutuklamaya ilişkin karar aşamaları dikkate alındığında şüphelilerin kaçma olasılıklarının bulunmadığı ortadadır. Yine dosya kapsamına göre şüpheliler yönünden deliller toplanmıştır."

Delillerin Toplanma Aşamasında Olması (!)

Gerçekte "Balyoz Metrukesi"nin bir mizansene uygun olarak çuvalla Beşiktaş Adliyesine 21 Ocak 2010 tarihinde taşınmadan çok önce esasen bu Adliyede bulunduğunu iddia etmiş, bu konuda Savcılarımızdan herhangi bir tekzip almamıştım. Tekzip etmeleri halinde bunun belgesini de kendilerine sunacağımı belirtmeliyim. Aradan geçen bu kadar süreye rağmen, bizim delil toplanmasına, delilleri gizleme, yok etme veya değiştirme, tanıklar üzerinde baskı kurma gibi hiçbir girişimde bulunma olanağımızın bulunmadığı açıktır. Kaldı ki aynı suçtan şüpheli; ancak tutuksuz yargılanmalarına karar verilmiş muvazzaf ve emekli subaylar dışarıda bulunmaktadır. Bu aşamada deliller toplanıyor olamaz (Bknz. Üst paragraftaki muhalefet şerhi). Sadece iddia sahibi Savcıları rahatlatmak, çıkmazdan kurtarmak için "Balyoz Planı"nı üretenlerin "yeni delil(l)" imal etme arayışında bulunmaları mümkündür.

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: HUKUKSUZLUĞA BAŞKALDIRI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 19:23

Bu noktada sorulması gereken soru şudur:

Bunca Askeri Personeli (emekli ve muvazzaf) sorguladınız, içlerinde 1 nci Ordu K.lığında 5-7 Mart 2003 Tarihlerinde icra edilen Plan Semineri'nde bir darbe veya ihtilalden, "Balyoz" adında bir plandan hiç söz edeni bulabildiniz mi? Hayır. Bulamadınız ve bulamayacaksınız! Çünkü 1 nci Ordu Komutanlığı dahil olmak üzere, bütün meslek hayatımda attığım her adım meşru bir zemindedir. Ne kadar arasanız arayın, bütün ömrüm boyunca hesabını veremeyeceğim hiçbir şey bulamazsınız. Bu iğrenç suç isnadında bulunmak için tezgah kuranlar, bunlarla işbirliği yapanlar, haksız isnatlarda bulunmaya ısrarla devam edenler, ömürlerimizden gün çalanlar, sağlığımızla oynayanlar, sevdiklerimizden, kucaklamak için yanıp tutuştuğumuz torunlarımızdan bizi ayn koyanlar, er geç bu dünyada oynadıkları oyunun hesabını vermek zorunda kalacaklardır.

Mahkemelerin Verdiği Klişe Ret Kararlarının Ardındaki Gerçek:

Ülkemizde sanırım 11.000 civarında hakim ve savcı var. Bu hakim ve savcıların çok büyük bir bölümünün çağdaş bir dünya görüşüne sahip, laik demokratik cumhuriyete ve Atatürk devrimlerine gönülden bağlı insanlardan oluştuğu konusunda hiçbir kuşku yok. Bunların yanı sıra yargı erkinde çağdışı siyasi akımlara gönüllerini kaptırmış, angaje olmuş, önyargılı yaşam tarzı ve inançları kendileri ile benzeşmeyen insanlara ters bakan bir azınlık grubun varlığı da yadsınamaz. Bu grubun yargı erkinde etkin olabilmesi, ancak bu gruba mensupların belirli mahkemelerde kümeleştirilmesi ile mümkündür.

Sözüm ona AB'ye uyum yasaları çerçevesinde 2004 yılında 'Devlet Güvenlik Mahkemelerinin 'lağvedilmesi' Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda (CMUK) değişiklik yapan ve DGM'lerin kaldırılmasını öngören yasa tasarısının, Meclis Genel Kurulu'nda kabul edilmesi ile gerçekleşti. Yasayla, DGM kapsamında bulunan bazı suçlar ağır ceza mahkemelerine alındı. Bu suçlarla ilgili davalar, Adalet Bakanlığı'nın teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenecek ağır ceza mahkemelerinde görülecekti. Mevcut DGM başkanı, üyeleri, kurulacak ağır ceza mahkemelerinde, DGM cumhuriyet başsavcısı ve cumhuriyet savcıları da aynı mahkemede cumhuriyet savcısı olarak görevlerine devam edecekti. Eski kanuna göre modern usul ve ilkeleri içeren ve 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun olarak hazırlandığı ileri sürülen yeni CMK'da 250. maddesi ile Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işlevini üstlenen yeni Ceza Kanununda yer alan bazı suçlara ilişkin olmak üzere yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirli illerde Ağır Ceza Mahkemeleri kurulmasını düzenledi. İşte 2007 yılından beri süre gelen soruşturma, kovuşturma ve yargılamaları ile ülkemizin gündemini işgale devam eden Beşiktaş Adliyesi'ndeki (CMK 250. maddesi ile görevli) Ağır Ceza Mahkemeleri bu kapsamda kurulmuş ÖZEL MAHKEMELERDİR. Bu mahkemelerin elbette özel seçilmiş yetkili savcıları da bulunmaktadır.

Bu mahkemelerde görev yapacak hakim ve savcıların atamalarını yasa gereği Adalet Bakanı'nın başkanlığını yaptığı Hakimler Savcılar Yüksek Kurumu (HSYK) onaylamıştır.
Yasaya göre terör ve örgütlü suçlara bakmakla yükümlü bu mahkemelere, Adalet Bakanlığı Personel Başkanlığınca hazırlanan personel atama listelerinde, belirli tip hakim ve savcıların özel olarak mümkün olabildiği ölçüde kümeleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu durum HSYK'nın da dikkatinden kaçmıştır.

Bu atamaların ne sonuçlar doğurduğunun nihayet 20082009 yıllarında görülmesi HSYK'nın onaylama görevini titizlikle yapma kararlılığı, halen Adalet Bakanlığı'ndaki hakim ve savcıların atamalarını kilitlemiştir. İktidar kazandığı mevziyi her ne pahasına olursa olsun koruma kararındadır. HSYK'yı teslim almanın yegane yolunun Anayasayı değiştirmekten geçtiğini bilen iktidar, bu yolu zorlamaktadır. Anayasanın değiştirilmesi halinde yüksek yargının adım adım iktidarın eline geçeceğinden kuşku duyulmasın!
TBMM Adalet Komisyonu'nun Ceza Mahkemesi Kanunu hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisine sunduğu raporda "Bir fiilin yargılanmasına başlanabilmesi için kural olarak, o fiilin suç teşkil ettiğinin ve failin cezalandırılması gerektiğinin ileri sürülmesini ifade eden ilkeye-davasız yargılama olmaz— ilkesi denmektedir" cümlesi yer almaktadır. 1. Ordu Komutanlığında 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında icra edilen seminerde suç işlendiğine ilişkin hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Beşiktaş Adliyesi'nde görevli hakim ve savcılar elbette bunu bilmektedir. Ancak Yargı Bağımsızlığının sağlanamamış olması nedeniyle dosyalarda Adil Yargılama İlkesine uygun bir yargılama yapılmamaktadır. (Bu ithamımın Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemelerinde görevli bütün hakim ve savcıları kapsamadığını, bu mahkemelerde hukuku her şeyin üstünde tutan iz'an ve insaf sahibi hakim ve savcıların da bulunduğunu belirtmek isterim.)

Bütün bu nedenlerle, Silivri'den 15.02.2010 tarihinde gönderdiğim ilk mektupta belirttiğim gibi "İş Adalete intikal etti, karışmayalım, bekleyelim" sözleri kulağa hoş gelebilir ama bu söz ülkemizin bugünkü koşullarında "boş" bir laftan ibarettir. Sadece bunu görmek için değil, aydınlık insanlara güç vermek, el vermek için, hiç olmazsa Silivri Kampüsü'ne gelerek sürdürülen davaları bir defa da olsa izleyin. Hukuk cinayetlerinin tanığı olun!

Sorgulama Tutanaklarından Derlemeler:

Emniyette ve savcılıkta sorgulamaları yapılan arkadaşlara çok ilginç ve bazen de bize, yani bir plan seminerinin nasıl icra edildiğini bilenlere, çok gülünç gelen sorular yöneltildiğini öğrendim. İleride dava dosyasındaki belgelere konulan kısıtlamalar kalktığı zaman 05-07 Mart 2003 tarihlerinde icra edilen plan seminerini kitaplaştırmanın toplumumuza yarar sağlayacağını düşünüyorum. Bu aşamada sadece savcıların suç mesnedi saydıkları benim konuşmalarımdan bir bölüm ile, seminer sonrası Kara Kuvvetleri Komutanlığina gönderdiğimiz ve yine sorgulamada sadece birkaç maddesi açıklanan gerçek belgeden yani Seminer Sonuç Raporu'ndan alıntılar vereceğim. Bu alıntılar, savcıların seminerde görüşülen konuların sadece iç güvenlik ve irtica bölümü ile ilgilendiğini göstermektedir.

Seminer Cereyan Tarzı Planına Göre, İç Güvenlik Sorunlarının (Sıkıyönetim Dahil) Görüşülmesinden Sonra Yaptığım Konuşmadan Alıntı:

"Gerçekten de şu anda ülkenin içinde bulunduğu durum bütün yurttaşlarımız tarafından endişe ile takip ediliyor, bir yandan da kontrol imkanını pek bulmadığımız gelişmeler var dışarıda, Kuzey Irak'ta içeride de belli bir partinin militan kadrosu adım adım irticai örgütlenmeyi bütün yurt sathında yaymak için bazen geri adım atarak, bazen bir adım geri adım atarak; fakat fırsat bulduğu zaman, geçit bulduğu zaman da iki adımla bunu telafi ederek mesafe almaktadır.

Bu nedenle silahlı kuvvetlerimiz çok dikkatli davranmak, çok dikkatli adımlar atmak zorundadır. Söyleyeceğimiz her söz, atacağımız her adım, laik ve demokratik cumhuriyetin korunması ve kollanması için olmalıdır. Laik Demokratik Cumhuriyetten daha üstün bundan daha büyük tehlikemiz yok mevcut durum içerisinde. Cumhuriyet'in tehdit altında bulunduğu tehdidin dışarıdaki bazı gelişmelere mukayese ettiğimiz zaman, bundan daha büyük olmadığını ileride anlamış olacağız; bugün tam anlayamıyorsak da. Çünkü laik demokratik yapı bozulduğu, daha fazla deforme edildiği zaman, ileride çocuklarımıza emanet edeceğimiz ülkenin çehresi bir ULUS DEVLETİ olmaktan çıkacak, bir ümmet yapısı içerisinde ortaçağ karanlıklarına doğru adım adım gerileyecektir.

Sizlere yakın zamanda çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin kazanım/arını mukayeseli olarak erlere öğretmeniz için bir afiş gönderiyorum. Sanıyorum bu afişi bütün birlikler almıştır. Bu afişte bir tarafta laik demokratik düzen, çağdaş Türkiye Atatürk'ün bize öngördüğü çağdaşlaşma projesinde nasıl bir yaşama tarzını, giyimde kuşamda adalette günlük yaşamda. Diğer tarafta da bugün laik demokratik bir yapıya sahip olmayan ülkelerin içinde bulundukları yaşam görüntülerini; adaletini, kıyafetini, her şeyini gözler önüne serici bir afiş gönderdik. Bununla amacımız genç insanların tehlikeyi kendi yaşamları ile doğrudan bir bağlantı kurarak doğru algılamaların sağlamak içindir.

Bu nedenle görüşmeler esnasında oturumlar esnasında belirttiğimiz gibi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin sorumluluğu, ebedi şefimiz Atatürk'ün çizdiği yolda devlet kuruculuğu sorumluluğu taşıyarak, T.C. Devletini Anayasa'da belirtilmiş düzenini korumak ve kollamaktır. Ve bunu yapmak için de bugünden tezi yok olabilecek bu tür iç tehditle irticai anlamdaki iç tehditlere karşı da gerekli tertip ve tedbirleri almak ihtiyacındayız. Kuzey Irak'la olsun yahut Yunanistan'la olsun, nerede olursa olsun dışarıdan yönelik, hudutlarımız ötesine meydana gelebilecek tehdit, hiçbir zaman içeride irticanın yaratacağı tehditten; irticanın başkaldırması, ayaklanması ile ortaya çıkacak tehlikeden daha büyük olamaz. Bu tehlikenin bertaraf edilmesi; sağlam bir bünyeye; Atatürkçü bir yapıya, Ordunun, Türk Ulusunun kavuşması, her türlü tehdidi ve engeli karşılamasına yetecektir. Yeter ki biz evvela Atatürk'ün dediği gibi içeride biz sağlam duralım.

Atatürk'ün birçok sözü zaten bugün yapacağımız, bugün atacağımız her adımda, her işde rehber yine olmaya devam etmektedir. Bunu asla unutmayalım. İstanbul bölgesi ki bu bölge tabi yakın mücavir bölgedeki hassas bölgeler olarak; Sakarya, Kocaeli bölgesi çok önemlidir. Ve burada adeta kurtarılmış bölgeler vardır. Nasıl doğuda iç tehdidin bölücü tehdidin çok büyük olduğu dönemlerde kurtarılmış bölgeler varsa, Ortaçağ karanlığı içindeki bir yaşam, tekkeler, zaviyeler, gece toplantıları, gündüz toplantıları, kıraat etmeler devam etmektedir. Ve bunlar çığ gibi büyümektedir. Ama ne yazık ki ve ne yazıktır ki bunlar çağ dışı fikirlerini, bizlerin elinde bilimin, fennin çağdaş düşüncenin Atatürkçü düşüncenin aydınlıkçı düşüncenin bütün imkanları olduğu halde biz gençleri bunlara kaptırmaktayız.

Bunu anlamakta biraz güçlük çekiyorum. Biz askeri okullarımızda mesela zaman zaman ordudan atılma oluyor. Zaman zaman ordudan atılıyor çünkü irtica bulaşmış oluyor. Nasıl oluyor ki çağdaş bir kurum içinde bulunan insanlar bunların fetvalarına kanarak, bunların efsanelerine kanarak, aydınlık çağdaş yoldan çıkıyorlar. Ama gerçek bu! Şu anda TSK içindeki bünyesel sağlam durumlarını korumak durumundadır.

Buna bulaşmış, irticaya bulamış insanların uslanması ve fikir değiştirmesi olanağı olmadığı, birçok örnekleriyle sabittir. Bunların defterleri ilk adım olarak dürülmeli ve ordu bünyesi sağlam hale getirilmelidir.

Bunun ötesinde, böyle bir olay olduğu zaman, çünkü içimizden çıkacak çatlakların tereddütlerin maliyeti çok çok daha büyük olacaktır. Kendi içimizde kendimizle savaşmak zorunda kalacağız. Bunun önlenmesi için evvela ordu bünyesinin sağlamlaştırılması lazım. Bunun ötesinde dediğim gibi bir tehdit oluştuğu zaman da dış tehditleri gayet tabii ülkenin bütünlüğünü korumak zorunda olan, ülkeye bir tecavüzü önleme sorumluluğu bulunan ordunun sınırların kutsallığını düşünerek yeterli kuvvetlerle buraları savunmak zorundadır. Ama bunun ötesinde bir harekata girişmek ve bu harekatın sonucunda mağlubiyete uğramak bütünüyle mağlubiyet olmasa bile belli yerlerde hezimete uğramak içeride de çok olumsuz yansımaları olacağı için, kesinlikle dışarıya yönelik atacağımız adımlarda bunlardan kaçınmamız gerektiğine inanıyorum. İç bünyeyi sağlamlaştırmadan dışarıda atacağımız adımların gayret birliğini, sıklet merkezini sağlayamayacağı için, varacağımız sonuçların hüsranla sonuçlanmasının ötesinde, iç bünyemizde de sarsıntılar meydana getirebileceğini Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yapı taşı olan Silahlı Kuvvetlerin aşındırılması ve temellerinin yıkılmasına neden olacağını asla unutmayalım. Ve bu yüzden de biz istihbaratımızı kendi bölgemizde garnizon komutanları EMASYA komutanları kendi bölgelerinde bu iç gelişmelerle ilgili bilgileri, belgeleri toparlamaya devam edecektir. Buradaki devlet yerel yönetimleri daha yakından tanımak ve bir sorumluluğun üstlenilmesi durumunda halkın yaşamını, bütün sorumluluklarını, günlük yaşamını, yürütme erkini de TSK üstleneceği için, şu anda doğal afetler koordinasyon merkezleri ve yaptığımız tatbikatların büyük yararı olacağına inanıyorum. Ve karşımızda çalışan insanları daha yakından tanıyacağız ve herhangi bir durumda kimlerle iş birliği yapabiliriz, kimleri tavsiye etmemiz gerektiğini daha iyi anlarız.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: HUKUKSUZLUĞA BAŞKALDIRI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 19:23

İçeride yapacağımız güvenlik harekatı, klasik bir EMASYA harekatı olmayacağını bütün arkadaşlarımız burada yaptıkları takdimlerde ortaya koydular. Klasik EMASYA anlayışından mutlaka çıkılacak ama bunun anlamı halka gereksiz yere kuvvet kullanma ve halkın yaşantısını daha da bozma gibi olmayacak; halkı kendi etrafımızda toparlayarak, daha da evvel söylediğim gibi, sivil toplum kuruluşlarını, üniversiteleri TSK ile bütünleştirerek bunun üstesinden gelmek zorundayız. Yönetimi bu tarzda, bu şekilde (yerel yönetimi) tamamen halkın ihtiyaçları ve günlük yaşantısını sağlama, aksaklıkları önlemekle yükümlüyüz.
Burada yapacağımız faaliyetler içerisinde en önemli noktalardan bir tanesi de yetki dağılımında küçük birimlere, küçük rütbelilere, rütbesizlere, er ve erbaşlara uzmanlara verdiğimiz yetkilerin çok defa yanlış kullanılabileceğini, onları serbest inisiyatif sahibi, kendi kendilerine halka müdahalelerini önleyici tedbirler almak zorundayız. Aksi halde "Bekçi Murtaza" filmini yahut da tiyatro oyununu izleyenlerimiz vardır; maalesef halkımızın, insanımızın kültür seviyesi ve gelişmişliği öyle bir haldedir ki en yakınını bile bir hiç uğruna, böyle yetki sahibi kıldığınız insanların boğazladığı, cana kıydığı mala kıydığı, kötü muamele ettiği bilinmektedir. O yüzden İstanbul nüfusunun, bu aşamada, yani neredeyse 10 milyonun üzerinde artık, bir rakama göre 13 milyon. Yüz bin adet burada İstanbul şehrinde İran'lı. Bakıyorsunuz denizi geçmek isteyen, Bulgar sınırından geçmek isteyen her gün yakalanıyor. Bir sürü insan, bunlar nerede yaşıyorlar, İstanbul'da yaşıyorlar başka yerde değil. O yüzden bu bölgenin bu kadar büyümüş bir metropolün, teker teker, ev ev, aranması mümkün değildir. Mao, "Halk denizdir biz balığız." demiştir. Komünist rejimi yerleştirmek için.

Biz ama laik, demokratik Cumhuriyetin sahipleri ve bekçileri, aynı düşünceyi, halkın deniz olduğunu, laik demokratik Cumhuriyetin bekçilerinin de balık olduğunu ve bu deniz içerisinde, bu su içinde yaşama koşulunun halkımızın desteğine mutlaka sahip olmamız gerektiğini de asla unutmayacağız. Ve şu anda halkımızın desteği hep yüksektir ve bu dereceyi asla düşürmeyecek ve bu desteği yıpratacak adımlar atılmasına, içimizden başka türlü sesler çıkmasına mani olacağız. Onun için de bölgedeki sıkıyönetim planlamalarını yeni baştan, belki daha radikal tertip ve tedbirlerle, ama yeterli gücü bölgede bulundurarak. Bundan amaç şu; bütün güçleri kullanmak değil, varlığıyla caydıncılık esastır. Kuvvetlerin illa kullanılması gerekmiyor.
Kuvvete (Kara Kuvvetleri'ne) ben geçen sene teklif ettim. Güneydoğudaki kuvvetleri buraya sakın göndermeyin. Evet, terör bitti, öyle görünüyor, kontrol ediyorsunuz ama oradaki gücün, işte Ortadoğu'nun gelişmesi böyle, Kuzey Irak'ta gelişmeler tehlikeli gelişmeler olabilir, o birliklerin oradaki varlığı birçok gelişmeye engel olabilecek bir yapıda olsun. Kuzey Irak'taki varlığınızı takviye edin. Tabi vardığımız sonuç, şu bu mülahazalarla, maliyeti herhalde pahalı olduğu için, belli ölçülerde azaltmalar yapılmıştır. Şimdi konuyu bu sözle Kuzey Irak'a geçiriyorum."

Konuşma bir metne bağlı kalmadan, sadece tartışmaların sentezi mahiyetinde şifahen yapıldığı için, bariz cümle düşüklükleri ve gramer hataları bulunmaktadır. Bütün konuşmalar jenerik (sanal) senaryoda ortaya konan durum ve gelişmeler (sıkıyönetim Hükümet tarafından ilan edilmiştir) varsayılarak yapılmıştır.

Seminer Sonuç Raporu'ndan Alıntı:

Plan semineri sonrasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na 1 nci Ordu Komutanlığindan benim imzamı taşıyan resmi bir. sonuç raporu gönderilmiştir. Bu raporun tamamının (CMK 250. maddeyle yetkili) Beşiktaş Cumhuriyet Savcılığinda bulunduğu anlaşılmaktadır. Kısıtlama devam ettiği için bu belgeye ulaşmamız mümkün olmamıştır. Bu belge, gerçekte seminerde nelerin müzakere edildiği ve ne sonuçlara varıldığı konusunda tam bir fikir verecek niteliktedir.

Suç isnadında bulunmak üzere, ifade tutanaklarında bu raporun belirli bölümleri yer almaktadır, işte Seminer Sonuç Raporu'ndan İfade Tutanaklarına geçen bölüm:

"1. 1. Kolordu Komutanlığı Plan Semineri; ilgi (a) ve ilgi (b) emirler gereği 05-07 Mart 2003 tarihleri arasında üç gün süre ile Ordu Komutanlığında icra edilmiştir...."

3. Plan seminerinde:

a) Cumhuriyetimizin laik, demokratik yapısını tehdit eden iç politikadaki gelişmeler, siyasal İslam'a yöneliş, devlet içi kadrolaşma gibi günden güne somutlaşan iç tehdit ile ülkemizin güvenliğini çok yakından ilgilendiren IRAK'A ilişkin gelişmeler dikkate alındığında, TSK'nin hem içten hem de dıştan gelebilecek tehlikelere karşı daha müteyakkız olması gerektiği ancak, iç tehdit mevcutken dışa yönelik bir harekatın başarı ile sonuçlanmasının riskli olabileceği;

b) Tehdidin iç ve dış cephe olmak üzere iki farklı boyut kazandığı bir ortamda icra edilecek harekatın başanlı olabilmesi için öncelikle iç cephenin sağlam tutulması gerektiği,

c) 1. Ordu Egemen Harekat Planının olası bir dış tehdide yönelik olduğu, iç tehdide yönelik hazırlıkların da yüksek seviyede olması ve bu yönde alınacak tedbirlerin planlara yansıtılmasının uygun olacağı sonuçlarına ulaşılmıştır.
"4. Ordu Plan Seminerinde elde edilen sonuçlar ışığında " isimli bölümünde ise,
" e. Dış tehdidin bertaraf edilmesinin ancak ülke içerisinde sağlam ve sağlıklı devlet yapısı ile mümkün olabileceği, siyasal İslam'ın ülke kaderini bütünüyle ele geçirmek için kadrolaşmaya hız verdiği bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik en büyük tehdidin siyasal İslam'dan kaynaklanan iç tehdit olacağı dikkate alınarak, iç tehdide yönelik plan ve eklerin mevcut bilgiler ile güncelleştirilmesini ve müteakip Ordu Plan Seminerlerinde iç ve dış tehdidi kapsayan alternatif harekat planlarının incelenmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir."

Sonuç raporunun ifade tutanağında yer almayan maddelerinde, seminerde öne çıkan diğer önemli hususların yer aldığı kuşkusuzdur. Ancak sorgulama amacına uygun düşmeyeceği anlaşılmış olacak ki, raporun diğer maddeleri ifade tutanağında yer almamıştır.

Seminer'de bir darbe planlamasının yapılmadığı, uyduruk "Balyoz Güvenlik Hareket Planının müzakere edilmediği, Seminer'de benim emrimle kayıt altına alınan bütün konuşmaların ve üst makama gönderilen 'Seminer Sonuç Raporu'nun incelenmesi ile kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. Yeter ki niyet gerçeği bulmak olsun!

Beşiktaş Adliyesinde Görevli Cumhuriyet Savcılarına Özel Çağrı:

Belirli bir merkezden siyasi amaçlara hizmet için imal edilmiş sahte "Balyoz Güvenlik Harekat Planı" ve bu planla ilişkilendirilmiş diğer uydurma plan ve ekleri esas alarak hakkımızda dava açan Cumhuriyet Savcıları bir bahane ile işten(dosyadan) el çektirilmiş olsalar da, soruşturması devam eden davanın bir parçası olma sorumluluğundan kurtulmalarına olanak bulunmamaktadır. Artık dava açma sırası bize geçmiştir.

Her şeyden önce bu Cumhuriyet Savcıları gerçek ve sahte evrakların harmanlandığı CD'leri, belgeleri maruf bir gazeteci tarafından kendilerine teslim edildiği mizansenine ortak oldukları için suç işlemişlerdir. Oysa aynı belgeler, teslim mizanseninin gerçekleştiği Ocak 2010 tarihinden çok önce kendilerine belli kanallardan 'siz kurmay savcılarımız' denerek ve "sırtları sıvazlanarak" teslim edilmişti. Bu iddiamın somut gerekçesini, 5 Nisan 2010 tarihinde yaptığım açıklamada savcılarımızın bir kısım muvazzaf sanıklar için önceden hazırladıkları ifade tutanak başlıklarında görev yeri olarak halen bulundukları mekan ve yer isimlerine değil 2006-2008 döneminde tayinen bulundukları adreslere yer verildiğini ifade etmiştim. Bu konuda benim muhatabım elbette beni sorgulayan Cumhuriyet Savcısı Bilal Bayraktar'dır.

Savcılar Hakimler Yüksek Kurulu'na ve de İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Aykut Cengiz ENGİN'e sesleniyorum. Konuyu tahkik edin. Eğer muhatabım iddiamı açıkça reddediyorsa, size iddiamın somut kanıtını sunmaya hazırım.
Cumhuriyet Savcısı Sayın Mehmet ERGÜL; "Balyoz" Davasına ilişkin "Koordinatör Savcısı" konumunda olduğunuzu ve Davaya ilişkin Cumhuriyet Savcıları'nın toplantılarına "Başkanlık" ettiğinizi öğrendim.

Avukatlarımızın 13.05.2010 tarihinde verdikleri dilekçede 01 Nisan 2010 tarihinde 1 nci Ordu Askeri Savcılığı'nın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği bilirkişi Raporu ile ABD'de otorite sayılan iki ayrı rapora atıfta bulunarak, Savcılığınızca açılan davanın dayanağı olarak kabul gören TÜBİTAK Bilirkişi Raporu ile diğer raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesi amacıyla İTÜ ve İstanbul Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Fakültelerinde görevli akademisyenlerden bir bilirkişi heyetinin oluşturulması talep edilmiştir.

Başkanlığınızda dilekçemiz ile aynı gün toplanan Sayın Savcılar (Kurulu) 13.05.2010 tarih ve 2010/185 sor. no'lu kararı ile tahliyelerimizin ve davanın sonlandırılması yolunda istemimize "klişe" bir RED kararı vermiştir. Ancak "klişe" RED kararında, Bilirkişi Raporları arasındaki çelişkinin giderilmesi için yeni bir bilirkişi heyeti istemimize herhangi bir yanıt bulunmamaktadır.
Konuya ilişkin 02.06.2010 tarihinde verdiğimiz bilirkişi heyetinin teşkiline ilişkin tekrarladığımız istemimize de yine aynı "çabuklukla" cevap verilmesini bekliyoruz.

Sayın Mehmet ERGÜL; size istemediğiniz, içinden çıkılması, baş edilmesi zor bir davanın miras bırakıldığını ve bu nedenle zorlanmış olabileceğinizi düşünüyorum. Lütfen dava dosyasına konan kısıtlama kararını kaldırın. Bu suretle sizlerin işlerini kolaylaştıracağımızdan emin olun. Bu suretle BALYOZ'u tezgahlayanların peşine düşmek isterseniz bunun kolayca nasıl sağlanabileceği hususunda size ilave bilgiler verebileceğimize güvenin.

Daha önce, "Balyoz"un nasıl tezgahlandığı konusunda kamuoyuna bir açıklama yapmıştım. Avukatlarımın 02.06.2010 tarihli İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na verdikleri dilekçede, konunun aydınlanması için kimlerin ifadelerine başvurulması gerektiği açıkça belirtilmiştir.

"Balyoz" iddiası ortaya atıldığında (20.01.2010) konunun aydınlanması için televizyon kanallarında dolaşmamdan açıkça rahatsızlığını belirterek "Sanmayınız ki bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu. Buna rağmen biz işimize baktık, onlar da işlerine baktılar" sözlerini sarf eden Sayın Başbakanın kendisinde sizlere pek yararı dokunacak bilgileri olduğu anlaşılıyor.
Bu arada, "Balyoz" iddiası çıktığında, Ağustos 2002-Ağustos 2004 döneminde Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürütmüş olan E. Orgeneral Sayın Aytaç Yalman'ın da kendi ifadeleriyle 'konuyu çok iyi bilen birkaç kişiden birisi' olduğunu beyan ettiğini dikkate alarak, Sayın Avukatlarımın ifadesi alınması gerekli olanlar arasında saymayı sehven unuttukları Sayın Yalman'ın da listeye dahil edilmesi, eminim ki dosyanızı daha da doyurucu bir duruma getirecektir.

Sayın Cumhuriyet Savcıları; bir hizmet uğruna, bir dava uğruna bazı kimselerin bana ve fikirlerime fena halde takıntıları olduğunu biliyorum. Fiillerimden hiç kimse hiçbir suç unsuru bulamaz, boşuna aramasın! Ama yazdıklarımda, biraz zorlama da olsa suçlama için bir şeyler bulabilirsiniz. Şimdiye kadar Maya Dergisinde 2004 yılı başından beri yazdığım yazılar tazeliğini, güncelliğini koruduğu için dostlarımın tavsiyesine uyarak "Ateşi ve İhaneti Gördük" adıyla kitaplaştırmak için bütün hazırlıkları tamamladık. Kitabın editörlüğünü yapan avukatım Sayın Celal Ülgen, halen uygun ve cesaretli bir yayınevi arayışında. Bu kitap yayınlandığında dikkatlice okumanızı tavsiye ederim. Kitapta yer alan yazılarımdan birisi "Pandoranın Kutusu Yeniden Açılırken" başlığını taşıyor. Bu yazı geçtiğimiz yıl yapılan mahalli seçimlerden sonra Maya Dergisinin Nisan sayısında yayımlandı (bkz. Mayadergisi.com). Bu yazıda yer alan öneriler dikkatinizi çekebilir.

Bu konuda bir ipucu vermekle yetineyim:

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve Sayın Gürsel Tekin in niçin öne çıktıklarını, Sayın Deniz Baykal'ın "Onursal Başkanlığı" neden hak ettiğini belirtmiştim. Bu öngörüyü inşallah CHP'ye direktif verme iddiasına kadar götürmezsiniz! Bu konudaki endişemin, Başbakan'ın CHP'deki yeni oluşumu "Ergenekoncuların hakimiyetine" bağladığı müthiş değerlendirmesinden(!) kaynaklandığını da belirtmeliyim.

Sayın Savcılar; bu kitabı yayımladıktan sonra "Balyoz" konusunda gerçek belgelere dayalı bir kitap daha yayımlayacağımdan emin olun. Bunun için yandaş medyaya çuvalla servisi yapılan, internet sitelerinde yalan yanlış iftiralar ve sahte belgeler ile ticareti yapılan dava dosyasındaki dokümanlar üzerindeki kısıtlamanın kaldırılmasını bekliyorum.

Sonuç:

AKP yönetimi nerdeyse 8 yıldır iktidarda. Bu dönem içerisinde Avrupa Birliğine uyum çalışmaları kapsamında yaptığı Yasalaşma faaliyetlerinin ne denli çağdaş ve ne denli özgürlükçü olduğunu anlatmakla bitiremiyordu. Oysa 5271 sayılı Ceza Usulü Kanunu'nu ile Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin yeniden yapılandırılması ile gerçekte Türk toplumunun aydınlık güçlerine nasıl bir tuzak kurulmakta olduğunu kimse farkında değildi.

Yüce Türk Ulusu; geleceğimizi karartmak isteyenlere dur demenin yeter demenin zamanıdır. Kendinden olmayanları "KANI BOZUK" olmakla suçlayanların, "fişleme" yaptıklarını alenen ilan edenlerin ülkeyi soyanların, soyduranların, yoksulluğu Türk Milleti için bir "kader" haline getirmeye çalışanların devranına son vermek için elimizdeki bütün demokratik platformları kullanalım. Bu yola can koyanları, yüreğinde ülke ve insan sevgisinden başka bir şey taşımayanları Silivri Kampusu'nda yaşayanları yalnız bırakmayalım. İktidarın "Hayırlara Vesile" anlayışı ile giriştiği Anayasa değişikliğinin, gerçekte yargıyı tam teslim alma, Silivri Kampusuna benzer kampusları yurt sathında yayma amacına yönelik olduğunu görerek bu girişime HAYIR deyin. Karanlıkları aydınlatmak isteyenlere el verin.

En içten selam, sevgi ve saygılar.
08.06.2010

ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Balyoz Davası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir