Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Emasya Protokolü'ne İndirilen Balyozun Arkasındaki Gerçekler

ÇETİN DOĞAN'DAN MEKTUPLAR "Silivri'den Notlar"'

Burada Balyoz Davası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Emasya Protokolü'ne İndirilen Balyozun Arkasındaki Gerçekler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 19:18

Mektup - 2

EMASYA PROTOKOLÜ'NE İNDİRİLEN BALYOZUN ARKASINDAKİ GERÇEKLER


"BALYOZ" salatasının iş ve aş kaygılarını, kavgalarını afyon misali unutturmak, ertelemek, ele geçirmede Azorlandığı ulusal kurumları baskı altında tutmak amaçları ile soframıza servis yapılalı iki ayı geçti bile.
Bu salatanın hangi hayır sahiplerinin (!) işi olduğunu, nerelerden ilham alınarak içinin doldurulduğunu, "servisin yapıldığı" daha ilk günden itibaren çeşitli platformlarda açıklanmaya çalışılmıştır.

Mahpusluğumun beşinci haftasını doldurduğum bu gün (29.3.2010), BALYOZ'un önceki yazdıklarımdan farklı bir boyutu üzerinde duracağım. Bunun nedeni sapı samanı birbirine karıştırarak zihinleri bulandırmakla görevlendirilmiş yeni yetme bir muharririn sefil düşünceleriyle beslediği ve aceleyle piyasaya sürdüğü kitabında, EMASYA Protokolü'ne değinmiş olmasıdır.

Protokol konusu, BALYOZ ile birlikte gündeme taşındığında, bunun arkasında bir şeyler olabileceğini pek düşünmemiştim.
EMASYA Protokolü'ne ilişkin bana yöneltilen sorulara da fazla ayrıntıya girmeden birkaç cümle ile cevaplandırmaya çalışmıştım. Bunun nedeni, BALYOZ konusundaki iddiaları cevaplandırırken konunun dağılmasına yol açmamaya özen göstermemdir.
Büyük bir fiyasko ile sonuçlanacağından kuşku duymadığım BALYOZ davasının uzayan sürecinde, seçkin savcılarımızın delil arayışları ve/veya talimat bekleyişleri sürerken, bizlere düşünmek ve de bilenmek için zaman tanıma da çok cömert davrandıklarını da teslim etmek gerekir. Bu zamanı "Soytarıların" maskelerini düşürmek için kullanacağımdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

İşe EMASYA Protokolü'ne indirilen BALYOZ'un ardındaki gerçekleri ortaya koymakla başlayalım.
Öncelikle yeni yetme muharririn "Ağa babası", "ablası", "ağabeylerinin" EMASYA Protokolü konusunda neler söylediklerine birkaç cümlecik ile örnekler verelim.

* Konuya ilişkin ilk işaret, birçok konuda olduğu gibi, doğrudan değil, Avrupa Birliği'nden (AB) rutajlı olarak gündeme getirildi. AB' nin 14 Ekim 2009 tarihli Türkiye İlerleme Raporunda "EMASYA Gizli Protokolü'nün demokrasi karşıtı bir uygulama olarak varlığını sürdürdüğünü" yetkili ve ilgililerimizin dikkatine getirilmişti. Bu noktada AB'nin nasıl oluyor da gizli bir protokolün içeriğinden haberdar oluyor sorusunu sormak "abesle iştigal" etmek olur.
* Nazlı llıcak'a bakacak olursak protokol "askerlere, mülki amirin talebine gerek kalmadan, doğrudan müdahale etme, arama, denetim, baskın ve operasyon yapma iznini veriyor... Asayiş Güvenlik merkezleri, işte bu protokole dayanarak kurulmuştur."
* Ali Bayramoğlu "EMASYA fiili bir darbedir" buyurmuş.
* Star Gazetesi "Demokrasinin üzerinde ki karanlık gölge EMASYA" diye başlık atarak, protokol için "Türkiye'yi Askerleş-
tirdi iddiasını ciddi ciddi ortaya atmış!
* Zaman gazetesinde Bülent Korucu "EMASYA; Darbenin sürekliliğinin kılıfı" başlıklı yazısı ile konuya adeta tüy dikmiş.

* Yeni yetme muharrir olarak kayda geçirdiğimiz Mehmet Baransu'nun kitabının 371'nci sayfasında ise aynen şunlar yazılı:

"Her şey apaçık ortadaydı, EMASYA Protokolü güvenlik tedbirleri adı altında bütün toplumu şüpheli sıfatıyla gözetleme, fişleme hakkını Türk Silahlı Kuvvetlerine veriyordu."

Başta Nazlı Ilıcak olmak üzere, EMASYA Protokolü konusunda ahkam kesenlerin büyük çoğunluğun bu protokolü hiç okumadıkları veya okudularsa da okuduklarını anlamayacak kadar zekaları kıt yahut ard niyetli oldukları anlaşılmaktadır. Hoş; niyet bir hizmeti yerine getirme amacıyla gerçeği saptırmak olduktan sonra gerisi teferruat olarak kalır.
Yukarıdaki örnekleri daha fazla arttırmanın gereği yok sanırım. Gerçek olan şu ki; yukarıdaki iddiaları iktidar sahipleri ince bir hesapla kesin hüküm niteliğinde kabullenmiş, gereğini süratle yerine getirerek "Protokof yürürlükten kaldırılmıştır.
Şimdi Protokolün 13 yıl sonra iptalindeki gerçek niyetin, demokrasimizin üzerinde asılı "Demokles'in Kılıcfnı kınına sokmak mı, yoksa vaat edilen "Açılıma" bir hayat öpücüğü vermek mi, sorusuna yanıt arayalım. Bunu tespit için öncelikle Protokolün başlığını, yasal dayanağını ve içeriğini doğru okumak gerekir.

* Protokol "Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 5442 Sayılı il İdaresi Kanunu 11/D Maddesi Gereğince Alınması Gereken Müşterek Tedbirlere İlişkin Protokol" başlığını taşımaktadır. (Söz konusu Protokolü http://www. haber7.com/ haber sitesinden indirebilirler.)

* Protokolün Yasal dayanağı olan 5442 Sayılı Kanunun 11/D maddesinde yer alan hükmü aynen aşağıya çıkartıyorum:

"Birden fazla ili içine alan olaylarda ilgili valilerin isteği üzerine aynı veya farklı askeri birlik komutanlarından kuvvet tahsis edilmesi durumunda iller veya kuvvetler arasında işbirliği, koordinasyon, kuvvet kaydırması, emir komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususlar yukarıda belirtilen hükümler çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslara göre yürütülür."

* Demek ki, Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında bir Protokolün hazırlanması, bir Yasanın (5442 Sayılı Yasa) emredici hükmünün gereğidir.
* Protokolün içeriğine baktığımızda hakkındaki iddialara dayanak teşkil edebilecek bir şeyler bulmanız olanaksızdır.
* Nazlı Hanımın ileri sürdüğü gibi bu Protokole dayanılarak kurulmuş "Asayiş Güvenlik Merkezleri" bulunmamaktadır.
* Buna karşılık mülki makamlardan askeri kuvvet talebi geldiği andan itibaren teşkil edilen geçici "Asayiş Harekat Merkezleri'' ile terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için daimi olarak görev yapacak "Müşterek İstihbarat Merkezleri" vardır. Bu merkezler fiilen terör eylemlerinin yoğun olarak bulunduğu Doğu ve Güneydoğu illerimizin bazılarında kurulmuştur.
* Yukarıda belirtilen merkezlerde TSK personelinin yanı sıra MİT ve Emniyet temsilcilerinin de asil üye olarak yer alması protokolde açıkça belirtilmiştir. Bu merkezlerin faaliyetlerinin sonuçlarından ilgili Valiye bilgi verilmesi de protokolde esasa bağlanmıştır. (Bknz: Protokol Md.22)
* Bu merkezlerin dışında Protokol uyarınca illerde Valinin, ilçelerde Kaymakamların başkanlığında, durum değerlendirilmelerinin yapıldığı "İL ve İLÇE GÜVENLİK KORDİNASYON KOMİSYONLARI" teşkil edilmiştir. (Bknz: Protokol Md.5)
* Protokolün "askerlere, mülki amirin talebine gerek kalmadan, doğrudan müdahale etme, arama, denetim, baskın ve operasyon izni veriyor" iddiası ise, 9 ncu maddeye dayandırılmaya çalışılmaktadır.

Maddeyi bütünüyle aşağıya çıkartıyorum:

"MADDE-9:
Toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi toplumsal olayların şekil değiştirerek birçok bölgede, geniş halk kitlelerine yaygınlaşması, ŞİDDETE, KATLİAMA veya ANAYASAL DÜZENİ BOZMAYA YÖNELMESİ DURUMUNDA; İl / İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonu, olağanüstü ve ivedilikle toplanır. Bu gibi durumlarda EMASYA Komutanlıkları (bölge/tali) olayları yakinen takip eder ve birliklerin hazırlıklarını tamamlar. Olaylara müdahale edebilecek toplanma bölgelerinde, birlikleri hazır bulundurur. Olayların gelişmesini değerlendirir. BAŞTA MÜLKİ AMİRLER OLMAK ÜZERE, İLGİLİ KADEMELERE BİLGİ VERİR VE GECİKMENİN YARATACAĞI MAHZURLARI ORTADAN KALDIRMAK İÇİN OLAYLARA MÜDAHALE EDER. Bu ve benzeri durumlarda olayların yaygınlaşmasını önlemek ve olayları bastırmak esas alınır."

Çok iyi anımsadığım kadarı ile Kahramanmaraş'ta, Sivas'ta MADIMAK Otel'inde yaşanan YÜZ KARASI OLAYI, insanlarımızı derinden sarsan VAHŞETİ TÜRK TOPLUMUNUN DA BİR DAHA YAŞANMAMASI için özellikle koyulan bu maddeyi, askeri darbenin kılıfı olarak gören ve göstermeye çalışanlarda hiçbir insaf ve izan olmadığı gibi, vicdanlarının iyiden iyiye kararmış ve nasırlaşmış olması gerekir.

* Protokolün 26 nci Maddesinde, "Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzeltilecektir." hükmü bulunmaktadır. Protokolün yürürlükte kaldığı 13 yıl içerisinde, Protokol hükümlerini uygulamakla yükümlü olanlar tarafından konuya ilişkin herhangi bir şikayetin gündeme getirildiğini duymadım.
Ancak ülkemizin birlik ve düzenliğine kastedenlerin, terörle mücadelede ilgili birimler arasında her konuda yakın işbirliği ve koordinasyon sağlamayı amaçlayan söz konusu Protokolün yürürlükten kaldırılmasına alkış tutmaları da boşuna değildir.
Bu noktada Protokolün yürürlükten kaldırılmasının "Açılım" için bir hayat öpücüğü olup olmayacağı konusunu irdelemeye başlayalım. Bu konunun açıklığa kavuşması için, Doğu ve Güneydoğu illerimizde yürütülen terörle kesintisiz mücadelede ne gibi sorunlar yaşanabileceğinin dikkate alınması zorunludur. Yurt içinde bölücü terör örgütünün iki veya daha fazla il hududunun kesişme/çakışma noktalarını içeren alanlarda üs tesis etmeyi esas aldıkları sır değildir. Bu konu da sadece çarpıcı birkaç ömek vermekle yetinelim.

- Van, Hakkari ve kısmen Şırnak illerinin belirli bölümlerini içeren "FARAŞİN YAYLASI",
- Esas itibariyle Şırnak, Siirt ve kısmen Van ilinin belirli bir bölümünü kapsayan "BESTLER-DERELER BÖLGESİ",
- Diyarbakır, Bingöl illerimiz içerisinde uzayan "YEDİSU VADİSİ", "LİCE-KULP-GENÇ" üçgeni içerisinde kalan kırsal alan.
Bu örnekleri çoğaltmanın anlamı yok. Protokol ile beraber "Koordinatör" Valilik fonksiyonel olarak işlevini yitirdiğine göre benzer alanlarda kesintisiz operasyonlar için hangi Vali, hangi Garnizon Komutanından kuvvet talebinde bulunacak?

* Gerektiğinde iller arasında kuvvet kaydırmalar için kim istekte bulunacak, kim yerine getirecek?
* Asayiş Harekat Merkezleri ile Müşterek İstihbarat Merkezleri kurulamayacağına göre, terörle mücadele de bütün birimler arasında harekat ve istihbarat işbirliği ve koordinasyonu nasıl sağlanacak?
* Kırsal alanda da operasyon başlatma ve sonlandırma yetkisi Vali'de olduğuna göre, Vali'yi bu konuda yeni kurulan "Kamu Müsteşarlığı" mı harekete geçirecek?
* Kısacası TSK'nin kırsal alanda üstün cesaret ve feragatle bölücü unsurlara karşı mücadelesini sürdürmeye kesintisiz devamı, ilgili Valiler tarafından önceden tomar tomar hazırlanmış "Operasyon için kuvvet talebinde bulunma istek ve iradesine" bağlı kalmış gibi gözüküyor. Bütün bunları hangi tecrübeye dayanarak ileri sürdüğüm elbette sorgulanabilir.
Her ne kadar hali hazır ikametgahım "terörist yaftası" sürülmek istenenlerle birlikte kapalı bir Ceza İnfaz Kurumunda ise de, geçmişte aldığım görevler, bu konularda Ulusuma bir şeyler söyleme hakkını bana verdiğine inanıyorum.

Kısaca özetlemeye çalışayım:

Ağustos 1991-1997 döneminde, zorunlu kıt'a görevi yaptığım (1994-1995) bir yıl hariç, kesintisiz olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst karargahında önce İç Güvenlik Harekat Merkezi'nin de bağlı olduğu Genelkurmay Plan ve Harekat Daire Başkanı, bilahare bu dairenin de bağlı bulunduğu Genelkurmay Harekat Başkanı olarak görev yaptım. Nihayet 1997-1999 döneminde Jandarma Asayiş Komutanı olarak, terörle yapılan silahlı mücadelenin fiilen içerisinde bulundum. Bilmem bütün bunlar terörle mücadele hakkında bana söz söyleme hakkını veriyor mu? Vermiyorsa bunun öncesinin de var olduğunu (1983 yılından itibaren) şimdilik söylemekle yetiniyorum.

SONUÇ:

TSK'nin terörle mücadelesini azim ve kararlılıkla sürdüreceğine eminim. Ancak siyasi iradenin terör örgütüne ve örgütün siyasi platformda yer almış temsilcilerine karşı tutumunun, sürdürülen mücadeleye olumlu veya çok olumsuz yansımaları olacağı unutulmamalıdır. TSK, terörle mücadeleyi söz konusu Protokolün imzalanmasına kadar da, bütün güçlükleri göğüsleyerek başarı ile sürdürmüştür. Ancak o dönemin büyük bölümünde 9 ncu Cumhur-başkanımız Sayın Süleyman Demirel'in bir vesile ile söylediği bir söz, siyasi iktidarların yapıcı tutumlarını en bariz şekilde yansıtmaktaydı. Sayın Demirel'in söylediği söz hala kulaklarımda çınlamaktadır. "Hiç kimse Türk Silahlı Kuvvetlerine, Devletine silah çekmiş eşkıyayı dağlarda kovaladığı, tepelediği için hesap soramaz!"

Bu gün eşkıyanın hudut kapılarından davul zuma ile muzaffer kahramanlar gibi karşılandığını, ayaklarına kadar gitmesi için savcı ve hakimlerin görevlendirildiğini, seyyar mahkemeler kurulduğunu gördükçe, acaba Sayın Demirel'in sözleri hala geçerliliğini koruyor mu demekten kendimi alamıyorum. Acaba birileri Türk Silahlı Kuvvetlerinin kırsal alanda baskı altında tuttuğu PKK'ya nefes aldırmak için bir tertibin içerisine girmiş olmasın!

Hala ne olduğu belirsiz "Demokratik Açılıma", TSK üzerinden bir hayat öpücüğü kondurma gayretlerinin en sonunda yaratacağı "domino etkisinin" boyutunu kavramalarını diliyorum. Bu nedenle "gaza getirilerek" yürürlükten kaldırılan Protokolün yerine ilgili ve yetkililerin daha düzgün bir şey koymaları gerekmektedir. Bu beklentimiz başlangıçta da belirttiğim gibi 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu'nun ilgili amir hükmünde de (11/D) yer almaktadır.

29.03.2010

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Balyoz Davası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir