1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Bu Nasıl Love Story

MesajGönderilme zamanı: 18 May 2011, 13:51
gönderen TurkmenCopur
Bu nasıl Love Story

Dünden bu güne yaşanmış aşkların en ünlüsü hangisi diye düşünsek, hemen aklımıza Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha ya da Romeo ile Jülyet ve yahut da Baltacı ile Katerina gelir. Ha bir de Mart aylarında damlarda geleneksel olarak yaşananlar var ki, onların da konumuz-la ilgisi yok.

Emine kendisine yağcılık olsun diye yazılan kitapların aktardıklarının aksine, günlerinin çoğunu cep fotoromanları ve Kleopatra başta olmak üzere aşk hikâyeleri anlatan kitapları okuyarak geçiriyordu.

Bir Kleopatra'ya aşıktı bir de kendisine, aralarda bir yerde de Tayyip'e Ayna'nın karşısına geçti mi kendinden geçiyor adeta Kleopatra ile bütünleşiyordu. O Kleopatra ki, Roma'nın en kudretli adamı Sezar'dan bir çocuğu olmasına rağmen ona kök söktürmüş, onu dize getirmişti. Sezar'dan sonra Antoııius'la beraber olan Cleopatra, MÖ 31. yılda onla aynı safta girdiği savaşı kaybedince, Roma sokaklarında zincirlerle bağlanarak sürüklenme korkusuyla Mısır'ın İskenderiye kentinde intihar ediyordu. Emine bunları düşündükçe Kleopatra'ya olan hayranlığı kat be kat artıyor, onun gibi olmak istiyor ve hep onu taklit ediyordu. Emine'nin Kleopatra aşkı öyle kuvvetliydi ki, bu kara sevda bugün bile aynı şiddetiyle sürüyordu.

29 Nisan 2010 tarihinde Avrupa Parlamentosu'ndaki "AB Yolunda Türk Kadını" başlıklı panele konuşmacı olarak katılan Emine, o gün üzerine Kleopatra'nın ve Mısır Firavunlarının üzerinde giydiği elbisenin aynısını giyerek katılıyordu. Tek farkla onların başında taç takılıyken, Emine'de ise türban vardı.

Konuyu dağıtmadan, 4. Ergenekon İddianamesi ve neden bu iddianameye dahil edildiği anlaşılamayan Bedrettin Dalan üzerinden satır aralarında isimlerine yer verilenler ile Emine'nin AB gezisine parasıyla katılanlar arasındaki paralelliğe dikkat çekelim ve yorumu siz okurlara bırakalım.
Madem Emine ile Kleopatra'dan bahsettik.

Emine'nin sevdasına gelmeden önce, yine Kleopatra'nın Mısır'ında yaşanmış bir aşk hikâyesine bakalım:

"Sıcak çok sıcak bir akşam... Babası Ziileyha'yı çekti dizinin dibine. Dedi, kızım, nazlı çiçeğim, otur şöyle. Sözü çekip çevirmeyeyim. Mısır azizi taliptir sana, haber vereyim.

Sözü çekip çevirmeden bir çırpıda, babası Züleyha'ya Mısır'ın azizini anlattı:

Potifar. Gücünün, şöhretinin, servetinin zirvesinde bir güneş... Hükümdarın sağ kolu, Nil ülkesinin ikinci adamı. Kuvvet onun varlık onun. Dün onun bugün onun. Anlattı da uzun uzun babası, sözün sonunu şöyle bağladı. Kızım dedi, yağmur çiçeğim. Seni, bilirsin hiç kimseye evet demen için zorlamadım, zorlamam. Ama birine evet diyeceksen eğer, benim için uygunudur Potifar. Nedenini sorarsan, ülkeler geçme, denizler aşma. Uzak düşme bizden, kal Mısır'da. Mısır'da yani benim ve annenin yanında. Mısır'da ise en uygunudur Potifar sana. Dün onun bugün onun, ne dersin benim güzelim, benim kızım.

Züleyha, kim bilebilir ki, yarın da onun, dedi, gülümsedi. Ve ekledi:

"Göreyim."

Gördü.
İncecik bir dal. Neredeyse bir fidan... Bu nasıl aziz, bu nasıl, Mısır'ın ikinci adamı?
Yaşını başını almış, değilse de yaşlanmadan yaşlanmış onca devlet büyüğünü düşündü Züleyha. Bu nasıl aziz, bu nasıl Mısır'ın ikinci adamı? Kıvrak bir bel, sanki bir kurdun beli. Göğsü bir kaplanın göğsü kadar çevik, elleri bir aslanın elleri kadar güven verici. Gözleri Mısır gecelerinin karanlığı... Sanki sanki Züleyha'nın rüyasındaki güzellik dalı. Sanki bir tanışıklık hatırası...

Bildim, dedi Züleyha, sen O'sun. Kendisi için Mısır tanrılarının beni yarattığı. Varlığı ile bütün boşluklarımı dolduracak olan, Varlığımla bütün boşluklarını dolduracak olduğum. Ne var ki yaşamak istediğimi bana yaşatacak, Ne var ki yaşatmak istediğimi yaşayacak. Yaşamım gibi beni ölümden de yalnız bırakmayacak olan, Ölümüne refakat edecek olduğum, ölümüme refakat edecek olan,
Tanıdım, sen O'sun!

Evin evim, yüreğim yüreğin. Ben seninim, sen de benim.
Söz verdiler. Yüksek sütunlu tapmakların serinliğinde, onca insanın ve onca tanrının tanıklığında evlendiler. Kitaplar evinin kâtipleri bu ahdi papirüs tomarlarına yazdı. Ravilerin anlattığına bakılırsa Mısır'ın geçmişinde böyle görkemli bir düğün olmamıştı.
İncecik bir dal, neredeyse bir fidandı Potifar. Ama o kadar, sadece o kadar.

Anladı ki Züleyha, Potifar'la hayat uzun bir gece, sabahı olmayan. Tek kişilik bir ölüm, tek kişilik bir yağmur...
Potifar'a göre Züleyha üç hece. Sarayın dar koridorlarında sınırsız bir güzellik... Bir görüntü ele güne, bir iktidar sağlaması. Potifar, Mısır'ın en güzel kızının kocası. Potifar en nadide elmasın sahibi. Ama o kadar, sadece o kadar.
Züleyha bir uzun name; Potifar'ın okuma yazması yoktu. Züleyha üç soru, beş soru, on soru; yanlış yoktu, ama Potifar'ın cevap kâğıdı boştu.
Bir şerbet Züleyha yaz gününün en harlı yerinde, serin, çok serin; Potifar'ın elindeki kadeh Züleyha'yı almıyordu.

Bir garip denklik ki eşit işaretinin anlamı yok.
Potifar ehramların derinliğindeki yalancı kapı.
Dadının sezgisini ve uyarısını duymamıştı, Züleyha yanılmıştı.

Anladı ki Züleyha Mısır'ın ikinci adamı olan Azizle yapılan bu evlilik 'sözde' kalacaktır. "Kalsın" dedi, bir kere söz verdim. Sözüm sözdür benim.
Evin evim, yüreğin yüreğim,
Bedenim bedenin, senin şu cismim.
Ruhum ve bedenim alabildiğin kadarıyla senin, alamadığın hiç kimsenin, yani benim.
Ben bana yeterim senin yetmediğin yerde,
Onarırım kendi ellerimle kalbimi, kendi ellerimle severim yüreğimi.
Kendime sultan kendime tebaa olurum, sen efendim olamazsan kendime köle olurum.
Kölelik yoksa defterinde kendime efendi yine ben olurum.
Kime ne zararım var, hem aşıkım hem maşukum yine benim. Dişisi de erkeği de aynı çanakta yaprak veren çiçeğim.
Değil mi ki Potifar neye sahip olduğunun farkında, değil mi ki bana iyi davranıyor. Yontup bir yüzük çıkaramasa da, bana 'elmasım' diyor.
Bu yeter bana... "

Züleyha niye yanılmıştı. Yanılır çünkü onun rüyasında yoruma ihtiyaç duyuluyordu. Ve yorum yanlış yapılmıştı.
Ama Emine'ninki öyle mi? O denli net o denli açık ki, ne yoruma gerek vardı ne de tabire!
Ekâbirlere ise hiç mi hiç ihtiyaç yoktu.

Zira peygamber rüyaları dahil haşa hiçbir rüya Emine'ninki kadar açık değildi. Valla ben demiyorum Emine söylüyor. Diğer rüyaların hepsi bir yoruma, hepsi bir tabire muhtaçtı. Ya Emine'ninki; Züleyha'nın rüyası da yorum istiyordu ve yorumladı Züleyha. Ama Züleyha yanılmıştı. Niye yanılmıştı?
Züleyha "Kıvrak bir bel, sanki bir kurdun beli. Göğsü bir kaplanın göğsü kadar çevik, elleri bir aslanın elleri kadar güven verici"

şeklinde hayal ettiği birini beklerken, nasıl olur da böyle bir durumla karşılaşırdı. Bu durumu yine Züleyha'nın rüyalarına aldanmasında görüyorduk.

Nazan Bekiroğlu, "Yusuf ile Züleyha" adlı eserinde bakın bu rüyayı da nasıl anlatmış:

"Irmak kıyısında Mısır'ın en zengin ve en soylu saraylarından birinde... Annesinin bir tanesi, babasının güzeli, Mısır'ın en güzeli... Su damlası, lotus dalı Züleyha. Gönüllerin emeli. Züleyha çöl çiçeği, Mısır'ın parlak seheri. Kaç gönle tuğ diken genç ece. Kaç ülkenin hakanı olup da henüz düşmemiş kale, ele geçmeyen ülke, fethedilmeyen şehir. Adı Hint'ten Yemen'e uzayıp giden efsane...
Kaç hükümdar kaç şehzadeye hüsran kapısı, Züleyha'nın eşiği. Kaç komutan kaç kahramanın diretmişliğine ümit, Züleyha'nın güzelliği. Şan, şöhret, iktidar, servet, güç, ülke, hâkimiyet... Bütün mücevherleri Mısır'ın, bütün ipeklileri, bütün sarayları, Nil'in bütün yelkenlileri... Yüzlerce cariye, yüzlerce köle... Tümü bir sözüyle Züleyha'nın emrine amade.
Bir tek, Züleyha içlerinden birine "evet" dese.
Evet dese, ömrüm senin...
Evet dese, evet, ömrüm al senin.
Ama hangisi Züleyha'nın eşiğine yüz sürse, hangisi düşse Züleyha'nın eteğine, Züleyha'nın yüreğinde bir boşluk. Züleyha'nın yüreği rüzgârı unutulmuş bir gemi. Şafağı olmayan bir gece... Bir yarım ki diğer parçası eksik. Bir anı ki, koptuğu yer karanlık.
İşte o gece.

Yusuf'un rüyasıyla aynı gece...
Yusuf bir güzel çocuk, Kenan'ın Yusuf'u,
Züleyha bir genç kız, Mısır'ın Züleyha'sı.
Bir rüya gördü Züleyha.
Ve rüyasının içinde bir rüya daha...
Rüyasında, çöllerin göklerinden gelen bir ay aydınlığı tam on dördünde, Züleyha'nın başından geçerken; Züleyha aniden, kocaman ve parlak mavi ışıklar saçarak ufuktan doğan çok köşeli yıldıza dönüşmekte ve çöllerden gelen ayın aydınlığının içinden geçmekte. Rüyasında ter içinde rüyasından uyanan Züleyha bir suret aynasına uzanmakta. Ve rüyasının içindeki rüyasında çölden gelen ay aydınlığını suret aynasının derinliğine almakta. Ve görüntü bulanarak önce, sonra güzellerden bir güzele dönüşmekte...

Öyle bir güzel ki güzellerden bir güzel, güzellerden en güzel, güzelliği yorgunluk, güzelliği sonsuzluk, güzelliği ölüm, güzelliği dirim bir güzel...
Ve o güzelden daha bir güzelin gözleri; yeryüzünün en güzel ve en muhteşem gözleri... Her bakışında müjde veren müjdeden daha güzel gözler...
Bir gölge önce... İncecik bir dal, neredeyse bir fidan. Gözleri yarı kapalı... "Tatlı meyveler veren bir hurma ağacı"na dayanmıştı. Ağaç düşmemek için kendini ehrama yaslamıştı.
İncecik bir dal, neredeyse bir fidan, bir şimşek parıltısı an içinde, bir görünen bir yok olan.

Züleyha'nın bütün hatırladığı:

Çölün yıldızsız gecesi kadar siyah saçların omuzlardan akışı. Bir zindan kadar karanlık, bir kuyu kadar derin ve çölün güneşi kadar aydınlık bir bakışın tanışıklığı. Ve sonra bir gül kokusu. Ve sonra gül kokusu.
Bir anlık mesafede ayın on dördü gecenin içinden nasıl geçerse, öyle aydınlandı Züleyha'nın yüreği. Öyle doğdu rüyasının içindeki rüyasında Züleyha'nın güzellik güneşi.

Züleyha kendini attı, uyandığında yüreğinde bir çarpıntı. Bir üfürme kalbinin tam ucunda. Bir ürperti saçından topuğuna... Bir hatırlama. Ama görülüp de unutulmuş bir rüyayı hatırlamaktan daha farklı bir hatırlama.

Dedi:

Bu ne tanışıklık! Kimsin ey, in misin cin misin? Çık yollarıma benim sen ey, ne'ınsin bileyim. İşte yollarımı ömrüme vereyim. Bu ne tanışıklık ama bildir bileyim.

Hissetti:

Uzak bir hatıradan kalbine, kalbinden bütün vücuduna ve ruhuna dolan bir tamamlanma. Bütün boşlukları doldurarak yatağına akan bir su... Bir yarımın, bir bütünü oldurmak üzere bulduğu öbür yarımı...

Bildi:

yarımını bulmazsa eksik kalacaktır. Bu suretin yollarıyla birleşmezse ömrünün yolları, içindeki boşluklar dolmayacaktır.
Kapadı gözlerini Züleyha, gözlerinin önünde omuzlarından akan saçları, derin bir kuyu ile güzelliğin çöl güneşi.
Açtı gözlerini Züleyha, suret aynasını aldı eline. Baktı. Gözlerinde, rüyasında gördüğü güzelliğin gözleri... Tamam, dedi, bildim seni. Bulmak kalıyor geriye. Bilmem bana ne zaman geleceksin? Ama bana muhakkak ki çöllerden geleceksin.

Sabah olunca Züleyha, parlak nisan güneşinin altında, bereketli Nil taşkınlarının yükselttiği suların kıyısında dolaşırlarken, dadıcığım, diye söze başladı. Dadısı, güngörmüş kadın, Züleyha'nın yüzüne şöyle bir baktı. Dadıcığım, dedi Züleyha, bir bilsen dün gece ben. Dadısı Züleyha'nın yüzüne bir kez daha baktı. Dün gece ben düşümde, ayın tam on dördünde ve çöllerde...
Ah, dedi dadı, benim kızım, Mısır'ın en güzeli, sen anlat yine de, içinde kalmasın. Ama şu gözlerinde açan yıldız, şu tenine konan çiçek, ben çoktan anladım.

Anlattı Züleyha, dinledi dadı.
Züleyha'nın hatırasında aniden boy veren esmer sarmaşığı konuştular bütün bir gün ve bütün gece. Koydular, adı kendinden konulmuş bu bilişin adını.
Züleyha'ya görünen, Züleyha'nın yazgısı.
Bildiği ve mutlaka bulacağı...

Adı aşk'tı.
Yorgunluk bile duymadan Züleyha, yorgunluğun sabahına yenik düşüp de, ipek bir örtüyü çekerken üzerine. Dikkat et ama dedi dadı, uğursuz bir sezgiyle. Olur ya yanılmayasın, buldum zannedip de bulmamış olmayasın. Mısır'ın en güzeli, benim kızım, dikkat et!
Duymadı Züleyha, çoktan uyumuştu. Gözlerinde çöllerin uykusuzluğu... "

Kaynakça
Kitap: Takunyalı Führer
Yazar: Ergün Poyraz

Re: Bu Nasıl Love Story

MesajGönderilme zamanı: 18 May 2011, 13:55
gönderen TurkmenCopur
Zindanda Rüya

"Rüya uykuda olanın uyanıklığı, sırra giden yolun başlangıcı. Mana âleminden gelen name, hakikatin hayalden gelen resmi... Asıl ne ise rüya onun tevili. Rüya peygamber ilmi...
Kendi suretinden başka suretlerde görünen her ne ise, rüya onun aslına işareti. Kendi suretinin dışında vücut bulan her ne ise, rüya onun aslı suretinde tabiri. Gölgenin sahibine nispeti...
Bir ben varsa bende benden içeri, rüya bana dair cevherin sureti.
Zindanda gece her zaman iki heceden daha fazla...

İki heceden daha az olan yine gece, zindanda. Ve zindanda, zindanın dışına giden tek yol:

Rüya.

Rüyayla kapı kapıya açılır, kapı kapıya kapanır; kapı minyatür bahçelerindeki serin bahar sabahının yeşiline açılır. Rüyayla lotus çiçekleri, nilüfer demeti, Mısır'ın şaşırtıcı seheri... Irmaklara karışan kına, toprağa yağan bulut, rüyayla. Rüzgâr, "tek bir çığlık", yağmur büyük bereket... Nil'in üzerinde asılı duran güneş, çölün üzerinde gezinen bedir, karanlıklar içinde yitenindir, rüyayla.
Muhal, kalkar ortadan farzla, erir sınırlar, rüyayla. Rüyayla zincirler kırılır, seneler tükenir. Çekilen acı rüyayla karşılığını bulur. Zulmü, zindanda eritir mazlum. Bitmeyecekmiş gibi görünen çile biter rüyayla, zindanı özler Yusuflar zindanda rüyayla.
Güneş, ay ve on bir yıldız secde kılar yıldızsız göklerin altında yaşayana... Bir Züleyha aydınlığı dolar karanlığa, zindanda yeniden doğulur rüyayla...
Zindanda tek çıkış yolu, rüya.
Zindan demek rüya demek, zindanda rüya her şey demek...
Zindanda rüya iki heceden daha fazla,
Ama zindanda iki heceden daha az olan, yine rüya.
Züleyha'nın rüyası. Zindanlardaki masumların rüyası... "

Gardiyanın rüyası, kantincinin rüyası...
Firavun'un rüyası, Nemrut'un rüyası...
Kabak Hafız'ın rüyası, Fetoş'un rüyası...

Emine Erdoğan ve arkadaşları hakkında ne diyordu 2 Mayıs 2010 tarihli Zaman Gazetesinde Bejan Matur?

"Rüyalarını takip eden kadınlar."

Katerina'nın rüyası, bu öykünün de yol alması için nihayet Emine'lerin rüyası...
Emine'lerin rüyaları, bu rüyaların yanında son derece sığ, son derece yavan, son derece hafif. Olsun varsın ama oldukça net. Uydurulmuşların içinde en uydurulmuşu...

Ne kadar uydurulursa uydurulsun istikbale giden şaibeli ama bir o kadar da etkili bir yol... Okudukları cep fotoromanlarından fırlayan iğreti rüyalar.
Önce Emineler karışmasın diye onları numaralandıralım. Numaralandırmayı da Tayyip'i tanıma önceliğinden başlayarak verelim. Bu durumda bir numaralı Emine, Emine Şenlikoğlu olurken. Emine Gülbaran iki numarada kalıyordu.
Ha bir de samanlıkta basılan Emine var. Onun da bunlarla ilgisi yok.
Birinci Emine rüyasında sakallı ve sarıklı bir ihtiyar görür ve anında kendisini tanır. Bir numaralı Emine'ye göre bu İmam-ı Azam'dır. Kendisine İslam dininin inceliklerini öğretecektir.
Şenlikoğlu bu, uyanık mı uyanık!

Böylece Müminlerin bir nevi anası olma hüviyeti de kazanacak, ermişlerden bir ermiş olacak, yavuklusuna kolayca kavuşacaktı. Bir taşla ne kuşlar vuracaktı ne kuşlar!
Ancak "iki" numaralı Emine, önce "bir" numaralı Emine'ye gol atmanın planlarını yapar ve ardından Kerem ile Aslı'ya, Leyla ile Mecnun'a, Tahir ile Zühre'ye taş çıkartmanın.
Leyla ile Mecnun uyanıkken rüyalarında sakallı ve yaşlı bir şahıs görürler, bu şahıs onlara hurma çekirdeği verir de, "bunu ekin aşkınız bununla beraber boy verecek" der de, Emine'nin rüyası onlarınkinden ve İmam-ı Azam'dan rüyada din dersleri aldığını iddia eden "bir" numaralı Emine'den aşağı kalır mı?

Kalmaz! Kalmamalı!
Emine de öyle düşünür ve başlar rüya görmeye...

Görmekle de yetinmez akabinde anlatır, Şule Ablası'na:

"Abla inanılmaz bir şey yaşadım. Dün rüyamda sakallı, cüppeli, başında sarık olan bir zat gördüm. Elini uzattı, birini işaret ediyordu. Sen bununla evleneceksin diyordu. Hiç tanımadığım birisi. Beyaza yakın krem renkli elbiseli, boylu poslu yakışıklı birisiydi. Zat yine 'bak kızım bununla evleneceksin' dedi."

İşte böyle Emine'nin rüyası... Emine, bir rüyayla hem Tayyip gibi Gürcü olan Şenlikoğlu'na, hem de Kerem ile Aslı'dan Yusuf ile Züleyha'ya kadar cümle aşıklara golünü atıyordu.
Şenlikoğlu, bu rüyayla baş edemez, bu arada iki çocuğu olur. Daha sonraları Recep'le yani Recep Özkan'la evleniyordu. Çocuklarının babası Recep Özkan değildi. Ancak Recep çocuklara babalarını aratmıyor, onlara sahip çıkıyordu. Şenlikoğlu Emine, evlendikten sonra rüyasını ufak bir değişikle bakın nasıl anlatıyordu.

Hadi, Şenlikoğlu'nun rüyalarını "Beyaz Devrim Kalemle Başlar" adlı kitabının 42. sayfasından okuyalım:

"Öğrenme ve öğretme aşkım rüyalarıma taşınıyordu. Rüyamda güneş kitap olurdu bana.
Kendisine hayran olduğum İmam-ı Azam radyallahu anh, rüyamda bana fıkıh kitabı okurdu zaman zaman, öğretme aşkım beni, gördüğüm rüyalar ile aldatabilirdi. Kendimi Kaf dağında görebilirdim, ama eşimin ve hocalarımın bana verdiği emek meyvesini vermiş, rüyalarla gerçeği birbirine karıştırmamıştım. Uyandığımda gördüğüm güzel rüyalara sevinir yine de rüyada öğrendiğim bilgilerin doğruluğunu gözden geçirirdim..."

Gördünüz mü?
Şenlikoğlu'ndaki doğruculuğu (!) Öyle şiddetliydi ki, İmam-ı Azam'ın rüyalarında öğrettiği derslerin doğru olup olmadığını bile gözden geçiriyordu. Şenlikoğlu, aşık olduğunu, hayran kaldığını açıkladığı İmam-ı Azam'a bile güvenmiyor, rüyasında öğretilenleri teyid ettiriyordu.
Şenlikoğlu Emine, bundan gayrı bu rüyayla avunsun, biz dönelim iki nolu yani Gülbaran Emine'ye;
Babası Kapalıçarşı'da çay ocağı işleten Emine, rüyasında Tayyip'le evleneceğini bildiren sakallı, cüppeli, başında sarık olan bir zat'ı gördüğü günden sonra; kendini Leyla gibi sonbahar görmemiş bir beyaz gül gibi görüyordu. Tayyip'i ise solmuş sararmış bir çimen,
Bu kadar mı?
Olur mu?
Kendisini Leyla misali sabah gibi aydınlık, Kleopatra gibi bir güç sembolü, Tayyip'i Mecnun gibi kendi önünde söner bir mum şeklinde düşünmeye başlıyordu...

Emine, sakallı sarıklı zatın müjdesi ile de yetinmez. 29 Nisan 1994 tarihli Milli Gazete'den Halise Çiftçi'ye bakın neler söyler:

"Dualarımda hep bu işe gönül ve emek veren biriyle evlenmek vardı. Bu davanın eri olmak beni gururlandırıyor."

Ve
Emine,
Okuduğu roman ve fotoromanların etkisiyle devam eder hayallere... Kimbilir o da okumuştur Yusuf ile Züleyha'yı...
"Hanım hanımcık ol! Böyle denecek Leyla'ya. Ve o da öyle olacak. Çöle düşen mecnun, Leyla değil. Leyla ağlamak için bile bahane bulmak zorunda. Ben öyle miyim ya?
Şirin'in bahtına düşen, uğrunda dağlar delinen olmak olacak, dağları delen değil, suyu bulmak Ferhat'ın bahtı.
Aslı, en fazla bir ah, etekleri tutuştursa da... Açılıp kapanan düğme. Aslı'nın boyundan ayağına... Yanıp küle dönmek Kerem'in hakkı olacak.
Ben Aslı gibi miyim ya?
Evli evinde yerli yerinde, bana yazılansa benim alnıma. Rüyadaki gibi."

Şule Yüksel sorar; Tayyip'e sen ne dersin? Tayyip'in ağzından şu cümleler dökülür:

"Annem izin vermez."

Emine, verir cevabı, Şule'nin şaşkınlık tepkilerinin arasından...
"Al, ananı da git."
Tayyip gitmez, gidemez, sarası tutmuştur... Başlar oltaya gelmiş balık gibi çırpınmaya... Ve bu söz yüreğine işlemiştir, yıllarca çıkmamacasına...
O da Emine'nin bu azarını seneler sonra bir garip çiftçiye yükler...
Hem de yılların acısını çıkararak...
"Ananı da al git laynn."
Emine'nin rüyası ve Emine ile Tayyip'in şaibe dolu aşk hikâyesi, ülkeyi yönetenlerin ruh halinin tam bir yansıması. Tayyip'in röntgeni... Hadi gelin hep beraber izlemeye devam edelim.

4 Ekim 2009 tarihli Vakit Gazetesi'nde Sibel Eraslan, Şule Yüksel ile ilgili yazdığı yazıda bakın neler anlatıyordu:

"Seksen öncesi kurdukları İdealist Hanımlar Derneği'nin darbe gecesinde nasıl kapatıldığını anlattı mesela. Kapısı mühürlenen derneğin içinden o gece Şule Hanım'ın daktilo ve yazı takımını kurtaran delikanlılar, bugün Türkiye'yi yönetiyorlar. İdealist Hanımlar Derneği'nin katıldığı toplantılarda sunuculuk yapan kişi şu anda Başbakanımızdır.
Çiçek tutan genç kızlardan birisi ise Başbakanımızın eşidir. Aynı toplantılarda, davetiye ve bildiri dağıtan, bardaklara su dolduran, fotoğraf çeken, perde çekip kapatan, sandalye düzelten kızlı erkekli çocukların hepsi, bugün Türkiye'ye yön veren büyükler oldular... "

Emine'nin "birbirimize aşık olduk", demesinin yanında, Tayyip'in "maalesef hiç aşık olamadım" şeklinde konuşması, evliliğin erkeğin lisansını yitirip, kadının mastır yani lisans üstü bir konuma geldiği bir sözleşme olmasını hatırlatmasının yanında, evli bir çiftin aynı konuda "evet" dediği ve aynı fikirde olduğu son yerin, nikah masası olduğu iddialarının bir yansıması gibiydi.
Ayla Özcan tarafından Emine Erdoğan'ı övme için kaleme alınan "Emine Erdoğan" adlı kitabın 56. sayfasında, "Zorlu ama güzel bir aşk yolculuğu başlıyor... " başlıklı yazıda, Emine Erdoğan mitolojik bir aşk efsanesinin kahramanı gibi lanse ediliyor, Emine'ye övgü üzerine övgü düzülüyordu.

Övgülerden başlayarak okuyalım:

"Emine çok güzel ve alımlı bir kızdı. Bir giydiğini bir daha giymezdi. Çok titiz, kişiliği oturmuş, ağır başlı, konuşurken çevresindeki herkesi etkilemeyi bilen yardımsever bir kızdı. Onun da tıpkı diğer genç kızlar gibi birçok talibi olmuştu. Ama o hiç kimseye yüz vermedi, kimseyi istemedi. Sanki olacakları bekler gibiydi. Hele de Şule Ablası onun evlenmesi için en çok baskı yapan, aracı olmak is-teyenlerden biriydi. Hatta bir keresinde kendisine evlenmek için münasip bir kız arayan Doğulu bir doktorla Şule Yüksel Şenler Emine'yi tanıştırmak istemişti. Emine hiç istemiyordu, ama Şule Ablasını da kıramazdı. Sonra da "İçim ısınmadı abla" diye geri çevirmişti.
Neymiş?
Evlenmek için münasip bir kız arayan Doğulu bir doktorla Şule Yüksel Şenler Emine'yi tanıştırmak istemiş, Emine hiç istemiyormuş da ama Şule Ablasını da kıramazmış.

Sonra:

İçi ısınmamış da doktoru geri çevirmiş. Yediniz mi?
Vallahi ben de yemedim!
Aslında işin gerçeği içi ısınmayan Emine değil, Siirtli Doktor'du. Sizin anlayacağınız olay tersinden anlatılıyordu. Biz de hıyarız ya Emine'nin attıklarını yiyoruz.
"İstemiyordum da Şule Ablamı kırmamak için kabul ettim. İçim ısınmadı."
İçi, doğal gazlı kalorifer ya!
Tepebaşı'ndaki o toplantıdan sonra artık Emine'nin de, Tayyip'in de hayatı eskisi gibi olmayacaktı. Her şey ama her şey çok zor görünüyordu. Çünkü Tayyip'in annesi Tenzile Hanım, yine İdealist Hanımlar Derneği'nden olan bir Karadenizli kızla Tayyip'i evlendirmek istiyordu. Emine de kızı tanıyordu. Kız başörtüsünden kara çarşafa girmişti. Şule Hanım, Tayyip Erdoğan'a bu kızın Tayyip'in geleceği açısından hiç iyi bir seçim olmayacağını anlattı. Tayyip Erdoğan da, annesiyle konuşup mutlaka bu meseleyi halledeceğini söyledi... "

Re: Bu Nasıl Love Story

MesajGönderilme zamanı: 18 May 2011, 14:01
gönderen TurkmenCopur
Evlenme garantili rüya

Şule Yüksel Şenler, Emine Gülbaran'la tanışmasını ve Recep Tayyip Erdoğan'la olan evliliğini ve olayın hikâyesini kendince masallaştırıyordu.
Şule Yüksel; derneklerinde toplantıların düzenlendiğini, her gün gelen gidenin olduğunu, her ayın 10. günü kabul günleri olduğunu anlatıyordu. Şule Yüksel, Tayyip'in o tarihlerde Akıncılar Derneği'nde Başkan, Emine'nin de İdealist Hanımlar Derneği'nde 2. Başkan olduğunu söylüyordu söylemesine de, ancak Şule Yüksel'in anlattıklarında doğruluk payı hiç yoktu.

Öncelikle:

Tayyip, Akıncılar Derneği'nde hiçbir zaman genel başkan olamadı. 1975 yılında kurulan Akıncıların ilk Genel Başkanı T. Rıza Çavuş, 1976'da Mehmet Tezel, 1977'de Mehmet Tellioğlu oluyordu. 1979'a geldiğimizde ise Genel Başkanlığa Mehmet Güney getiriliyor, 27.11.1979 tarihinde ise Akıncılar Derneği kapatılıyordu.

Tayyip, Akıncılar'da sapı silik bir konumdaydı, hiçbir etkinliği yoktu. Sadece Kasımpaşa Akıncılar'da yedek üye olduğu iddiaları, yıllar geçtikten ve Başbakan olduktan sonra yağcıları tarafından dillendirilecekti. Emine de İdealist Hanımlar Derneği'nde 2. Başkanlık yapmadı. Emine o dernekte konuşmacılara çiçek tutuyordu.

Yani, Emine, derneğin çiçekçi kızıydı.
Tayyip de İdealist Hanımlar Derneği'nin mikrofoncusu.
O kadar, hepsi o kadar, sadece o kadar...
Ta ki, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve kendisi ABD filosunu ziyaret edip ardından, Türkiye'de yeşil devrimi gerçekleştirmek amacıyla çalışmalar yapan CIA Ortadoğu ve Türkiye Masası Şefi Graham Fuller'le tanışana kadar.

Bu açıklamaların ardından, Ayla Özcan'ın kaleminden Emine'yi övme amaçlı anlatılan Şule Yüksel'in masallarına devam edelim:

"Çok çeşitli sosyal faaliyetler yapıyorduk. İngilizce, Arapça kurslar, konferanslar, toplantılar, el sanatları. Ben dış işlerinde çok koşturuyordum. Tayyip Bey bir gün geldi bana 'Abla siz çok koşturuyorsunuz, sizden benim bir ricam var. Derneğin iç düzeninde ne ihtiyaç varsa siz görün, ancak dışarıyla ilgili alınacak götürülecek bir şey varsa onları bize söyleyeceksiniz, bunlar bizim vazifemiz.'

Hakikaten de dediği gibi yaptı. Emine'yi tanımıyordu. O sıralarda Tayyip Bey başını kaldırıp bir kadına bakmazdı. Çok ciddi, bununla birlikte çok sempatik bir insandı. Bir gün yine geldi dedi ki; İstanbul'da Taksim tarafında Erbakan'ın da katılacağı bir toplantı var. Sizi de bekliyoruz. Eşimden ayrıldığım için tek başıma gitmek istemiyordum Emine'ye söyledim. Annesinden izin aldık ve gittik. Protokolde yer ayırmışlar. Konuşmacıları anons etmek üzere bizim Tayyip Bey kürsüye çıktı. Gayet bakımlıydı. Hem şiirler okuyor, hem de güzel hitaplar ediyordu. O sahneye çıkmadan evvel biz de Emine'yle çevremizde gördüğümüz kişiler hakkında birbirimize fikirlerimizi söylüyorduk.

Tayyip Bey sahneye çıktığında ben Emine'ye döndüm:

Tayyip ne güzel konuşuyor değil mi dedim. Bir baktım, başı önünde eğik ve yüzü kıpkırmızı. 'Evet, güzel' filan dedi. Sesi titriyordu. Anladım bir şeyler var. Daha sonra bir ara gözüm ilişti. O zamana kadar hiçbir hanıma bakmayan Tayyip Bey'in gözü de yanımdaki Emine'ye ara ara takılıyordu. Allah Allah dedim. Bir elektrik var ama dur bakalım dedim.

Bütün konuşmalar bitti. Salondan ayrılıyoruz. Tayyip Bey beni sahne kenarına çağırdı ve çömeldi. Böylece Emine'yi daha yakından gördü. O gece ayrıldık. Biz vapurla dönüyoruz. Sordum Emine'ye sende bir hal var. Kimsede olmadı ama Tayyip çıkar çıkmaz senin yüzün gözün değişti. 'Abla inanılmaz bir şey yaşadım. Dün rüyamda sakallı, cüppeli, başında sarık olan bir zat gördüm. Elini uzattı, birini işaret ediyordu. Sen bununla evleneceksin' diyordu. Hiç tanımadığım birisi. Beyaza yakın krem renkli elbiseli, boylu poslu yakışıklı birisiydi. Zat yine 'bak kızım bununla evleneceksin' dedi. Çok değişik halde uyandım. Anneme bile anlatamadım. Bugün oraya gittiğimde, Tayyip Bey'i sahnede gördüğümde tüylerimin ürperdiğini hissettim. Çünkü rüyamda gördüğüm, beyaz takım elbiseli adam karşımdaydı. Aynı şahsı, aynı elbise ile görünce Allah Allah, demek ki bugün karşılaşacakmışım diye düşündüm... "
Gördünüz mü, sanki Tayyip ile Emine'nin aşkı değil, modern Leyla ile Mecnun sevdası. Hatta Tayyip ile Emine'ninkinin yanında Leyla ile Mecnun'un aşkının lafı mı olur. Olmasa da uydurulmuş, benzerlik de yok değil. Gerçi her iki aşkın tek benzer yanları, içinde sakallı bir ihtiyar barındırması. Leyla ile Mecnun'daki sakallı ihtiyar, yanında getirdiği hurma çekirdeğini küçük Leyla ile Mecnun'a veriyor ve onu dikmelerini istiyordu. Hurma çekirdeğinin büyüyüp ağaç olması safhasında da onların aşkları da büyüyecekti. Ağaç kurursa işte o zaman aşk da bitti.
Emine'nin rüyası her nedense Sabetay Sevi ile Sara'nın evlenme masalını aklıma getirdi. Neden mi? O halde anlatayım.

Ufak birkaç güncel değişiklikle bakın nasıl da birbirine benziyor:

"13 Ocak 1924 tarihli Vatan Gazetesi, Polonya'da 1648-1649 yılları arasında Kazaklar tarafından gerçekleştirilen Chmielnicki Katliamı sırasında babasını kaybeden Sara isimli bir kızı Rahibelerin yanma alıp büyüttüğünü yazıyordu.
Güzelliği ve oynak davranışları ile nam salan Sara, italyan Livorna Manastırı'ndan "Ben Manastır'da kalacak bir kız mıyım? Meşhur bir kadın olmalıyım" şeklindeki düşünceler içinde firar ediyordu.

Aynı anda ruh hastası da olan Sara; o günlerde İzmir'de kendi gibi ruh hastası birinin "Ben Mesih'im" dediğini duyuyor ve bu olaydan faydalanmak istiyordu.
Sevi 1663 yılında ikinci kez Kahire'ye Kudüs delegesi olarak gidiyor, Sara da onun ardından Mısır'a varıyor ve;
"Ben aslen Museviyim. Küçük yaşımda Katolik rahibeleri beni çaldılar, bir manastıra kapadılar. Beni Hıristiyan olarak yetiştirdiler.
Bir gece kapalı kaldığım yere bir nur indi.

Bana:

'Yeryüzüne yeni bir düzen kuracak olan Mesih dünyaya geldi. Şimdilik dünya âdeti üzerine yaşıyor. İsmi Sabetay Sevi'dir. 1666 yılında mucizeler ortaya çıkacak. Ona tabi ol. Sen Allah tarafından ona verildin. Onunla evlen' dedi."
Şimdi on puanlık bir uzman sorusu. Sabetay'ın üzerinde o an ne renk elbise vardı?
Tahmin ettiğiniz üzere;
Otel zamparaları gibi kreme yakın beyaz!..
Gülmeyin, bu insanlar yıllardır ülkemizi güya yönetiyorlar. Emine'ye rüyasında Tayyip'le evleneceğini söyleyen sakallı ihtiyarların nereden türediğini, türetildiğini zannediyordunuz? Ya da Ermeni Said'in nurculuğunun? Boşverin yıllardır hep keklendik ve hala da kekleniyoruz.

Bunları bir yana bırakıp, biz yine Sara'nın anlatımlarına devam edelim:

"Manastır'da bulunduğum odanın her tarafı kapalı olduğu halde Nur içinde Manastır'dan çıktım."

Sara'nın bu hikâyesini canına minnet bilen Sabetay, kendisinin de Sara'yı rüyasında gördüğünü ve gaipten gelen bir sesin:

"Bu kız sana eş olarak seçilmiştir. Onunla hemen evlen" dediğini herkese yaydı.
Çevresinde hafif meşrep bir kadın olarak tanınan Sara ile Sabetay Sevi, Yusuf Çelebi adıyla tanınan ve asıl ismi Jozef olan bir Yahudi'nin evinde evleniyordu.

5 Haziran 1927 tarihli Son Saat Gazetesi'nin yazdığına göre; Sabetay'ın evlendiği Jozef'in evinde, Sabetay bir başka kadınla uygunsuz bir biçimde basılıyor, karşısında Subaşı'yı görünce, sara ya da başka deyişle epilepsi nöbeti geçiriyor ve ağzından köpükler saçılıyordu.
Sara ve Sabetay ikilisi ruh hastasıydı. Sabetay'da ekstradan bir de epilepsi yani "sara" hastalığı vardı. Ruh hastalarının birçoğu gibi kendilerini bazen bir "Kral", bazen de "Peygamber" olarak görüyorlardı. Meşhur olmak, insanları kandırarak onların sırtlarından menfaat temin etmek amacıyla uydurulan bu hikâyelere insanlar maalesef sürekli olarak inanmışlardı. Bugün de kötü niyetli insanlar bu tür masallara biraz değişik bir versiyon katarak saf insanlarımızı aldatıyorlar, onları sömürüyorlardı. Sömürmekle de kalmıyorlar, kendilerini Padişah, Peygamber vs. olarak lanse ettiriyorlardı.
Hadi bir hatırlatma daha yapıp tekrar dönelim Emine'ye... Sabetay'ın dilinden düşürmediği kentlerin başında hangisi geliyordu?

Hangisi olacak:

Gazze!

Emine'nin rüyasına gelen sakallı ve sarıklı ihtiyar, onların aşklarını riske atmıyor evlenme garantisi bile veriyordu. Sakallı; sanki 1400 küsur sene önce Kureyş'ten gelen falcı. Kâhin. Medyum. Hepsinden önemlisi Emine'nin tanımlamasının tam karşılığı; Kur'an'da birçok yerde lanetlenen kişi olan Ebu Leheb'di.

Emine de bütün bunları bildiği için, sakallının bu garantilerine rağmen bakın nasıl bir soru soruyordu:

'Ama ben tanımıyorum bile ne olacak.'

Öyle ya, ne diyordu Emine, 29 Nisan 1994 tarihinde Milli Gazete'den Halise Çiftçi'ye:

"Dualarımda hep bu işe gönül ve emek veren biriyle evlenmek vardı. Bu davanın eri olmak beni gururlandırıyor."

Bu durumu bilen Şule; Emine'ye, "Rüyandaki sakallıya da mı inanmıyorsun" dememiş demesine de, ancak verdiği cevap kitapta şöyle yer alıyordu:

"Ben de 'Ne olacak sen bununla evleneceksin. Birbirinize çok yakışırsınız. Çünkü sen de bir dava insanısın' dedim. Hiç cevap vermedi. Aradan kısa bir zaman geçti. Benim ikinci eşimle evlenmem mevzusu ortaya çıktı. Bakırköy'de bir bürolarının boşaldığını bana söyledi. Tayyip Bey'i bu büroya çağırdım."
Büroya gelen Genç Tayyip en az Şule Hanım kadar istekliymiş.

O söylemek istediğini söyleyemeden Tayyip lafa atlamış, bakın hemen ne sormuş:

"Ben de size bir şey söylemek istiyorum. O yanınızdaki hanım akrabanız mıydı?"

Şule cevaplamış:

"Kardeşim kadar sevdiğim, tanıdığımız, çok saygı duyduğumuz birisi."

Sonra da eklemiş:

"Karşı taraf ta boş değil. İster misin, bir teşebbüs edelim. Hayırlısıyla dünya evine girersin."

Tayyip, saçlarını başlarını yolarak şöyle yakınmış:

"Abla o derdimi hiç sorma; ama annem müsaade etmez. Bilirsin ben hiçbir kıza gözümü kaldırıp bakmam. Bu nasıl oldu bilemiyorum, hakikaten bugüne kadar duymadığım bir duyguydu. Dikkatimi çekti. Ama annem katiyen izin vermez. Çünkü beni o Karadenizli bir kızla evlendirmek istiyor."

Ve Emine, Tayyip'den duyduğu bu cümlelerin ardından yan odadan çıkarak yukarıda aktardığım o ünlü sözünü söylüyordu:

"Al ananı da git."

Böylece çiçekçi kızla, sunucu oğlan arasındaki aşk, daha başlangıçta kaynana kazasına uğruyordu.
Ama,
Ayla Özcan, "Emine Erdoğan" adlı kitabında Tayyip ile Emine'nin şaibeli aşklarına mitolojik bir hava vermeye çalışıyordu.

Versin, biz de saf saf okumaya devam edelim:

"Çok kilo kaybetmişti. Emine de en az onun kadar kötüydü. Hem ne yapacağını bilmiyordu. Hem de o sıra elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çok sıkıntılı ve uykusuz geceler geçirdiler. Bu sıkıntılı günlerde derdini annesine bile açamayan Emine'nin tek sırdaşı Şule Ablası ve onun kardeşi Çiğdem'di."

Tayyip ile Emine, Tillolu Şıh Bedrettin dahil olmak üzere araya girenlerin çabaları sonucunda Tenzile Hanım'ı ikna ediyorlardı. Ha bu arada Ebu Leheb kılıklı ihtiyar ne oldu diye sorarsanız, o başkalarının rüyalarında olduğundan olacak bir daha Emine'ye uğramıyordu.
Sakallı, cübbeli ve dahi sarıklı ihtiyarlar Emine'nin aşk trafiğini düzenlemek için demek ki rüyasına bir kere gelmiş. Gelir, gelmeli... Oğuzhan mı bu, kapıyı iki kere çalsın. Sivaslı sarraf mı, yada tuhafiyeci Ender mi, sucukçu Mustafa mı?..
Yok, yok öyle şey olur mu?

Allah Allah neydi, neydi? Evet, evet... Kapıyı iki kere çalan Oğuzhan değildi, postacıydı, postacı...
Onun da, Emine ile Tayyip'in aşkında yeri yok.
Tayyip ve Emine, 4 Temmuz 1978 tarihinde Tepebaşı Gazinosu'nda dünya evine giriyorlardı. Gözler düğünde onları tanıştıran, Karadenizli çarşaflı kızı ekarte eden, evlenmeleri için olağan üstü çabalar sarf eden Şule Ablalarını arıyordu. Ama o yoktu. Gelmemişti, daha doğru bir deyişle gelememişti. Çünkü dönemin Cumhurbaşkanı'na hakaretten 9 ay 10 gün hüküm giymiş, cezaevinde gün sayıyordu. Gerçi Şule Abla'nın çok az günü kalmıştı ancak âşıkların da aceleleri vardı. Orta kattaki kiracıları da rahat vermiyordu. Bu nedenle Şule Abla'nın hapisten çıkmasını bekleyememiş, düğünlerini yapmışlardı.

Oysa,
Şule Ablalarının anca bir ayı kalmıştı tahliyesine...
Kaldı ki, Şule ablaları 21 Eylül 1971 tarihinde Bursa Cezaevinde "Şule Yüksel Kars" adıyla kaleme aldığı şiirinde, bakın "Mücahid" kardeşlerine nasıl sesleniyordu?

Ama?
Tayyip o tarihlerde Şule Yüksel'in boşandığını söylememiş miydi? Hani o nedenle Tayyip, "Abla sen zahmet etme alışverişlerini biz yaparız " dememiş miydi?
Gerçi arada bir evlenme meselesi geçiyorsa da başka bir hayat hikâyesindeki tarihe o durum uymuyordu. Boşverin; İslamcıların ne evliliklerine ne de boşanmalarına akıl sır eriyor...

Bırakalım bunları biz, Şule Yüksel'in "Hür mahkumdam mahkûm hürlere" başlıklı şiirini okuyalım:

"İlk İslam şehidesi Hazreti Sümeyye'nin İzinden gideceğim o kahraman ninemin Ebu Cehil birdi dün, bugünse binlercedir. Hepsiyle savaşım var, zafere ettim yemin.
Demirler kara burada, ama alnım ak paktır, Zalime hakkı ihtar, hükümdar olsa haktır. Firavuna Nemrud'a kalmamış fani dünya Sorarım size hangi zalime kalacaktır."

Şule Yüksel, İslam'ın ilk kadın şehidi Hazreti Sümeyye'nin izinden gideceğini söylüyordu.
Öyle ya, İslam'ın ilk günlerinde Hz. Sümeyye'ye dininden dönmesi için baskı yapılıyor, ayakları develerle her iki yana bağlanıyor, o dininden dönmeyince develer her iki yöne ters istikamette sürülerek şehit ediliyordu. Şule de kendini onun yerine koymuş, "izinden gideceğim o kahraman ninemin" diyordu.
Şule, başka yola çıkmışken, Tayyip ile Emine ise o günlerde evlendirme memurunun izinden gitmeyi tercih ediyor, doğan kızlarına "Sümeyye" adını veriyorlardı. O da Hz. Sümeyye gibi İslam kahramanı olsun diye...
Ya da Tayyip'in Başbakan olduktan sonra itiraf ettiği üzere, "Din ve dince kutsal sayılan değerleri kullanmak" amaçlı olarak.
Tayyip'in Sümeyye'si babası gibi oldukça uyanık çıkıyor, ablasıyla katıldıkları türban eylemlerinde hep arka sıralarda yer alıyordu. Sebebini soranlara ise verdikleri cevap adeta babaları gibi kahramancaydı (!)
"Ne yani önde durup da kafamıza cop mu yiyelim."

Düğünde Şule Abla yoktu ama sakalı, sarığı ve cübbesi ile Tillolu Şeyh Bedrettin vardı. Bedrettin'in düğünde ne işi vardı? Şimdilik onun tam ve net cevabı yok (!). Her ne kadar Tenzile Hanım'ın razı edilmesinde en büyük pay sahibi ise de... Boşverin geçelim.
Tayyip ile Emine, üçüncü sınıf Yeşilçam filmlerine taş çıkartacak bir senaryo ile başlayan aşk hikâyelerinin ardından evlenmişlerdi.

Emine, 2 Kasım 1994 tarihli Meydan Gazetesi'nde yayınlanan söyleşisinde şunları söylüyordu:

"Evet, o beni beğendi, ben onu beğendim. Birbirimize yıldırım aşkı ile tutulduk. Ancak Tayyip Bey'le flört dahi edemeden evlendik."

Emine, şimşek, yıldırım aşkı ile vurulduklarından bahsederken Tayyip, 20 Ekim 1996 tarihinde Hürriyet Gazetesi'nden Gülden Aydın ile yaptığı söyleşide, Emine'yi şöyle yalanlıyordu:

"Aşkı reddetmiyorum ama maalesef âşık olamıyorum."

Tayyip, yine Gülden Aydın'a verdiği röportajında, görücü usulü ile evlendiğini söylüyordu. Tayyip'in incileri sadece bu kadar mıydı?

Olur, mu hiç! Bakın daha neler anlatıyor:

"16 yıllık evliyim ama hiç âşık olmadım."

Emine'yi yalancı çıkarmak pahasına garip bir şeklide aşık olduğunu, bu uğurda iğne ipliğe döndüğü günleri unutan Tayyip'i tanımlamak öyle kolaydı ki, şu tarif; onun kişiliğinin aynasıydı. "Yanardönerdi, öyle yanardönerdi ki polis arabalarının tepe lambaları onun hızına yetişemezdi."
Tayyip'in bir diğer huyu da cimriliğiydi. Elini öpmek için sıralanan çocuklara para vermemek için distribütörü olduğu firmanın mamullerinin eşantiyonlarından dağıtıyordu.
Elbisesinin eskimeyen tek kısmı cepleriydi. Şemsiyesini ancak güneşli bir günde ödünç verebilecek bir kişiliği vardı.

Emine'ye gül almak zorunda kalsa bunu reçel halinde alıyordu. Evliliğinin ardından balayına gittiğinde Emine'yi yanında götürmeyerek, "balayım ucuza getirdim" diye övünüyordu. Yavaş çekim tekniğini bulan kişinin, Tayyip'in cüzdanına davranmasından etkilendiği söyleniyordu.
Tayyip, "Hiç âşık olmadım" derken belki de hayatında tek bir defa doğru söylüyordu. Zira kendisini bildi bileli sadece kendisine âşıktı. Göz kamaştırıcı bir yapıda olduğuna inandığı için de, herkesin yine kendi gibi kapkara güneş gözlüğü takmasını istiyordu.
Ne zaman aynada kendisini görse saygıyla eğilip selam veriyordu. Kendisine hayran olmamanın imkânsız olduğunu söylüyor, aksini düşünenlere elinden gelen her türlü kötülüğü yapıyordu. Beslenmeden büyüyen tek şey onun megalomanisiydi. Tayyip, Özal gibi zenginleri seviyordu. Kendisini arayanlardan zengin olanların ziyaretine mutlaka gidiyordu.

Tayyip, Kasımpaşalılığı ile ilgili olarak kendi tarafından yazılmış süsü verilen "Bu şarkı burada bitmez" adlı kitapta bakın ne diyordu:

"O kökten ve ruhtan aldığım şey, bize mertliği verdi, ilkeli olmayı verdi. Ve hamdolsun bize dobra olmayı öğretti."

Emine Erdoğan'ın "Yıldırım aşkı ile tutulduk, aşk evliliği yaptık" şeklindeki sözlerine karşı ondan habersiz; görücü usulü ile evlendiklerini, eşi dahil kimseye aşık olmadığını iddia eden Tayyip, niye böyle davranmıştı?
Tayyip mi doğru söylüyordu, yoksa Emine mi?
Daha başka deyişle; Emine mi yalana sığmıyordu, yoksa Tayyip mi?
Yoksa Tayyip, birilerine mesaj mı gönderiyordu?

Hatta birileri "Kur'an nimet çarpsın biliyoruz" diyorlarsa da yine de;
Bilinmez ki!
Bu karmaşıklığın cevabı, ancak ikisinin anlaşarak birinin sözlerinin yalan olduğunu açıklamasıyla bulunacaktır. Öyle ya iki zıt açıklamanın ikisinin de birden doğru olduğunu düşünmek, safdillikten de öte bir şey olurdu.
Hayatlarının en önemli kararlarında bile doğru konuşamayan, açıklama yapamayan bu insanlara güvenmek, ülke yönetimini bırakmak ne kadar doğruydu?

Bu da geldiğimiz sonuçla ortaya çıkmıyor mu?

Tayyip, 26 Aralık 1993 yılında RTÜK eski Başkanı Zahit Akman'ın yengesi Nuriye Akman'a verdiği söyleşide, gençleri genelevden kurtarmanın yolunun onları toplu olarak evlendirmek olduğunu söylüyor ve ilave ediyordu.
"Tabii. Ben kendi nefsime uyguladım oldu. Bana olduğuna göre bir başkasına da olabilir."

Tayyip'in bu sözleri üzerine "Genelevlere gitmemek için evlenmiş" şeklinde "Musa'nın Çocukları" adlı kitabımda yazınca, bana çok kızıyor ve benden faizi ile yirmi milyar lira istiyordu. Ardından Ergenekon tezgahı ile istikamet cezaevi.
Tayyip'le Emine'nin evlenme, aşık olma konularındaki çelişkileri bana bir trajik olayı hatırlattı. Dinci olarak bilinen bir kanalda çalışan bayan muhabir, Milliyetçi bakanlardan birinin sekreteri ile uzun boylu, öküz bakışlı siyasetçiyi evinde buluşturur, onlara çilingir sofrası hazırlar, ardından da onları baş başa bırakırdı. Bu durum günler, aylar boyu böyle sürdü. Günlerden bir gün muhabir bayan işsiz kaldı. Ve evlerinde buluşturduğu dost sandığı insanlardan yardım istedi. Onlar, şen şakrak kendi hallerinde olmalarından dolayı, kızcağızla ilgilenmediler. Kız hayatının hatasını yaparak, bu ilişkiyi sağda solda söylemeye ve aşıkları tehdide başladı. Bir gün arabasıyla memleketini ziyaretten dönerken bir kamyon yoldan onu attı ve ölümüne neden oldu.

Siyasetçi kahramanımız bir gün hacca gitmek ister. Ancak geç kaldığı akıl daneleri tarafından kendisine söylenir. Zira kontenjanlar dolmuştur. Alman istihbaratı ile sıkı fıkı olan akıl danesi, kendine sahte pasaportla Almanya üzerinden gitmesi teklifini getirir. Sahte pasaport hazırlanır. Alman gümrüğünden çıkarken, polis olayı anlar (!) ve onu gözaltına alır.

Ve Kahramanımızı anadan üryan soyarak bir de fotoğraflar. Ol nedenle kahramanımız kah BND'nin kah CIA'ya çalışan akıl dane-sinin sözünden çıkamaz...
Nasıl çıksın, BND cıbıl fotoğrafları anında servis yapar.
"Musa'nın Çocukları Tayyip ve Emine" adlı kitabım yayınlandıktan bir süre sonra bu bölümü okuyan siyasetçimiz düştüğü durumu anlar ve danışmanını kovar. Bana olan borcunu ise Ergenekon tezgâhı ile öder.
Ayla Özcan, röportaj için Tayyipgillerin evine gittiğinde oldukça ilginç manzaralarla karşılaşır, yeleğini orada unutur ve bir daha yeleğine kavuşamaz. İnşallah biz kaptırdığımız bu ülkeye tekrar kavuşabiliriz.

Bakın Tayyip ve Emine'yi övme kitabının Yazarı bu konuyu nasıl aktarıyordu:

"İki genç kız ve bir annenin yaşadığı yaşadığı, bu üç hanımefendin evde, Erdoğan'ların lavabolarına gittiğimde aklımda kalan tek şey ise, rengârenk tokaların olduğu büyük hasır sepetin çamaşır makinesinin üzerinde duruyor olmasıydı. O evde gülümseyerek hatırladığım hatıram ise, bir gün önce severek aldığım yeleğimi orada unutmuş olmamdı. Evden ayrıldıktan sonra yeleğimi Erdoğanların evinde unuttuğumu fark ettim. Röportajı ayarlayan şimdi milletvekili olan o dönem Tayyip Erdoğan'ın belediyedeki danışmanı Hüseyin Beşli idi. Bizi röportajdan sonra Üsküdar'da bir lokantaya götürmüştü.
Orada yeleğimi Erdoğan'ların evinde unuttuğumu söyledim. Yelek bana gelmedi, akıbeti de belli olmadı. Ama bu da benim tatlı bir hatıram olarak 10 yıldır hafızamda gülerek hatırladığım bir anı olarak kaldı."

Sahi yelek ne oldu?

Re: Bu Nasıl Love Story

MesajGönderilme zamanı: 18 May 2011, 14:03
gönderen TurkmenCopur
Aşk Yolculuğu

Emine Erdoğan'a övgüler düzülen kitabın 56. sayfasında yer alan başlığın adı, "Zorlu ama güzel bir aşk yolculuğu başlıyor" idi.

Aynı sayfada:

"Emine çok güzel ve alımlı bir kızdı" sözleri yer alıyordu. İyi de bunları ben söylemiyorum ki, daha önce de belirttim. Kitapta öyle yazıyor...
Hemen, Emine'nin gazete ve dergilerde yer alan fotoğraflarına mı, TV'lerde yer alan görüntülerine mi inanalım, yoksa sana mı diye söylenerek ters ters bana bakmayın. Bu davranışın muhatabı ben değil bu methiye kitabının yazarı Ayla Özcan olmalı...

Bakın Ayla Özcan daha neler söylüyor:

"Bir giydiğini bir daha giymezdi. Çok titiz, kişiliği oturmuş, ağır başlı, konuşurken çevresindeki herkesi etkilemeyi bilen yardımsever bir kızdı... "
Kim?
Emine!..
Kızmaya gerek yok! Ben gülüyorum, siz de gülün...

Emine'ye övgü kitabının 60. sayfasında bir giydiğini bir daha giymemesinin yanında Emine Şenlikoğlu'nun:

"Bir taktığı başörtü bir daha başında olmaz" sözleri yer alıyordu.

Şimdi burada duralım... Titizliği, kişiliği ve dahi güzelliği ayrıca tartışılır ancak, "Bir giydiğini bir daha giymemesi", "Bir taktığı başörtüsünü bir daha takmaması" oldukça gerçek dışı gibi duruyordu. Böyle bir davranışı sergileyen birinin, maddi bakımdan hiçbir sorunu olmaması ve gelir düzeyinin oldukça yüksek olması gerekiyordu.
Emine Gülbaran kitaba göre; vaktinin büyük bir kısmını vakıf ve derneklerde geçiriyordu. Aynı kitabın 52. sayfasında, Emine'nin abisi Ali'nin "Hiçbir zaman varlıklı bir aile olamadık" şeklindeki sözleri yer alıyordu.

Ali Gülbaran konuşmasını şöyle sürdürüyordu:

"Hiçbir zaman varlıklı bir aile olamadık, ama babamız bizi kimseye muhtaç etmedi. Kardeşim Emine, çok şirin ve sevimli bir çocuktu. Çok zekiydi. Büyüdükten sonra da hiç değişmedi..."

Tayyip, Başbakan olduğunda Emine'nin başörtüsü de gazetelere haber oluyordu. Bu haberlerden biri de örtünün fiyatıydı. Emine'nin bir takıp bir daha takmadığı türbanın fiyatı, asgari ücretlilerin 1,5-2 aylık çalışmalarının karşılığıydı.

Emine Erdoğan'a övgüler düzülen kitabın 155. sayfasında süslenmesi ile ilgili bilgiler şöyle yer buluyordu:

"Onu yakından tanıyan dostları ve arkadaşları Emine Erdoğan'ın genç kızlığından beri yüzünden pudrasının, gözünden sürmesinin eksik olmadığını anlatıyorlar. Kimine göre sürmeyi sevmesi, Arap kökenli olmasından, kimine göre süsüne düşkün olmasından kaynaklanıyor...
Şimdi first leydi oldu, dudaklarındaki belli belirsiz ruju bazı özel toplantılarda bazen çok dikkati çekse de, gazete sayfalarında görünse de o ne giyiminden, ne de yüzündeki makyajından hiç vazgeçmedi."