Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cinayetler

Burada Tayyip Erdoğan'ın Yolsuzlukları, Hainliği(ABD Uşaklığı) ve AKP Ekonomisinin İşleyiş Sistemi(Mafya-Gladyo-Tarikat Sistemi) hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Cinayetler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 May 2011, 02:08

Cinayetler

Kasım 2008 tarihinde Tayyip'in önünü açan cinayetleri de anlattığım savunmamda şunları söylemiştim:

"Söyleyecek sözü ortaya sürecek belgesi olmayan iddia makamı, yine komik ve garip bir duruma düşmüştür. Herhangi bir suçla örgüt dayanışması aranıyorsa burada bakılacak yer, hilafetçi, Fetullahçı, ikinci cumhuriyetçi ve PKK'lı şer yuvaları ve bu şer yuvalarının yaptıkları ortak eylemlerdir.
Başbakan'ın, Adalet Bakanı'nın bayram ve kutlama mesajları gönderdiği hilafetçi silahlı terör örgütü İBDA-C'nin sempatizanı tacizci Hüseyin Üzmez tam bir dayanışma ile kurtuluyor. Önce

AKP milletvekilleri aracılığı ile küçük yaştaki çocuklara tacizde bulunanlar çocuğun istemesi halinde evlenerek hapisten kurtulacaktı, halktan tepki gelince bu kez jet hızıyla ve bir günde adli tıptan rapor alınarak kurtarıldı. Üzmez tahliye olduğunda, Cumhurbaşkanı'nın kendisini aradığını ve af edeceğini söylüyordu.

Başta Ülker Grubu olmak üzere devlet arazilerine inşaat yapmanın yasak olduğu yerlere yapı yapanlar, yine her fırsatta AKP'nin ortaya sürdüğü 2B yasası ile trilyonlarca liralık ranta af tezgâhı ile kavuşturulmak isteniyordu. Naylon fatura dahil birçok yolsuzluğa bulaşan başta Maliye Bakanı olmak üzere, birçok dinci şirket AKP'lilerin afları ile kurtuluyordu.
Yasin el Kadı da bu duruma dahil olan en önemli örneklerden biridir. Evrakta sahtecilik suçu işleyen Erbakan'ı yine aynı suçtan yargılanan Abdullah Gül affediyordu.

Karşı devrim iftiranamelerinde Sevgi Erenerol'dan aldığım talimatla kitap yazdığım da söylenmiştir. Ben on altı kitabı olan bir yazarım. Forbes Dergisi, Sabah Gazetesi ve Bugün Gazetesi'nin haberlerine göre ki, bu haberler 2007 yılında yani yaklaşık bir yıl önce yapılmıştır. Türkiye'de Orhan Pamuk ve Turgut Özakman'ın ardından en çok kazanan yazarlar arasında üçüncü sırada gösterildim. Orhan Pamuk'un okunma sayısı 80 bin iken, bu dönemde "Musa'nın Çocukları" ve "Musa'nın Gülü" adlı kitaplarımın okunma sayısı 140 bindir.
Bu durum Cengiz Çandar başta olmak üzere birçok ikinci cumhuriyetçiyi çıldırtmıştı. Ve aleyhimde birçok yazılar yazmışlardı. Fetullah Gülen ise sıralamaya bile girememiştir. Üstelik sıralamayı veren Gülen ve AKP'ye yakın gazetelerdir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en çok okunan ve ilk ona dört kitabı ile giren tek yazar benim.

Kitaplarımda Fetullah Gülen'in, Yahudi örgütü ADL'nin Başkanı Abraham Foxman'ın isteği ile kitap yazacağını belgeledim. Yine CIA işbirlikçisinin yazdığı belirtilen kitapları aslında kendisinin yazmadığını da belgeledim. Murat Bardakçı Fetullah'ın bazı kitaplarının "intihal" yani "aşırma" olduğunu kanıtladı.

Savcılar akıllarınca Gülen'in yaptıklarını bana yıkarak kendilerince intikam aldıklarını zannetmişler, oysa komik olmuşlardır. Bu soruşturmanın kaynağı olan Ümraniye ile ilgili de bilgiler vermek istiyorum, gerçi bir kısmı tekrar olacak ama bence bir daha anlatmanın faydası olacaktır. Ağustos 2001'de Tayyip'in Ümraniye'de laik demokratik cumhuriyet aleyhine yaptığı konuşmaları ve devleti yıkmak için insanları kıyama yani ayaklanmaya çağıran tahriklerini, TV'lerde yayınlatmamın ardından tam anlamıyla panikliyor, önce fellik fellik kaçarken ardından gazetecilere soğuk savaşın ve soğukların tesiri ile konuştum diyordu. Ankara DGM Savcılarına Tayyip'in Almanya'da Türklüğü aşağılayan, Bülent Arınç'ın Konya'da yine laik demokratik cumhuriyet aleyhine yaptığı konuşmaların kasetlerini ve belgelerini vermemin ardından haklarında soruşturma açılıyordu.
Tayyip, DGM Savcısına ifade verirken tutuklanma korku ve telaşı ile ne söyleyeceğini şaşırıyordu, kendi sözlerini inkâr edip "Bunlar akıllı adam sözleri değil" bile diyebiliyordu.

24 Ağustos 2001 tarihli Milliyet Gazetesi, Tayyip'in Ümraniye'deki bu ihanet dolu konuşmalarını yayınlarken benim fotoğrafımın altına da şu başlığı atıyordu:

"İşte Tayyip'i yıkan adam..."

Yine aynı günlerde Bülent Arınç benimle görüşmek istiyor, onun bu talebinin ardından Ankara'da bir nargile kafede görüşüyorduk. Arınç yaptığımız bu görüşmede kendisi ile değil Hoca yani Er-bakan ve Tayyip ile uğraşmamı istiyor, birçok belge ve bilgi de veriyordu. Arınç, bizim hemşeri olduğumuzu tekrar vurgulayarak, kendisi ile uğraşmamamı tekrar tekrar istiyordu.

Teklifini kabul etmememin ve verdiği belge ve bilgilere teşekkür etmemin ardından, başta Cumhuriyet Gazetesi ve diğer gazetelerde yayınlattığı konuşmalarda,
"Bunlar bizim şeref madalyalarımız, bu yapılanları bir tarafa not ettiğimiz bilinsin"
Diyordu.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan, Tayyip'in belediye başkanlığı döneminde yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkaran Mehmet Bölük'ü ve beni ABD'ye giderek orada CIA Ortadoğu Masası Şefi, "Karanlıklar Prensi" diye adlandırılan Richard Perle ve diğerlerine, benim "AKPapa'nın Temel İçgüdüsü" adlı kitabımı elinde sallayarak şikâyet ediyor ve "Amerika ile aramızı bu kitaplar ve bu kitapların yazarları açıyor" şeklinde şikâyetlerde bulunuyordu.
12 Haziran 2007 tarihinde bir yerlerden düğmeye basılıyor, Tayyip Erdoğan ve çetesinin bombaları sahne alıyordu. 13 Haziran 2007'de ise Tayyip Erdoğan ve birçok AKP'linin belediyelerdeki yolsuzluklarını ortaya çıkaran, bu nedenle İstanbul'da yaşama hakkı tanınmayan AKP Genel Başkam Murat Mercan'ın CIA istasyon şeflerine şikâyet ettiği Mehmet Bölük, Ukrayna'da şaibeli bir trafik kazası ile hayatını kaybediyordu.

Musa'nın Gülü adlı kitabımı toplatmak isteyen Abdullah Gül, bunu başaramayınca 9 Temmuz 2007'de yani ben tutuklanmadan kısa bir süre önce gazetelerin Ankara Temsilcilerine:

"Ümraniye soruşturmasına çok dikkat edin, bu iş çok büyüyecek"

Diyor, ardından da ben tutuklanıyordum.
18 Şubat 2008 tarihli gazetelerde, Ergenekon iftiranamesi için; "Sonuna kadar gideceğiz, başı var, Ümraniye olayı var, bitmiş değil. Devamı var, bize yardımcı olursanız bu konuda memnun oluruz. Akademisyenlerin, sivil toplumun yardımı olabilir. Biz de yasal anlamda yargıdan destek alıyoruz, yargı güvenlik güçlerinin istediklerini yapıyoruz, yasal düzenlemeyi yaparız, asla hukuksuzluğa fırsat verilmemeli, nasıl olacaksa, bu konuda parlamentoda ciddi bir muhalefet olacağını sanmıyorum. Sıkıntımız var hala devletin içinde bu süreci yavaşlatmaya çalışan unsurlar var" şeklindeki sözleri yer alan Tayyip'in bu konuşması sonucunda, adeta bir intikam senfonisinin kapısının aralandığı görülüyordu.

Tayyip, şöyle devam ediyordu:

"Bunlar bizim iktidara gelmeden önce tespitlerimizdi. Bunları ortaya çıkarma gayreti içindeyiz."

İşte bu cümleler Tayyip'in suçüstü yakalanma belgeleri idi. Karşı devrimin iftiraları Ümraniye bombaları ile ortaya çıkmadı mı? O bombaları ve sahiplerini iktidara gelmeden önce tespit ettilerse bugüne kadar niye sustular. Yoksa o bombalar kendilerinin mi idi, kullandıkları piyonlara mı saklattılar?

Tabii ki kendilerinindi. Tayyip'in en yakınında yer alan Ümraniye bombacısının izni ve bilgisi olmadan Ümraniye sınırları içinde değil gerçek bomba oyuncak bomba bile taşınamazdı. Ümraniye bombalarının alelacele telaş içinde yasalara aykırı bir şekilde imha edilmesinin altında yatan gerçek, bomba tezgâhının ellerinde patlama, ortaya çıkma korkusu idi. Tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu "parmaksız" lakabını aldıkları olayda olduğu gibi.

Kovuşturmaya konu olan Ümraniye bombaları ve onunla anılmaya başlayan Ümraniye soruşturması kapsamında 27 Temmuz 2007 günü gözaltına alındım. Gözaltına alınmadan önce Tayyip'in ve Fetullah'ın önünü açan şaibeli kazaları ve cinayetleri araştırmaya başlamıştım. Bu araştırmalarım devam ederken tutuklandım. Bombaların bir gecekondunun çatışma konma eyleminin arkasındaki gerçeklerin başında, Danıştay cinayetinin görüldüğü davanın 15 Şubat 2007 tarihli yedinci duruşmasında Erbakan'ın da avukatlığını yapan Mehmet Ener'in Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombaların araştırılmasını istemesi vardır.

22 Haziran 2007 tarihinde mahkemenin karar duruşması öncesi 12 Haziran 2007 günü Ümraniye bombaları sahne aldı. Ancak An-kara'daki mahkemede yapılan tüm uğraşlara rağmen, Ümraniye bombalarının Cumhuriyet'e atılanlarla, 18 Ocak 2007 tarihinden itibaren de Danıştay sanıkları ve Ergenekonlaşan soruşturma arasında Osman Yıldırım'ın çelişkilerle dolu söylemleri dışında bir bağ kurulamadı.

Anlaşılan Ümraniye bombaları ile yapılmak istenen soruşturma, AKP'nin kapatma davasına da konu olan Danıştay cinayetinin AKP ve laik düzen karşıtlığının da çabası ile tersyüz edilerek laik düzenden yana olan kesimlerin üzerine atmaktır. Nedeni, Ankara'da gerçekleştirilen 17 Mayıs 2006 tarihli cinayetin ertesi günü Kocatepe Camii'nde Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesinin kaldırıldığı gün yaşananlar sonucu Ankara'yı terk ederek Antalya'ya kaçmak zorunda kalan Erdoğan'dı. Cinayete neden olan siyaset unutturulmalıydı.

O günlerde spordan sorumlu Devlet Bakanı ve bugünün Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, 17 Mayıs 2006 tarihinde suikastın üzerinden daha iki saat bile geçmeden "Sürprizlere hazır olun" açıklaması yapıyor. Spordan sorumlu bir bakanın kendisi ile direk olarak ilgisiz bir konuda bu denli iddialı açıklamalar yapması ve daha açıklamanın üzerinden bir ay bile geçmeden 12 Haziran 2007 tari-hinde Ümraniye'de bombalar bulunması, ancak bu tertibi düzenleyenlerin ve bu tertibe ortak olanların hızı ile açıklanabilirdi.

Bu olayın siyasi boyutunu da değerlendirerek yaptığım araştırmalardan, başta Erdoğan olmak üzere onun en yakınında bulunan ve Ümraniye bombacısı olarak tanınan kişinin bağlantılarına ulaşmam hiç de zor olmadı. Tayyip'in Ümraniye konuşmaları ile başlayıp bombaların bulunması ile devam eden sürecin hep Ümraniye'de geçmiş olması, tertip ve komploların yazıldığı senaryonun merke-zinde Ümraniye olmasının nedenidir. Bombaların güvenli olarak taşınıp güvenli olarak saklanması ve aksi bir yakalanma durumunda vaziyeti kurtaracak kamu görevlilerine de ihtiyaç vardı. Zira Tay-yip'in, inançları gereği yıkıldığı yerden tekrar Ümraniye'den ayağa kalkması yani intikamını alması gerekiyordu. Bu nedenle her şey eksiksiz olarak kurgulandı.
Basında çıkan haberlere göre ve bunların gerçek olmadığını temenni etmekle beraber yine de kara çarşaflı eşi, Atatürk'e hakaretleri, hukuk dışı tasarrufları nedeni ile Mutki'ye sürüldüğü iddia edilen Zekeriya Öz Ümraniye Savcısı yapılıyordu, karşı devrimin iftirasının kazasız belasız gelişip büyümesi için hiçbir fedakârlıktan da kaçınılmıyordu. Öyle ki Savcı Zekeriya'nın tayini çıkar, zamanın Adalet Bakanı bir koşu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yanına varır, "Bu savcının tayinini durdurun bu savcı çok önemli bir soruşturmayı yönetecek" der. Ve savcının tayinini durdurur.

Bu operasyon hilafet ve şeriat özlemcilerinin laik demokratik cumhuriyete karşı eylemlerinin odağı olan bir siyasi parti ile CIA'nın seyyar vaizinin "ulusalcı dalga aşılacak" sözleri ile başladığı tertibin ve tezgâhın ortamı boş bulduğunda neler yapabileceğinin de bir göstergesidir. İnsanlara "Hükümete karşı silahlı isyan" iftirası atan çakma savcı Tayyip, aynı Danıştay saldırganı ve amaçdaşları Alparslan Aslan ve Osman Yıldırım gibi şeriat devleti kurma çığlıkları atıyordu. Ümraniye'de halkı anayasal nizama ve devlete karşı "Kıyam "a yani ayaklanmalara çağırıyordu.

Halkı kıyama çağıran Tayyip hedeflerini de şöyle açıklıyordu:

"Türkiye Cezayir olur mu diye soruyorlar, biz hazmettire hazmettire geliyoruz, artık bu film tanınmaya başlandı. Şimdi artık millet sadece aktörleri değil, senaryoyu değiştirmeye talip... Ve bu senaryonun değiştirme çabalarıdır bu çalışmalar. Biz onun için geliyoruz. Bu düzenin koruyucusu olamayız, mümkün değil. Bu hukuku hazırlayanlar bu düzenin kaldırıl-masının maşası olacaklardır."

CIA işbirlikçisi Seyyar Vaiz'in kaçtığı Amerika'dan Ekim 2005'de "ulusalcı dalga aşılacaktır" şeklinde verdiği demeçle ivme kazanmaya başlayan karşı devrim iftiranameleri süreci, Tayyip Erdoğan'ın "hazmettire hazmettire geliyoruz" sözlerindeki gibi, hazmettire hazmettire, taksit taksit yapılan gözaltı ve tutuklamalarla çığ gibi büyüyerek ülkemde bir "korku imparatorluğu" doğmasına neden oluyordu.

Sindirimi kolay olsun diye taksitlendirme usulü ile yapılan tutuklamalarda, Atatürkçü ve yurtsever insanları daha kolay infaza uğratmak için provokatörler de devreye sokuluyordu. 26 Ekim 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Soner Yalçın'ın yazısında, aynı oyunun, daha önce aynı senaryo ile aynen bugün burada olduğu gibi, sözde Turuncu Devrim'in finansörü Soros'un rejisörlüğünde sergilendiğini okuyorduk. Bir numara masallarından oradaki milliyetçilerin arasına monte edilmeye çalışılan provokatörlere ve adil yargılamanın aleniyetinin yok edilmesine ve hakların ellerinden alınmasına, iftiranamelere kadar birebir aynı senaryoyla.

Emniyetin ve savcılığın rehberi, kılavuzu ve iftiracı başısı, yine CIA'nın taşeron örgütü olan Nur tarikatının Amerika'da kaçak yaşayan Hınıklı vaizinin yanında, yöresinde ardında yetişen haham yamağı, MİT ve CIA ayakçısı homoseksüel ajan oluyor, karşı devrim iftiranamesi bu homoseksüelin yalanları ile dolduruluyor ve adeta temellendiriliyordu. Tayyip'in hazmettire hazmettire gelme taktikleri hayatın her safhasında dikkatle bakan gözlerden kaçmıyordu. Ulusal Kurtuluş Savaşımızın kahramanı yüce Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet ile elde ettiğimiz kazanımların yüzde seksenini kaybettiğimizin, hatta adil ve aleni yargılamanın özgür ortamlardan cezaevine düştüğünün kaç kişi farkında.

Daha önce de belirttiğim gibi Tayyip'in İstanbul Belediyesi'ndeki yolsuzluklarını ortaya çıkaran "El Tayyip" adlı kitabın yazarı Mehmet Bölük, bu şikâyetin ardından 13 Haziran 2007 tarihinde Ukrayna'da geçirdiği şaibeli bir trafik kazası sonucunda hayatını kaybediyordu. Tayyip'e muhalif olanlar ve olma ihtimali olanlar her ne hikmetse; ya trafik kazasına, ya cinayete kurban gidiyor, ya da türlü iftiralarla hapislere gönderiliyordu.
Tayyip'e karşı parti kurma girişiminde bulunan Nakşibendî Şeyhi ve Erbakan'ın; "Emire biat etmez isen boynun vurulur" dediği, Esat Coşan da Avustralya da trafik kazası görünümlü bir cinayete kurban gidiyordu.

27 Kasım 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Esat Coşan'ın hayatını kaybettiği kazada Tayyip'in yakın dostlarının Nur Tarikatı'nın kazançlı çıkmasını şöyle aktarıyordu:

"Esat Coşan'ın 2001 yılında Avustralya'da ölmesinin ardından Gülen Cemaati ülkede daha rahat faaliyet gösteriyor."

Hatırlanacağı gibi o günlerde Tayyip de bir koşu Avustralya'ya gitmiş, Apo'ya "Sayın", şehitlerimize "Kelle" demişti. Doktor Necip Hablemitoğlu, Star TV'de Tayyip'i eleştirmiş, ülke için getireceği felaketleri anlatmış ve "bu adamı susturun" demişti. Ancak birkaç gün sonra bu değerli bilim adamı, emniyet içinde yuvalanan Fetullahçı örgütün organize ettiği alçakça bir saldırıyla şehit edilmişti.
23 Ocak 2006 tarihinde Tayyip'e yakınlığı ile bilinen ve sahipliğini Albayrak kardeşlerin yaptığı Yeni Şafak Gazetesi'nin manşetinde, "Unakıtan Bombası" başlıklı bir haber yayınlanıyordu.

Yeli Toprak imzalı haberde, Maliye Bakanlığı'nın yaptığı incelemelerde genel merkez inşaatı yapan bir partinin hesaplarında 150 trilyon lira olduğu açıklanıyordu.

Haber üzerine ortalık karışıyor, Unakıtan bilgiyi kendisinin vermediğini söylerken, muhabir, Tercüman Gazetesi'ne demeç veriyor ve Unakıtan'ın bu sözleri kalabalık bir grup içinde iki ayrı yerde söylediğini aktarıyordu.
Bu arada Unakıtan'ın basın danışmanı açıklamanın kasetinin olup olmadığını sorduruyor, kaydın olmadığını öğrenince de haberi yalanlıyordu.
Bu arada yapılan tartışmalar sonucunda yine Kemal Unakıtan'ın talimatıyla 500 milyar lira ve üzeri banka hesaplarına yönelik yapılan incelemeler sırasında, Nakşibendî Tarikatının İskenderpaşa Cemaatinin üst düzey yöneticilerinden birisine ait üç bankada toplam 2 trilyon 350 milyar lira hesaba rastlanıyor ve bu bilgi el altından basına sızdırılıyordu.

Böylece bu isme AKP karşısında yeni bir oluşumla çıkmaması için ciddi bir uyarı yapılıyordu.
İsmi N. C. olarak fısıldanan kişi hakkında incelemelerin yapılıp yapılmadığı, sonucu hakkında daha sonra bir bilgi verilmiyor, verilmediği gibi gelir idaresinde uzun süre kafalar karışıyordu.

Oysa kafaların karışması için hiçbir neden yoktu. İskenderpaşa Cemaatine mensup isimlerden isminin başında "N" soyadının önünde "C" harfi olan üst düzey yöneticilere bir bakalım; tarikatın kurucusu Mehmet Zahit Kotku 1980 yılında öldü. Yerine Prof. Esat Coşan geçti. Esat Coşan 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya'da yanında damadı Prof. Dr. Ali Uyarel olduğu halde geçirdiği bir tra-fik kazası sonucu hayatını kaybediyordu.
Prof. Dr. Esat Coşan, kaza geçirmeden önce parti kurma hazırlıklarını son safhaya vardırıyor, AKP'nin karşısında en ciddi muhalif olma hazırlıklarını yürütüyordu.

Şimdi dönelim yine N.C'ye. Nakşibendîlerin Şeyhi Esat Coşan'ın trafik kazası (!) sonucunda ölümü üzerine yerine oğlu Nurettin Coşan geçiyordu.

Nurettin Coşan babasının yarım bıraktığını tamamlamak üzere 29 Ağustos 2002 tarihinde Sağ Duyu adlı partiyi kuruyor, başta AKP olmak üzere birçok kesimi rahatsız ediyordu. Parti geliştikçe oyların bölüneceği endişesi birçok kesimin baş düşüncesi oluyordu.
Nakşîlerin yeni Şeyhi Nurettin Coşan'ın ilişkili olduğu şirketlere bakınca karşımıza; sağlıktan turizme, eğitimden radyo ve televizyonculuğa, otomotivden gıdaya, tarım ve hayvancılıktan inşaata, sigortadan kâğıt ve matbaaya kadar muazzam bir yapılanma ortaya çıkıyordu.

İşte Nurettin Coşan'ın ortak veya yönetici olduğu şirketler:

Merkezi Küçük Çamlıca'da olan AK-RA Televizyon Habercilik ve Yapım A.Ş.
Merkezi Kartal'da bulunan tasfiye halindeki Sürür Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Merkezi Güneşli'de yer alan Davet Yayıncılık Radyo Televizyon ve Habercilik Tic. A.Ş.
Üsküdar'da faaliyet gösteren As-fa. Eğitim Tesisleri A.Ş.
Üsküdar merkezli Vera İç ve Dış Ticaret A.Ş.
Topkapı'da; Tomar Kâğıtçılık, Matbacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Fatih'de Sim-Ağ İhtiyaç Maddeleri Pazarlama A.Ş.
Küçükçamlıca'da faaliyette bulunan Server Holding A.Ş.
Ümraniye'de aynı isimle çalışan, Ümraniye Sağlık Tesisleri ve
Ticaret A.Ş.
Kadıköy'de faal, Medi Zinde Sağlık Hizmetleri A.Ş.
Yeni Bosna'da faaliyet gösteren Haksağ Sağlık Hizmetleri A.Ş.
Yine Fatih'te Fuzul Otomotiv ve Dış Ticaret ve İnşaat Sanayi A.Ş.
Fatih'te bir başka şirket, Bonanza Modern Tarımcılık ve Hidropolik Sistemler Limited Şti.
Mecidiyeköy'de, Grafik Reprodüksiyon Sanayi A.Ş. Topkapı Merkezli Ümran İnşaat Taahhüt ve Ticaret A.Ş.
Üsküdar'da Yıldız Danışmanlık Televizyon Reklâm Prodüksiyon Sanayi ve Ticaret A.Ş.

Fatih'de Akfa Sigorta Aracılık Hizmetleri A.Ş.
Üsküdar'da Yavuz Radyo Televizyon Yayıncılık Anonim Şirketi...
Küçükçamlıca'da Necat İnşaat ve Dış Ticaret Sanayi A.Ş. Fatih'te Seha Neşriyat ve Ticaret A.Ş.
Unakıtan'ın bombası ve ardından gelen gelişmeler hedefini buluyor, İskerderpaşalı Nakşîler sahaya bir başka parti süremiyorlardı.
Tayyip gerek Kasımpaşa Akıncılarda, gerekse MSP Gençlik teşkilatında oldukça silik bir isimdi. Peş peşe gelen cinayetler yavaş yavaş önündeki engelleri kaldırmıştı. 1971 yılında atılan bomba Mustafa Bilgi'yi parçalarken MTTB'de Tayyip'in önü açılıyordu. Ve o güne kadar MTTB'ye giremeyen Tayyip, MTTB'de cirit atmaya başlıyordu. Ardından 5 Temmuz 1980 tarihinde Sedat Yenigün'ün öldürülmesi, MSP Gençlik Kolları'nda kendisini rahatlatıyordu.

Edebiyat öğretmeni olan Sedat Yenigün Akıncı Gençler arasındaki ününü, MTTB Ortaöğretim Komitesi'nde yaptığı çalışmalarla sağlıyordu. MTTB Yönetim Kurulu Üyesi de olan Yenigün, Basın Yayın Müdürlüğü de yapmıştı. Kendi çıkarttığı İslami Hareket başta olmak üzere Milli Gazete ve Milli Gençlik gibi basın organlarında kâh kendi adıyla kâh Mehmet Mengüç mtistear ismiyle yazılar yazıyor, kitap tahlilleri yapıyor, edebi makaleler kaleme alıyordu.

Akıncı Gençliğin önde gelen ismi Metin Yüksel'in Fatih Camii avlusunda Nakşibendî tarikatı üyesi, eşi kara çarşaflı ve MHP yöneticisi; İhsan Barutçu, Ali Ağa lakaplı Ali Bilir ve C. Y, tarafından M.A.P marka el yapımı bir tabanca ile kurşunlanması sonucunda hayatını kaybetmesi, Akıncılar örgütünde Tayyip'in hâkimiyetine yol açıyordu.
Metin Yüksel'in katillerinin isimleri belliyken Tayyip ve ekibi ne hikmetse onlardan hesap sorma yerine işbirliğine gidiyor, katilleri "kavmiyetçiler" diye nitelendirirerek adeta gizliyorlardı.

Metin Yüksel, MTTB Merkez Orta Öğretim Komitesi Tiyatro bölümünde, hem orta öğretim komiteleriyle hem de Yüksek Öğrenim komitelerinde görevli olan isimler arasında en önde gelen isimlerden biriydi. MTTB'nin Çanakkale Şehitlerini anma etkinlikleri dahil bütün etkinliklerde tek söz sahibiydi. Tayyip, biyografisinde MTTB'nin düzenlediği merasimlerde çok iyi şiir okuduğunu söylese de, bu gerçekleri yansıtmıyordu.
Çünkü Metin Yüksel ve ekibi o günlerde Tayyip'e, Gül'e ve Arınç'a metelik bile vermiyorlardı.

Metin Yüksel'in başını çektiği Akıncılar, o günlerde Fatih, Haydar Mahallesinde, Cumartesi ve Salı günleri insanlara ücretsiz muayene hizmeti veren Akıncılar Derneği'ne bağlı çalışan bir dispanser açmışlardı.
Yüksel ve arkadaşları bu çalışmalarında Vakıf Gureba Hastanesi'nin Başhekimi Dr. Mazhar Özman'dan önemli bir destek alıyorlardı. Vakıf Gureba Hastanesi'nin doktorları da düzenli olarak dispansere gelerek fakir hastaları bedava muayene ediyor, ilaçlarını da bedava olarak eczanelerden temin ediyorlardı.

Fatih Akıncılar Derneği ile Metin Yüksel, Akıncılar ve MSP Teşkilatında adeta bir efsane gibi konuşulmaya başlanmıştı. MSP Genel Merkezi'nden Metin Yüksel ve arkadaşlarına kutlama üzerine kutlama telgrafları geliyor, ödül üzerine ödül alıyorlardı.

O tarihlerde İmam Hatip Liselerinin içinde sadece Kayseri İmam Hatip'te kız öğrenciler okuyordu. Okul Müdürü, kız öğrencilerin Kur'an-ı Kerim dersleri dışında başörtüsü takmalarını yasaklayınca, MSP Genel Merkezi'nden Kayseri'de eylem yapıp bu olayı protesto etme kararı almıyordu. Bu eylemde baş görevi almaya hiçbir Akıncı örgütü cesaret edemiyor, ancak Metin Yüksel ve Fatih Akıncıları hemen ileri çıkıyorlardı.
Kayseri'ye gidiyorlardı. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü başta olmak üzere her yerde boykota başlıyorlar, duvarlara yazılar yazılıyordu. Metin Yüksel'in başkanı olduğu Fatih Akıncılar'a bağlı gençlerin hemen hepsi bir camiye giderek Cuma vaazında halkı örgütlüyorlardı.
Kayseri'de tansiyon bir anda yükseliyor, her yerde gösteriler düzenleniyordu. Bu gösterilerde polisle girişilen kavgada ön sırada yine Metin Yüksel yer alıyordu.

Bu arada Metin Yüksel başta camiler olmak üzere insanlardan çuval çuval toplanan paraların akıbetini soruyor, paraların nerelere harcandığı konusunda araştırmalar yapıyordu.

Gerek Metin Yüksel'in başarılı çalışmaları gerekse toplanan paraların akıbetini araştırması, o günlerde başta Tayyip'in üye olduğu Kasımpaşa Akıncılar olmak üzere birçok derneğin tepkisine ve kıskançlığına yol açıyordu.
Akıncılar ve MSP teşkilatlarında sivrilmek isteyenler önce sol grupları Metin Yüksel ve arkadaşlarına karşı kışkırtıyorlar, bu tahriklerin sonucunda 26 Ekim 1977'de Metin Yüksel ve arkadaşları, Ömer, Osman ve Muzaffer silahlı saldırıya uğruyordu. Yüksel, vücuduna isabet eden 3 kurşun ile yaralanıyordu.

Kurşunlanma olayı Metin Yüksel'in şöhretini daha da arttırıyor, O'nu, İslami Hareketin, yön vericisi durumuna getiriyordu. Akıncılar içinde her zaman olduğu gibi yine cadı kazanları kaynamaya başlıyor, Kasımpaşa Akıncılarından M. Ali, Hüseyin, Abdullah, Recep ve Bülent, Ülkücülerle beraber gittikleri Fatih Cami'nin ayakkabılığına bırakılan ayakkabılara işiyorlar, suçu da Metin Yüksel ve arkadaşlarının üzerine atıyorlardı. O günlerde Fatih ülkücülerinin büyük çoğunluğu Nakşibendî ve İskenderpaşa dergâhı müridi olduğu için, aynı dergâha bağlı Akıncılarla yakınlıkları da fazlaydı. Bu yakınlığı kullanarak, Metin Yüksel grubunun Humeyni yanlısı ve Şii oldukları ve aralarını açmak gayesi ile bu davranışları sergiledikleri iftiralarına sarılıyorlardı.
Öyle ya o günlerde Ergenekon masalları akıllarına gelmiyordu ki, onlara da Ergenekoncu desinler.

Gelse de ne olacaktı?

O vakitlerde bugünkü gibi emir eri kıvamında çalışacak hakim, savcı ve polisleri nasıl bulacaklardı.
Kasımpaşa Akıncıları içinde yer alan bu grubun yalan, iftira, tahrik ve yönlendirmeleri sonucu, 23 Şubat 1979 tarihinde Fatih Ülkücülerinden üç kişi Metin Yüksel'i Cuma namazı çıkışında kurşunlayarak öldürüyorlardı.

Metin Yüksel cinayetinde rol alan isimlerden bazıları bu gün MHP ile yapılan türban ortaklığının altyapısını da oluşturuyor, geçmişten gelen şirket bağı, barut ve barutçu ortaklığı hala devam ediyordu.

Gerek Mustafa Bilgi ve gerekse Metin Yüksel ile Sedat Yeni-gün, MTTB, Akıncılar ve MSP teşkilatlarında en çok sevilen ve sayılan isimlerdi. Onlarca kitapları, makaleleri, edebi eserleri vardı. Dergiler çıkarıyor her kesimi kucaklamaya çalışıyorlardı.
O sıralarda sucuk imalathanesinde çalışıp, işkembe, mumbar, bağırsak temizleyen, insanlara at ve eşek eti yediren Tayyip ve ekibine ise hiç kimse yüz vermiyordu. Ne Akıncılarda, ne MTTB'de ve ne de MSP teşkilatlarında esameleri bile geçmiyordu.

Tayyip, Metin Yüksel, Sedat Yenigün ve Mustafa Bilgi'nin gerek edebi gerek diğer konulardaki bilgi ve birikimleri karşısındaki ezikliğinin acısını taşıyordu, nasıl taşımasın? Bu isimlerin her biri, başlı başına kendi camialarının bir entellektüelleriydi. Camialarında fakirin yanında, derdi olanın ardındaydılar. Kitapları, makaleleri vardı. Milli Gazete başta olmak üzere, İslami gazete ve dergilerde düzenli olarak yazıları çıkardı. Hem ilahiyatta hem de felsefede ve siyasette söz sahibiydiler... Arapçayı ve Türk dilini de çok iyi kullanıyorlardı. Bu iki dilin yanında bir de yabancı dil biliyorlardı.
Bu isimlerle Tayyip arasında dağlar kadar fark vardı. İki satır yazıyı bile kaleme alamayan Tayyip'in bildiği tek şey sucukçuluktu. Sucuğun içine at eti, eşek eti nasıl yerleştirilir bir onu öğrenmişti. Kaldı ki o işi de eline yüzüne bulaştırmış yakayı ele vermişti.
1998 yılında Nesil Yayınları'ndan çıkan ve İbrahim Ethem Deveci adlı birinin kaleme aldığı kitabı, kendi yazmış gibi gösteriyordu. Kitabın kapağında yer alan yazar bölümünde Recep Tayyip Erdoğan ismi yer alıyor, kapağın ortasında kendi boy fotoğrafı bulunurken, kitap adı olarak da "Bu Şarkı Burada Bitmez" cümlesi yer alıyordu.

Sadece kitap mı, aparma idi?
Olur mu?


Kitabın adı olarak kapağa basılan "Bu Şarkı Burada Bitmez" beyiti de Şanar Yuıdatapan'dan yürütmeydi.
Dün bunları yürüten Tayyip, bugün Türk milletinin geleceğini çalıyordu.
Metin Yüksel, Sedat Yenigün ve Mustafa Bilgi ve diğer isimlerin birer birer öldürülmelerinin ardından, Graham Fuller başta olmak üzere CIA elemanlarının desteği ile Tayyip'in önü açılmaya başlıyor, diğer eli kalem tutan, kültürlü insanlar başlarına geleceklerden korktukları için meydanı Kasımpaşalılara bırakıyordu.
Sucukcu Tayyip, o günlerde kalan ezikliğini ve eziklikten doğan kompleks ve hıncını bugün hala sürdürüyordu. CIA Türkiye masası şefi Graham Fuller'in yakın arkadaşı Ruşen Çakır'ın, Fehmi Çalmuk'la beraber kaleme aldığı "Tayyip'i parlatma" kitabında; Mustafa Bilgi ve diğer arkadaşlarını kaybeden Tayyip'in günlerce ağladığından bahsediliyordu.
Oysa,
Tayyip, bırakın ağlamayı zerre kadar bile üzülmemişti. Öyle ki dava arkadaşlarının ölüm yıldönümlerine katılmadığı gibi, bir ileti bile göndermeyi zül saymıştı.

Sadece bu kadar mı?

Olur mu?
Metin Yüksel'in öldürülmesiyle, meydan Tayyip ve ekibine kalıyordu. Tayyip, bırakın Metin Yüksel'in katilleri ile mücadele etmeyi, olayı kapatmak ve üzerine gitmemek için elinden geleni yapıyordu. Bu durum Tayyip'i övme kitabında bile gizlenemiyordu.

Methiye kitabının 27. sayfasında, Tayyip'in ve MSP teşkilatının olaylar karşısındaki tavrı bakın nasıl anlatılıyordu:

"Bir tarafta MTTB, diğer tarafta Akıncılar olmasına karşın Tay-yip Erdoğan, MSP İstanbul Gençlik Kolları Başkanlığı sırasında inanılmaz bir denge kurmuştu. Bütün İslami Gençlik Hareketi neredeyse MSP Gençlik Kollan tarafından yönlendiriliyordu. Tayyip Erdoğan'ın ekibi, örneğin ülkücüler tarafından Fatih Camii avlusunda öldürülen Metin Yüksel'in cenazesinde çok etkin rol oynamadılar. MSP İstanbul Gençlik Teşkilatı "Metin'in kavgası sürdürülecektir" şeklinde açıklama yaptı.

MSP İstanbul İl Gençlik Kollan Başkanlığı 25 Şubat 1979'da "Milli Gazete"ye verdiği taziye ilanında ise, saldırganları isim vermeden "Beşeri sistemlerin kölesi inancımızın istismarcısı münafık zihniyetler" şeklinde tanımlıyordu.

Otel, motel açılışlarını kaçırmayan, İBDA-C'ye bile tebrik kartı gönderen Tayyip, ne Metin Yüksel ve arkadaşlarının anmalarına, ne Mustafa Bilgi'nin ne de Sedat Yenigün'ün öldürülme yıldönümlerinde yapılan etkinliklere katılıyordu. Bu etkinliklere katılmadığı gibi en ufak bir mesaj bile göndermiyordu. Siyasal İslamcılar da, özellikle Metin Yüksel'in katillerinin isimleri belliyken ne hikmetse onlardan hesap sorma yerine işbirliğine gidiyor, katilleri "kavmiyetçiler" diye nitelendirerek adeta onları gizliyorlardı.

Kitabın 27. sayfasında; "Metin Yüksel'in son zamanlarda ciddi bir İran sempatizanı olduğu biliniyordu. Hatta İran'a hicret etmek istediği bile ifade ediliyordu. MSP ise, İslami gençliği İran'ın aşırı tesiri altında bırakmamak için direniyordu"

Deniyordu ki, bu doğruydu. Metin Yüksel ve ekibi İran karşı devriminden etkilenmişti. Tayyip'in "Beynimin yarısı" diye tanımladığı Mehmet Metiner o günlerde Metin Yüksel'in ekibindeydi. Metin Aydın kod adını da kullanan Metiner, İran'a gitmiş ve İran karşı devrimini öven "Şafakta 10 gün" adlı kitabını yayınlamıştı.

Metiner, Metin Yüksel'in öldürülmesinin ardından Tayyip'in ekibine katılmıştı. Yüksel'in İran yanlısı eylemleri Türkiye'de Vehhabi Şeriatını yaymak için oluk oluk para akıtan Suudi yönetimini ve onların buradaki taşeron örgütü olan MSP'yi ve yan kuruluşlarını telaşlandırmıştı. Bu nedenle Metin'in kaleminin kırılmasına Genel Merkez de onay vermişti.
Metin Yüksel'in ekibinden son kalan iki isim de öldürülüp ekibinin enterne edilmesinin ardından meydanın kendisine kaldığını gören Tayyip, kolları sıvıyor, toplantılar yapıyor, etkinlikler düzenliyordu. Gençlere Cihad ruhunu aşılamaya çalışıyor, teşkilatlar arasında dört dönüyordu.

Ve böylece:

Paytak Reco, olmuştu artık Mücahit! Tayyip.
Metin Aydın, Mehmet Kahtalı, Metin Korkmaz, Aydın Seçil gibi değişik kod adları kullanan Mehmet Metiner de Tayyip'in yol arkadaşları arasına katılıyordu. Metiner, Tayyip ile ilişkisini anlatırken "Abi-kardeş gibiyiz" diyordu.

11 Mayıs 1980'de MSP Şişli Gençlik Kolları Kongresi'nde konuşan Tayyip şunları söylüyordu:

"Milli Selamet Gençliği, yok olma pahasına zulmetten nura haykırmaya memurdur. Zulmeti nuruyla yıkmaya taliptir. Gençliğimiz ilahi davaya ulaşmak için dikenli yollara taliptir. Cihad takatin son noktasına kadardır. Attığımız her adımın bir karşılığı vardır. Günümüzde haçlı zihniyeti eskiye oranla daha modernize edilmiş şekilde karşımızdadır. AET, IMF ve OECD bunların örnekleridir. Bu itibarla Milli Selamet gençliğinin küfre karşı yılmadan mücadele edeceğine inanıyorum."

Tayyip'i övme kitabının 28. sayfasında, Tayyip'in Metin Yüksel'in ardından nasıl meydanlarda boy gösterdiğinin bir başka örneği daha veriliyordu:

"MSP Gençlik Kolları Mayıs 1980'de büyük bir gövde gösterisine hazırlandı. İstanbul'un fethinin 527. yıldönümünde Spor ve Sergi Sarayı'nı tıka basa doldurmayı başaran gençlik örgütü, canhıraş bir şekilde kürsüdeki konuşmacıyı alkışlıyor, onun lehine sloganlar atıyordu.

Sebil Dergisi, şaha kalkan bir at sırtında olduğu intibaını veren heyecanlı "konuşmacı"nın İslamcı gençlere şöyle hitap ettiğini yazıyordu:

"Hayat büyük bir velinin ifade ettiği gibi iman ve cihad'dan ibarettir."
Konuşmacı Tayyip Erdoğan'dan başkası değildi.

Erdoğan konuşmasında, salonu dolduran gençleri "hazır asker" olarak tanımlıyor ve onlara şöyle sesleniyordu:

"Sizler bu müstakbel fetih hareketinin birer askerisiniz. Çoğunuzun adı Ahmet, Mehmet'tir. Bunlar o büyük varlığın adıdır. O büyük varlığın yani peygamberler peygamberinin. Lakin ne hacet! Gerektiğinde hepiniz birer Mehmetçik değil misiniz?"

Metin Yüksel ve ekibinin öldürülmelerinin üzerinden daha 4 ay bile geçmeden, 5 Haziran 1980 tarihli Suudi kökenli Rabıta örgütü tarafından desteklenen Sebil Gazetesi; Tayyip'i; "İslamcı gençliğin gerçek liderlerinden" diye tanımlıyordu. O zaman Metin Yüksel ve diğerleri sahte miydi?

Suudi destekli Gazete; Tayyip'in büyük boy bir fotoğrafını da yayınlıyor ve fotoğrafın altına onun şu sözleri konuyordu:

"Biz kurtarıcı bir nesiliz."

Yukarıda da belirttiğim gibi Tayyip'in, Metin Yüksel, Mustafa Bilgi ve Sedat Yenigün gibi isimlerin karşısındaki ilmi yetersizliğinden olacak. Nasıl olmasın ki, onların onlarca kitabı, gazete ve dergi yazarlığı, edebi denemeleri varken Tayyip'in ne bir makalesi, ne bir kitabı, ne de bir şiiri vardı.

Bu nedenle kapıldığı kompleksi gidermek için Ruşen Çakır'ın kaleme aldığı kitapta, şiir okuma yarışmalarında ve kompozisyon yazma müsabakalarında birinci seçildiği şu sözlerle anlatılıyordu:

"1973 yılında Tercüman Gazetesi tarafından düzenlenen en iyi şiir okuma yarışmasında Erdoğan Türkiye birincisi seçildi. Ertesi yıl ise liselerarası en iyi kompozisyon yarışmasında Ahmet Kabaklı'nın elinden birincilik ödülünü aldı. Genç yaşta edebiyata düşkünlüğü gözden kaçmıyordu."

Her ne kadar Çakır ve Çalmuk, dünün sucukcusuna "Genç yaşta edebiyata düşkünlüğü gözden kaçmıyordu" şeklinde gerçek dışı övgülerde bulunsalar da, bu övgülerin nasıl sanal olduğunun yine bir sayfa sonra kendileri tarafından ifşa edilmesi gözden kaçmıyordu:

Kitabın 21. sayfasında:

"1973 yılında Tercüman Gazetesi tarafından düzenlenen en iyi şiir okuma yarışmasında Türkiye birincisi seçildi. Ertesi yıl ise liselerarası en iyi kompozisyon yarışmasında Ahmet Kabaklı'nın elinden birincilik ödülünü aldı... "

Şeklindeki açıklamaları, kitabın 23. sayfasında:

"1973'ün yaz aylarıydı. MSP kurulmuştu ve seçimlere hazırlanıyordu. Erdoğan İmam Hatip Lisesi'ni bitirdiği yıl, yıllar sonra kendisine bağlanacak olan İETT'ye transfer oldu... "

Yani neymiş?

1973 yılında İmam Hatip'i bitirmiş ve İETT'ye transfer olmuş...

O zaman kısa bir hatırlatma daha yapalım:

1973 yılında liselerarası en iyi şiir okuma yarışmasında birinci olan ve aynı yıl liseyi bitirmesine rağmen, kitap yazarlarına ve yine Tayyip'in açıklamalarına göre "ertesi sene" daha açık deyişle 1974 yılında liselerarası kompozisyon yarışmasında nasıl olur da birinci olur ve bir de ödül kazanır.
Boşuna söylenmemiş "Atma Recep atma, hepimiz din kardeşiyiz."

Bir sayfa önce söylediğini bir sayfa sonra farkında olmadan yalanlayan Tayyip de diğer siyasal dinciler ve Fetullah gibi kendi kendini ele veriyor ve yine kendi kendinin Brütüs'ii oluyordu. Hem de Takunyalı Brütüs!

İlintili ölümler sadece bu kadar mı?
Olur mu?


AKP'nin kuruluşunda büyük bir rol oynayan ve AKP'nin kuruluş tarihini bile herkesten önce müjdeleyen İngiltere'nin İstanbul Başkonsolosu Roger Short, Tayyip'i yakın markaja alıp karşısına İngiliz vatandaşı bakan adayları dikerek bunaltınca CIA destekli yerli El Kaide'ciler tarafından bombalanarak öldürülüyordu. Short, Tayyip'in Cumhurbaşkanı olma isteğine de şiddetle karşı çıkıyordu. Gerçi Tayyip, Shoıt'un öldürülmesi ile öne geçtiği Cumhurbaşkanlığı savaşını, Ekim 2006 ayı ortalarında zor geçirdiği bir gecenin ve "İç Kale" misafirliğinin ardından tutulduğu sara krizi ve rehin kaldığı Mercedes'de kaybediyordu.

Bu soruşturmada yer alan savcılardan biri olan Zekeriya Öz hakkında 23.03.2008 tarihli Bugün Gazetesi'nin baş sayfasındaki bir habere göz atalım:

"Derin Davanın Özel Savcısı, Öz bir İsrail gemisine saldırı hazırlığında yakalanan El Kaideci Loi Sakka hakkında hazırladığı iddianame ile dikkat çekti. HSBC Bank, İstanbul'daki İngiliz Başkonsolosluğu ve Sinagogları bombalayan teröristlerin Suriye'ye Sakka'nın yanına gönderildiğini belgeledi. Öz, Sakka'ya ağırlaştırılmış müebbet hapis talep etti."

Yazı böyle bitiyor ama gerçekte yapılan ve Zekeriya Öz tarafından gerçekleştirilen eylem ise insanları Sakka ve diğerleri ile oyalamaktı. Böylece İstanbul bombacıları olaydan hemen sonra bağlı bulundukları CIA tarafından Irak'a kaçırılmıştı. Burada diğer arkadaşları ile Iraklıların ve Türkmenlerin katliamlarında kullanılmış, Iraklı ve Türkmen kadınlara tecavüz ettirilmiş, bebekler bile parçalattırılmıştı. Tayyip ise "İsa Mesih Bush'u korusun" şeklinde dua etmiş, ABD'lilere olan duasını "Muzaffer askerlerinizin en az ka-yıpla ülkenize dönmesini dilerim" şeklinde sürdürmüştü.

ABD ve Irak yönetimlerinden İstanbul bombacılarının devamlı iadesi istenmiş, katillerin işkenceleri ile ünlü Ebu Gureyb'de olduğu gibi baştan savma açıklamalarla ABD ve Irak yetkilileri bu kaçan militanları bize vermemişti. İngiltere'nin baskıları sonucunda ve Dışişleri'nin ısrarlı taleplerinin ardından bombacıların Musul'daki Baduş Cezaevi'nden kaçtıkları en sonunda bildirildi. Ama insanlar bu katilleri Suriye'de ararken, bu arada Bakan Şimşek'in İngiliz vatandaşı olduğunun üflenmesi, yürütmenin Savcısı ve Sakka şov olayları sonucu gözler başka yönlere çekilerek herkesin dikkatleri katillerden kaçırılmıştı.

AKP'nin bir nevi kurucusu olan Rogert Short cinayeti de irdelenmemiş, bu cinayetin de üstü örtülmüştü. Ardından uydurulan Ergenekon yalanlan ile bir başka senaryo sergilenmeye başlanmıştı.

Aydın Menderes, RP döneminde parti kurma çalışmalarına başlayarak Tayyip'in hayallerine limon sıkmıştı. 1980 öncesinden beri Tayyip'in danışmanı olan ve Tayyip tarafından "beynimin yarısı" şeklinde tanımlanan Mehmet Metiner hemen Menderes'e danışman olmuş ve Menderes in geçirdiği şüpheli kaza sonucunda felç olmasının ve parti kurma olayının da bitmesinin ardından tekrar Tayyip'in yanına dönmüştü.

Üzeyir Garih, Tayyip'e şiddetle karşıydı. Yıllarca Erbakan'a asistanlık yapmış, Erbakan'ın dahil olduğu hükümetlerde sorunlarını tereyağından kıl çeker gibi halletmişti. Türkeş'e ve MHP'ye de son derece yakındı. Partiye maddi yardımda bulunuyordu. Alparslan Türkeş'in ardından Tuğrul Türkeş'e de aynı şekilde yakındı. Ergenekon operasyonunda Güler Kömürcü ile Tuğrul Türkeş'in telefon görüşmeleri Şamil Tayyar tarafından çarşaf çarşaf yayınlandı. Türkeş'in sesi kesildi. Garih, Türkeş ve Erbakan'a ne kadar yakınsa, Tayyip'e de o denli uzak duruyordu. Yaşasa idi, Tayyip asla milletvekili olamazdı.
04 Şubat 2001 tarihinde Tayyip'in önündeki en büyük engellerden Esat Coşan'ın trafik kazasıyla ortadan kaldırılmasının ardından Yahudiler tarafından yetiştirilen, Yahudilerce ödüle boğulan Tayyip'e karşı çıkan, onun önündeki engel konumundaki tek isim olan Yahudi Üzeyir Garih, Mason localarında konferans vermesi gereken bir günde 21 Ağustos 2001 tarihinde öldürülüyordu. Olayın ardından ortaya bir Küçük Hüseyin senaryosu çıkarılıyordu. Oysa Garih'in hayatı incelendiğinde Cumartesi günleri Mason localarında konferans verdiği görülecektir.

Tayyip, sadece İBDA-C'ye mi yakındı? Tabiî ki hayır... "Babama ve çocuklarıma kefil olmam" derken, küresel terörist Yasin El Kadı'ya "Kendisine kefilim, babam gibi güvenirim. Ona kendime inandığım gibi inanıyorum" şeklindeki sözleri ile kefil oluyordu.

Yasin El Kadı'yı eleştirenleri şu sözleri ile tehdit ediyordu:

"Onları hoplatacağım."

Yine bir başka uluslararası terörist Gulbettin Hikmetyar'ın dizleri dibine çökerek fotoğraf çektiriyordu. Almalki, İdris Ahmet Nasrettin, gerek yalcın akrabası olan Külünk'ler ve gerekse bazı AKP yöneticileri üzerinden yakın olduğu diğer küresel teröristlerden bazıları idi.

TWRA'nın da kurucusu Hasanein ile Sudan'da gizli gizli buluşuyordu. Yine Sudan'da gözlerden uzak görüştüğü bir başka küresel terörist ise ünlü Usame bin Ladin'di.

Daha önce de belirttiğim gibi Tayyip'in gerçek yüzünü ortaya çıkaran, yolsuzluklarını belgeleyen, ona muhalif olan isimler ya kazaya uğruyor, ya öldürülüyor, ya da birçok tezgah ve iftiralarla cezaevlerine gönderiliyorlardı. Ülkenin bu duruma gelmesinde en önemli etkenlerden biri de ülkemizin emniyetini sağlayan bazı emniyetçilerin yetiştirilme şeklinde yatmaktaydı. Karşı devrim iftira-namelerinde bu denli çok gerçek dışı iftiraların ve ithamların yer alması, polis koleji ve akademilerinde verilen eğitimin bir sonucu idi.

Bu okullarda ceza muhakemeleri usulü hukukuna giren Ali Şafak ve diğer birçok öğretim üyeleri şeriat düzenini hoş ve meşru gösteriyorlar, Türk hukuk sistemini aşağılıyorlardı. Batılılaşmanın Türk hukuk sistemini dejenere ettiği, harf ve kıyafet inkılâbının toplumu geriye götürdüğü ve kargaşaya sürüklediği, Farsça ve Arapça'nın geçmişte toplumu daha da yücelttiği şeklindeki safsatalar kolej ve akademi öğrencilerine anlatılıyor ve bunların daha üstün olduğu belirtilmeye çalışılıyordu. Atatürk ilke ve inkılâplarının toplumu geriye götürdüğü şeklindeki hezeyanlar, yine buralarda verilen derslerin konuları arasında yer alıyordu.

Laik eğitimin aksine davranan Ali Şafak, Fetullah Gülen cemaatinin düzenlediği Abant konferanslarının konuşmacıları arasında idi. Polis Akademisi'nin üniversite düzeyine yükselmesi ile 2001 yılında emniyet teşkilatına amir yetiştirmek amacı ile kurulan Güvenlik Birimleri Fakültesi Dekanlığı'na Eylül 2008 tarihinde Ali Şafak getiriliyordu.

Ali Şafak'ın başkanlığında akademide verilen derslerin kaynağı Fetullah Gülen'in şu sözlerinde gizliydi:

"Cumhuriyet ile beraber Arapça eğitimine karşı tavır alınması o günün aydınının ve devlet yetkililerinin bir yanılgısıdır. Eğitimde dünden bugüne baskıcı ve dayatmacı zihniyetlerin zorlaması ile kabul edilen tedrisat sistemini değiştirecek inkılâpçı ruhlara ihtiyacımız var. Millet şu anda çeşitli dogmalarla zayi ediliyor."

CIA işbirlikçisi Fetullah Gülen başına topladığı bir grup üst düzey emniyetçiye dinler hakkında pardon cinler hakkında uzun uzadıya bilgiler veriyor, dâhiyane görüşlerini aktarıyordu:

"Cinler ile konuşmanın sağlanması emniyet teşkilatının da işine yarayabilir. Meydana gelen veya gelişme safhasında olan faaliyetler ve grup olayları anında merkeze bildirilip kontrol altına alınabilir. Kim bilir belki o zaman cinlerden de komiser ve emniyet müdürleri olacaktır. Sanıyorum polis de o zaman benim dosyamda olduğu gibi, birçok hata yapmayacaktır."

Bu karşı devrim iftiranamelerini okuyunca nedense insanın aklına rövanş gibi şeyler geliyor, iftiranameler adeta Ankara DGM'de Fetullah Gülen aleyhine açılan davanın intikamı gibi. O iddianamede yer alan emniyet içinde Fetullahçı yapılanma, burada TSK içinde yapılandığı iftirası atılan sözde Ergenekon. Fetullah Gülen iddianamesi içinde yer alan polislerin devanı ettiği ışık evleri, burada yerini İşçi Partisi'nin karargâh evlerine giden teğmenlere bırakmış.

Işık evleri, karargâh evleri ile yer değiştirmiş, 1400 yıllık şeriat nizamı daha eski olan 6000 yıllık Agarta ile trampa edilmiş.

Fakat üç şey ise benzemiyor:

Bu dosyada sanıklar yüce Türk adaletinden kaçmadılar. Fetullah'ın örgütü hakkında dava açılamadı. Ama burada örgüt iftirası atıldı. Bu dosyanın görünürde bir numarası yok, ancak okuryazar olan herkes adeta Mustafa Kemal Atatürk'ün kast edildiğini kolayca anlamaktadır.

Bugün nasıl Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, din tüccarı besleme basın, Fetullahçı matbuat, ikinci cumhuriyetçiler ve PKK'lılar; dinci ve Fetullahçı yapılanmaların eylemlerini, cinayetlerini Atatürkçülere yıkmak için beraberce çırpmıyorlarsa, dün de üstatları Necip Fazıl, hilafetçi ve şeriatçı Vakit Gazetesi'nin yine hilafetçi ve şeriatçı ve hatta tacizci yazarı Hüseyin Üzmez'e vurdurduğu, Ahmet Emin Yalman olayını, "Yalman'ın Gazetesi Yatan'ın reklâm amaçlı operasyonu" diyerek onlara yıkmaya çalışıyorlardı. Hani bugün de Cumhuriyet Gazetesi'ne kendisine reklâm olsun diye bomba attırdı dedikleri gibi.

Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Mehmet Ali Şahin, Bülent Arınç'ın üstatlarının iftiraları bu kadar mı. Tabiî ki hayır.

Necip Fazıl, Hüseyin Üzmez'e vurdurduğu Ahmet Emin Yalman için "reklâm amaçlı olarak kendisi vurdurttu" diyor ve şöyle devam ediyordu:

"Son zamanlarda ve bilhassa Büyükdoğu Gazetesi'nin tesiri ile tirajını tamamen kaybetmiş olan Vatan Gazetesi'nin bizzat kendisine karşı tertibi."

Şimdi de öyle demiyorlar mı? Kendileri yapıp, işte bunlar bize karşı bir tedbirdir diye. Bugün de Cumhuriyet Gazetesi'ni kendisinin bombalattığını hiç utanmadan iddia etmiyorlar mı?

Necip Fazıl iftiralarına şöyle devam ediyordu:

"Yalman'ın da haberdar olamayacağı şekilde, kendinden bir fincan kan alarak mukaddes davayı ve bu davayı tuttuğu zannedilen Adnan Menderes'i çürütmek için masonların ve kozmopolitlerin tertibi."

Bugün de dinci gazetelerde aynı tezgah yok mu?..

Bugün de insanlara Ergenekon iftirası atanların üstatları vurdukları insan için CHP'liler yaptı diyebiliyorlardı. Bugün de olduğu gibi, yalan ve iftira dinci kesimin en önemli özelliklerindendi.

Tayyip ve diğerlerinin üstatları Necip Fazıl, işledikleri suçu kendilerine yardım ettikleri için mağdur olan bir garibana, CHP'ye ve kumar oynarken kendini basan ve fotoğraflayan muhabir ile gazetesine yüklemekten çekinmiyorlardı.

26 Kasım 2007 tarihli Milliyet Gazetesi'nde Hasan Pulur, Hüseyin Üzmez'in ağzından Tayyip ve diğerlerinin üstatlarının iftiracılığını şöyle belgeliyordu:

"Ben yapmadım deseydim suçu Şerif Dursun'a yükleyeceklerdi. Necip Fazıl Üstadımız da öyle istiyordu. 'Bu hödüğün davamıza ne faydası olacak, suçu ona yükle, öyle olursa ben çıkarım' diyordu. Serdengeçti ağabeyim de onun tarafını tutuyordu, onlar olaya davamız açısından bakıyorlardı."

Davaları öyle kutsaldı ki, Hüseyin Üzmez küçük yaştaki çocuğa tacizden tutuklanınca, önce yasa değişikliği yapmaya kalktılar. Ardından bir günde adli tıptan rapor çıkararak Hüseyin Üzmez'i tahliye ettirdiler. Tacizci çıkar çıkmaz, kendisini Abdullah Gül'ün arayıp destek verdiğini ve affedeceğini söyledi. Tayyip ve Fetullahçıların yerli çete oluşumları, küresel ve küresel dışı teröristlerle olan ilişkileri bir yerden başlanarak araştırılıp sorgulandığında, ülkemizde ne soygun, ne vurgun, ne yağma, ne talan ne de faili meçhul cinayetler kalmayacaktır. Çete, örgüt ve benzeri oluşumlar ancak var olduğu yerde aranmalıdır. Söyleyeceklerim bu kadardır..."

Kaynakça
Kitap: Takunyalı Führer
Yazar: Ergün Poyraz
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Tayyip Erdoğan'ın Yolsuzlukları, Hainliği(ABD Uşaklığı) ve AKP Ekonomisinin İşleyiş Sistemi(Mafya-Gladyo-Tarikat Sistemi)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir