Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yavuz Sultan Selim'in Hastalanması ve Ölümü

Burada Yavuz Sultan Selim hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yavuz Sultan Selim'in Hastalanması ve Ölümü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 04:42

Padişah'ın Hastalanması ve Ölümü

Daha önce onun sıhhatinin bozuk olduğuna dair herhangi bir bilgimiz yoktur. Yalnız Edirne'ye hareketinden birkaç gün önce, sarayın bahçesinde yaptığı bir gezinti esnasında sırtında bir ağrı duyduğunu ve yanında bulunan Hasan Çan'a, "arkama sanki bir diken batıyor ve beni rahatsız ediyor" dediğini biliyoruz. Bu şikayet üzerine Hasan Can "Belki ağaçlardan düşüp gömleğinize takılmış bir dikendir" diyerek cevap verdikten sonra Padişah bir iskemleye oturtulmuş ve sırtı, el sokulmak suretiyle araştırılmış, fakat bir şey bulunamamıştı. Ancak biraz sonra Padişah yeniden ağrıdan şikayet edince Hasan Can, bu defa onun sırtını açarak araştırmış ve sonunda kıllar arasında başı ağarmış çok küçük bir sivilce görmüştü. Ağrı bundan ileri geliyordu. Padişah bunun sıkılıp patlatılmasını isteyince, sivilcenin etrafında oldukça bir sertlik bulunduğunu gören Hasan Can, bu dileği kabul edememiş ve yaraya merhem sürülmesini tavsiye etmişti. Fakat bu gayretli Padişah'ın, bir küçük sivilce için bu kadar ihtimama tehammülü yoktu. Bu sebepten Hasan Çan'a, latife yollu ta'rizde bulunarak "Biz çelebi değilüz ki bir cüz'i çibandan ötürü cerrahlara müracaat idevüz" diye cevap vermiş ve ertesi gün de hamama giderek tellak'a bu çibanı sıktırmıştı. Fakat bu şekildeki hareket onun iztırabının artmasından ve yaranın zedelenmesinden başka bir işe yaramadı. işte bu hal ile

1520 Temmuz'unda (926 Şa'banında) İstanbul'dan Edirne'ye hareket eden Padişah'ın yanında kapıkulu askeriy-eniştesi Ferhad Paşa bulunmakta idi .

Fakat Padişah'ın sıhhati daha o günden bozuk görünüyordu. Araba ile seyahat eden Padişah'ın hastalığını hekimler anlamamışlar ve onu önceleri yanlış tedaviye tabi tutmuşlardı. Böğrü şiddetle ağrıyan ve kasığın da da hıyarcık çıkmış bulunan Padişah Çorlu yakınındaki Sırt köyüne geldiği vakit artık hareket edemeyecek bir halde idi. Bu sebepten dolayı orada ordugah kurularak bir müddet kalınmak mecburiyeti hasıl oldu, ve hastalık burada teşhis olundu. Onun hastalığı halk arasında yanıkara diye şöhret bulmuş olan şirpençe idi. Gerekli tedaviye hemen başlandı. Fakat diğerleriyle birlikte 'reis ül hukema Ahi Çelebi"nin gösterdiği her türlü ihtimama rağmen yara gittikçe büyüdü, ve Padişah'ın ızdırabı arttı. Bir an geldi ki artık yaşamaktan ümidini kesmiş olan Yavuz, Edirne'de bulunan Vezir-i A'zam Piri Paşa ile ikinci vezir Mustafa Paşa'yı Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa'yı yanına çağırttı. Bunların gelişinden bir gün sonra Divan'ı toplayarak nasblar ve terfiler yapan gayretli Padişah, şüphelerin giderilmesi için, kendini zorlayarak "otağ-i hümayûn" önüne bile çıktı.

O bu divanda vezirlere "salah-i raiyyet ve umûr-i memleket babında vasiyyetler eyleyüb" mühim işler üzerinde Piri Paşa ile gizli bir konuşmada bulunmuş ve Manisa'da bulunan şehzade Süleyman'ın çağırılmasını da emretmişti. O gün Divan'dan çıkan vezirler, çok meyus olmalarına rağmen, güler yüzlü görünmeye çalıştılar, doktorlara iltifat ettiler, hıl'atlar giydirdiler ve hatta memleketin her tarafına Padişah hastalıktan kurtulmuştur diye haberler gönderdiler. Onlar bu suretle, çıkması muhtemel olan karışıklıkları önlemek istiyorlardı. Bu arada sır saklamayı beceremeyen Rumeli beylerbeyisi Ahmed Paşa'yı da Edirne muhafazası bahanesiyle, oraya gönderdiler;. Öte taraftan Edirne'ye gidilmekten vazgeçildi ve İstanbul'a dönme hazırlıkları başladı, fakat ölüm herşeyi durdurdu. Çünkü bütün ihtimamlara rağmen Yavuz Sultan Selim şevvalin sekizinci (21 Eylül 1520) cuma günü akşamı öldü.

Olay, Padişah'a yakın olanlar arasında çabuk duyuldu ve müthiş bir feryadın yükselmesine sebep oldu. Halbuki ölümün gizli tutulması, karışıklıklar çıkmaması bakımından lüzumlu idi. Ayrıca, ölüm olayı duyulduğu takdirde yeniçerilerin hazineyi yağmalayacaklarından korkuluyordu. Bundan dolayıdır ki sorumluluktan çekinen hazinedarbaşı Süleyman Ağa, vezirleri hemen durumdan haberdar etmek istedi. Fakat bunun bir ihtiyatsızlık olacağını kabul eden Hasan Can, bir taraftan ağlayanları susturmaya çalışmış, bir taraftan da Süleyman Ağa'nın bu teşebbüsüne mani olmuştu.

Ölüm Olayı Gizli Tutuluyor

Onun için, Vezir-i A'zam Piri Paşa dahil olmak üzre vezirler, ölüm haberini ertesi gün sabahleyin otağ-i hümayûna geldikleri vakit öğrendiler. Üzüntüleri büyük olmakla beraber herhangi bir olayın çıkmasını önlemeyi düşünen vezirler, hiçbir şey olmamış gibi toplandılar, Divan'da günlük işlere baktılar, gizli olarak da Yavuz'un cesedini yıkatıp kefenleterek yatağının bulunduğu yere geçici olarak gömdürdüler. işte bu işlerin yapıldığı sıralarda silahtarlar Kethüdası Süleyman, Manisa'ya doğru süratle yol almakta idi. O, Manisa'da bulunan şehzade Süleyman'a babasının ölümünü bildiren ve Vezir'i A'zam tarafından yazılan bir mektup taşıyordu. Bu kethüda şehzade Süleyman'ı, Bozdağ yaylağında buldu ve mektubu kendisine verdi.

Şehzade Süleyman'ın Culusu ve Yavuz'un Ölümünün Açıklanması

Babasının ölümünden bu suretle haberdar 0]an şehzade Süleyman, hemen yola çıkmış ve 4 günlük bir yolculuktan sonra Üsküdar'a gelmiş, aynı gün bir kadırga ile İstanbul a geçerek tahta oturmuştu. Bu tarih şevvalin 17 inci (30 eylül) pazar gününe rastlıyordu. işte şehzadenin İstanbul'a gelerek tahta oturduğunu öğrendikten sonradır ki Vezir-i A'zam Piri Paşa, artık ordugahta Selim'in ölümünü açıklamakta bir mahzur görmedi. Acı haberin yayılması üzerine ordugahı derin bir matem sardı, fakat aynı zamanda çadırlar kaldırılarak İstanbul'a doğru bir yürüyüş başladı. Herkesten önce İstanbul'da bulunmayı lüzumlu gören Vezir-i A'zam ise, hazine arabalarını mühürleyerek ikinci vezir Mustafa Paşa'ya teslim ettikten ve Yavuz'un cenazesinin İstanbul'a nakli işini de Ferhad Paşa'ya verdikten sonra acele İstanbul'a hareket etti ve sabaha karşı saraya gelerek huzura girdi, "bey'at" etti ve uzun süre Padişah'ın yanında kaldı.

Selim'in cenazesini karşılamak üzre büyük bir kalabalık Edirne kapısı dışında toplanmıştı. Yeni Padişah orada idi. Yavuz'un tabutu buraya geldiği vakit arabadan çıkarılmış, bunu gören Padişah hemen "piyade olub hatavat-i iclal ile" babasının tabutu altına girerek uzun zaman onu taşımıştı. Zembilli Ali Efendi'ni imameti ile cenaze namazı Fatih camiinde kılman Yavuz Sultan Selim'in cesedi, Mirza sarayı denilen yere defnedildi.

Onun ölümü için düşünülen tarihlerden bir ikisi aşağıda gösterilmiştir.

Ruhunu sultan Selim'in ya ilah
Gark-ı rahmet kıl bi - hak-ı Fatiha
Kim vefatına anun tarihdir
Ehl-i iman ruhu içün Fatiha

C — Son söz:

Elli dört yaşında ölen ve "zihin ve zekada misli nadir" bulunan büyük hükümdar Yavuz Sultan Selim hakkında son olarak şunları da söylemek isteriz:

Çok okuyan ve bilhassa tarih ile meşgul olan bu Türk Padişahı, Türkçe, Farsça ve Tatarcayı şiir yazabilecek derecede iyi bilirdi. Onun Arapça'da, diğer dillerde olduğu kadar, mahareti olduğunu hatta, Nil mikyasında taşlar üzerinde imzasını taşıyan, bir kıt'ası bulunduğunu Kutbü'd-Din'den naklen söyleyenler.vardır. Bu Kıt'anın altında "ketebehu Selim" diye kayıt bulunduğunu Hüsrev Paşa 943 tarihinde bizzat gördüğünü ifade etmiştir. Onun, Farsça şiirlerini ihtiva eden büyük bir divanı bulunmasına rağmen Türkçe şiirlerinin pek azı günümüze intikal etmiş bulunmaktadır. Sultan Selim, Farsça şiir yazan Türk şairlerinin en büyüklerindendir.

Osmanlı hükümdarlarının en bilginlerinden birisi olan Yavuz Sultan Selim'in meclisi, şairlere ve alimlere daima açıktı. Bilhassa onun, alimlere çok saygısı vardı. Müfti Zembilli Ali Efendi, Kadıasker Kemal Paşa-Zade, İdris-i Bitlisi ve kendi hocası Halimi bunların başında gelmektedir. Fakat yine onun savaşlarda kahramanlık gösterenlere de bunlar kadar sevgi duyduğu bir gerçektir. Bu sebeplerden dolayı etrafında hem kalem hem de kılıç erbabı toplanmıştı.

ihtişamdan, eğlenceden, süsten hoşlanmayan, çok sade giyinen ve savaşı her şeye tercih eden Yavuz'un vasıflarından birisi de değerli insanları seçerek iş başına getirmesi idi. Bu halin en başta gelen misali, Piri. Paşa'nın defterdarlıktan vezirliğe, oradan da Vezir-i A'zamlığa getirilişidir. Çok defa programlı ve disiplinli hareket etmiş olan bu Padişah, bir savaş bahis konusu olduğu vakit çok düşünür, çok fikir sorar ve ondan sonra gerekli karara varırdı. Savaşın yüzde yüz kazanılacağına inanmadıkça asla yola çıkmazdı. Ona göre Osmanlı devletini tehdit eden en yakın tehlike doğuda ve güneyde idi. Böyle olmakla beraber Safevilerin ve Memlûkların üzerine yürümesinin tek sebebi 'sadece bu değil, belki de Osmanlı topraklarını veya hiç olmazsa Osmanlı nüfuz bölgesini genişletmekti. Bunu yapmak isterken Sünniliğe dayandığı da inkar edilemez.

Bununla beraber Safevileri ortadan kaldırarak' Orta Asya'daki Müslümanları nüfuzu altına almak yani Müslümanların bütününü Sünni mezheplerde görmek ve bir idare altında toplamak gibi bir fikre sahip olup olmadığını, bir gazeline matla' olan "Bu sefere çıkmamız, bu sıkıntılara katlanmamız, perişanlığımız gönüller cem'iyetini kurmak içindir" mealindeki farsça beytin kaili bulunmasına rağmen, söylemek çok zordur. Kanaatımıza göre, nerelere kadar uzanacağı kestirilemeyen bir fütûhat politikasını gerçekleştirmek yolunda bulunan bu Padişah, bir mezhep mücadelesi yapmaktan daha çok, geniş topraklan sınırlan içine alabilecek bir devletin veya devletler camiasının başında bulunmayı düşünmektedir.

Birkaç hükümdar için dünyayı küçük bulan Yavuz Sultan Selim'in pek kısa süren hükümdarlığı sırasında yalnız doğu ve güneydeki olaylarla ilgilenmesi ve batıya karşı pasif durumda kalmış olması batıda herhangi bir emeli olmadığı manasına gelemez. Çünkü hıristiyan devletlere karşı bu pasif hareketin başlıca sebebi İran ve Mısır meselelerini ön planda ele almasıdır. Fakat bu hal, doğu ve güney meseleleri halledilinceye kadar sürdü ve 1518 den itibaren Osmanlı devletinde, batıya karşı duyulan ilgi birdenbire arttı.

Eğer ömrü müsaade etseydi galiba o, "eknaf-i heft iklimi kaf bekaf müsah-har-i şemşir-i zafer-karin" kılacaktı. "Suleha" onun hakkında kan dökücülükten başka bir kusur bulamaz. Bununla beraber, kan dök-mede korkusuz ve 'gayet cebbar ve kahhar" olan Yavuz'un .böyle oluşunu bir takım sebeplere dayamak ve bundan soma kendisini biraz da haklı görmek mümkündür. Çünkü, babasının son saltanat yılları sırasında, memleketteki sosyal düzen bozulmuş, karışıklıklar artmış, başka devletler hesabına isyanlar çıkmış, afyon ve içki iptilası her tarafı sarmış, adalet müesseselerini yönetenler şahsi çıkarlarını düşündükleri için, kanunların tatbikindeki yolsuzluklar artmış, Safevilerin Rumeli ve Anadolu'da yaptıkları propaganda sonunda, halktan belli olmayan bir kısım, yabancı bir devletin tabi'liğini kabul edecek hale gelmiş ve bu suretle de memleketin başka ellere devri gibi bir durum hasıl olmuştu. Bundan başka kardeşlerinin onunla taht mücadelesine girişmesi halkın bölünmesine ve Anadolu ve Rumeli'deki karışıklıkların daha da artmasına sebep oldu. işte cem'iyetin o andaki kritik durumu, bütün büyük insanlar gibi anlaşılması ve anlatılması çok güç olan, Yavuz Sultan Selim'in fevkalade şiddetli hareketlerini biraz olsun mazur gösterebilecek bir hal gibi mütalaa olunabilir.

Eğer şehzade Ahmed ile şehzade Korkud, yalnız devletin parçalanmaması yönünden öldürülmüşlerse, o takdirde Yavuz Sultan Selim'i, bu şiddetli hareketinden dolayı az mes'ul tutanlar tarafına temayül etmek pek hatalı bir hareket sayılmamalıdır. Bütün ömrünce devletin bütünlüğünün korunmasını ve düzgün olarak yönetilmesini düşünen bu Padişah'ın, görevlendirdiği şahısların kusur ve hatalarına asla tahammülü yoktu. Hele bu kusur ve hata memleketin bütünlüğü ve geleceği ile ilgili ise o takdirde ölüm muhakkaktı, işte Hemdem Paşa, Dukakin-Zade Ahmed Paşa, Taci-Zade ile diğerleri ve "Erdebile mütabaat iderüz" diyenler hep bu psikolojik hal içinde öldürülmüşlerdi. Bunun dışında onun halktan herhangi bir ferdi rahatsız ettiği görülmedi, aksine olarak ömrü-nün büyük bir kısmını, kendini tanıtmadan halkın içinde geçirdi, onların iç yüzünü öğrenmeye çalıştı ve "tedbir-i mülk-i saltanata" harcadı.

Çok merhametli ve yumuşak huylu Bayezid'in idaresine alışmış olan devlet memurlarının ve bu arada yabancı elçilerin, Selim'in şiddetli idaresi karşısında bir an şaşaladıkları anlaşılmaktadır, işte bu rûhi halet içinde Venedik elçisi bir raporunda Yavuz Sultan Selim için "bu hükümdar insanların en zalimidir" diyordu. Kan dökücülüğünü dikkate alan bir kısım müellifler de onu zalim, merhametsiz ve katil diye vasıflandırmaktadırlar. Bununla beraber Osmanlılar ona "adil lakabım" vermişlerdi. Fakat asıl garip olan ciheti şudur ki "nezdine gönderilmiş olan hıristiyan süferası da kendi hükümdarlarına gönderdikleri raporların kaffesinde onu bu lakapla yad etmiş ve o gayet acib adaleti sena etmekten çekinmemişlerdir".

Uzuna yakın boyu, kırmızı ve yuvarlak yüzü, koç burnu, iri bazusu, geniş göğsü, çatık siyah kaşları, traş edilmiş sakalı ve büyük bıyıklarıyle "şecaatlü, heybetlû ve gazüb" görünen bu Padişah, ahidlerine bağlı, nazik tabiatlı ve zarif sözlü idi. Sözün kısası sarık sarışı bile şahane ve Akendine mahsus olan ('Selimi tarz) Yavuz, çeşitli güzel vasıfları kendinde toplayan bir şahsiyetti. Batılı bir tarihçinin dediğine göre o, harb san'atında ve milletleri idare etmekte eşine az rastgelinen kabiliyetlere sahib bir insandı.

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Yavuz Sultan Selim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir